Millet Olmanın Erdemi ve Asıl Büyük Felâket

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Toplumların başına gelen büyük felâketleri, dört ayrı dereceye göre sınıflandırmak mümkündür:

     Birinci ve büyüklerin arasındaki en hafif felâket; maddî kayıplarla sonuçlanan felâketlerdir. Deprem, sel, toprak kayması vb. tabiî âfetler ve savaş, iç savaş, terör ve anarşi gibi karışıklıklar, ülke ekonomisine büyük zarar verirler ve topluma maddî yönden ağır bir yük bindirirler. Ancak halk arasındaki “Cana geleceğine mala gelsin” deyiminde de ifade edildiği gibi, maddî zarar, toplumun başına gelecek tüm zararlar arasında en hafifi kabul edildiği için, deprem, sel vb. tabiî âfetlerin yalnızca ekonomik kayıplarla sonuçlanması, o ülkede sevinçle karşılanır.

     Bununla birlikte, deprem, sel vb. tabiî âfetlerde veya terör, iç savaş gibi karışıklıklarda meydana gelen maddî kayıplar ve ekonomik zarar, acil önlemlerle ve zamanında karşılanamadığı, telafi edilemediği zaman, bu maddî zarar, ilerisi için daha önemli toplumsal ve siyasal yaralara yol açabilir. Bunun için devletler, herhangi bir felâket yaşanması durumunda, o felâketin yol açtığı maddî zararları ivedi bir şekilde telafi etme çabasına girerler. Çünkü yapılmadığı zaman, yaşanan maddî zarar, ilerisi için daha ciddî sorunlara sebebiyet verecektir. Telafi edildiği zaman, maddî kayıplar felâketin sadece “sonucu” olarak kalır (bağımlı değişken), ancak telafi edilmemesi halinde ilerisi için çok ciddî toplumsal sorunların “sebebi” olabilirler (bağımsız değişken).

     Türkiye’de yaşanan 1992 Zonguldak Grizu Patlaması ve 1999 Sakarya Depremi, can kayıplarının yanısıra çok ciddî bir maddî zarara da yol açmıştır ve bunlar zamanında telafi edilmediği için, sonraki yıllarda önemli toplumsal sorunlara kapı aralamıştır. 2011 Van Depremi’nde can kayıplarının yanısıra yaşanan ciddî maddî zarar, henüz dahi karşılanabilmiş değildir ve bu depremin sadece maddî zararının karşılanmamış olmasının tek başına yol açtığı toplumsal ve siyasal sorunlar, halen taptaze ve en can yakıcı bir şekilde yaşanmaktadır. 30 yıldır süregelen iç savaşın yol açtığı maddî kayıpların, köy yakmaların ve köy boşaltmaların neticesinde doğudan batıya hicret edenlerin (UNHCR Kılavuz İlkeleri’nde bu kişiler için IDP sıfatı kullanılır. IDP, “Ülkesinde Yerinden Edilmiş Kişi” anlamına gelen İngilizce’deki “Internally Displaced Person” ifadesinin başharfleridir) karşılaştıkları ve yaşadıkları toplumsal ve siyasal sorunlar ise, mâlum.

     Binlerce can kaybının da yaşandığı bu tabiî âfetlerin ve siyasî karışıklıkların, bu işaret ettiklerimiz, sadece maddî kayıplarının yol açtığı toplumsal ve siyasal sorunlar.

     Bir toplumun başına gelebilecek ikinci derecedeki büyük felâket; onlarca, yüzlerce veya binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan can kayıplarıdır. İnsan kaybı, elbette para kaybından çok daha önemlidir ve haliyle, çok daha ciddî sorunlara yol açar, daha trajik acılara sebebiyet verirler.

     Erzincan, Sakarya, Dinar, Karakoçan, Van depremlerinde yitirdiğimiz binlerce insan, 30 yıldır süregelen iç savaşta toprağın altına gömdüğümüz onbinlerce insan, Roboskî ve Reyhanlı katliâmlarında şehîd olan onlarca mazlum insan ve en son Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan felâkette yitirdiğimiz yüzlerce maden emekçisi.

     Kaybedilen para geri gelebilir ancak kaybedilen insan geri gelmez. İnsan yaşamı, o yüzden kutsaldır. Çünkü sadece bir kez yaşanır. İnsan yaşamını her şeyden daha önemli ve öncelikli gören bir devlet anlayışının gerekliliğine, gelişmiş toplumlarda bu nedenle büyük önem atfedilir.

     Kapitalizm’de “değer” anlayışı, bunun tam tersidir. Kâr, yani maddîyat, insan yaşamından daha değerli ve önemlidir. Soma’daki şehîdlerimiz işte bu değer anlayışının kurbanları olarak can verdiler. Alınteri ve emeği sömürülen, kömürden kapkara olan alınları ve elleri sayesinde patronların zenginleştiği, ancak çalıştıkları ortamda kendilerine bir “yaşam odası” bile yaptırılmamış olan işçilerdiler. Onlar “Kader kurbanları” değil, “Kapitalizm kurbanları”dırlar.

     Bir toplumun başına gelebilecek üçüncü derecedeki büyük felâket; hürriyetini kaybetmesi ve başka toplumların esareti altına girmesidir. Hürriyet ve istiklâlini kaybetmiş milletler, her tür felâkete karşı savunmasız haldedirler. Katliâma uğrarlar, dilleri veya inançları yasaklanır, ama bunlara karşı koyacak bir devletleri ve orduları yoktur.

     Hürriyet ve istiklâl, bir vatan için ve o vatanda yaşayan millet için, varlığını ikame edeceği su ve hava hükmündedirler. Dolayısıyla, gerek Kürt millî lideri Qazî Muhammed ve gerekse Boşnak millî lideri Aliya İzzetbegoviç’in belirttiği gibi, “Hürriyet ve istiklâlini kaybetmiş milletler, her şeylerini kaybetmiş demektir.” Hiçbir onurlu ve şerefli millet, başka bir milletin esaret veya tahakkümü altında, ona bağlı olarak yaşamak istemez. Bundan ayrıca ilahî öğretiler de men etmektedir. Çünkü Allâh-û Teâlâ hiçbir milleti diğer bir milletin kaburga kemiğinden yaratmamıştır. İnsan hür olarak yaratılmıştır ve tüm milletlerin hür ve müstakil bir şekilde yaşamaya hakkı vardır. İki topluluk arasındaki bağ, ya “aynı elin parmakları” (eşit birliktelik), ya da “iki ayrı elin parmakları” (ayrı organlar) şeklinde olur; fakat “etle tırnak” olmaz. Olmaz; çünkü ikisi de “et”tir. Bir ülkede “tırnak” muamelesi, o topraklar üzerinde yetişen bitkilere, otlara, ağaçlara yapılabilir ama bir halka yapılamaz. Eğer bir ülkedeki iki topluluğun ilişkisi “etle tırnak gibi” ise, o topluluklardan birine insan muamelesi yapılmıyor demektir.

     Birlik, her halükârda ayrılıktan daha hayırlı ve makbüldür. Çünkü birliktelikte hem râhmet vardır, hem de bununla güçlü olunur. Birliğin “olmazsa olmaz” şartı ise eşitlik ve kardeşliktir. Peygamber Efendimiz (sav)’in “İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler” buyurarak işaret ettiği ve “Kim ki kendisi için istediği bir şeyi diğer kardeşi için de istemedikçe, gerçek anlamda imân etmiş sayılmaz” buyurduğu gibi, “kardeşlik” (eşit birliktelik), bu birliği sağlayacak yegâne kudrettir. Ancak eğer “egemen topluluk” bu kardeşliğe yanaşmıyorsa (adı üstünde “egemen topluluk”; oysa gerçekten “kardeşlik” olsaydı biri “egemen” olmazdı), eşit birlikteliği kabul etmiyorsa, bu durumda “ayrılmak” diğer topluluk için ilahî ve insanî bir haktır.

     Zirâ eğer bir topluluk diğer bir toplulukla hem “eşit kardeşler” olmayı kabul etmiyor ve hem de ayrılmasına da karşı çıkıyorsa, ona hizmetçilikten başka şans tanımıyor demektir. Gayet açıktır bu: Siz eğer efendilik taslıyor ve bir insanla hem aynı evde kardeş kardeşe yaşamayı kabul etmiyor, hem de onun kendi evini kurmasına karşı çıkıyorsanız, yani iki seçeneğe de yanaşmıyorsanız, demek ki onun ya size hizmetçilik yapmasını istiyorsunuz ya da tümden mahalleyi terk etmesini. “Egemen” ırkçı zihniyetin “Ya sev ya terket” sloganı, işte tam da bu gerçeği ifşâ etmek içindir.

     Bunun içindir ki, insanlar vatanları için seve seve ölüme giderler. “Esir yaşamaktansa ölmeyi tercih etmek”, hürriyetin yaşamdan daha kıymetli olmasından dolayıdır. Çünkü esaret, ölümden daha büyük bir felâkettir.

     Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket ise; o toplumun ahlâk, erdem, fazilet gibi manevî hasletlerini ve insanî melekelerini yitirmesidir. İşte bu, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâkettir. Bundan daha büyük bir felâket olamaz.

     Zira diğer üç çeşit felâketi atlatmak, o felâketlerin yaralarını sarmak belli bir zaman içinde mümkün iken, bu felâket, yüzyıllar boyunca ve nesilden nesile sürecek büyük tahribatlara yol açmaktadır.

     Onurlu milletler, bu felâketin diğer üç felâketten daha büyük bir felâket olduğunu idrak etmiş oldukları için, o ilk üç büyük felâketin hangisine maruz kalırlarsa kalsınlar, yine de ahlâk, erdem, fazilet gibi manevî hasletlerini ve insanî melekelerini korumaya çalışırlar.

     Maddî bir felâketle karşılaştıkları zaman sabr ve tevekkül ederler, elbirliğiyle yaralarını sarmaya çalışırlar.

     Can kayıplarıyla karşılaştıkları zaman metanetlerini korurlar; yetkililerden hesap sorarlar ve yaşanan felâkette yetkililerin herhangi bir sorumluluğu varsa halka hesap verir, hesap vermek zorundadır.

     Üçüncü derece büyük felâketle karşılaştıkları zaman dahi bu ahlâkî ilkelerden ve erdemli davranışlardan taviz vermezler. Irkçılığın kurbanı olsalar dahi, buna karşı mücadele ederken kendileri ırkçı bir dil geliştirmezler. Onların dilleri, kültürleri ve tüm millî değerleri yasaklansa, hor ve hâkir görülse dahi, onlar asla ve asla diğer halkların dillerine, kültür ve değerlerine hakaret etmez, düşmanlık yapmazlar. Çünkü yaparlarsa, onlar da düşmanlarına benzemiş olacaklardır.

     “Haklı olmak” güzeldir ancak bu güzellik, ancak “ahlâklı olmak” koşuluyla korunabilir.Düşmanına benzemeye çalışarak, ülkeni de dünyayı da kurtaramazsın. Düşmanına benzemeye çalışarak, ancak kendi kendini bozarsın.

     Ortada zalim, haksız ve adaletsiz bir güç var ve siz ona karşı mücadele ediyorsanız, verdiğiniz mücadelede haklı olan tarafı temsil ediyorsunuz demektir. Buna kimsenin bir itirazı olmaz. Ancak haklı olmak, size her tür kötülüğü ve gayr-ı ahlakî mücadele yöntemini meşrû kılmaz; haklı olmak size haksız bir şiddet ve terör hakkı tanımaz.

     Zira salt karşı tarafın “kötü” olması, sizi otomatikmen “iyi” yapmaz. Herkes, kendi ameliyle “iyi” veya “kötü” olur, kendi davranışlarıyla ve ortaya koyduğu mücadele pratiğiyle bu sıfatlardan birini kazanır. Hiç kimse, başkasının davranışlarıyla “iyi” veya “kötü” olmaz.

     “Zafere götüren her yöntem meşrûdur” ya da “Kazanmak için her yol mübahtır” anlayışı, onurlu milletlerin kabul edebileceği bir ahlâk değildir. Bunlar “ideolojik hareketler”in ahlâkı olabilir, ancak “millî hareketler” böyle bir ahlâk(sızlık)tan uzaktır, uzak olmak zorundadır.

     Bosna’nın millî lideri Aliya İzzetbegoviç’in şu sözü, zûlme karşı mücadele eden tüm siyasî hareketlerin ana ilkesi olmalıdır: “Biz de zalimlerden olursak, zûlme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitab’a uyacağız.”

     Zira bir zûlme karşı, onu ortadan kaldırmak için mücadele edilir, “o zûlmü biz onlara yapalım” duygusuyla değil. Bu, intikam güdüsüyle yapılan bir mücadele olur. İntikam güdüsüyle yapılan mücadele ise asla zûlmü ortadan kaldırmaz, zalimin ismini değiştirir sadece.

     Nitekim 20. yy’ın başında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde 80 yıl boyunca Kemalistler’den her türlü zûlmü ve baskıyı gören İslamcılar, 21. yy’ın başında iktidar olduktan sonra, aynı zûlmü bu kez onlar Kemalistler’e ve ülkedeki diğer kesimlere yaptılar. Üstelik, aynı yöntem, aynı dil ve aynı argümanlarla. Kemalist rejimin 1925’te çıkardığı “Taqrîr-i Sükûn” kanununa benzer baskı, susturma ve sindirme operasyonlarını, onları örnek alırcasına muhalif medya üzerinde uyguluyorlar. Hükûmetin baskı ve zûlümlerini, hatta sadece yanlışlarını bile eleştiren gazete ve televizyonlar, ancak faşist rejimlerde rastlanan yöntemlerle susturuluyor. “Öteki” olana yönelik iftira, çamur ve karalamalar, geçmişte iktidar olan Kemalistler’in yaptıklarının – biraz daha ahlâksızca ve içine “dîn” sosu da karıştırıldığı için daha da utanç verici – bir taklidi sadece.

     Beri yandan, “Kürt muhalefeti” olarak adlandırılan cenahta da, benzer kirliliğin tüm lekelerini görmek mümkün. “Kürt medyası” olarak adlandırılan ve örgüt / parti çizgisinde yayın yapan medyadaki yalan, dezenformasyon, şahısları ve kurumları hedef gösterme, olayları çarpıtma, olduğu gibi 1925’lerin Kemalist devlet medyası. Türk basınını “tek sesli” olmakla suçlarlar ama kendileri, en ufak bir farklı sese bile tahammül etmez, sesin sahibine yönelik her türlü çirkin iftira, karalama ve “itibarını zedeleme” kampanyası yürütürler. “Faşist” olarak niteledikleri Türk devletinin “farklı renklere tahammül etmediğini” söyleyen Kürt örgütünün, hakimiyet kurduğu yerlerde bırakın farklı renkleri, “aynı rengin farklı tonlarına” dahi tahammülü yoktur. Türk devletini ve medyasını “eleştiriye kapalı” olmakla suçlarlar ancak, kendilerinde “eleştiri kültürü” denen bir kültürün dahi var olmadığını görmezler veya kabul etmek istemezler.

     Bugün Türkiye’de gerek İslamcı hareketin gerekse Kürt hareketinin, hem davranış biçimi, hem ahlâkı ve hem de terminolojisi, geçmişteki Kemalist zihniyetin şırınga edilmiş halidir, ne yazık ki.

     Yaşadığımız topraklarda 1923 yılında İttihat Terakki (Kemalist) olanlarca “Türkiye Cumhuriyeti” adıyla yeni bir devlet kurulunca, bu devletin zihniyeti olan Kemalist rejim, “iki temel fobi” üzerine bina edilmişti: İslam düşmanlığı ve Kürt düşmanlığı.

     Dolayısıyla, yeni kurulan rejime karşı iki muhalif güç belirdi: İslamcılar ve Kürtçüler.

     İslamcılar ve Kürtçüler, yeni rejimin kurulduğu günlerden başlayarak, devlete karşı onlarca ayaklanma, kıyâm, isyan hareketleri gerçekleştirdiler, doğal ve haklı olarak. Bu isyanların bir kısmı “İslamcı”, bir kısmı “Kürtçü”, önemli bir kısmı ve hatta en büyüğü olan Şeyh Said Kıyâmı da her ikisini bünyesinde barındıran “İslamcı – Kürtçü” bir ayaklanmaydı.

     Kemalist rejim, nerdeyse ilk 60 yılında, yani 1980’lere ve 90’lara dek, bu iki “düşman”ıyla mücadele etti. Kemalist rejim, birini “gericilik” birini de “bölücülük” olarak adlandırdı ve ikisini de tamamen ortadan kaldırmak istedi. İslamcılık ve Kürtçülük fikriyatına ve hareketine karşı 60 – 70 yıl boyunca mücadele eden Kemalist rejim, ikisini de yok edemedi.

     Onları ortadan kaldıramayan Kemalist rejim, değişik bir strateji belirledi ve farklı bir yöntem izleyerek her ikisine karşı da mutlak bir zafer kazandı: Onları kendine benzetti. Yani Kemalizm’in bu iki düşmanını yok edemeyince, her ikisini de “Kemalistleştirerek” etkisiz hale getirdi.

     Böylece, her ikisi de “tehlike” olmaktan çıktı. Hem İslamcılık hem Kürtçülük, her ikisi de “Kemalistleştirildiği için”, bugün itibariyle Kemalizm için “tehlike” olmaktan çıkmışlardır.

     Bu dönüşümün bir neticesi olarak, bugün itibariyle Türkiye’de ne İslamcı hareketin bir “İslam Devrimi” gerçekleştirme hedefi vardır, ne de Kürt hareketinin bir “Kürdistan” kurma gayesi vardır.

     1923’ten bu yana laik devleti yıkıp “İslam Devrimi” gerçekleştirmek için mücadele eden İslamcı camiâ, bugün itibariyle o laik devletin en büyük koruyucuları olmuşlardır. Kemalistler’in kendisinden bile daha koyu “devletçi” oldular. 1923’ten bu yana Türk devletine karşı bir “Kürdistan Devleti” kurmak için mücadele eden Kürt hareketi ise, bugün itibariyle o Türk devletinin çatısı altına girerek “Türkiyelileşme” hedefini ilke edinmiştir. Dahası, halen Kürt devleti isteyenlere karşı, daha önce Kemalistler’in kendilerine söylediği aşağılayıcı söz olan “ilkel millîyetçi” sözüyle hakaret etmektedirler.

     Daha önce İslamcılar’a “vatan haini” deniyordu; bugün ise İslamcılar bize “vatan haini” diyor. Daha önce Kürtçüler’e “ilkel millîyetçi” deniyordu, bugün ise Kürtçüler bize “ilkel millîyetçi” diyor.

     İslamcı muhalefet İslamî iddiâlarının tamamından vazgeçmiş, “devletçileşmiştir”. Kürt muhalefeti de Kürdistanî iddiâlarının tamamından vazgeçmiş, “Türkiyelileşmiştir”.

     Kemalizm için bundan daha büyük bir başarı olabilir mi?

     Onyıllar boyunca darağaçlarıyla, süngüyle, zor ve baskı ile, hatta en korkunç katliâmlar yaparak yine de yok edemediği ve tehlike olmaktan çıkaramadığı İslamî ve Kürdî muhalefeti, her ikisini de “Kemalistleştirerek” yok etmiş, en azından “tehlike” olmaktan çıkarmıştır.

     Bugün itibariyle “toplum olarak” içinde bulunduğumuz “ahval ve şerait” ne yazık ki budur.

     İslamî hiçbir gayesi olmayan İslamcılık ve Kürdistanî hiçbir gayesi olmayan Kürtçülük.

     Bir millet için asıl felâket, işte budur.

sediyani@gmail.com

     UFKUMUZ

     2 AĞUSTOS 2015

asil-buyuk-felaket-foto.jpg

 

987 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir