Analfabet Toplumda Alfabe Tartışmaları

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Bugünkü sohbetimize başlamadan önce, siz sevgili okuyucularımıza bir soru sormak istiyorum. Hangi yaşta olursanız olun, ister 20 ister 60 yaşında olun, hangi sosyal sınıftan ve Türkiye’nin hangi bölgesinden olursanız olun, ister akademisyen olun ister öğrenci, ister işveren olun ister işçi, ister Kürt olun ister Türk, ister sağcı olun ister solcu ister dinci, ister yandaş olun ister yoldaş, ister partici olun ister örgütçü ister cemaatçi, ister paralel olun ister meridyen, her ne olursanız olun, hepinize birden sormak istiyorum bu soruyu:

     Sizler, 7 tane komşusu olan Türkiye’de yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı insanlar olarak, yaşadığınız ülkenin, Türkiye’nin hiçbir komşusuyla, evet, bir tane bile komşu ülkeyle arasında “alfabe birliği” dahi bulunmadığını, bilmiyorum, bu yaşınıza kadar hiç farkettiniz mi?

     Bakın, Türkiye’de 1 Kasım 1928’de, yani yeni rejimin kuruluşundan beş yıl sonra “Harf Devrimi” yapıldı ve o tarihten beri Latin Alfabesi’ni kullanıyoruz. Fakat bizim 7 komşumuz var ve bunların hiçbirinde Latin Alfabesi kullanılmıyor. Yunanistan’da Yunan Alfabesi, Bulgaristan’da Kiril Alfabesi, Suriye, Irak (Kürdistan dahil) ve İran’da Arap Alfabesi, Ermenistan’da Ermenî Alfabesi, Gürcistan’da ise Kartvel Alfabesi kullanılır. Türkiye’nin bir tane bile komşusuyla arasında “yazı birliği” yoktur.

     Bu ne demektir, biliyor musunuz?

     Kimsenin kalbini kırmak istemem ama, şu demektir: Sizler, hangi yaşta ve hangi sosyal sınıftan olursanız olun, eğitim durumunuz ve kariyeriniz ne olursa olsun, sizler Türkiye’de yaşayan insanlar olarak, yaşadığınız ülke topraklarını hangi tarafından terk ederseniz edin, hangi komşu ülkeye giderseniz gidin, ister yaya, bisikletle, arabayla veya atla, eşekle, uçakla, neyle giderseniz gidin, komşu ülke topraklarına ayak bastığınız andan itibaren “ümmî”, yani “analfabet”, yani “okuma – yazması olmayan cahil” konumuna düşüyorsunuz.

     Sizler bir komşu ülkeye gittiğiniz zaman, bırakın dil bilip derdini anlatmayı, oradaki trafik işaretlerini, tabelalarını dahi okuyamıyorsunuz; gittiğiniz yerin dilini bilmekten vazgeçtim, oranın yazılarını dahi okuyamıyorsunuz. Hangi komşunuza giderseniz gidin, gittiğiniz komşunun topraklarına ayak basar basmaz “kara cahil, sıfır cahil” pozisyonuna düşüyorsunuz.

     Çünkü 7 tane komşunuzun hiçbiriyle aynı alfabeyi kullanmıyorsunuz; bir tanesiyle bile aranızda “yazı birliği” yok!

     Dünyada böylesi trajik bir duruma düşürülmüş başka bir ülke, başka bir millet var mıdır acaba şu güzelim gezegende? Sanmıyorum…

     Bu trajik durumun traji – komik tarafı ise, sizi bu pozisyona sokan egemen zihniyetin, yani kemalist rejimin, bu icraatıyla övünmesi ve komşu ülkelere küçümseyerek bakması, suçu onların üzerine atmasıdır. Halbuki, alfabe değiştiren onlar değil; onlar, halihazırda kullandıkları yazılarını yüzlerce, hatta binlerce yıldır kullanıyorlar.

     Böyle bir ülkenin, sürekli uzaklardaki devletlerle dostluklar ve ittifaklar kurması ve fakat öte yandan, kendi öz komşularıyla sürekli kavgalı olmasından, hep sorunlu olmasından, bütün komşularını düşman gibi görmesinden daha doğal ne olabilir?

     Böyle bir ülkenin, uzaklardaki ülke ve toplumlarla kendini bu derece yakın hissetmesi ve fakat öte yandan, kendi öz komşularından hem rûhen, hem zihnen ve – şaka değil – hem de bedenen bu kadar uzak olmasından daha doğal ne olabilir?

     Biraz “beyin jimnastiği” yaptırmak istiyorum size; onun için birkaç örnek vereyim: Yanıbaşınızdaki Suriye, Irak (Kürdistan dahil), İran gibi ülkeleri hiç tanımadığınız, o ülkelerin ve toplumların sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel yapısı hakkında hiçbir bilginiz ve fikriniz olmadığı halde, sizden çok çok uzaklarda bulunan Almanya, Fransa, ABD gibi ülkeleri ve toplumlarını nasıl oluyor da bu kadar iyi tanıyor, bu ülkelerde yaşanan gelişmeler hakkında her türlü bilginiz ve fikriniz olabiliyor? (Bu satırları okurken bir şeyi fark ettiniz mi? Suriye, Irak ve İran’dan bahsederken “o” zamirini, Almanya, Fransa ve ABD’den bahsederken “bu” zamirini kullandım, farkında olmadan. Yanıbaşımızdaki komşularımız olan ülkelerden bahsederken “o ülkeler”, bizden çok çok uzakta ve üstelik farklı kıt’âlarda bulunan ülkelerden bahsederken “bu ülkeler” diyoruz. Ne garip, değil mi?)

     Aynı şekilde, ülkemizin “aydın”, “entellektüel” kesimindeki insanlarına bile “Şam, Erbil, Tahran, Erivan veya Tiflis denilince aklınıza ne gelir?” diye sorulduğu zaman dakikalarca düşünüyor ve verecek cevap bulamıyor. Zira komşularımız olan ülkelerin bu başkentleri hakkında hiçbir bilgisi yok (siyasî gelişmeler haricinde). Arabayla birkaç saatte ulaşabilecekleri “mesafede” olmalarına rağmen, sanki dünyanın öbür ucundaymışlar gibi “uzaktırlar” onlara. Ancak, meselâ “Paris denilince aklınıza ne gelir?” diye sorulsa, hiç düşünmeden tıkır tıkır sayarlar: “Eyfel Kulesi, Şanzelize, Seine Nehri, Ressamlar Caddesi, Disneyland, …”. Tıpkı “Brüksel denilince aklınıza ne gelir?” diye sorulduğu zaman “Avrupa Parlamentosu, Atomium, Mini – Europa, Çiş Yapan Çocuk Heykeli, Çiçek Halısı, …” diye sıraladıkları gibi.

     Yunanistan bizim komşumuz. Hatta Yunan halkı ile 400 yıl boyunca birlikte yaşadık, aynı ülkenin vatandaşları idik, aynı bayrak altında yaşadık. İyi veya kötü, mutlu veya mutsuz, ama yaşadık. Buna rağmen bırakın Yunanca dilini, Yunan Alfabesi’ndeki harfleri bile nasıl oluyor da hiç tanımıyoruz?

     Bizden binlerce km ötedeki Almanya, İspanya, Arjantin, Brezilya gibi ülkeler niçin “sanki yanımızdaymış gibi” yakındırlar da, bizzat komşu olduğumuz, aramızda sınır bulunan Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan, Ermenistan, İran, Irak, Kürdistan ve Suriye niçin bize sanki “çoook uzaktaymışlar” gibidirler?

     İngilizce’yi, Almanca’yı, Fransızca’yı öğrenmek için bu kadar hevesliyiz de, Kürtçe’yi, Farsça’yı, Arapça’yı, Ermenîce’yi, Gürcüce’yi, Yunanca’yı veya Bulgarca’yı neden öğrenmek istemeyiz?

     Örneğin Türkiye’de sıradan bir insanın bile İngilizce bilmemesi ayıplanır ve bir eksiklik olarak görülürken, akademik kariyeri olan bir insanın bile bırakın Yunanca’yı, Arapça’yı veya Ermenîce’yi, Yunan, Arap ve Ermenî alfabelerindeki harfleri dahi tanımaması nasıl olur da gayet normal bir durum olarak karşılanabiliyor? Bir insanın, binlerce km ötedeki bir ülkede yaşayan bir halkın konuştuğu dili bilmemesi mi daha büyük bir cehâlettir, yoksa kendi komşusu olan ülkede kullanılan alfabedeki harfleri dahi tanımaması mı? Hangisi daha büyük cehâlettir sizce?

     “Beyin jimnastiği”ne devam etmek istiyorum: Evinizde ailenizle, akraba veya arkadaşlarınızla “İsim – Şehir” oyunu oynarken bile bunu gözlemleyebilirsiniz. Meselâ “ülke” bölümünde, A harfiyle başlayan bir ülke adı düşünürken, aklımıza hemen Almanya,Avusturya, Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler gelir. Neden ilk olarak AzerbaycanArnavutluk, Angola gibi ülkeler gelmez? Aynı şekilde B harfiyle başlayan bir ülke adı düşünürken, aklımıza hemen Belçika, Brezilya, Büyük Britanya gibi ülkeler gelir. Neden ilk olarak Bosna – Hersek, Bulgaristan, Bahreyn veya Bangladeş gibi ülkeler gelmez?

     Günlük gazetelerde “Bulmaca” çözerken de benzer bir durumla karşılaştığınızı hiç fark ettiniz mi, bilmiyorum. Meselâ, cevabı “Roma” olan bir soru “İtalya’nın başkenti”, cevabı“Amsterdam” olan bir soru “Hollanda’nın başkenti”, cevabı “Lizbon” olan bir soru “Portekiz’in başkenti”, cevabı “Oslo” olan bir soru da “Norveç’in başkenti” diye sorulur. Ancak, cevabı “Amman” veya “İslâmâbâd” ya da “Bişkek” veyahut “Bangkok” olan bir soru “Asya’da bir başkent” şeklinde sorulur. Bunun gibi, cevabı “Hartum” veya “Dakar” ya da “Nairobi” veyahut “Mogadişu” olan bir soru da “Afrika’da bir başkent” şeklinde sorulur. Peki, Avrupa’daki başkentler bizim için sanki ülkemizin şehirleriymiş gibi ayırt edici özellikleriyle bilinen, bu şekilde sorulan şehirler iken, Asya veya Afrika’daki başkentler neden bizler için sadece “Asya’da bir başkent”, “Afrika’da bir başkent” durumundadırlar. Bir adım ötesi neden yok?  

     Türkiye’de yaşayan sıradan bir insan bile, taa okyanuslar ötesindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin minimum sekiz – dokuz tane eyaletinin ismini ezbere sayabilirken, akademik ünvanı olan bir insan bile hemen yanıbaşındaki Rusya Federasyonu’nun üç – dört tane özerk bölgesinin ismini nasıl olur da sayamaz? Kaldı ki, Rusya’daki bu özerk cumhuriyetlerde yaşayanların önemli bir kısmı Türkî topluluklardırlar; yani akrabadırlar, soydaştırlar.

     Aynı şekilde, örneğin televizyon başında haber bültenlerini izlediğimizi farzedelim. Haberleri sunan kişi, “Şimdi Brüksel’deki muhabirimize bağlanıyoruz” dediğinde, Brüksel’deki o muhabir niçin o anda bize içgüdüsel olarak sanki çok yakın bir yerdeymiş gibi gelir? Buna karşın, haberleri sunan kişi, “Şimdi Beyrut’taki muhabirimize bağlanıyoruz” dediğinde, o anda, niçin Beyrut’taki o muhabirin sanki bize çoook uzak bir yerdeymiş hissine kapılırız? Neden, neden, neden?! Brüksel mi Türkiye’ye daha yakındır, yoksa Beyrut mu? Hatta bırakın Beyrut’u, yurtdışına bile çıkmaya gerek yok, İstanbul ve Ankara’da yaşayan pekçok insan için, Elâzığ, Diyarbakır veya Mardin bile Brüksel’den daha uzak bir şehir değil midir?

     Ulusal TV kanallarında “Hava Durumu” izlerken mutlaka fark etmişsinizdir. “Dış merkezlerde hava durumu” anlatılırken neden önce Avrupa kıt’âsından başlanılır? “Yurtta hava durumu” bölge bölge ve il il anlatılırken, neden hep Marmara Bölgesi’nden başlanılır ve en son Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki iller anlatılır? Diyelim ki öyle yapmasalar, Güneydoğu’dan başlasalar ve en son Marmara Bölgesi’ni işleseler, garip mi olur? Tersinden mi yapmış olurlar?

     Günümüzde yalnızca ülkeler ve topraklar işgal edilmiyor. Duygu ve düşünceler, beyinler ve kalpler de işgal ediliyor.

     Buna izin vermeyelim. Yozlaştırılmaya, yobazlaştırılmaya karşı çıkalım. Bilinçli, kültürlü ve uyanık olalım. Aydın insanlar olmak olsun derdimiz.

     Yakınımızda olanlar, ne yazık ki bizden uzaklaştırılmış. Yanıbaşımızda olanlar, sanki çok uzağımızdaymış gibi.

     Bir ülke düşünün ki, yeryüzü coğrafyasının belki de en stratejik noktasında bulunuyor, Kafkasya – Ortadoğu – Balkanlar üçgeninin tam ortasında yer alıyor ve bu jeografyal üçgenin iç açılarını biribirine bağlayan “hipotenüsü” sanki; tam 7 tane komşusu var ve bu 7 komşu ülkeden bir tanesiyle bile, evet, bir tanesiyle bile arasında “alfabe birliği” yok! Yani bırakın duygu ve düşünce birliğini, daha aralarında “yazı birliği” dahi yok!

     Bir ülke düşünün ki, bırakın normal insanlarını, sıradan yurttaşlarını, o ülkenin “aydınları”,“entellektüelleri”, “akademisyenleri” dahi, komşu bir ülkeye gittikleri zaman, bu 7 komşu ülkeden hangisine giderlerse gitsinler, o topraklara ayak bastıkları andan itibaren “ümmî”, yani “analfabet”, yani “okuma – yazması olmayan cahil” konumuna düşüyorlar. Bir komşu ülkeye gittikleri zaman, bırakın dil bilip derdini anlatmayı, oradaki trafik işaretlerini, tabelalarını dahi okuyamıyorlar; gittikleri yerin dilini bilmekten vazgeçtim, oranın yazılarını dahi okuyamıyorlar. Hangi komşularına giderlerse gitsinler, gittikleri komşunun topraklarına ayak basar basmaz “kara cahil, sıfır cahil” pozisyonuna düşüyorlar.

     Kim ne derse desin (ve bunu asla “hakaret etmek” amacıyla söylemiyorum), Türkiye toplumu, “analfabet” bir toplumdur. Yani okuma – yazması dahi olmayan cahil bir toplumuz, mâlesef.

     Kendi ülkesinin sınırlarından dışarıya adımını atar atmaz, ülkeyi hangi tarafından terkederse terketsin, ister batı tarafından terkedip Yunanistan’a, Bulgaristan’a gitsin, ister kuzeydoğu tarafından terkedip Gürcistan’a, Ermenistan’a gitsin, ister doğu tarafından terkedip İran’a gitsin, ister güney tarafından terkedip Kürdistan’a, Suriye’ye gitsin, sınırdan çıkıp komşu ülke topraklarına ayak basar bazmaz “okuma – yazma bile bilmeyen cahil” durumuna düşen, bırakın dil bilip derdini anlatmayı, daha oradaki trafik işaretlerini ve levhaları dahi okuyamayan, orada bir gazete alıp başlıklarını dahi okuyamayan bir toplum, insanlar (kendi ülkesindeki sıfatları “aydın”, “entellektüel”, “akademisyen” dahi olsa), “analfabet bir toplum” değil de nedir?

     Hatta komşu ülkelerden de vazgeçtim, kendi ülkesinde dahi, bundan sadece 100 sene önce kaleme alınmış bir kitabı, makaleyi, bir mektubu dahi okuyamayan, yahu onlardan da vazgeçtim, hepsinden vazgeçtim, daha odur kendi dedesinin mezar taşındaki yazıları bile okuyamayan bir toplum, “analfabet bir toplum” değil de nedir?

     İttihat – Terakki zihniyetinin ve yeni kurulan laik – kemalist rejimin 1 Kasım 1928’de hayata geçirdiği “Harf Devrimi”, işte böyle bir “analfabet toplum” hedefliyordu. Okuma – yazması dahi olmayan “sıfır cahil” bir toplum. Çünkü köhnemiş faşist ve seküler – gerici ideolojileriyle, Anadolu toplumuna ancak bu şekilde hükmedebilirlerdi. Onları cahil bırakarak… Onları hem kendi geçmişlerinden hem de komşularından tamamen bihaber bırakarak…

     İşte son birkaç gündür gündemi meşgul eden “alfabe tartışmaları”, böyle bir “analfabet toplum”da yaşanıyor. Analfabet bir toplum, alfabe konusunu tartışıyor.

     İçine düşürüldüğümüz “ahval ve şerait” bu, mâlesef: Okuma – yazma bilmeyen bir toplum, hangi alfabeyle okuyup – yazmanın daha güzel olduğunu tartışıyor.

     “Analfabet toplum” nitelemesini hakaret amacıyla değil, ve fakat, yalnızca Osmanlıca’ya karşı çıkanlar için değil, Osmanlıca’yı savunanlar da dahil herkes için, hepimiz için kullanıyorum. Bunu bir durum tespiti olarak söylüyorum.

     “Analfabet bir toplum” olduğumuzu, sizlere – herkesin rahatlıkla anlayabileceği basit bir dille – izah edebilirim:

     Türkiye’de “aydın”, “entellektüel”, “uzman” gibi yaldızlı sıfatlar yakıştırılan (veya kendi kendisine yakıştıran) insanların acınası haline bakmakta fayda var. Dünyanın herhangi bir normal ülkesinde, “yerel medya”da bile asla yer bulamayacak, “yerel medya”da bile konuşturulmayacak insanlar, Türkiye’de “ulusal medya”da köşe yazarlığı yapabiliyor, TV ekrânlarına çıkarılıp ülke ve dünya gündemi üzerine saatlerce konuşturulabiliyor.

     Örneğin, dünyanın hiçbir normal ülkesinde, Arap Alfabesi’yle okuyup – yazmasını bilmeyen, Arap Alfabesi’ndeki harfleri dahi tanımayan bir insanı “Ortadoğu uzmanı” gibi yaldızlı bir sıfatla çağırmazlar. Türkiye’de ise, Arap Alfabesi’yle okuyup – yazmasını bilmeyen, Arap Alfabesi’ndeki harfleri dahi tanımayan, Suriye, Kürdistan veya İran’a gittiğinde bırakın dil bilip derdini anlatmayı, daha oradaki trafik işaretlerini ve levhaları dahi okuyamayan, Şam, Erbil veya Tahran’da büfeden bir gazete alıp o gazetedeki başlıkları dahi okuyamayan bir insan rahatlıkla “Ortadoğu uzmanı” sıfatıyla TV ekrânlarında arz-ı endam edebiliyor, daha odur Ortadoğu ülkelerindeki trafik levhalarını bile okuyamadığı, Suriye, Kürdistan veya İran’da yayınlanan gazetelerin başlıklarını dahi okuyamadığı halde, Türkiye’de “Ortadoğu uzmanı” sıfatıyla saatlerce ekrânlarda Suriye, Kürdistan veya İran hakkında analizler yapabiliyor, hatta üniversitelerde konferanslar verebiliyor.

     Bunun gibi, Türkiye’de, Yunan Alfabesi’yle ve Kiril Alfabesi’yle okuyup – yazmasını dahi bilmeyen, Yunan Alfabesi’ndeki ve Kiril Alfabesi’ndeki harfleri bile tanımayan, Yunanistan’a, Makedonya’ya veya Bulgaristan’a gittiğinde daha oradaki trafik işaretlerini ve levhaları dahi okuyamayan, Atina, Üsküp veya Sofya’da büfeden bir gazete alıp o gazetedeki başlıkları dahi okuyamayan bir insan rahatlıkla “Balkan uzmanı” sıfatıyla TV ekrânlarında arz-ı endam edebiliyor, daha odur Balkan ülkelerindeki trafik levhalarını bile okuyamadığı, Yunanistan, Makedonya veya Bulgaristan’da yayınlanan gazetelerin başlıklarını dahi okuyamadığı halde, Türkiye’de “Balkan uzmanı” sıfatıyla saatlerce ekrânlarda Yunanistan, Makedonya veya Bulgaristan hakkında analizler yapabiliyor, hatta üniversitelerde konferanslar verebiliyor. Halbuki normal bir ülkede, Yunan ve Kiril Alfabeleri’ndeki harfleri dahi tanımayan bir insanı, bırakın “Balkan uzmanı” gibi yaldızlı bir sıfatla çağırmayı, böyle bir insanı ekrânlara çıkarıp Balkanlar hakkında konuşturmazlar bile.

     Aynı şekilde, Türkiye’de, Kartvel Alfabesi’yle ve Ermenî Alfabesi’yle okuyup – yazmasını dahi bilmeyen, Kartvel Alfabesi’ndeki ve Ermenî Alfabesi’ndeki harfleri bile tanımayan, Gürcistan’a veya Ermenistan’a gittiğinde daha oradaki trafik işaretlerini ve levhaları dahi okuyamayan, Tiflis veya Erivan’da büfeden bir gazete alıp o gazetedeki başlıkları dahi okuyamayan bir insan rahatlıkla “Kafkasya uzmanı” sıfatıyla TV ekrânlarında arz-ı endam edebiliyor, daha odur Kafkas ülkelerindeki trafik levhalarını bile okuyamadığı, Gürcistan ve Ermenistan’da yayınlanan gazetelerin başlıklarını dahi okuyamadığı halde, Türkiye’de “Kafkasya uzmanı” sıfatıyla saatlerce ekrânlarda Gürcistan, Abhazya veya Ermenistan hakkında analizler yapabiliyor, hatta üniversitelerde konferanslar verebiliyor. Halbuki normal bir ülkede, Kartvel ve Ermenî Alfabeleri’ndeki harfleri dahi tanımayan bir insanı, bırakın “Kafkasya uzmanı” gibi yaldızlı bir sıfatla çağırmayı, böyle bir insanı ekrânlara çıkarıp Kafkasya hakkında konuşturmazlar bile.

     Tıpkı bunun gibi, Türkiye’de, İbranî Alfabesi’yle okuyup – yazmasını dahi bilmeyen, İbranî Alfabesi’ndeki harfleri bile tanımayan, İsrail’e veya Filistin’e gittiğinde daha oradaki trafik işaretlerini ve levhaları dahi okuyamayan, Tel Aviv veya Hayfa’da büfeden bir gazete alıp o gazetedeki başlıkları dahi okuyamayan bir insan rahatlıkla “Filistin uzmanı” sıfatıyla TV ekrânlarında arz-ı endam edebiliyor, daha odur İsrail’deki trafik levhalarını bile okuyamadığı, İsrail’de yayınlanan gazetelerin başlıklarını dahi okuyamadığı halde, Türkiye’de “Filistin uzmanı” sıfatıyla saatlerce ekrânlarda İsrail ve Filistin Sorunu hakkında analizler yapabiliyor, hatta daha İbranî Alfabesi’ndeki harfleri bile tanımadığı halde üniversitelerde konferanslar verip “Siyonizm’in ne menem birşey olduğu” konusunda bizleri aydınlatıyor (!). Halbuki normal bir ülkede, İbranî Alfabesi’ndeki harfleri dahi tanımayan bir insanı, bırakın “Filistin uzmanı” gibi yaldızlı bir sıfatla çağırmayı, böyle bir insanı ekrânlara çıkarıp Filistin ve İsrail Sorunu hakkında konuşturmazlar bile.

     Yine benzer biçimde, Türkiye’de, iki kelime dahi Kürtçe bilmeyen, Kürtçe’nin nasıl bir dil olduğu konusunda hiçbir fikri ve bilgisi olmayan, Erbil’e gittiği vakit oradaki taksi şoförüyle bile İngilizce konuşan bir insan rahatlıkla “Kürt uzmanı / Kürdistan uzmanı” sıfatıyla TV ekrânlarında arz-ı endam edebiliyor, daha odur iki kelime Kürtçe bilmediği, Erbil’deki taksi şoförüne bile derdini İngilizce anlatmaya çalıştığı halde, Türkiye’de “Kürt uzmanı / Kürdistan uzmanı” sıfatıyla saatlerce ekrânlarda Kürt Sorunu hakkında analizler yapabiliyor, üniversitelerde konferanslar verip “Barış süreci, Pêşmerge, bağımsızlık süreci, Rojava, özerklik” konularında bizleri aydınlatıyor (!).

     Düşünebiliyor musunuz? Daha odur Arap Alfabesi’ndeki harfleri bile tanımıyor, ama adam “Ortadoğu uzmanı”!?.. Daha odur İbranî Alfabesi’ndeki harfleri bile tanımıyor, ama adam “Filistin uzmanı”!?.. Daha odur Yunan Alfabesi’ndeki harfleri bile tanımıyor, ama adam “Balkan uzmanı”!?.. Daha odur Kartvel Alfabesi’ndeki harfleri bile tanımıyor, ama adam “Kafkasya uzmanı”!?..

     Peki bu neden böyle?

     Nasıl olur da, siz bırakın Arapça bilmeyi, daha odur Arap Alfabesi’ndeki harfleri dahi tanımadığınız halde, Türkiye’de rahatlıkla “Ortadoğu uzmanı” olabiliyor, bu şaşaalı sıfatla ekrânlarda boy gösterebiliyorsunuz?

     Nasıl olur da, siz daha odur iki kelime bile Kürtçe bilmediğiniz halde, Türkiye’de rahatlıkla “Kürt uzmanı” olabiliyor, bu şaşaalı sıfatla ekrânlarda boy gösterebiliyorsunuz?

     Nasıl olur da, siz daha odur iki kelime bile Farsça bilmediğiniz halde, Türkiye’de rahatlıkla “İran uzmanı” olabiliyor, bu şaşaalı sıfatla ekrânlarda boy gösterebiliyorsunuz?

     Nasıl olur da, siz bırakın Yunanca veya Makedonca bilmeyi, daha odur Yunan Alfabesi’ndeki ve Kiril Alfabesi’ndeki harfleri dahi tanımadığınız halde, Türkiye’de rahatlıkla “Balkan uzmanı” olabiliyor, bu şaşaalı sıfatla ekrânlarda boy gösterebiliyorsunuz?

     Nasıl olur da, siz bırakın Gürcüce veya Ermenîce bilmeyi, daha odur Kartvel Alfabesi’ndeki ve Ermenî Alfabesi’ndeki harfleri dahi tanımadığınız halde, Türkiye’de rahatlıkla “Kafkasya uzmanı” olabiliyor, bu şaşaalı sıfatla ekrânlarda boy gösterebiliyorsunuz?

     Nasıl olur da, siz bırakın İbranîce bilmeyi, daha odur İbranî Alfabesi’ndeki harfleri dahi tanımadığınız halde, Türkiye’de rahatlıkla “Filistin uzmanı” olabiliyor, bu şaşaalı sıfatla ekrânlarda boy gösterebiliyorsunuz?

     Bu nasıl mümkün olabiliyor?

     Sebebini anlamak gayet basittir: Çünkü analfabet bir toplumda “aydın”, “entellektüel”, “uzman” gibi sıfatlar kazanmak için okuma – yazma bilmeye gerek yoktur.

     Adı üstünde, “analfabet toplum”… Siz de bu analfabet toplumda yaşayan bir insan olarak, bu analfabet toplumun bir ferdi olarak, daha odur okuma – yazmanız bile olmadığı halde rahatlıkla “aydın”, “entellektüel”, “uzman” gibi sıfatlarla çağrılabilirsiniz. Toplum analfabet olduğundan, o toplumun “aydını” olmak için okuma – yazma bilme şartı yoktur.

     İsterse Arap Alfabesi’yle daha kendi adınızı – soyadınızı bile yazamıyor olun, yine de rahatlıkla “Ortadoğu uzmanı” olabilir, bu sıfatla ekrânlara çıkarılır, hatta bu sıfatla üniversitelerde konferanslar verebilirsiniz.

     İsterse Kartvel Alfabesi’yle daha kendi adınızı – soyadınızı bile yazamıyor olun, yine de rahatlıkla “Kafkasya uzmanı” olabilir, bu sıfatla ekrânlara çıkarılır, hatta bu sıfatla üniversitelerde konferanslar verebilirsiniz.

     İsterse Yunan Alfabesi’yle daha kendi adınızı – soyadınızı bile yazamıyor olun, yine de rahatlıkla “Balkan uzmanı” olabilir, bu sıfatla ekrânlara çıkarılır, hatta bu sıfatla üniversitelerde konferanslar verebilirsiniz.

     İsterse İbranî Alfabesi’yle daha kendi adınızı – soyadınızı bile yazamıyor olun, yine de rahatlıkla “Filistin uzmanı” olabilir, bu sıfatla ekrânlara çıkarılır, hatta bu sıfatla üniversitelerde konferanslar verebilirsiniz.

     Çünkü dediğimiz gibi; analfabet bir toplumda “aydın” olmak için okuma – yazma bile şartı yoktur.

     Buraya kadar anlattıklarımız, konuştuğumuz mevzûnun A (elif, alfa, as) yüzüydü. Şimdi de gelelim mevzûnun B (bê, vita, buki) yüzüne…

     Bir dil, dünyadaki her alfabeyle yazılıp okunabilir. Çünkü dil başka şey, alfabe başka şeydir.

     Nitekim bazı ülkeler bir yere kadar kullandıkları alfabelerini herhangi bir tarihten sonra değiştirebilir, başka bir alfabe kullanmaya başlayabilirler. Sadece son yüz yıl içinde, hatta sadece son otuz yıl içinde bile alfabesini değiştiren onlarca ülke vardır. Yani, “Rusça illâ Kiril Alfabesi’yle, Rumca illâ Yunan Alfabesi’yle, Farsça illâ Arap Alfabesi’yle, Türkçe illâ Latin Alfabesi’yle yazılacak” diye bir kural yoktur.

     Ancak şöyle bir kuraldan tabiî ki söz edilebilir: Her dilin, kendi dil yapısına, gramerine, fonetik özelliğine, ses uyumuna en uygun olan alfabeyle yazılması hem daha doğru hem de daha şık bir davranış olur. Yani önemli olan “dil” olmalıdır, “alfabe” değil. Alfabeler dillerin hizmetinde olmalıdır, diller alfabelerin hizmetinde değil.

     Öyle bir dünyada ve öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, değer verilip korunması gereken şeyler rahatlıkla aşağılanabilirken, insan ürünü olan sıradan, basit şeyler ise kutsallaştırılıp yüceltiliyor. Örneğin bir ülkede insan hayatının hiçbir değeri yokken, yüzlerce binlerce insan öldürülürken kimsenin sesi çıkmaz ama bir taş heykel için ortalığı velveleye verirler. Taştan yapılma bir heykel, canlı bir insandan daha kıymetlidir. Allâh’ın âyeti olan canlı insanlar, insan ürünü olan taştan heykellere secde ettirilir.

     Aynı çarpık durum, Allâh’ın âyeti olan diller ile insan ürünü olan alfabeler arasında da müşahâde edilebilir. Bugün insanların konuştukları diller rahatlıkla yasaklanabilmekte veya baskı altına alınabilmekte, öte yandan, bunu yapan aynı çevreler alfabelere de adetâ bir “kutsiyet” atfetmektedirler. Oysa “kutsal” olan, değer verilip saygı gösterilmesi, korunup yaşatılması gereken dillerdir, alfabeler değil. Diller Allâh’ın âyetleridir ancak alfabeler beşer ürünü şeylerdir.

     Dilleri yasaklayıp alfabeleri kutsallaştırmayı ben neye benzetiyorum, biliyor musunuz? Bir insanı gözünü kırpmadan öldürürken üstündeki elbiseye leke gelmemesine azamî dikkat göstermek!

     Örneğin Türkiye’de kendilerini “İslamî”, “muhafazakâr” veya “dîndar” gibi sıfatlarla tanımlayan çevreler, Kürtçe ve Lazca’nın yıllarca yasaklı oluşundan, halen dahi resmiyette ve tüzel anlamda hiçbir statüye sahip olmamalarından hiçbir şekilde rahatsızlık duymamış, öte yandan, Kürtçe ve Lazca’nın bu durumundan herhangi bir kaygı duymamış olmalarına rağmen aynı çevreler Arap Alfabesi’ne (veya Osmanlı yazısına) adetâ bir “kutsiyet” atfetmiş, onu kutsamışlardır.

     Allâh’ın âyetlerini ayak altında çiğneyip beşer ürünü şeylere kutsallık atfederek baş üstünde tutmak, sağlıklı bir davranış mıdır hakikaten?

     İnsan onur ve haysiyeti, insanın yaşam hakkı ve özgürlüğü mü daha kutsaldır yoksa taştan yapılma heykel mi? Bunun gibi, Allâh’ın âyeti olan diller mi daha kutsaldır yoksa beşer ürünü olan alfabeler mi?

     Konuya ideolojik yaklaşmayı ise gülünç bir durum olarak görüyorum açıkçası. Bir alfabeyi belli bir “dünya görüşü” veya “medeniyet” ile özdeşleştirmek ne derece doğru bir davranıştır; bunun tartışmasının sağlıklı bir zihin yapısıyla yapılamadığını düşünüyorum.

     Zirâ, bugün dünya üzerinde kullanılan tüm alfabeler, Lübnan ve Filistin’deki Fenike Alfabesi’ne, Fenike Alfabesi de Mezopotamya ve Kürdistan’daki çivi yazılarına (piktogram) dayanır.

     Yani bütün alfabeler “aynı kaynaktan” doğmuşlardır zaten.

sediyani@gmail.com

     MERAKLISI İÇİN NOT:

     Okuduğunuz bu makaleyi kaleme alan bu fâkir kardeşiniz, Kürtçe, Türkçe ve Almanca’yı, bu üç dili, yukarıdaki yazıda bahsi edilen tüm alfabelerde rahatlıkla okuyup yazabilmektedir. Yani okuduğunuz bu makaleyi Latin Alfabesi’yle değil, Arap, Yunan, Kiril veya İbranî Alfabeleri’nden herhangi biriyle de aynı rahatlıkta yazabilir. Fakat dil aynı tabiî ki; Türkçe.

     UFKUMUZ

     13 ARALIK 2014

foto-001.jpg

 

 

1244 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir