Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem – 3

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     “Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem” başlıklı sohbetimizin ilk bölümünde “millî hareketler” ile “ideolojik hareketler” arasında üç temel farklılık bulunduğunu ifade etmiş ve bunların ne olduklarını belirtmiş, ikinci sohbetin tamamını, en önemlisi olan üçüncü madde etrafında gerçekleştirmiştik.

     Yarım kalan sohbetimize, bu yazıda devam edeceğiz.

     Geçen bölümdeki sohbetimizde, Şeyh Said, Mella Mustafa Barzanî ve Qazî Muhammed’den örnekler vererek millî bir hareketin sahip olması gereken millî ahlâkı (erdem ve temiz siyaset) anlatmıştık siz sevgili gönüldaşlarımıza. Bu bölümde ise Mahatma Gandhi, Malcolm X, Nelson Mandela, Aliya İzzetbegoviç ve halen hayatta olan Mesud Barzanî’nin erdemli mücadelelerini anlatacak, millî hareketlerin nasıl bir ahlâk ve erdeme sahip olması gerektiğini konuşmaya devam edeceğiz.

     Hindistan millî lideri Mahatma Gandhi, millî bir hareketin sahip olması gereken erdem ve temiz ahlâka iyi bir örnektir. Bugün salt Hindistanlılar’ın değil, tüm dünyanın saygı duyduğu ve sevgi beslediği bir kişilik olmasının sebebi de, verdiği mücadelede sapmadığı ahlakî ilkeler ve riâyet ettiği erdemli çizgidir.

     Gandhi ve Hindistan millî mücadelesi, kazandığı başarıdan ve elde ettiği zaferden ötürü değil, bu başarıyı elde etmek için mücadele verilirken riâyet edilen erdem ve temiz ahlâk nedeniyle tüm insanlığa onurlu ve temiz miras bırakmıştır. Tüm dünya milletlerinin saygı duyduğu bir millî mücadele olmasının sebebi de budur.

     “Uğrunda ölünecek dâvâlar vardır; ancak uğruna öldürecek dâvâ olmaz” sözü, bilge lider Mahatma Gandhi’nin erdemli bir siyasî mücadele vermek isteyen hareketlere yapılmış en güzel nasihatidir. “İdeolojik hareketler”in ontolojisine tamamen aykırı olan (ki ideolojik hareketler kanla beslenirler ve kendi yandaşları dışında kimseye “mâsum” gözüyle bakmazlar) bu erdem, millî hareketlerin ise tam aksine fıtratlarında vardır.

     Haklı bile olunsa şiddet ve terör yoluna kesin olarak karşı olan Mahatma Gandhi, meşrû bir hareketi “terörize ederek” gayr-ı meşrû duruma sokmanın, egemen / işgalci güçlerin ve devletlerin kadim politikalarından biri olduğuna işaret etmiştir. Zirâ pasif direniş, korkak olmanın değil, haklı olmanın nişanesidir. Düşmana yönelen şiddet, şayet kontrolsüz olur ve ihtiyaç duyduğu manevî terbiyeden, erdem ve faziletten yoksun olursa, o şiddet düşmanla birlikte kendi halkına da yönelecektir ve bu kontrolsüz şiddetten en başta mazlum halk muzdarip olacaktır.

     Kimliksiz halkların verdiği özgürlük mücadeleleri temelde haklı ve meşrû oldukları için, onları hegemonyaları altında tutan baskıcı ve işgalci devletler, bu haklılığı ve meşrûiyeti perdelemek ve dünya ülkelerinden destek almalarını önlemek için, onlara karşı uyguladığı devlet terörünü haklı göstermek için, kimliksiz halkların verdiği özgürlük mücadelesini “terörize ederler”. Çünkü verilen mücadele haklı olduğu için, devletin ona karşı fikrî olarak galebe çalma şansı yoktur. Dolayısıyla yapılması gereken en sinsî ve şeytanî iş, o mücadeleyi “terörize etmek”tir.

     Okumuş, iyi tahsil görmüş bir insan olan Mahatma Gandhi bu tehlikeleri daha en başından, siyasî mücadeleye atıldığı Güney Afrika yıllarındaki gençlik çağında sezinlemişken, okumamış, tahsil görmemiş, çocukluğu yoksul semtlerde hırsızlık ve kapkaççılık yaparak, gençliği de hapishanede geçmiş olan Malcolm X’in ise aynı şeyi sezinlemesi epey bir zaman almıştır. Çok geç de olsa – özellikle Hacc’a gittikten ve ordan da Afrika’ya gidip Afrika topraklarını ülke ülke gezdikten sonra – bu hakikatin farkına varan Malcolm X, “ırkçı” bir devlete karşı mücadele eden ama kendisi de “ırkçı” olan, siyahîlere karşı “şiddet” kullanan bir rejime karşı mücadele eden ama kendisi de “şiddet yanlısı” olan “The Black Muslims” (Siyah Müslümanlar) hareketiyle ve lideri Elijah Muhammed ile yollarını ayırmış, The Organization of Afro – American Unity (Afro – Amerikan Birliği Örgütü) adlı kendi hareketini kurmuştur. Erdemli çizgiyi yakalayıp hakikatin şuur ve bilinciyle kendi hareketini kurduktan 7 ay sonra da bir konferans esnasında şehîd edilmiştir.

     Malcolm X, Hacc’dan ve Afrika gezisinden döndükten sonra aynı onurlu mücadelesine devam etmiştir, ancak aynı ahlâk ve yöntemle değil. Mücadele değişmemiştir, ancak metod ve terminoloji değişmiştir. En önemlisi de, mücadelenin ahlâkı değişmiştir.

     Hacc’dan ABD’ye yazdığı mektupta şöyle der, Malcolm:

     “Burada, bu kutsal topraklarda İbrahim’in, Muhammed’in, Kutsal Kitab’ın sözettiği diğer peygamberlerin evindeyim. Daha önce bu kadar samimî bir konukseverliğe, bütün insanları, her renkten ve ırktan insanları kardeş yapan bir rûhun varlığına şahîd olmamıştım. Geçen haftadan beri etrafımdaki her renkten insanların davranışları karşısında nutkum tutuldu.”

     Malcolm X, Amerika’daki siyahların gördükleri zûlümleri Afrikalı ırktaşlarına ve kardeşlerine anlatabilmek için Afrika’yı ülke ülke dolaşır. Gittiği her yerde büyük sevgi gösterileriyle karşılanır. Nijerya’ya gittiğinde, halk O’na yerli Hausa dilinde “yuvaya dönen çocuk” anlamına gelen “Omawale” lakabını takar.

     Nijerya’dan Gana’ya geçen Malcolm, başkent Accra’dan Amerika’ya 11 Mayıs 1964 günü yazdığı mektupta şunları söyler:

     “Accra’ya dün geldim. Lagos’tan, Nijerya’dan. Nijerya’nın doğal zenginliğini, onun ve insanlarının güzelliğini anlatmak mümkün değil. El değmemiş doğal kaynakların varlığını öğrenen Amerikalılar’la dolu burası. Amerika’da siyahların üzerine köpeklerini saldırtan beyazlar, burada Afrikalılar’la kaynaşabilmek için onlara gülümseyerek yaltaklanıyorlar. Ne garip bir komedi!”

     Hacc farizasından ve Afrika gezisinden sonra Amerika’ya dönen Malcolm X, yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, aynı mücadelesine daha güçlü bir şekilde ve fakat bu kez “üstünkörü” değil “bilinçlenmiş” bir biçimde devam eder. “Erdem”i yakalar. Kendi hareketini kurar ve siyahî halkların millî mücadelesini eski hastalıklı haliyle değil, erdemli bir çizgi üzere devam ettirir. 

     Hacc’dan döndükten ve yeni hareketini kurduktan 4 ay sonra, ABD’nin Kongo İç Savaşı’na müdahelesi ile ilgili 29 Kasım 1964 günü Audubon’da verdiği konferansta şunları söyler, Malcolm:

     “Şu anda Kongo’da korumasız köyler bombalanıyor, siyah kadınlar ve çocuklar, uçaklar tarafından paramparça ediliyor. Gazeteler, uçakların siyah kadın ve çocukların etlerini kemiklerinden ayırdığını yazmazlar. Niçin? Çünkü o uçaklar Amerikan uçakları da ondan. Hiroşima’yı bombaladıkları zaman, yaptıklarını yapıyorlar. Kongolular’ın üzerine bombalarını atarken de, düşünmediler bile. Ve siz, birkaç saldırgan beyaz öldü diye ayağa kalktınız. Çıldırmışsınız siz!”

     Bu konuşmadan bir ay sonra ve şehîd edilmesinden iki ay önce, 20 Aralık 1964 günü Harlem’de yaptığı konuşmada ise tarihe geçen şu altın sözlerini söyler, Malcolm X:

     “Birinci sınıf vatandaş olabilmenin tek yolu vardır. Bağımsız olmanın tek yolu var. Tek yolu var özgür olmanın. O size verilmez, siz alırsınız onu. Size kimse vermez özgürlüğü, siz alırsınız onu. Size kimse vermez adaleti, eşitliği. Erkekseniz, siz alırsınız. Alamıyorsanız, istemeyin. Kimse vermez.”

     Okumuş, iyi tahsil görmüş bir insan olan ve bu yüzden de “erdemli mücadele çizgisi” şuur ve bilincini daha en başından, siyasî mücadeleye atıldığı Güney Afrika yıllarındaki gençlik çağında yakalamış olan Hindistanlı millî lider Mahatma Gandhi ile okumamış, tahsil görmemiş bir insan olan ve bu yüzden de “erdemli mücadele çizgisi” şuur ve bilincini hayatının çok geç dönemlerinde yakalamış olan Afro – Amerikalı millî lider Malcolm X’in – tarihin en ilginç cilvelerinden biri olsa gerek – kaderleri ve sonları tıpatıp aynı olmuştur: Gandhi’yi öldüren bir Hint millîyetçisi, Malcolm’u öldüren bir siyah millîyetçisidir.

     20. yüzyıl tarihinin bize miras bıraktığı en çarpıcı ve ibretâmiz olaydır bu: Gandhi’yi öldüren bir Hint millîyetçisi, Malcolm’u öldüren bir siyah millîyetçisidir.

     Bu, “millî ahlâk ve erdem” çizgisine sahip öncülerin / aydınların nasibine düşen mukadderatın ne olduğunu da bariz bir şekilde anlatmaktadır. Zirâ millî bir ahlâktan ve erdemli bir siyaset anlayışı ve faziletinden yoksun olan “millîyetçilik”, bilinçli ve şuurlu bir kitle değil, sığırlaştırılmış bir sürü yaratır. Bu sürü, sadece düşmana küfredip nefretle saldırılmasını, ona karşı mücadele eden harekete / örgüte / partiye ise övgü ister, şakşakçılık, amigoluk yapılmasını ister.

     Hindistanlı millî lider Mahatma Gandhi ve Afro – Amerikalı siyahî lider Malcolm X’in hayatında ve mücadelesinde gördüğümüz “millî ahlâk” ve “erdem” çizgisine, Güney Afrikalı millî lider Nelson Mandela’nın hayatında ve mücadelesinde de rahatlıkla müşahede edebiliriz.

     Kaderin cilvesine bakın ki, Beyaz Adam’ın Güney Afrika’da kurduğu ve sadece beyaz ırktan olanları insan kabul eden ırkçı Apartheid rejimi, 1992 tarihinde yıkıldı. Yani, Beyaz Adam’ın dünya hakimiyetini ele geçirdiği 1492 tarihinin tam 500. yıldönümünde. Ve yine kaderin cilvesine bakın ki, bir zamanlar ırkçı Apartheid rejimi yüzünden hiçbir ülkenin siyasî ve ticarî ilişki kurmadığı ve başta olimpiyatlar ve dünya kupaları olmak üzere tüm uluslararası spor organizasyonlarından men edilen Güney Afrika, 2010 FIFA Dünya Futbol Şampiyonası’na evsahipliği yaptı. Apartheid yüzünden bir zamanlar bu devleti hiç tanımayan Gana, Nijerya, Kamerun, Cezayir, Fildişi Sahili, Kuzey Kore, Arjantin, Brezilya ve Meksika gibi ülkeler orada futbol maçı yaptılar ve Nelson Mandela da bu uluslararası organizasyonu “ulusal lider” sıfatıyla şeref tribününden izledi.

     Afrika Millî Kongresi (ANC)’nin ömür boyu hapse mâhkum edilmiş olan lideri Nelson Mandela, 27 yıl hapis yattıktan sonra, 11 Şubat 1990 tarihinde serbest bırakılmıştı. Apartheid rejimi henüz sürüyor; ama son günlerini yaşıyor…

     Mandela hapisten çıktıktan iki yıl sonra, Türkiye O’na “Atatürk Barış Ödülü” vermek istedi. Mandela ise bu ödülü reddetti.

     Mandela’nın bu tavrına kadar, hapisten çıktığı günden bu yana hakkında övgü üstüne övgü dizen, O’nun ne kadar “büyük kahraman”, “özgürlük savaşçısı” olduğunu yazıp çizen bizim “her havuzun dibi aynı” Türk medyası, Mandela ödülü reddedince, ertesi gün “Küstah Mandela” manşetini attılar. Ağızbirliği etmişlercesine.

     O güne dek kuruldukları köşelerde Mandela hakkında övgüler dizen kalemşörler bile, bu ödülü elinin tersiyle ittikten sonra, Mandela’nın aslında ne kadar kötü bir insan ve ne kadar geçmişi çok kirli biri olduğunu yazmaya başlamışlardı.

     Öyle ya; olacak iş miydi yani? “Ulu Önder” adına verilen bir ödüldü reddedilen. Haliyle “damarlarındaki asil kana” dokunmuştu bu durum.

     Dünyaya zaten rezil olmuşlardı olmasına ama, en azından içeride rezil olmamak ve “karizmayı kurtarmak” için, bu kez, Mandela’nın, bu ödülü, daha önce 12 Eylül askerî darbesini yapan Kenan Evren’e verildiği için kabul etmediği yalanına başvurmuşlardı. Yani “sebep Atatürk değil Evren” havası vermeye çalışmışlardı. Oysa gerçek, işte tam da onların gizlemeye çalıştığıydı!

     Özgürlük savaşçısı Nelson Mandela, “Atatürk Barış Ödülü”nü iki sebepten dolayı reddetmişti: Biri, ödülün bizzat ismiydi. Mazlûm siyahî halkın lideri olan Mandela, ödüle adını veren kişinin, mazlûmlardan yana değil, mazlûmların karşısında biri olduğuna inanıyor, onların mazlûmiyetine sebebiyet veren güçlerin tarafında görüyordu.

     İkincisi ise, Türkiye’de Kürt halkına karşı uygulanan zûlüm, baskı ve inkâr politikalarıydı. Nelson Mandela açıkça şunu söylemişti: “Halkıma yüzyıllardır her türlü zûlmü yapan, benim bütün hayatım boyunca mücadele ettiğim ırkçı ve ayrımcı Apartheid politikasını kendi topraklarında uygulayan bir devletin bana verdiği ödülü kabul edemem.”

     Mandela açıkça bunu söyledi ve tüm dünya medyası da bu sözleri kelimesi kelimesine yayınladı. Türkiye karizmayı fena çizdirmişti.

     Nelson Mandela’nın yaptığı açıklamanın devamı daha da ilginç. Mandela, Güney Afrika ile Türkiye arasında bir empati yaparak, şayet kendisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş olsaydı etnik köken olarak “Kürt” olacağını da sözlerine eklemişti. Güney Afrika’nın yerlileri ve gerçek sahipleri olan siyahî halkı Kürtler’le bir görüyordu, Kürtler’in karşısında olanlarla değil.

     Mandela’nın Türk devleti tarafından verilmek istenen o ödülü “Kürdistan halkıyla dayanışma amacıyla” reddettiği, daha sonra Afrika Millî Kongresi Sözcüsü Gill Marcus tarafından da resmî olarak dile getirildi. Birkaç gün sonra da Mandela’nın Müslüman avukatı İsa Musa, “Nüfûsu 40 milyona varan Kürt halkının kimliği tanınmadan, Kürdistan adil ve onurlu bir statü kazanmadan, Nelson Mandela’nın değil Türkiye’nin elinden ödül almak, Türkiye’yi ziyaret etmeyi bile düşünmediğini” açıkladı.

     Türk devleti dünyaya rezil olmuştu. Süleyman Demirel olayı “Binaenaleyh fevkalade üzüntü verici” olarak niteledi. Mecliste bulunan Halkın Emek Partisi (HEP) milletvekilleri Mandela’ya teşekkür ettiler. (O zaman daha “Türkiyeli” olmamışlardı)

     Düşünün; sene 1992… Adına “Kürt sorunu” denen bu mes’ele, bırakın dünyanın gündemine girmeyi, daha Türkiye’nin bile gündemine doğru dürüst girmemiş!.. Daha Ortadoğu ülkelerinde bile pekçok “kaydeşimiz” Kürt nedir, bunu dahi bilmezken, dünyanın tâ öbür ucundan, Afrika’nın en güney noktasından böyle bir ses!… Ve üstelik bu sesin sahibi, hapisten yeni çıkmış; 27 yıldır demir parmaklıklar ardındaydı ve gözleri daha yeni yeni güneş ışığı görmeye başlamış!…

     Mandela daha sonra Güney Afrika Cumhuriyeti’nin “seçimle başa gelen ilk siyah devlet başkanı” oldu ve sadece Beyaz Adam’ın insan yerine konulduğu ırkçı Apartheid rejimi, tarihin çöp sepetine atıldı.

     Nelson Mandela “devlet başkanı” olduktan sonra, öyle bir yeni rejim ve devlet kurdu ki, daha düne kadar ırkçı – şovenist Apartheid rejiminin egemen olduğu, 3 milyonluk beyaz azınlığın 30 milyonluk siyah çoğunluğa hükmettiği, yaşadıkları toprakların gerçek sahipleri olan (tıpkı Kürtler gibi) siyah halkların en temel insanî haklarından bile mahrum olduğu Güney Afrika’yı dünyanın en özgürlükçü ve adil ülkelerinden biri haline getirdi. Afrika kıt’âsının en güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin şimdi, sıkı durun, şimdi tam 11 tane resmî dili vardır. Evet, yanlış okumadınız; 11 tane resmî dil. Bu diller şunlardır: Afrikaans, İngilizce, Güney Ndebele, Güney Sotho, Kuzey Sotho, Swati (Swazi), Tsonga, Tswana, Venda, Xhosa ve Zuluca.

     Nelson Mandela’nın Kürdistan’a ilgisi ve Kürt halkının trajedisine karşı olan erdemli duyarlılığı, devlet başkanı olduktan sonra da devam etti.

     Nelson Mandela, daha 2011 başında katıldığı uluslararası bir platformda, sayıları milyonlarla ifade edilen Kürt halkının henüz kendi anadiliyle eğitim alma haklarının dahi bulunmadığını ve Türkiye’de Kürt halkına ve Kürt diline karşı uygulanan inkâr ve yasak politikalarının, kendilerinin geçmişte Güney Afrika’da yaşadıkları ırkçılık ve Apartheid uygulamalarıyla birebir eşdeğerde olduğunu söylememiş miydi? Ki tekrar hatırlatalım: Daha 20 yıl öncesinde ırkçı Apartheid rejimiyle yönetilen bu ülke bugün dünyanın en özgürlükçü ve en medenî rejimine sahiptir ve bu ülkenin şu anda tam 11 tane resmî dili vardır.

     Mandela ülkesine döndükten sonra boş durmadı. Ne mi yaptı? Şimdi sıkı durun; çok şaşıracağınız bir bilgi aktaracağım:

     Haziran 2011 tarihinde, Nelson Mandela’nın girişimiyle Güney Afrikalı birkaç avukat ve hukuk bürolarından oluşan bir komisyon tarafından Kürdistan’daki insan hakları ihlâlleri, TC rejimi tarafından yürürlüğe konan inkâr ve asimilasyon politikaları hakkında kapsamlı bir rapor hazırlandı. Ve sıkı durun, tâââ Ümit Burnu kıyısındaki, dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika’da hazırlanan bu raporda ne deniyordu, biliyor musunuz? Kürt illerinde binlerce yerleşim biriminin isimlerinin sırf Kürtçe olduğu için masa başında değiştirildiği, onlara uyduruk Türkçe isimler verildiği ve bunun bir insanlık suçu olduğu, bunun bir Apartheid olduğu, Kürtçe yer isimlerinin HEMEN iâde edilmesi gerektiği.

     Şimdi, elinizi vicdanınıza koyun: Bunun adı “erdem” değil de nedir?

     Türkiye’de – başta Kürdistan ve Lazistan olmak üzere – 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere toplam 28 bin yer isminin asimilasyon politikaları sonucu zorla, zorbaca değiştirilmesini daha Türkiye’nin batısındaki Müslüman “kaydeşlerimiz” bile dert edinmemişken, daha kendi “kaydeşlerimiz” bile bu acımıza ortak olmamışken, tâââ Ümit Burnu kıyısındaki, dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika’daki, üstelik Müslüman da olmayan bu insanların kendilerine dert edinmiş olması, bu acımıza ortak olması nasıl unutulabilir?

     Bana Nelson Mandela haricinde, isimleri haritadan silinmiş Kürt köylerini ve şehirlerini dert edinmiş, bu konuyu dile getirmiş bir tane devlet başkanı, bir tane lider gösterebilir misiniz batsın bu dünyada?

     Yine aynı Nelson Mandela değil midir, 95 yıllık şerefli hayatı boyunca tıpkı hep Kürdistan halkının yanında durduğu gibi, her zaman için mazlum Filistin halkının yanında yer almış ve Filistin kurtuluş mücadelesine hep destek vermiş olan?

     Apartheid döneminde demir parmaklıklar ardında olan siyahî lider Nelson Mandela, henüz kendi halkı için özgürlük mücadelesi verdiği dönemlerde söylediği şu anlamlı sözüyle, başta Müslümanlar olmak üzere dünyanın tüm erdemli insanlarının kalbinde taht kurmuştu: “Filistin özgürleşmedikçe özgürlükten bahsedilemez”

     Bundan daha yıllar önce, Filistin dâvâsı bu yoğunlukta Müslümanlar’ın bile gündeminde değilken, “Filistin özgürleşmedikçe özgürlükten bahsedilemez” diyen de Nelson Mandela idi. Mandela bunu söylerken, daha kendisi de özgürlüğüne kavuşmamıştı. Kendi halkının en temel insanî hakları bile yokken söylüyor bu sözü. Filistin özgür değilse “özgürlük” mefhumundan bahsetmenin bile abes olduğunu söylüyor, daha kendi halkı esirken ve üstelik kendi halkı Filistinliler’den çok daha kötü durumdayken.

     Ki hatırlatalım: Apartheid döneminde Güney Afrika, siyonist İsrail’in dünyadaki en büyük dostu ve işbirlikçisiydi; yıkılacağına, hele hele bu kadar kolayca yıkılacağına ihtimal verilmiyordu. Beyaz Adam’ın Güney Afrika’daki Apartheid devleti, ırkçı – faşist yapısı nedeniyle bütün dünya tarafından dışlanmıştı. Hiçbir ülkenin siyasî ve ticarî ilişki kurmadığı ve başta olimpiyatlar ve dünya kupaları olmak üzere tüm uluslararası spor organizasyonlarından da men edilen Güney Afrika Cumhuriyeti’ni her türlü şart altında destekleyen sadece üç devlet vardı: ABD, İngiltere ve İsrail.

     Aynı Nelson Mandela, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra tırmanışa geçirilen ve bilhassa Batı Avrupa ülkelerinde zirveye çıkan “İslamofobia” (doğrusu, “İslam düşmanlığı”) tehlikesine Müslüman ülkelerin yöneticilerinden bile daha fazla tepki gösteren kişiydi.

     Ki hatırlatalım: Avrupa’daki “İslamofobia” karşısında pekçok Müslüman devlet bile sus – pus olmuşken, Nelson Mandela defaatle Avrupa devletlerine ve Avrupa Birliği (AB) teşkilâtına “İslamofobia’yı durdurun! Avrupa’daki İslam düşmanlığını durdurun!” çağrısı yapmıştı.

     Siyahî lider Mandela’nın, beyaz kıt’â Avrupa’yı Norveç’teki Utøya Katliâmı’na kadar getiren tehlikeli süreci daha en başlarından itibaren farketmiş olması, bu konuda pekçok Müslüman devlet yöneticilerinden bile daha basiretli olması nasıl unutulabilir?

     “Erdemli olmak” konulu sohbetler dizimizin daha önceki “Millet Olmanın Erdemi ve Asıl Büyük Felâket” başlıklı sohbetimizde şunları söylemiştik:

     “Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket ise; o toplumun ahlâk, erdem, fazilet gibi manevî hasletlerini ve insanî melekelerini yitirmesidir. İşte bu, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâkettir. Bundan daha büyük bir felâket olamaz.

     Zira diğer üç çeşit felâketi atlatmak, o felâketlerin yaralarını sarmak belli bir zaman içinde mümkün iken, bu felâket, yüzyıllar boyunca ve nesilden nesile sürecek büyük tahribatlara yol açmaktadır.

     Onurlu milletler, bu felâketin diğer üç felâketten daha büyük bir felâket olduğunu idrak etmiş oldukları için, o ilk üç büyük felâketin hangisine maruz kalırlarsa kalsınlar, yine de ahlâk, erdem, fazilet gibi manevî hasletlerini ve insanî melekelerini korumaya çalışırlar.

     Maddî bir felâketle karşılaştıkları zaman sabr ve tevekkül ederler, elbirliğiyle yaralarını sarmaya çalışırlar.

     Can kayıplarıyla karşılaştıkları zaman metanetlerini korurlar; yetkililerden hesap sorarlar ve yaşanan felâkette yetkililerin herhangi bir sorumluluğu varsa halka hesap verir, hesap vermek zorundadır.

     Üçüncü derece büyük felâketle karşılaştıkları zaman dahi bu ahlâkî ilkelerden ve erdemli davranışlardan taviz vermezler. Irkçılığın kurbanı olsalar dahi, buna karşı mücadele ederken kendileri ırkçı bir dil geliştirmezler. Onların dilleri, kültürleri ve tüm millî değerleri yasaklansa, hor ve hâkir görülse dahi, onlar asla ve asla diğer halkların dillerine, kültür ve değerlerine hakaret etmez, düşmanlık yapmazlar. Çünkü yaparlarsa, onlar da düşmanlarına benzemiş olacaklardır.”

     Bu söylediklerimize sanırım en güzel örnek, Nelson Mandela ve verdiği erdemli mücadeledir.

     İşte bakın, somut örnekleriyle apaçık ortadadır. 3 örnekle bunu çok net biçimde gözler önüne sermek mümkün:

     1 – Apartheid döneminde siyahî çoğunluğun, üstelik ülkenin gerçek sahipleri olan siyahî halkın konuştuğu dillerin (Güney Ndebele, Güney Sotho, Kuzey Sotho, Swazi, Tsonga, Tswana, Venda, Xhosa, Zuluca) bırakın “resmî dil” olmasını, hatta bırakın “eğitim dili” olmasını, siyahların “eğitim hakkı” dahi yokken, Apartheid defteri kapandıktan sonra Nelson Mandela öncülüğünde kurulan yeni ve özgür Güney Afrika Cumhuriyeti’nde, yüzlerce yıldır kendilerine her türlü ırkçılık ve ayrımcılığı yapan beyazlara karşı “intikam güdüsü”yle davranılmamış, İngilizce ve Flamanca “resmî dil” yapılmıştır.

     Düşünün: Geçmişte sizin dilinizi yasaklayan, bırakın “resmî dil” yapmayı, hatta “anadilde eğitim” hakkını dahi bırakın, sizin çocuklarınıza daha odur “eğitim hakkı” dahi vermemiş olan o ırkçı – faşist azınlığın konuştuğu dilleri siz başa geçince ve devlet kurunca “resmî dil” yapıyorsunuz! Size her türlü kötülüğü yapan ve her türlü acıyı yaşatan düşmanlarınıza siz adaletle ve merhametle, erdemle cevap veriyorsunuz! Peki neden böyle yapıyorsunuz? Cevabı işte sohbetimiz boyunca anlatmak istediğimiz şeydir: Çünkü siz “erdem” üzeresiniz. Çünkü siz “intikam mücadelesi” değil, “adalet mücadelesi” veriyorsunuz.

     Güney Afrika’nın yaşadığı ve yaşattığı / öğrettiği bu “erdem”in aynısını Kürdistan Federe Devleti örneğinde de görebilirsiniz. Tıpatıp aynısı, aynı süreç! Saddam döneminde Kürtler her türlü katliâma, hatta katliâm demek bile hafif kalır, gerçek bir soykırıma tabi tutulurken, Türkiye’de ise – halen dahi – Kürt kimliğinin ve Kürtçe’nin hiçbir statüsü yokken ve resmen inkâr politikası hüküm sürerken, Kürdistan Federe Devleti’nde Arapça ve Türkmence, ülkenin “2. ve 3. resmî dilleri” statüsündedirler. Araplar (Irak) ve Türkler (Türkiye), bırakın Kürtçe’yi “resmî dil” yapmayı, Kürtler’e “anadilde eğitim” hakkı bile tanımazken, Kürdistan yönetimi Arapça’yı ve Türkmence’yi “resmî dil” yapıyor! İşte bunun adı “erdem”dir kardeşlerim, “erdem”! Aynı şekilde, Kürdistan millî lideri Mesud Barzanî’nin Kürdî kimliğinin yanında İslamî – dîndar kimliği de mâlum. Ortadoğu’nun belki de en dîndar – mütedeyyin isimlerinin kurduğu bir devlet olan Kürdistan, Ortadoğu’da Hristiyan, Yahudî, Zerdüşt ve Ézidîler’in en özgür bir şekilde ve huzur içinde yaşadığı topraklardır aynı zamanda. “Erdem” dediğimiz şey işte tam olarak budur kardeşlerim, ancak Mesud Barzanî ve Azad Kürdistan modelini sizlerle sohbet dizimizin son bölümü olan bir sonraki bölümde konuşacağız.

     2 – Nelson Mandela, henüz Güney Afrika toprakları ırkçı – faşist Apartheid rejimiyle yönetilirken, yani henüz kendi siyahî halkı, kendi milleti en temel insanî haklara dahi sahip değilken, üstelik kendisi de demir parmaklıklar ardında hapisken, kendisi için “dünyanın öbür ucu” sayılabilecek Kürdistan ve Filistin millî dâvâlarına karşı kayıtsız kalmamış, mazlum Kürdistan halkına ve mazlum Filistin halkına kendi mazlum halkına sahip çıktığı gibi sahip çıkmıştır. Yani bizim ülkemizdeki “erdem ve millî ahlâk”tan yoksun “millîyetçiler” gibi, “Bizim durumumuz ortadayken şuradan buradan bize ne?” dememiştir. Kendi coğrafyasında yaşanan mazlumiyet ve mezalimi, dünyanın farklı farklı coğrafyalarında yaşanan mazlumiyete ve mezalimlere olan vicdansız ve kötücül duyarsızlığını perdelemek amacıyla istismar etmemiştir.

     3 – Müslüman olmadığı halde Nelson Mandela, Müslüman olan Kürdistan ve Filistin halklarının yanında yer almakla ve onları savunmakla kalmamış, Avrupa ve Batı ülkelerindeki “İslamofobia”ya da Müslüman ülkelerin yöneticilerinden bile daha yüksek sesle ve daha cüretlice karşı çıkmıştır.

       Evet… Allah-û Teâlâ, hangi dînden ve mezhepten olursak olalım, hangi ırktan ve etnik kökenden gelirsek gelelim, hepimize, herkese, böyle “erdemli” olmayı ve “erdem ve millî ahlâk” çizgisinde mücadele etmeyi nasip etsin. Âmin.

     “Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem” başlıklı sohbet dizimizin bir önceki bölümünde Şeyh Said, Mella Mustafa Barzanî ve Pêşava Qazî Muhammed’in erdemli kişilikleri ve çizgilerini, bu bölümde de Mahatma Gandhi, Malcolm X ve Nelson Mandela’nın erdemli kişiliklerini ve çizgilerini konuştuk.

     Sohbetimizin son bölümü olacak olan bir sonraki bölümde ise Aliya İzzetbegoviç ve Mesud Barzanî’nin erdemli kişilikleri ve çizgilerini konuşacağız siz sevgili gönüldaşlarımızla. Böylece bu – konu itibariyle çok önemli gördüğümüz – sohbetimizi tamamlamış olacağız.

     Özgür bir ülke, erdemli bir toplum dileğiyle.

sediyani@gmail.com

     ZERNEWS

     16 ARALIK 2015

     Sohbetin ilk iki bölümünü aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz:

     Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem – 1

     http://www.sediyani.com/?p=8269

     Millî Hareketlerin Erdemi ve İdeolojik Hareketlerin Aramadığı Erdem – 2

     http://www.sediyani.com/?p=8275

kürdistan guldexwin 1 - Kopya

 

1378 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir