Kürt Tarihinin En Acı Günü: 28 Haziran 1925

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

 

0-003.jpg

     27 Haziran 1925 Cumartesi günü, Şeyh Said ve arkadaşlarının son duruşmaları yapıldı.

     Şeyh Said’in o gün parmaklarında kına olduğu göze çarpıyordu. Parmaklarına kına sürmüştü. (1)

     Belki de idam kararının verileceğini zaten bildiğinden, şehâdet vaktinin geldiğinden, kendisini “kurban edilecek bir kınalı kuzu” olarak gördüğünden böyle yapmıştı. Allâh sebebini daha iyi bilir. O içimizde saklı olanı da bilendir…

     Dudakları hiç ara vermeden tatlı tatlı kıpırdayan Şeyh Abdullâh, Şeyh Abdullâtif, Şeyh İsmail ve bilhassa Şeyh Şemseddîn durmadan Qûr’ân-ı Kerîm’den âyetler okuyorlardı.(2)

     Diyarbekir’deki Şark İstiklâl Mâhkemesi acelesi varmış gibi hızlı çalışıyor, “elindeki işi” bir an önce bitirmek üzere toplu idam kararları üretiyordu.

     Seyyîd Abdulkadir hiçbir eyleme katılmamış ve oğlu Seyyîd Mûhâmmed de olaylara karışmamıştı. Onlarla birlikte ipe çekilenlerden bazıları, son ana kadar bir Kürt ayaklanmasının patladığından bile haberdar değillerdi. Fakat ayrıntıya inmeye zaman yoktu. Gerekenin yapılması için “teslim edilen” insanlar hakkında hemencecik karar biçiliyordu.(3)

     İlk temizlikten sonra, sıradakiler Şeyh Said ve arkadaşlarıydı. Zamana “dur” diyen hız, yine görev başındaydı. İdamına karar verilen 47 kişi hakkındaki araştırma, soruşturma, kanıtların aranıp bulunması, iddiânamenin hazırlanıp okunması, sorgulama ve savunmalarla, mücahîdlerin idam edilmeleri, topu topu bir aylık bir zamana sıkıştırılıp tamamlanmıştı.

     27 Haziran günkü son duruşmaya başlanır başlanmaz Savcı Ahmed Süreyya, bütün sanıklarla ilgili son iddiânameyi okudu.

     Şark İstiklâl Mâhkemesi Savcısı Ahmed Süreyye Bey, “Kürt isyanını tahrik eden anafikrin, vaktiyle Arnavutluk ve Arap ihtilâlleri fikrinin aynı olduğunu, İslam dîni perdesi altında gerçekleştirilen bu ayaklanmanın hedefinin İslamî esaslarla yönetilen bağımsız bir Kürt devleti kurmak olduğunu” beyan eder. (4)

     Savcı daha sonra, 81 sanığın her birinin “işledikleri suçları” (!), ayaklanma sırasında kimlerin nerelerde ve ne zaman ne yaptıklarını ayrıntılı bir şekilde anlatır. Akabinde de her “suça” (!) ait ceza hükümlerini tek tek açıklar. (5)

     Bu son iddiâ ve mütalaalar, 3 saat kadar sürdü. Ardından öğle yemeği için ara verildi. Kürt mücahîdler önce öğle namazını kıldılar, ardından öğle yemeğini yediler ve kahve içtiler. Şeyh Said Efendi üst üste iki fincan kahve içti ve hiçbir ücrete tabi olmadığı halde yediği yemeğin ve içtiği kahvenin parasını herkesin şaşkın bakışları arasında tabağa bıraktı. (6)

     Oturum yeniden açıldı ve Kürt mücahîdlerin savunmalarına geçildi. Şark İstiklâl Mâhkemesi, Kürt önderlerine “savunmalarını yapmak üzere” avukat tutabileceklerini bildirdiği halde, kendisine O’nun istemi dışında, akrabalarının avukat tuttuğu Silvanlı Şeyh Şemseddîn hariç, diğer Kürt önderlerinden hiçbiri, Şeyh Said olsun diğerleri olsun, canlarını kurtarmak için avukat tutmaya tenezzül dahi etmemiş, mâhkeme onlara izin verdiği halde avukat aramamış ve istememiş, kendi savunmalarını yiğitçe çıkıp kendileri yapmışlardı. (7)       

     İlk söz, Şeyh Said’e verildi. Şeyh Said Efendi savunmasını büyükçe, iki sayfalık kâğıda yazmıştı. Gözlüğünü takarak ağır ağır okudu. Önceki savunmalarında olduğu gibi sürekli Hz. İmam Hüseyin (as)’in zalim Yezid’e karşı kıyam ettiğini hatırlatan ve Kerbelâ hadisesinden bahseden “Zamanın Hüseyn’i” Şeyh Said Efendi, İslam ve Qûr’ân’ı hâkim kılmak için kıyam ettiklerini ifade ederek, amaçlarının Şeriât-ı Ğarra-yı Ahmedîye olduğunu belirtti ve “Ben bu hareketin ne önündeyim, ne de arkasındayım. Herkes gibi içindeyim” dedi. Şeyh Said Efendi ayrıca mâhkemeyi talancılık ve hırsızlıkla da suçlayarak, ticaretle geçirdiği 60 yıllık ömründe hepsini de helâl yoldan  kazanarak elde ettiği tüm servetini kıyam başladığından yanına aldığını, 15 Nisan günü Abdurrahman Paşa Köprüsü’nde yakalandığında üzerinde bulunan ve sonradan – güyâ – kendisine iâde edilen altınlardan 2000 (ikibin) tanesinin eksik olduğunu söyleyerek, bunların kendisine iade edilmesini istedi. (8)

     Savunmalar akşama kadar sürdü. Kararın yarın (28 Haziran Pazar) açıklanacağı duyuruldu.

     MÂHKEMENİN İDAM KARARINI AÇIKLAMASI (28 HAZİRAN)

     28 Haziran 1925… 6 Zilhicce 1341…

     Günlerden, Pazar…

     Sıcak, sıcağı yapışkan bir Diyarbekir sabahı…

     Diyarbekir’de gün erken başlamıştı. Güneş yükseldiğinde, ölüm töreninin dış hazırlıkları tamamlanmıştı. Atlı ve piyade askerî birlikler şehre dağılmış, sokak başlarını, anacadde, meydan ve kavşakları tutmuş, tüfeklerinin namlularına süngüleri takmıştı bile… (9)

     Vakit gelmiş, saat tamamlanmıştı.

     Mâhkeme heyeti sahnedeki yerini aldı. Sonra uzaklardan zincirlerin taş zeminde çıkardığı ses, derinden derine duyulmaya başlandı. Elleri kelepçeli, ayakları prangalı mücahîdler getiriliyordu. (10)

     28 Haziran 1925 Pazar günü Şark İstiklâl Mâhkemesi yeniden ve bu dâvâyla ilgili son kez toplandı.

     Şark İstiklâl Mâhkemesi Başkanı ve Denizli Milletvekîli Mazhar Müfit Kansu, dâvâ dosyasının ve evraklarının incelenmesinden sonra 28 Haziran 1925 (6 Zilhicce 1341) tarih ve 1341 / 69 sayılı İstiklâl Mâhkemesi kararını tebliğ etti:

     “Yapılan mâhkemelerden ve tetkiklerden, tekke ve zaviyelerin birer kötülük ve fesâd ocağı oldukları ve bu tekkelerle zaviyelerde şeyhlerin kendilerine Allâh süsü vererek halkı kendilerine taptırmak gibi, dînin kabul edemeyeceği fiiller işledikleri, mâhkeme huzurundaki ifadelerinden anlaşılması dolayısıyla Şark İstiklâl Mâhkemesi, yargı bölgesi içindeki bütün tekkelerle zaviyelerin kapatılmasıyla kaldırılmasına karar vermiştir.

     Şeyh Said’in vukua getirdiği ve Dîn ve Şeriât araç kılınarak hakikatte müstakil bir Kürdistan İslam Devleti teşkil etmek amacıyla cereyan eden müsallâh (= silâhlı) isyan ve ihtilâl hareketlerine muhtelif şekil ve sur’etlerde karışıp katılarak isyanın devam ettiği haftalar ve aylar boyunca birçok şehir, kasaba ve köyleri, devlet ve hükûmet zabıta ve askerî kuvvetleriyle kanlı bir harb halinde çarpışmak suretiyle zapt ve işgal eden ve ihtilâl bölgesindeki en mühim vilayet ve merkezlerinden Diyarbekir şehrini dahi muhasaraya ve orada dahi inat ve ısrarla harb ve katlden çekinmeyen ve nihayet uğradıkları acz ve mahrumiyetlerden sonra tutuldukları günlere kadar birçok asker, zabit ve vatandaşları cerh, şehit, esir eden, sirkatler, gaspler, yağmalar yapan ve yaptıran şahıslardan oldukları iddiâsıyla mâhkemeleri icrâ edilmiş olan 81 sanıktan Şeyh Said, Şeyh Abdullâh, Kâmil Bey, Baba Bey, Şeyh Şerîf, Fakih Hasan, Hacı Sadık Bey, Şeyh İbrahim, Şeyh Ali, Şeyh Celâl, Şeyh Hasan, Mehmed Bey, Hanili Salih Bey, Madenli Kadri Bey, Şeyh Şemseddîn, Darahini Tahrirat Kâtibi Tahir, Nahiye Müdürü Tayyib ve avaneden 29 kişi idama mâhkum edilmiştir.” (11)

     Mâhkeme kararını açıklamıştı…

     Emevî sultasının mâhkemesi, Aşurâ mektebinin evlâtlarına İDAM istiyordu…

     Haklarında İDAM kararı verilen, İslam ümmetinin ve Kürdistan milletinin 48 yiğit evlâdı şunlardı:

     Şeyh Said, Şeyh Said’in damadı, Varto ve Muş cephesi komutanı Melıkanlı Şeyh Abdullah, Varto hücûmunda bulunan aşiret resisi Toqliyanlı Halîd oğlu Kâmil Bey, Kâmil Bey’in kardeşi Baba Bey, Elâzığ cephe komutanı Şeyh Şerif, Dara Hênê (Genç) inzibât komutanı ve geri hizmetler âmiri Fâkih Hasan Fehmî, Dara Hênê mıntıkasındaki kıyam hareketlerinde bulunan Valirli Hacı Sadık Bey, Elâzığ, Palu ve Çapakçur (Bingöl)cephelerinde çalışan ve mücahîdler nâmına Çapakçur’da idareyi ele alan reislerden Çanlı Şeyh İbrahim, Harput cephesinde savaşan ve mücahîdler üzerinde etkisi olan Harputlu Şeyh Ali, aynı şekilde Harput cephesinde savaşan ve mücahîdler üzerinde etkisi olan Harputlu Şeyh Celâl, mücahîdler üzerinde büyük etkisi olan Şeyh Hasan, Diyarbekir ve Lice taarruzlarında müfreze komutanlığı yapan Garibli İzzet Bey, Garibli İzzet Bey’in oğlu Mehmed Bey, çatışma sonucu yakalanan Hanili Mustafa Bey, çatışma sonucu yakalanan Hanili Hacı Salih Bey, Hanili Hacı Salih Bey’in oğlu ve babasıyla birlikte kıyama katılan Hüseyin, Nezîb Dağları’nda yakalanan Çanlı Şeyh Abdullâh, Nezîb Dağları’nda yakalanan Şeyh Ömer, medresesinde kıyam için hazırlıklar yapan Hanili Şeyh Adem, Maden inzibât komutanıMadenli Kadri Bey, mücahîdlerin temsilcisi olarak çalışan ve o sıfatla Piran’a gelen Piranlı Molla Mahmud, kıyamın en son yakalanan liderlerinden Silvanlı Şeyh Şemseddîn, kıyamın tebliğcilerinden olup harekâta katılan Termilli Şeyh İsmail, aynı köyden Termilli Şeyh Abdullâtif, Varto taarruzunda bulunan ve Şeyh Abdullâh’ın müridi olan Balıkanlı Molla Emin, Çapakçur boğazında son harbe katılan Arap Abdî, Varto’ya 100 atlı ile saldıran Kargapazarlı Halîl oğlu Mehmed, Şeyh Şerîf’in kâtibi ve mesai arkadaşı Şinıklı Hasan oğlu Süleyman, Elâzığ ve Palu muhacirlerinden köy öğretmeni Musyanlı Molla Cemil, aşiretiyle birlikte ayaklanmaya katılan Az aşireti reisi Demirci Ömer oğlu Süleyman, Gêğî (Kiğı) harbine katılan Şerîf oğlu Süleyman, Fâkih Hasan’ın kâtibi Tahir Bey, kıyamın önderlerinden Hanili Mustafa Bey oğlu Mahmud Bey, Varto’da Şeyh Abdullâh ile birlikte çalışan ve Şeyh Musa’nın oğlu olan Şeyh Ali, Varto mücahîdlerinden ve beylik bir katırla Hesenanlı Halîd Bey’in yanına giderken yakalanan Balıkanlı Hacı Halîd, Varto’yu denetimleri altında tutan mücahîdlerden Diyadinli Temur Ağa, Şeyh Abdullâh’ın cihad arkadaşı ve Hınıslı Kâmil Bey’in oğlu olan Abdullâtif Bey, Varto taarruzuna katılan mücahîdlerden Muşlu Mehmed Bey, Varto taarruzuna katılan mücahîdlerden Süleyman Bey, Varto taarruzuna katılan mücahîdlerden Bahri Bey, mücahîdlerin önder şeyhlerinden Zoravalı Şeyh Cemil, Çapakçur çatışmasında bulunan mücahîdlerden ve Çapakçurlu Süleyman Bey’in oğlu olan Yusuf Bey, Çapakçur çatışmasında bulunan rehber mücahîdlerden biri olup Yamak aşiretinden olan Ali Baban, Şeyh Abdullâh’la birlikte cihad eden Kargapazarlı Halîd Bey, Harput cephesinde savaşan ve Nadir Bey’in oğlu olup Şeyh Ali’nin yakın arkadaşı olan Halîd Bey, çatışmada yaralanan Mehmed oğlu Tahir, kıyamın organizatörlerinden olan nahiye müdürü Tayyib Ali ve Çapakçur kaymakamı Hüseyin Hilmî. (12)

     Mâhkeme, 48 kişi hakkında İDAM kararı vermişti…

    Ancak daha sonra, idama mâhkum olanlardan Çêwlîk (Bingöl) Kaymakamı Çerkes Hüseyin Hilmî Bey’in geçmişte yaptığı vatanî hizmetler ve Kuvâ-i Millîye’de geçmiş eski hizmetleri gözönünde bulundurularak, hakkındaki idam kararı değiştirilip Konya’da 15 YIL KÜREK ÇEKME CEZASINA çevrilirken, Salih Bey’in oğlu Hüseyin de henüz 15 yaşından küçük olduğu için, hakkındaki idam kararı değiştirilip Adana’da 10 YIL HAPİS CEZASINA çevrildi. (13)

     Ayrıca;

     Jandarma teğmeni Mehmed Mihrî ve jandarma yüzbaşısı Ali Avnî’nin ASKERLİKTEN ÇIKARILMALARINA ve 10 YIL KÜREK ÇEKME CEZASINA…

     Cemil Paşazâde Ekrem ve Malazgirt savcısı Abdulmecîd Bey’in 10 YIL KÜREK ÇEKME CEZASINA…

     Hanili Mustafa Bey’in küçük oğlu henüz 13 yaşında olduğu için 3 YIL KÜREK ÇEKME CEZASINA…

     Vazifesinde kayıtsızlık ve ihmal gösterdiği için Dara Hênê (Genç) Valisi İsmail Hakkı Bey’in (kıyamdan önce Şeyh Said’e resmî bir karşılama yapıp ayağına giden ve tokalaşan, sonra da evine yemeğe dâvet eden vali) Livane (Artvin) ilinin Hopa ilçesinde 1 YIL HAPİS CEZASINA ve DEVLET HİZMETLERİNDE ÇALIŞTIRILMAMASINA…

     Çêwlîk (Bingöl) hâkimi olan Irak – Bağdadlı Rıza Bey’in MİLLÎ HUDUD DIŞINA ÇIKARILMASINA…

     Şeyh Said’in hizmetkârı Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hamîd, Bazıkanlı Ahmed oğlu Reşîd Bey, Çapakçurlu Mehmed oğlu Hüseyin Bey, sıhhîye kâtibi Niyazi Bey, jandarma Ali oğlu Hasan, Bitlisli Mûhâmmed Salih Efendi, Kargapazarlı Ahmed oğlu Reşîd Bey,Kargapazarlı Ahmed oğlu Süleyman Bey, İsmail oğlu Ahmed, Dara Hênê müftüsü Hacı İlyas Efendi, Kerkerutlu İsmail oğlu Ali Bey, Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) Dara Hênê teşkilât başkanı (Dara Hênê valisinin Şeyh Said’le ilgili bilgileri kendisinden sorup öğrenmeye çalıştığı şahıs) olan Rüşdî Efendi, Molla Abdulhamîd, Rutkanlı Nimet Bey,Mehmed oğlu Ahmed Bey, Mehmed oğlu Maksut Bey, Hacı Sadullâh oğlu İbrahim Bey, Şeyh Said Efendi’yi yakalattıran hâin bacanağı Vartolu emekli binbaşı Kasım Bey, binbaşı Kasım’a bu olayda yardım eden iki kardeşi Ali Ağa ve Cendî Ağa’nın BERAATLERİNE…

     Nakib Bekir Sıdkı Bey, Cemil Paşazâde Ömer, Cemil Paşazâde Kadri, Cemil Paşazâde Cevdet, Cemil Paşazâde Memduh ve Cemil Paşazâde Muhiddîn’in de haklarındaki ihbarâtın kanunî mes’uliyeti muste’zîm fiillerinden olmadığı anlaşıldığından onların da ADEM-İ MES’ULİYETLERİNE karar verildi. (14)

     Cellat Emevî mâhkemesinin verdiği İDAM kararları okunduğunda, mâhkeme salonunda iğrenç bir alkış kopmuş ve “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti” diye bağırmışlardı. Devletin dış dünyaya karşı “Diyarbekir halkı mâhkemeye ilgi gösterdi ve devlete destek verdi” imaj ve süsü vermek amacıyla mâhkemeye topladığı insanlar, ne kadar gülünç bir durumdu ki, neredeyse hepsi kadındı ve onların mâhkeme üyelerinin aileleri oldukları açıkça belli oluyordu. (15)

     Güyâ “Diyarbekir halkı” diye kamuoyuna yutturulmaya çalışılmışlardı ama laik rejim, bununla iğrenç yüzünü ayrıca komik duruma düşürmüştü. “Halk” dedikleri dinleyicilerin hepsi şık ve modern giyimli kadınlardı. Bunlar “Diyarbekir halkı” idiyse neden hiç erkekler gelmedi de kadınlar geldi ve bu kadınlar yanlarında beyleri olmadan geldi? Ve bu tek kelime Kürtçe bilmeyen, kibar İstanbul Türkçesi’yle “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağıran, boyalı, rujlu, süslü püslü kadınlar acaba hangi Diyarbekir’in kadınlarıydı? Dünyada başka bir Diyarbekir daha vardı da, ordan mı gelmişlerdi?

     Mâhkeme ilk önce 48 kişi için idam kararı vermiş, sonra da iki kişinin idam cezaları hapis ve küreğe çevrilmişti.

     46 kişi idam edilecekti.

     Şeyh Said’in Alevî hizmetkârı “Çerko” lakaplı Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hamîd, mâhkeme kararıyla serbest bırakılmıştı. Eski bir jandarma olan Çerko, Şeyh Said’in hizmetçisiydi. Kürt değil Çerkes idi; Sünnî değil Alevî idi.

     Mâhkeme reisi, Çerko’nun beraatini tebliğ edince, Alevî bir Çerkes olan Çerko, tam ismiyle Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hamîd salona giriyor ve kahramanca şöyle haykırıyor:

     “Şeyh Said’in olmadığı İslamsız bir dünyada, benim için hayat haramdır. Zîllet altında yaşamaktansa, izzetlice idam sehbâsında ölmek daha evlâdır.”

     Çerko’nun bu yiğit çıkışına oldukça şaşıran ve kelimenin tam mânâsıyla şok geçiren mâhkeme üyeleri, hemen beraat kararının üstünü çizdiler ve O’nun hakkında da İDAM kararını verdiler. (16)

     Böylece idam edileceklerin sayısı 46 iken 47’ye çıktı. Sonuncu isim olan Çerko’nun kendi arzusuyla.

     İdam edilecek olan 47 kişi, tekrar hapihanedeki hücrelerine götürüldüler. Son saatlerini hücrelerinde geçireceklerdi.

     İdamlar aynı gün, bugün  infaz edilecekti.

     Kararın açıklandığı gün, laik – kemalist rejimin “yarı resmî yayın organı” durumundaki Hakimiyet-i Millîye adlı gazetede, İtalya’da bulunan ve “150’likler Listesi”ne dahil Sabri Hoca ve Mehmed Ali tarafından kaleme alınan ve İtalyan basınında yayınlanan bir bildiri açıklandı. Türk devletinin “barbar bir devlet” olduğu vurgulanan bu bildiride, iki aydan beri Kürdistan’da sel gibi kan aktığı, Lozan Antlaşması’nın işitilmemiş bir adaletsizliği onayladığı, buna karşılık kâfir ve zâlim devletin zûlmüne direnen şerefli Kürt milletinin silâha sarılmak mecburiyetinde kaldığı, hegamonyacı ve işgalci Türkiye devletinin Musul ve Kerkük gibi Kürt eyaletleri üzerinde hak iddiâ etmesinin gülünç olduğu ve yayılmacı bir zihniyetin göstergesi olduğu belirtilerek, Arî ırkından ve Hind – Avrupa dil ailesinden olan âzîz Kürt milletinin ne köken olarak, ne dil bakımından, ne de örf, kültür ve gelenek itibariyle Moğol cinsinden olan Türkler ile bir ortak yönünün bulunduğuna işaret ediliyor ve emperyalist Batı devletlerinin desteğindeki ve Batı devletlerinin arka çıktığı Türk devletinin, emperyalist Batı devletlerinin desteğinden cesaret alarak, 10 yıl önce Ermenîler’e yaptıkları imhâ ve katliâm uygulamasını şimdi de Kürtler’e karşı yaptıkları dile getiriliyordu. (17)

     İDAM SEHBÂLARI VE DEVLET TERÖRÜ

     Ünlü yazar Bernard Lewis, Şeyh Said Kıyamı’nın temel amacını şöyle belirtir: “Şeyh Said ve müridleri, Allâhsız Cumhuriyet’i devirmeyi ve Hilâfet’i geri getirmeyi istemiştir.” (18)

     “İsyancıları” yargılamak üzere kurulan Şark İstiklâl Mâhkemeleri, korkunun kılıcı gibi işliyordu. İcraatından anlaşıldığı kadarıyla mâhkemeler, yalnız kendilerini meydana getiren güce karşı sorumluydu. “Gücü” memnun etmek koşuluyla, kendi işleyiş kurallarını kendileri belirliyorlardı. (19)

     Bu mâhkemelerin hukuk bilmeyen, ama saldığı korkuyla ünlenen “yargıç”larından Kılıç Ali, yıllar sonra kaleme aldığı anılarında, “Mâhkemeler kurulurken, ‘Terör Mâhkemeleri’ adını vermeyi düşündük. Fakat sonra ‘İstiklâl Mâhkemeleri’ ismi uygun bulundu” diye yazıyordu. (20)

     Mâhkemelerin kuruluş amacı, “Türk adaletinin şaşmazlığını” ve çelik yumruğunu kanıtlamaktı. O nedenle, “isyan” gerekçesiyle yaratılıp sistemin tüm muhaliflerine gözdağı verecek biçimde, mâhkemeler ağı meydana getirilmişti. Şehirlerde, ana gövdesi varsa, kasabalarda da mâhkemelerin kolları iş başındaydı.  Mâhkemenin diğer bir üyesi Avni Doğan da yıllar sonra kaleme aldığı anılarında, durumun vâhşet derecesine varan boyutlarda olduğunu itiraf ediyor, “İstiklâl Mâhkemeleri’nin yetkileri sınırsız olduğu kadar, bu yetkiler ayrıca kontrolsüz idiler. İdam kararlarına savcı itiraz emezse, derhal infaz olunurdu” diye yazıyordu. (21)

     Diyarbekir’deki Şark İstiklâl Mâhkemeleri öylesine zorba, katil, cani, hak ve adalet mefhumu bilmez bir yapıdaydı ki, mâhkeme üyeleri, sesli olarak dile getirmekten de çekinmedikleri bizzat kendi ifadeleriyle, “Bu rejimi kurtarmak için gerektiğinde yüzbinlerce kişiyi idam etmekten asla tereddüt edilmemelidir” fikrine sahip sadist ve psikopat tiplerdiler ve netice de gerçekten öyle oldu. Şark İstiklâl Mâhkemeleri, dünyadaki hiçbir vâhşetle kıyas bile edilemeyecek korkunç vâhşetlere, infazlara ve katliâmlara imza attı. (22)

     Ankara İstiklâl Mâhkemeleri’nde de durum Diyarbekir’den farksızdı. İstiklal Mâhkemeleri’nin hüküm sürüp, aralıksız “karar ürettiği” dönemin Fransız elçisi, Paris’e gönderdiği bir raporunda, sabahları uyandığında, Ankara’nın bitpazarı meydanında salkım salkım asılmış insan manzaralarıyla karşılaşıldığını belirtiyordu. (23)

     Fransız İhtilâli’nden sonra başlatılan “terör dönemi”nden esinlenme ve onun bir tekrarıydı.

     Yaşanan idamlar ve devlet eliyle gerçekleştirilen katliâmlar, tüyler ürpertici nitelikteydi. Ankara’nın belli başlı meydanında, hâlâ otel yerini tutan Hergele Meydanı’nda (daha sonra adı İtfaiye Meydanı oldu), yıkık dökük handa kalan Bulgar elçisi Simon Radev, bir gece gürültüyle uyanmıştı. Pencereden bakınca, meydanın üç tarafının darağaçlarıyla çevrilmiş olduğunu gördü. Hepsi 11 taneydi. Fenerlerin ve ağarmaya başlayan günün ışığında asılmış birçok adam görüyordu. Henüz sırası gelmeyenler ise suçsuz olduklarını söyleyerek ağlaşıyorlardı. Bu sırada askerler öteye beriye koşuşuyor, subaylar yüksek sesle emirler veriyordu. (24)

     Ankara, kayıtlara, istatistiklere geçmeyen idam edilmişler manzarasıyla tam anlamıyla bir “insan mezbahasına” çevrilmişti.

     Amerikan Elçiliği kâtiplerinden Howland Shaw da, sabahın erken saatlerindeki bir Ankara manzarasını şöyle anlatıyor:

     “Sehbâlarda sallananların her birinin üstünde beyaz gömlek gibi bir şey ve buna iğnelenmiş bir kâğıt vardı. Kâğıda adları ve suçlarının ne olduğu karalanmıştı. Her sehbânın altında bir seyirci grubu duruyor; bazıları, sanırım daha yakından görmek niyetiyle, komşu evlerin merdiven basamaklarında bekleşiyorlardı. Çocuklar sehbâların çevrelerinde oynaşıyor ve hiç kimse pek üzüntülü görünmüyordu. Bunun, herhangi bir manzaradan farkı yoktu.” (25)

     İstiklâl Mâhkemeleri’nin, bölgesel merkezlerin dışında, il ve ilçelerde de şubeleri, kolları vardı. Şark İstiklâl Mâhkemesi’nin “ana karargâhı” Diyarbekir’deydi. Ama öteki illere, ilçelere dağılmış kolları da idam kararları üretiyor, insan asıyordu.

     Örneğin resmî kayıtlarda, Cizre’de idamların yapıldığına dair herhangi bir kayıt yok! Oysa o dönemin tanığı olan Cizreli bir ihtiyar şöyle diyordu:

     “Sabahları uyandığımızda, meydanın asılmış insanlarla dolu olduğunu görüyorduk. Onlar için birşey yapamıyorduk. Dûâ etmekten başka…” (26)

     Dönemin Mardin milletvekili Necip Bey’in anlattıkları ise daha bir tüyler ürperticidir. Şeyh Said ve Kürt ayaklanmasının diğer rehberlerinin yanısıra, kıyamla ilgileri bulunduğuna karar verilen diğer 389 zanlıyı 26 Mayıs 1925 gününden başlayarak muhâkeme eden Diyarbekir’deki Şark İstiklâl Mâhkemesi’nin bütün duruşmalarını başından sonuna kadar izlemiş olan, her duruşmada hazır bulunarak ilgi ile takip etmiş olan, üstelik daha önce, ilkin Kastamonu İstiklâl Mâhkemesi’nin başkanlığını yapıp sonra da Kayseri İstiklâl Mâhkemesi’nin üyesi olan Mardin milletvekili Necip Bey’in, yıllar sonra mâhkemelerin icraatları hakkında anlattıkları, korkunç denilebilecek türden açıklamalardır:

     “İlk devrede ben de İstiklâl Mâhkemeleri’nde reis ve âza olarak, onbinlerce zanlı arasından suçluları, ince eleyip sık dokuyarak, vakit geçirmeden, daha çok vicdan kanaatiyle ayırıp, kaderlerini kat’î kararlarla tayin mes’uliyetini yüklenmiş bir insan sıfatıyla, bu mâhkemelerin ne müşkül şartlar dahilinde çalıştıklarını bilirim.

     Meclis’in bütün salahiyeti bizde idi. Vicdanî kanaatimizle karar verdik mi, ne istinaf, ne temyiz, derhal, hemen o dakika sürecekse sürer, asacaksak asardık. Fakat hiçbir zaman peşin verilmiş hükümlerle hareket etmez, yerine ve vaziyete göre tedbirler alırdık.

     Kastamonu’da asker kaçaklarından asayiş nâmına birşey kalmamış, köylerden şehirlere gelinemiyordu. Asker kaçaklarından yakalatabildiklerimizi kurşuna dizdirmekten ise, bir beyanname yayınladık, ‘Gelip teslim olmazsanız, babalarınızı, analarınızı bile öldürürüz’ diye korkutup, hepsini yola getirdik.

     Muhâkeme safhalarını dikkatle takip ettiğim Diyarbekir’deki İstiklâl Mâhkemesi, maalesef, daha işe başlamadan ve bir tek zanlıyı sorguya çekmeden önce, kafasında hükmünü vermişti zaten. Mâhkeme bile göstermelikti. Zirâ hüküm önceden verilmişti. Hükmünü evvelce vermiş olan İstiklâl Mâhkemesi, Diyarbekir’de pekçok suçsuz insanı da asarak adetâ katliâm yaptı. Civanmert ve tertemiz Diyarbekir halkı, bu mâhkemeden yakasını kurtaramadı. Hele Diyarbekir’in Cemil Paşazâde, Cizrelizâde, Seyfeddîn Paşazâde, Piranîzâde, Nakib’ül- Eşrâf Bekir Sıdkı, Avineli Kâmil gibi tanınmış aileleri bu mâhkemede, sırf Kürt oldukları için adetâ yok edildiler. Birçokları da sürüm sürüm süründürüldü.

     Birçok suçsuz, günâhsız aileler, yerlerinden yurtlarından edilerek kafile kafile tehcir edildi. Bu kör döğüşü, bir faciâ haline gelmişti.

     Şeyh Said isyanının, Konya’da, Yozgat’ta, Bolu’da, Menemen’de baş gösteren irticâ hareketlerinden farkı yoktu. Dîn ve Şeriât için ayaklanmışlardı. 

     Mâhkeme heyetine arkadaşça başvurdum. Bilhassa vaktiyle buralarda jandarma yüzbaşılığı yaptığı sıralardaki içki sofralarında arkadaşlık ettiği bazı kimselerin ve o olayların tesiri altında kaldığı görülen Ali Saip Bey’e, ‘Yapmayın, memleketi mahvediyorsunuz. Kürtçe bilmez halis Türkler’i bile ‘Kürt’sün’ diye suçlayarak idam ediyorsunuz. Bu durumda Kürtlük fikrine en büyük hizmeti bizzat kendinizin yapmakta olduğunuzun farkında değil misiniz?’ diye feryâd ettim, fakat sadece kızıp homurdanmakla cevap verdiler bana.

     Baktım Diyarbekir’deki mâhkeme üyeleri beni dinlemiyor, alelacele Ankara’ya gittim, devletin başındaki yöneticilere koştum. Diyarbekir’deki mâhkemenin yaptığı keyfi infazları ve katliâmları, yaşanan hukuksuzlukları bir bir anlattım ve onlara yalvardım: ‘Bu bir zûlümdür. İstiklâl Mâhkemeleri Diyarbekir’de önüne geleni asıyor. Birçok mâsumun canına kıyıldı. Yalvarırıım bu zûlmü durdurun.’

     Önce reis-i cumhur (cumhurbaşkanı) M. Kemal Paşa’ya gittim, herşeyi anlattım; dinledi ve beni başvekil (başbakan) İsmet Paşa’ya havale etti. Mecburen başvekil İsmet Paşa’ya gittim ve O’na da anlattım; dinledi ve beni dahiliye vekili (içişleri bakanı) Cemil Bey’e havale etti. Mecburen Meclis’e, dahiliye vekili Cemil Bey’e gittim. Meclis’te yalnız Cemil Bey’i değil, dört beş vekili birarada yakaladım. Hepsine anlattım. Dinlediler, dinlediler, başlarını sallayıp ‘Yaaa, vah vaaah’ gibi şeyler söyleyip üzüntülerini belirttiler; işte hepsi o kadar…” (27)

     Ankara’daki İstiklâl Mâhkemesi, “Türk Ocağı” salonunda toplanıp kararlarını üretiyordu. Mâhkemenin toplanmadığı zamanlar, salon “yüksek Türk kültürünü yaymak için”kullanılıyordu. Türk büyükleri yanyana sıralanarak konser, toplantı ve özenle hazırlanmış gösterileri izliyorlardı. (28)

     Mâhkeme yargıçları, yüksek statü sahibi kişilerdi. Yargı için ülkenin başka yerlerine gittikleri zaman, istasyonda devlet töreniyle uğurlanıyorlardı. Onların çabaları sonucu TC, kuruluşundan birbuçuk yıl sonra, bütün siyasî muhaliflerini susturmuş olmakla övünecek durumdaydı. (29)

     İstiklâl Mâhkemeleri’nin “adaleti” de değişkendi. Hukuk geçerli olmadığı için, yargıçlar keyiflerince kararlar veriyorlar, bir idam kararı, emirle “yok” sayılabiliyordu.

     Bununla ilgili yaşanmış çarpıcı bir örnek aktaralım: Muhsin Örtülü adında bir teğmen, birliğiyle birlikte Ankara’ya “intikal” emrini alıyor ve yola çıkıyordu. Fakat Boğazlayan’da, haydutlarca yolu kesiliyor, çatışma çıkıyor, bazı askerler ölüyordu. Geride kalan askerlerle Ankara’ya varan Muhsin Öğretmen, İstiklâl Mâhkemesi tarafından yargılanıyor, askerlerini ölümden koruyamadığı gerekçesiyle suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırılıyordu. Genç teğmen, idam gününü beklemek üzere Ankara Kalesi’ndeki hapishaneye kapatılıyordu. (30)

     Öğretmen Muhsin Örtülü’nün oğlu, gazeteci Erdoğan Örtülü sonrasını anlatıyor:

     “Babam idam gününü beklerken, bir gün dönemin Adalet Bakanı hapishaneyi geziyor. Babama suçunun ne olduğunu soruyor. Bakan, babamı dinledikten sonra, ‘Böyle saçma şey olmaz’ diyor. Babamı hapishaneden çıkarıyorlar. Rütbesini, üniformasını geri veriyorlar. Atatürk’e muhafız yapıyorlar.” (31)

     Diyarbekir’deki Şark İstiklâl Mâhkemeleri’nin savcı, yargıç ve üyelerinin tek özelliği gaddar, acımasız ve canî oluşları değildi kuşkusuz. Daha önce de belirttiğimiz üzere, hepsi hırsız ve rüşvetçi tiplerdi.

     Şeyh Şemseddîn’in henüz laik devlete esir düşmesinden önce, Türk devletiyle ve Kürt millîyetçisi Cemilpaşa ailesiyle ilişkileri iyi olan eniştesi, Hevêdan beylerinin ileri gelenlerinden ve aynı zamanda Şeyh Şemseddîn’in kızkardeşi Rukiye Hânım’la evli olan Münir Bey, kaynı Şeyh Şemseddîn Efendi’yi idamdan kurtarmak için Cemilpaşa ailesiyle beraber Şark İstiklâl Mâhkemesi’nin “rüşvetçi bir tip olan” müdde-i umumîsi Ahmet Süreyya Özgöveren’i devreye sokmuşlar ve kendisine bu iş için yüklü bir para vermişlerdi. Aldığı büyük rüşvet karşılığında, bizzat İstiklâl Mâhkemesi’nin başındaki adam olan Savcı Süreyya Bey, Şeyh Said’in Silvan Cephe Komutanı Şeyh Şemseddîn’i idamdan kurtarmak için çalışmıştı. (32)

     Ancak Savcı Ahmet Süreyya Bey, o kadar uğraşmasına ve dil dökmesine rağmen, Başbakan İsmet İnönü’yü ikna edememişti. Savcı Süreyya Bey, hatta Şeyh Şemseddîn’in eniştesinin talebini, Şeyh Şemseddîn’in kendi talebi gibi yansıtmıştı, Ankara’ya. Ancak İnönü, Şeyh Şemseddîn’in mutlaka idam edilmesi gerektiği yönünde talimat vermişti. (33)

     Bu olay Şeyh Şemseddîn’in kulağına geldiğinde, kendi akrabalarına ve Diyarbekir’deki Cemilpaşa ailesine bir mesaj göndererek, onları sert bir şekilde azarlamış ve şöyle demişti: “Beni Şeyh Said ve arkadaşlarıyla birlikte şehâdet şerbetini içmekten kimse alıkoyamaz.” (34)

     Van eski milletvekili İbrahim Arvas da kaleme aldığı hatırâlarında, Şark İstiklâl Mâhkemesi’nin başkan ve üyelerinin utanç verici durumlarını sergileyen rüşvet alma rezaletlerine ayrıntılı bir şekilde değinmektedir:

     “Şark mebusları arasında, İsmet Paşa’ya itimat edenlerle etmeyenler ve kaçıp da rey vermeyenler dahil, hepsinin bütün akraba ve taallukatını kâmilen nefy ve tedib ettiler. Ve bir kısmını da İstiklâl Mâhkemeleri’ne sevk ettiler. İftira, tezvir ve tasnî kampanyasının (iftira atma, zor kullanma ve suçlama kampanyasının) makineleri şiddetle çalıştırılıyor, dünyada görülmedik kötülükler ve fenâlıklar isnad ediliyor ve bunlar hakikatmiş gibi mevkî-i muâmeleye konulup cezalandırılıyordu.

     Hele Şark İstiklâl Mâhkemesi’nin Elâzîz kolunda, Elâzîz’de kelle müzayedesi yapılıyordu. 500 altına bir kelle alınıp satılıyordu. Jurnali hazırlayanlar, serkomiser Ali Saip’in (Ursavaş) çete arkadaşı Aşkitanlı Paşo’nun da fazla olarak 50 altını vardı. Bu sur’etle, Şark İstiklâl Mâhkemesi Reisliği’nden Ankara’ya dönen Ali Saip Bey, 60 000 (altmışbin) altınla geldi. Ve netice olarak Şark vilâyetlerinde kulplu – kulpsuz altının kökü kesildi.

     Müdde-i umumînin birkaç cümle ile Kürtler aleyhindeki zûlmü ve kin ve adavetini gösterir misaller arz edeyim: Ne kadar baba – oğul mâhkum varsa, evvelâ babanın gözü önünde oğlunu astırır, sonra babayı asardı. Bu hususta babanın feryâd figânları zerre kadar katı kalbine tesir etmezdi. Şark İstiklâl Mâhkemesi resi ve âzâlarının hepsi belalarını buldular. Ve her biri ayrı bir dert ve ızdıâba müptelâ oldu.” (35)

     Mâhkeme başkanı Mazhar Müfit Kansu, eski bir vali ve Atatürk tarafından atanmış Denizli milletvekiliydi. Üye Lütfi Müfit Özdeş, eski bir asker ve Kırşehir milletvekiliydi. 1940 yılında öldü. (36)

     Kürtçe bildiği için mi mâhkeme heyetine dahil edilmişti bilinmez, Ali Saib Ursavaş, aslen Revanduzlu bir Kürt olan Emin Efendi’nin oğlu olup 1887 Kerkük doğumluydu. Ama sanıklara karşı acımasızlıkta en ateşlilerdendi. Ali Saib, “maaşından biriktirdiği paralarla” zengin olmuş, Adana ovasında bir çiftlik satın almıştı. Zamanın çoğunu burada geçiriyordu. 1930’larda, Suriye’den gelen bir tanıdığı, daha sonra Atatürk’e suikast hazırlamakla suçlanınca, O da kendini entrikanın ortasında buldu ve soruşturmaya uğrayıp yargılandı. Atatürk’le görüşüp hizmetlerini anlatıp, bağlılığını inandırıcı biçimde gösterince affedildi, fakat sayılı arabanın bulunduğu o dönemde tenhacık bir caddede 1939 yılında “trafik kazası”nda can verdi. (37)

     Normal bir devlette tüm üyelerinin hukukçu olması gereken İstiklâl Mâhkemesi Kurulu’nun Hukuk Fakültesi mezunu tek üyesi olan Savcı Ahmet Süreyya Özgöveren, İstanbul – Büyükada’da köşk satın alacak kadar zenginleşmişti. Zenginliği nedeniyle daha sonra yolsuzlukla suçlandı. Ama edindiği servetin üstünde uzun bir ömür sürdükten sonra 1969 yılında öldü. (38)

     KÜRT TARİHİNİN EN ACI GÜNÜ: İDAMLAR (28 HAZİRAN 1925 / 6 ZİLHİCCE 1341)

     28 Haziran’ı 29 Haziran’a bağlayan gece; miladî 1925…

     6 Zilhicce’yi 7 Zilhicce’ye bağlayan gece; rumî 1341…

     Tüm İslam âlemi mübârek Kurban Bayramı’na hazırlanıyor… Kurban Bayramı’na sadece 3 gün var…

     Ama cellatlar, kendi “kurban bayramları”nı kutlayacaklardı bugün. Onların “kurbanları” ise, mazlum Kürt halkının âlimleri, şeyhleri, aydınları ve rehberleri idiler.

     İdama Hazırlanan Kurbanlar

     “Ölüm töreni” hazırlıkları, daha mâhkeme kararı açıklanmadan başlamıştı. Asılacakların sayısı bilinmiyormuşçasına yetecek kadar sicim, darağacı için kalas, birkaç gün önce satın alınıp depolanmış, cellâtlar da tedarik edilmiş, askerî garnizonda misafir edilmişlerdi. 28 Haziran sabahı, mâhkeme heyeti kararını açıklamak üzere daha sahneye çıkmadan, Diyarbekir’in Dağkapı meydanında çekiç, testere ve keser sesleri duyulmaya başlanmıştı. Darağacı ayaklarının aynı boyda, başka bir deyişle, askerî disiplin kurallarına göre “nizamî” olması, estetik durması için testereyle kesilip eşitleniyordu. (39)

     Darağaçlarının bulunduğu alanın hemen ötesinde, tâ kalkıp Ankara’dan gelmiş seçkin konuklarla, Diyarbekir’deki asker, sivil yöneticilerin, eşlerinin, çocuklarının ve diğer dâvetlilerin “idam töreni”ni huzur içinde seyretmeleri için tribün inşâ edilmişti. (40)

     Mâhkeme kararını açıkladığında, darağaçları çoktan kurulmuş, bacakları arasından sicimler sallandırılmıştı bile. Tribün inşaatı ise henüz sürüyordu. Fakat estetik kaygıyla, sehbâların boy hizasına önem verenler, yasaların gereklerini hesaba katmıyorlardı. Osmanlılar’dan kalma yasa maddelerine göre, aynı gün, saat ve zamanda ve aynı yerde birden fazla kişi asılacaksa eğer, darağaçları, mahkûmların birbirini göremeyecekleri, seslerini duyamayacakları aralıklarla kurulmak zorundaydı.

     Yasanın bu maddesi, Seyyîd Abdülkadir ve arkadaşları için uygulanmamıştı. Şimdi bir kez daha yadsınıyor, unutuluyordu. Darağaçları, ayaklar birbirine değecek yakınlıkta kurulmuştu. Özenle hazırlanmış, bütün ayrıntıları programlanmış “idam töreni” geceyarısından sonra başlayacaktı. Törene çağrılı “Erkân”, mihmandarlar tarafından karşılanıp tribündeki yerlerine oturtuldu. “Devletin erkânı” ve seçkin konuklar rütbelerine, makamlarının konumlarına uygun düşecek biçimde oturmuşlardı. (41)

     Diyarbekir’i birkaç ay önce Şeyh Said ve mücahîdlerine karşı savunmuş olan komutan Mürsel Paşa, mâhkeme heyeti, töreni görmek için Ankara’dan kalkıp gelen Diyarbekir milletvekilleri Cavit Ekin ve Şeref Bey, askerî, sivil şefler ve eşleri, çocukları önlü arkalı, yan yana, tiyatro sahnesinin açılmasını ya da futbol maçının başlamasını bekleyen seyirci sabırsızlığıyla oturuyorlardı.

     Mürsel Paşa, seçilmiş milletvekilleri ve mâhkeme heyeti bir kümeydi. Törenin başlamasını beklerken aralarında gülüşüp konuşarak “memleket ahvâlini” değerlendiriyor, gülüşmeleri bazen kahkahaya dönüşüyor ve sesleri meydanda yankılanıyordu. (42)

     Meydanın düzenlenmesi ve dekoru, bir “ölüm ayini”nden çok, bir “şenlik”, “kutlama töreni”ni andırıyordu. Kutlama şenliğinden tek eksiği, alanın çiçeklerle bezenmemesi, bando – mızıka takımının olmamasıydı. Bunun dışında herşey yerli yerindeydi.

     “İdamların güven, huzur içinde gerçekleştirilmesi” için bütün alan askerlerce kuşatılmıştı. Kuşatma konusunda, şehir dışına açılan yollar, şehir içindeki sokak başları, cadde ve meydanlarda da unutulmamış, buralara tam teçhizatlı askerler yerleştirilmişti. Biribirlerine kol mesafesinde sıralanan askerler bakışlarıyla etrafı tarıyor, güven duymadıklarına “Yasak” diyerek geri çeviriyor, arka sokaklara sürüyor, idam mahkûmlarının bulunduğu semte yaklaştırmıyorlardı. (43)

     Behçet Cemal, Şeyh Said’in son anları için, “Hücresinde hapishane müdürü Osman Bey’le görüşüyordu. Fakat ahiret işleriyle değil, dünya işleriyle meşguldü” diye yazıyor, bu mübârek insanla adetâ dalga geçiyordu. Behçet Cemal’in “dünya işleri” diyerek alaya aldığı, Şeyh Said’in geride bırakacağı eşya ve parasının ailesine, çocuklarına iletilmesine ilişkin insanî vasiyetiydi. (44)

     Şeyh Said Efendi, hücresinde hapishane müdürü Osman Bey’le görüşerek, savcı Ahmed Süreyya’yı vasi olarak tayin ettiği “ailevî vasiyetnamesi”ni yazıyor ve paralarını “Evlâtlarıma teslim ediniz” diyerek onlara veriyordu. Hücredeki gazetecileri de şahîd olarak gösteriyordu. Gazetecilerin “Kaç çocuğunuz var?” sorusuna karşılık “5’i kız 5’i erkek 10 çocuğum var” dedi, sonra da onlar hiç sormadan hislenerek ve gözleri buğulanarak çocuklarının isimlerini tek tek saydı: “Ayşe, Hayriye, Azize, Fatma, Fahime, Gıyaseddin, Ali Rıza, Selahaddin, Ahmed ve Abdülhalik.” (45)

     Önce kızlarının ismini saymış, ondan sonra oğullarını söylemişti, Şeyh Said Efendi.

     Şeyh Said Efendi, az sonra ölüme gidecek olan O değilmiş gibi rahat, huzurluydu. Üsteğmenle şakalaşıyor, sohbet ediyordu. Gazetecilerle şakalaşıp onları neş’elendiriyordu. Bu haliyle, ister istemez, çevresini saran öğrencileriyle sohbet ede ede baldıran zehirini içerek, hakkında verilmiş ölüm cezasını kendi eliyle yerine getiren Sokrates’i anımsatıyor, onu andırıyordu. Paralarını hapishane müdürü Osman Bey’e teslim ederken, tekrardan gazetecileri göstererek “Bak bu gazeteciler de şahîdim ha, bunları çocuklarıma teslim edeceksiniz” dedi. Adını küfür, hakaret ve aşağılamayla anan aşağılık Türk basını bile, Şeyh Said’in idama giderken korktuğunu, tökezlediğini yazmıyordu. (46)

     Şeyh Said’in son anlarına – Fransız, İngiliz ve Amerikalılar dahil – dünyanın çeşitli köşelerinden gelmiş gazeteciler de tanıklık ediyordu. Daha sonra Fransız ve İngiliz basınında yer alan yorumlarda, Şeyh Said Efendi’nin son dakikalarında, insan iradesini aşan bir metanet içinde olduğu belirtiliyordu.

     Şeyh Said Efendi’nin hücresine doluşmuş gazeteciler, o an akıllarına ne gelirse soruyorlardı. Gazetecilerden biri, “Bütün çocuklarınız aynı anneden mi?” diye sordu. Gülümseyerek iki eşinin bulunduğunu söyledi ve isimlerini zikretti: “Fatma ve Nazife.” (47)

     Korkusuzluğu, soğukkanlılığı ve aldırmazlığına oldukça şaşırmış olan gazeteciler, isyan başlatmaktan ötürü pişman olup olmadığını, ölümden korkup korkmadığını sordular. Şeyh Said, pişmanlık ve korkuya ilişkin soruları birarada üç kelimelik bir cümleyle, “Kaderim olduktan sonra” diye cevapladı. (48)

     Gazetecilerden biri, Şeyh Said’e defterini vererek, kendisi için hatırâ niyetine bir iki cümle yazmasını rica etti. Bir başka gazeteci de, aynı anda O’na sigara uzattı. Şeyh Said Efendi önce sigarayı aldı. Yaktı. Derinden derine birkaç nefes çekti. Sonra sükûnet içinde sigarasını içerken, deftere şunları yazdı: “Asıldığıma hiç acımayın. Zirâ Allâh ve Dîn uğrunadır.” (49)

     Şeyh Said Efendi, namaz kılıp dûâ etmek için yalnız kalmak istediğini söyleyince üsteğmen Osman ve gazeteci ordusu hücresinden çıktı. Şeyh Said yalnız kaldı. Cep saatini çıkarıp baktı. Gece yarılanmıştı.

     Yatak yerine de kullandığı, ot doldurulmuş şiltenin serili olduğu sedire yöneldi. Yönünü Mekke’ye, kıbleye çevirdi. Ellerini bağlayıp sükûnet ve serinkanlılıkla namaza durdu. Rükûya ve secdeye her vardığında, Qûr’ân okuyan dudakları kımıldıyor, kımıldadıkça kınalı aksakalı titreşiyordu. (50)

     Namazdan sonra, şilteye diz çöktü. Avuç açıp uzun bir dûâya durdu. Qûr’ân’dan âyetler okudu. Dûâsını Fatihâ sûresi ile bitirdi. Sonra avuçlarıyla yüzünü, sakalını sıvazladı. Allâh-û Teâlâ’ya şükredip oturuşunu değiştirdi. Bağdaş kurdu. 99’luk tesbihini eline aldı. “Subhanallâh, Elhamdulillâh, Allâh-û Ekber”; zikir eşliğinde çekmeye başladı. Cellâtların gelip “Haydi” diyecekleri ânı Qûr’ân okuyarak bekledi. (51)

     Askerî doktor, idam mahkûmlarının hücrelerini tek tek dolaşıyor, sağlık açısından “idamlarına engel bulunup bulunmadığını” kontrol ederek, yasaya ilişkin maddenin gereğini yerine getiriyordu. Mâhkumlara, “Bir rahatsızlığınız var mı?” diye sorup, “Hayır” cevabını alınca, yandaki hücreye geçiyordu. (52)

     İdam mâhkumlarından Şeyh Ali, doktorun sorusuna karşılık olarak, belini üşüttüğünü, sırt ağrılarından muzdarip olduğunu söyledi. Ertesi günkü gazeteler, Şeyh Ali’nin rahatsızlığını çarpıtıp alay ve küçük düşürme konusu yapıyor, “Mâhkumlardan Şeyh Ali, muayene sırasında hastalığı sorulunca, utanmadan iğrenç bir cevapla, bel soğukluğuna yakalandığını söyledi” diye yazıyorlardı. (53)

     Doktor hücresine girdiğinde, Şeyh Said hâlâ Qûr’ân okuyordu. Hûşû içinde Qûr’ân okuduğu için, doktorun hücreye girdiğini duymamış, fark etmemişti. Kıraati bitirdikten sonra başını kaldırdı. Doktora baktı. Doktorun sorusu üzerine, hiçbir şikâyetinin bulunmadığını söyledi. (54)

     Darağacına Yürüyüş

     Ölüm hücreleri, eski çağlardan kalma zindanlardı. Yeraltında, yarı karanlık ve rutubetli…

     28 Haziran’ı 29 Haziran’a bağlayan gece, geceyarısı saat tam 00:00’da, Şeyh Said ve diğer Kürt İslam mücahîdleri içeride Qûr’ân okuyup namaz kılarlarken, muhâfız bölüğü komutanı Nazif Bey görünür. Sert bir sesle emîr verir:

     – Haydi bakalım, birer birer çıkınız!

     Sonra bir sert buyruk daha gönderir. Bu kez de emrindeki askerlere komut veriyordu:

     – Mâhkumları birbirlerine zincirleyin! (55)

     Yarı karanlık koridorda zincir sesleri duyuldu. Zincirler nereden, nasıl bulunmuşsa, halkaları iri ve kalın olanlarındandı. Kürtler’in “zencira çorûz” dedikleri, iki çift öküzle tarlalar sürülürken sabandan boyunduruğa bağlanan iri, kalın halkalı, ağır ve dayanıklısından olan zincirlerdi. (56)

     Kürt mücahîdler bu zincirle, el ve ayak bileklerinden biribirlerine bağlanıp kilitlendiler. Mücahîdler cezaevi avlusuna, oradan da bahçeye çıkarıldılar.

     En önde Fakih Hasan vardı. Şeyh Said, ortalarda bir yerdeydi. İstiklâl Mâhkemesi üyeleri de orada amade beklemekteydiler.

     Mücahîdler, meydana açılan kapı önünde durduruldu. Çit sıklığıyla çevrelerini sarmış süngülü askerler, teftişten geçecek birliğin kılık, kıyafet ve duruşunu son kez gözden geçiren subay edâsıyla mâhkumları inceleyip, tekrar tekrar saydılar.

     Mücahîdler, son sayım ve denetim duraklamasından yararlanarak, vedâlaşmak üzere bir kez daha birbirlerine karıştılar. Elleri arkadan zincirli olduğu için kucaklaşamıyorlardı. Göğüs göğüse  gelip, boyunlarını biribirlerine dolamaya çabalıyor, ağlıyor, biribiri için dûâ ediyorlardı.(57)

     Kaniya Reş (Karlıova)’lı Kâmil Bey ve Baba Bey kardeşler, karşılıklı büyülenmiş gibi kıpırtısız, öylece biribirlerine bakıyor, ağlıyorlardı. Hênê (Hani)’li Mustafa Bey ve gencecik oğlu Mahmud göğüs göğüse gelmiş, biri yüzünü ötekinin boynuna gömmüş öylece duruyor, baba – oğul hıçkırarak ağlıyorlardı. (58)

     Hanili Mustafa Bey, hüzün şarkısı gibi bir mırıltı tutturdu. Bu bir Kürtçe ilahîydi. Öteki mücahîdler, isyan gibi ânında O’na katıldılar. Meydan Kürtçe ilahî ve “Allâh-û Ekber” sesleriyle yankılanıyordu. (59)

     Seçkinler tribününde aynı anda bir rahatsızlık, el kol hareketleri görüldü. Askerler telaşla koşuşturdular. Mücahîdleri dipçik ve süngüyle tehdit edip “Susun!” diye bağırdılar.

     Ama isyan etmiş, itaat dinlemez olmuşlardı. Sesleri daha yükselip gürleşti. Mücahîdler emre itaat etmiyorlardı. Şeyh Said de arkadaşlarına katılmış, bakışlarını göğe çevirmiş ilahî söylüyor, sonunu “Allâh-û Ekber” diye tamamlıyordu. (60)

     Hanili Salih Bey heyecanlanmış, heyecandan kendinden geçmiş gibiydi. İlahîden kopan, ilahîleri bastıran, heyecandan çatallaşmış sesi duyuldu. Arkadaşlarına sesleniyordu: “Bugün, erkeklerin yiğitlik günüdür” diye bağırıyordu; “Ölüme nasıl gittiğimizi dostlarımıza ve düşmanlarımıza gösterelim!”… Sonra ekliyordu: “Mert olun! Size yaraşır biçimde dik durun! Tutun gözyaşlarınızı!..” (61)

     Muhâfız bölüğü komutanı, şaşkın bir halde kalakalmıştı. Mücahîdleri susturmak için “Susun lan, yürüyün!” diye bağırıyordu. Türk resmî tarihine kaynaklık eden Behçet Cemal’in yazdığına göre, Dağkapı Meydanı’nda sıra sıra dizilen 47 sehbâ, seyre çağrılanların iyi görmesi için aydınlatılmıştı. (62)

     Mücahîdler artık darağaçlarının yanına kadar gelmişlerdi.

     Ali Saip Bey, kendisiyle içli – dışlı olduğu Şeyh Said Efendi’yi kafilede göremeyince yüksek sesle sordu:

     – Said Efendi nerede?

    Şeyh Said yanıt verdi ve biraz şakacı bir üslûbla şöyle dedi:

     – Buradayım!… Ali Saip Bey, hani doğruyu söylemen gerekirse, beni kurtaracaktın. Kurtulmuş olsaydım, Xînûs’a kuzu yemeye dâvet edecektim seni.

     Şeyh Said bu cevabıyla onlara, daha önce ağızlarından laf almak için söyledikleri yalanı yüzlerine çarpmıştı. Fakat cellâtlarda âr ve hâyâ ne arar? Allâh’tan korkmayanlar, kuldan mı utanır?

     – Ne yapalım Said Efendi?… Seninle Hınıs’ta kuzu yiyemiyeceğiz.

     – Ben Qûr’ân’a göre doğru olanı yaptım ve mâhkemede doğruyu söyledim. Doğruluğun cezâsı idam mı?

     -Şeyh Efendi, bundan daha hafif ceza olur mu?

     – Bundan daha ağırını söyle bakalım Saip Bey…

     – Bu kadar Türk kanının dökülmesine, hânumanların sönmesine sebeb oldun. Cezanı çekeceksin.

     – Seni severim. Ama Rûz-i Mâhşer’de seninle muhâkeme olacağız.

     – O gün babasız bıraktığın masum çocuklar, hânumanlarını söndürdüğün biçarelerle muhâkeme edileceksin.

     – Zalimlerle ve katillerle elbet mâhşer gününde hesaplaşacağız. Boynuzsuz keçinin âhını boynuzlu keçiden alırlar. Bana şehâdeti nasib eden Allâh’a şükrediyorum. ŞUNU BİLİN Kİ, BENİM KANIM SİZİN İNKILABINIZI BOĞACAKTIR. (63)

     Tarih boyunca gerçekleştirilen “idamlar ayini”nde, eşi ve benzerine belki de hiç rastlanmayan bir diyalog yaşanıyordu. Asan ile asılan arasında “dost muhabbeti” yaşanıyordu herkesin gözü önünde ve oradakiler şaşkın bakışlarla bu ilginç sohbete tanıklık ediyorlardı. Tarih, kendisini asanlarla söyleşe söyleşe idama giden bir başka halk lideri örneğini kaydetmiş midir şimdiye kadar?

     Şeyh Said, sanki hayatların iple boğulduğu ölüm anında değil de, sohbet divânındaydı. Laf dokunduran asanlarına filozofça cevaplar yetiştiriyordu. Ali Saip, O’na seslenirken, yüzünde her anlama çekilebilecek bir gülümseme vardı.

     Şehrin Siverek kapısı dışında hazırlanmış 47 idam sehbâsının bulunduğu yerde, kolordu komutanı Mürsel Paşa, Diyarbekir valisi Mithat Bey, İstiklâl Mâhkemesi üyelerinden Mazhar Müfit Bey, Diyarbekir milletvekili Şeref Bey, Diyarbekir milletvekili Cavit Bey ve birçok subay vardı. (64)

     Derken, mâhkeme başkanı Lütfi Müfit Özdeş de sohbete katıldı:

     – Şeyh Said Efendi! Beni mi çok seversin, yoksa Saip’i mi?

     – Saip’i, sonra seni. Seninle çok sevişmiştik. Ama kimseye karşı özel bir düşmanlığım yoktur. Reis’ten de Allâh razı olsun. En sevdiğim Süreyya Bey’di. Zorlardı.

     Bu sefer de Diyarbekir valisi Mithat Bey söze karışıyor ve bağırıyordu. Sanki mâhkeme bitmemiş, sonlanmamış da, yenibaştan kuruluyordu. Vali şöyle dedi:

     – Mâhşer günü adil yargıçlarımızla değil, öldürdüğün mâsum insanlarla mâhkeme olacaksın!

     Şeyh Said ânında cevabını verdi:

     – Mâhşer günü mâsumlarla siz mâhkeme olacaksınız. Ben o gün zalimlerle hesaplaşacağım. Boynuzsuz keçinin âhını boynuzludan alırlar.

     Biri hak ettiği cevabı alıp susturuluyor, ama hemen ardından öbürü başlıyordu. Bu kez de kolordu komutanı Mürsel Paşa tartışmaya katıldı.

     İnanılır gibi değildi. Orada bulunan herkes şaşkınlıktan donakalmıştı. Sanki meydanda cellâtlarla idam mâhkumları yokmuş da, bir konuda anlaşmazlığa düşen eski dostlar tartışıyor, kendi aralarında kavga ediyorlardı…

     Mürsel Paşa şöyle bağırdı:

    – Dîn kalktı diyordun! Namazını kılmıyor muydun haa? Camilerde ezan okunmuyor muydu?

     – Ezan okunuyor ama devlet dînsiz. Gazeteler her gün İslam’a ve Peygamber Efendimiz’e hakaret ediyor.

     – Sen gereksiz yere isyan başlattın, Şeyh Efendi, gereksiz yere…

     – Hayır, gereksiz değil. Ben Allâh’ın emrini yerini getirdim, Qûr’ân’dan anladığım şekilde hareket ettim. Siz insanlara zûlmediyorsunuz, zâlimsiniz. Ve zâlimlere isyan etmek, Allâh’ın emridir. Hz. Hüseyin de zalim Yezid’e isyan etti.

     – Biz kime zûlmetmişiz, Şeyh Efendi? Kürtler dahil memlekette herkes özgür. Devlet kimseye müdahalede bulunmuyor. Kürtler hatta bundan böyle daha özgürce yaşayacak. Kürt halkı için daha güzel bir gelecek hazırlıyoruz.

     Şeyh Said Efendi, generalin bu sözlerini alaycı bir gülümsemeyle dinledikten sonra şöyle dedi:

     – Gelecek gecelerin, geçen günlerden farkı yok… (65)

     Bir yandan da “idamların icrası” sürüyordu. Elleri arkadan bağlı mücahîdlere birer beyaz gömlek geçiriliyor, boyunlarına mâhkeme kararının özeti asılıyor, sonra da tek tek darağacına götürülüyorlardı.

     … Ve İdam Anı

     Mücahîdler idam edilmeden önce “son istekleri”nin sorulması ihmal edilmiyor, ama istekler yerine getirilmiyordu.

     Bir ay önce Seyyîd Abdulkadir ve oğlu Seyyîd Mûhâmmed’e tattırdıkları sadistçe acının aynısını Hanili Mustafa Bey ve oğlu Mahmud’a da yaptılar.

     Hanili Mustafa Bey, “son arzusu” sorulduğunda, “Önce beni asın. Oğlumu ipte görmeyeyim” dedi. Fakat isteği kabul edilmedi, önce oğlu Mahmud asıldı. Mustafa Bey, oğlunun darağacına yürüyüşünü, boynuna sicimin geçirilişini, taburenin çekilmesini, bütün bunları seyretmek zorunda bırakıldı. Oğlunun son haykırışını dinledikten sonra, ipin ucunda sallanışını gördü. (66)

     Bir baba için bundan daha büyük bir acı olabilir mi? Sonra da yaralı yüreğiyle kendisi darağacına yürüdü.

     Sıra bu âzîz kıyâmın âzîz rehberi Şeyh Said’e gelmişti.

     O’na idam gömleğini giydirdiler. “Ferman” denilen mâhkeme kararının özetini astılar boynuna. Şeyh’in yüzü kıpırtısız, aldırışsızdı.

     Şeyh Said, idam sehbâsına götürülürken, yolda Qûr’ân okuyor, dûâ ediyordu. İdama yürürken, hiç sendelemedi. Diri ve çevik adımlarla sehbânın önüne gitti. Kimsenin yardımına izin vermeden, kendisi sandalyeye çıktı. Bütün bunları yaparken, aynı anda dûâ okumaya devam ediyordu. Dûâsını bitirince, askerler tarafından boynuna yağlı kemend geçirildi. (67)

     Müthiş cesaretliydi, Şeyh Said. Sonuna kadar istifini bozmadı. Boynuna ip geçirilirken, mâhkeme başkanına gülümseyerek, “Senden hoşlandım” dedi, “Ama kıyâmet günü hesaplaşacağız.” (68)

     Sonra da askerî komutana takılarak, “Paşa! Yanıma gel de, düşmanınla vedâlaş!” dedi. Gömlek üzerine geçirilirken kımıldamadan durdu. (69)

     Boynuna ilmik geçirilirken, tören için hazırlanan “şeref (!) tribünü”ne baktı ve gülümsedi. Gülümsemesinde acı vardı. Sonra, bütün o tribüne hitaben şu sözleri haykırdı:

     “Dünyadaki hayatımın sonuna geldim. Milletim için kendimi kurban ettiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız, düşman önünde bizi mahcup etmesinler.”(70)

     Bu esnada Şeyh Said’e son isteği sorulduğunda, kâğıt kalem istedi. Mazhar Müfit Kansu cebinden bir defter çıkardı ve Şeyh Said Efendi’ye uzattı.

     Kürdistan İslamî Kıyamı’nın âzîz rehberi Şeyh Said, “son sözler”ini bu deftere yazdı. Ama son sözlerini Kürtçe değil, Türkçe değil; Arapça yazdı:

     “We lâ ubâlî bi sulbî fî cuz’u-ir râda

     İn kâne mesre’i fî- Allâh’i we fî’d- Dîn.”

     (Mücadelem Allâh için ve Dîn için olduktan sonra, idam sehbâlarından korkum yoktur) (71)

     Bu, O’nun ilim, ahlâk, irfan, mârifet, izzet, cihad, tebliğ, irşâd ve mücadele ile dolu geçen 60 yıllık bereketli ömründe söylediği son sözleri oldu….

     Şeyh Said’i Astıkları İp Üç Kez Kopuyor

     Tarih, idam sahnelerini seyredenlerin hüznünü kaydediyordu. Egemenler arasında oturanların alkışa durup, sevinç gösterisine katılması Engizisyon’dan sonra seyrek rastlanan olaylardandı.

     Asanlarla asılanların birarada olduğu alanın hemen yakınında hüzün de yayılıyordu. Barikatların gerisinde, geceyarısı, karanlıklar içindeki kentten, surların burçlarında ilahî sesleri geliyor, bunlara kadınların zılgıtı karışıyordu.

     Diyarbekir halkı kadını – erkeğiyle susmamıştı o gece. Cellâtlar Müslüman Kürt halkının âlimlerini ve şeyhlerini o meydanda darağacına çekerken, meydanı çınlatırcasına halk, kasıtlı olarak, protesto amacıyla bütün gece hiç susmamıştı. (72)

     Erkekler Kürtçe ilâhî söylüyor, kadınlar zılgıt çekiyordu.

     İdam meydanındaki devlet ricalinin ve yakınlarının cılız, asan kendileri olduğu halde titrek, güç kendilerinde olduğu halde korkak, yapmacık ve bir o kadar da iğrenç “Yaşasın Cumhuriyet” sloganlarına karşın, meydanın dışından tüm şehri çınlatırcasına yankılanan ve sabaha kadar susmayan Kürtçe ilahîler, “Allâh-û Ekber”, “Lâ İlâhe İllallâh – Mûhammedun Resûlullâh”, “Biji Şeyh Said – Biji Kurdistan” feryâdları ve Diyarbekirli kadınların hiç susmayan zılgıtları, idam meydanındaki cellâtların vâhşet ve cinayet gecesine bir kâbus gibi, bir karabasan gibi çökmüştü.

     Uyarı üzerine cellât, Şeyh Said’in ayağının altındaki sandalyeyi çekiyor…

     Fakat o da ne? İp kopuyor…

     Meydandaki herkes, donup kalıyor bu manzara karşısında. Cellâtlar Şeyh’i ipte sallandırmak istiyor, ama ip Şeyh’i boğmak istemiyordu.

     İyicene sıkmadıklarını düşünerek, bir daha kontrol ediyorlar yağlı kemendi.

     Sonra yeniden geçiriyorlar boynuna Şeyh Said’in.

     İkinci defa ayağının altındaki sandalyeyi çekiyorlar.

     Fakat ip, ikinci defasında da kopuyor…

     Olacak iş değildi. İp boğmak istemiyordu Şeyh’i.

     Bir kez daha, büyük bir hınç ve öfkeyle geçiriyorlar boynuna yağlı kemendi.

     Üçüncü sefer kopuyor ip…

     Artık cellâtlar da ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar.

     İp üçüncü defasında da kopunca, Şeyh Said Efendi indi tabureden. Yere eğildi. Yerden bir avuç toprak aldı. Toprağı rüzgâra savurmaya niyetlendi. Kollarını açtı, ama sonra vazgeçti. Toprağı avucunun içinde tutarak, yeniden çıktı sehbânın üzerine. (73)

     Boynuna dördüncü kez geçirdiler yağlı kemendi. Şeyh Said’in avuçlarında toprak vardı. 

     Ayaklarının altındaki tabureyi çektiler….

     Şeyh Said’in ince, uzun bedeni, gecenin içinde dönmeye başladı…

     28 Haziran’ı 29 Haziran’a bağlayan gece; geceyarısı saat 02:00 suları…

     Şeyh Said Hazretleri, darağacına asılarak idam edilir…

     Hz. Hamza’nın, İmam Ali’nin, İmam Hasan’ın, İmam Hüseyn’in, Yasîr ailesinin yanına, şehîdlerin diyarına gider. Ve yetim kalan mazlûm, mustaz’âf ve mahrum Kürdistan halkı hep bir ağızdan feryâd eder. Kürt anaları ağıt yakar:

     “Ezâ ezâ günüdür,

     Bugün ezâ günüdür,

     İdam edildi Şeyh Said,

     Bugün mâtem günüdür.” (74)

     İDAM EDİLENLERİN LİSTESİ

     1 – Şeyh Said

     2 – Şeyh Said’in damadı, Varto ve Muş cephesi komutanı Melıkanlı Şeyh Abdullah

     3 – Varto hücûmunda bulunan aşiret resisi Toqliyanlı Halîd oğlu Kâmil Bey

     4 – Kâmil Bey’in kardeşi Baba Bey

     5 – Elâzığ cephe komutanı Şeyh Şerif

     6 – Dara Hênê (Genç) inzibât komutanı ve geri hizmetler âmiri Fâkih Hasan Fehmî

     7 – Dara Hênê mıntıkasındaki kıyam hareketlerinde bulunan Valirli Hacı Sadık Bey

     8 – Elâzığ, Palu ve Çapakçur (Bingöl) cephelerinde çalışan ve mücahîdler nâmına Çapakçur’da idareyi ele alan reislerden Çanlı Şeyh İbrahim

     9 – Harput cephesinde savaşan ve mücahîdler üzerinde etkisi olan Harputlu Şeyh Ali

     10 – Harput cephesinde savaşan ve mücahîdler üzerinde etkisi olan Harputlu Şeyh Celâl

     11 – Mücahîdler üzerinde büyük etkisi olan Şeyh Hasan

     12 – Diyarbekir ve Lice taarruzlarında müfreze komutanlığı yapan Garibli İzzet Bey

     13 – Garibli İzzet Bey’in oğlu Mehmed Bey

     14 – Çatışma sonucu yakalanan Hanili Mustafa Bey

     15 – Çatışma sonucu yakalanan Hanili Hacı Salih Bey

     16 – Nezîb Dağları’nda yakalanan Çanlı Şeyh Abdullâh

     17 – Nezîb Dağları’nda yakalanan Şeyh Ömer

     18 – Medresesinde kıyam için hazırlıklar yapan Hanili Şeyh Adem

     19 – Maden inzibât komutanı Madenli Kadri Bey

     20 – Mücahîdlerin temsilcisi olarak çalışan ve o sıfatla Piran’a gelen Piranlı Molla Mahmud

     21 – Kıyamın en son yakalanan liderlerinden Silvanlı Şeyh Şemseddîn

     22 – Kıyamın tebliğcilerinden olup harekâta katılan Termilli Şeyh İsmail

     23 – Aynı köyden Termilli Şeyh Abdullâtif

     24 – Varto taarruzun bulunan ve Şeyh Abdullâh’ın müridi olan Balıkanlı Molla Emin

     25 – Çapakçur boğazında son harbe katılan Arap Abdî

     26 – Varto’ya 100 atlı ile saldıran Kargapazarlı Halîl oğlu Mehmed

     27 – Şeyh Şerîf’in kâtibi ve mesai arkadaşı Şinıklı Hasan oğlu Süleyman

     28 – Elâzığ ve Palu muhacirlerinden köy öğretmeni Musyanlı Molla Cemil

     29 – Aşiretiyle birlikte ayaklanmaya katılan Az aşireti reisi Demirci Ömer oğlu Süleyman

     30 – Gêğî (Kiğı) harbine katılan Şerîf oğlu Süleyman

     31 – Fâkih Hasan’ın kâtibi Tahir Bey

     32 – Kıyamın önderlerinden Hanili Mustafa Bey oğlu Mahmud Bey

     33 – Varto’da Şeyh Abdullâh ile birlikte çalışan ve Şeyh Musa’nın oğlu olan Şeyh Ali

     34 – Varto mücahîdlerinden ve beylik bir katırla Hesenanlı Halîd Bey’in yanına giderken yakalanan Balıkanlı Hacı Halîd

     35 – Varto’yu denetimleri altında tutan mücahîdlerden Diyadinli Temur Ağa

     36 – Şeyh Abdullâh’ın cihad arkadaşı ve Hınıslı Kâmil Bey’in oğlu olan Abdullâtif Bey

     37 – Varto taarruzuna katılan mücahîdlerden Muşlu Mehmed Bey

     38 – Varto taarruzuna katılan mücahîdlerden Süleyman Bey

     39 – Varto taarruzuna katılan mücahîdlerden Bahri Bey

     40 – Mücahîdlerin önder şeyhlerinden Zoravalı Şeyh Cemil

     41 – Çapakçur çatışmasında bulunan mücahîdlerden ve Çapakçurlu Süleyman Bey’in oğlu olan Yusuf Bey

     42 – Çapakçur çatışmasında bulunan rehber mücahîdlerden biri olup Yamak aşiretinden olan Ali Baban

     43 – Şeyh Abdullâh’la birlikte cihad eden Kargapazarlı Halîd Bey

     44 – Harput cephesinde savaşan ve Nadir Bey’in oğlu olup Şeyh Ali’nin yakın arkadaşı olan Halîd Bey

     45 – Çatışmada yaralanan Mehmed oğlu Tahir

     46 – Kıyamın organizatörlerinden olan nahiye müdürü Tayyib Ali

     47 – Şeyh Said’in hizmetkârı “Çerko” lakaplı Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hamîd (75)

     Tağutî küfür ve zûlüm düzenine karşı, Allâh yolunda ve Şeriât-ı Ğarra-yı Ahmedîye’yi hâkim kılmak için canlarını fedâ eden âzîz şehîdlerimizin rûhları şâd olsun. Allâh-û Teâlâ amellerini kabul buyursun. Onları cennetiyle mükâfatlandırsın. Cennet-i Âlâ’da Resûlullâh’a, mübârek ashâbına ve pâk ehl-i beytine komşu etsin.

     “Allâh yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin; zirâ onlar diridirler. Fakat siz farkında değilsiniz.” (76)

     “Allâh yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyiniz. Hayır, onlar Râbb’leri katında diridirler ve rızıklanmaktadırlar.” (77)  

     “Kim Allâh’a ve Resûlü’ne itaat ederse, işte onlar Allâh’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehîdler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar?” (78)

     EN KARA GECENİN GÖZYAŞI SABAHI (29 HAZİRAN)

     29 Haziran 1925 Pazartesi sabahı hava durgun, gökyüzü lekesiz maviydi. Güneşin yedi rengi ışıltılarla ayrışarak erguvan rengi dağların ardından uç veriyor, ışık hüzmeleri darağacındaki 47 ölü bedenin yüzüne düşüyordu.

     Diyarbekir hüzünlü bir geceden, şafağın ipiltili aydınlığına çıkıyordu. Diyarbekirliler, çoğunluğuyla uykusuzdu. Kimi yas tutmuş, kimi Qûr’ân okuyarak ve dûâ ederek sabahı karşılamış, ufuk henüz ağarmadan Dağkapı surlarına akmaya başlamışlardı. Surların burçları ağlayan, Allâh’a yakaran, dûâ eden insan salkımı olmuştu. Arada bir “Allâh-û Ekber” sesleri nağmeleşiyor, billur billur sabahın alacasına karışıyordu. (79)

     Askerler, sabahın seherine akan sesleri susturup suçluları yakalamak üzere dört bir yana seğirtiyordu. Askerler ses dalgasını duydukça tehditkâr sesle “Bağırmayın, sessiz durun!” diye bağırıyorlardı. İnsanlar korkuyu yenmiş, tehditleri duymuyor, vecd içinde ve donmuş kalmış gözlerle bakıyor, ağıtlar, ilahîler mırıldanıyor, Peygamber Efendimiz’e salâvat getiriyor, kimileri cezbeye kapılmış dövünüyordu. (80)

     Gün doğuyor, güneş mızrak boyu yükseliyor, sonsuz aydınlık başlıyordu. Diyarbekirliler hâlâ surların tepesinde, burçların gölgesinde, dehşet içinde sicimlerin ucunda, yan yana belli belirsiz sallanan 47 ölü cana bakıyordu.

     İdamlar, korku kolanları arasında yapılmıştı. Gidenlerin ardından ağlamak, “Yazık” demek yasaklanmıştı. Buna rağmen surlarda “suç” işleniyor, insanlar ağlıyor, “suç”larına onlar için dûâ etmeyi de ekliyorlardı.

     Gözler, darağacındaki Şeyh Said’i arıyordu. Uykusuzluktan mıdır bilinmez, gözleri kızarmış, yüzü çarpılmış, ağzı eğilmiş gibi bakan genç bir Diyarbekirli, “Şeyh Said hangisi?” diye soran muhatabına sinirleniyor, “Görmüyor musun, o uzun boylu olanı. Şu yüzü, öteki asılanlara dönük, başı onlara bakıyor gibi duran… Baksana, sabah yeli önünde aksakalı titriyor, güneşte yüzü parlıyor” diyordu. (81)

     Şeyh’in ince uzun bedeni, ipin ucunda belli belirsiz sallanıyordu. Başı yana kaymış, yatmıştı. Gözleri, uykudaymışçasına kapalıydı.

     Diyarbakır sabahında bahar yeli kınalı, apak sakalını titretiyordu.

     Asılarak öldürülmüş 47 “isyancı”, “ibret-i âlem için” gün ortasına kadar asılı kaldı, darağacında. İpten indirilen cenazeler, yakınlarına verilmedi.

     Darağaçlarının kurulduğu alana, toplu mezar kazdılar. 47 İslam âlimini oraya koyup, üstlerine toprak örttüler.

     “Burada insanlar yatıyor” dedirten bir taş, işaret konmasına da izin vermediler.

     1970’lerde Diyarbekirli gençlerin çoğu, Şeyh Said ve arkadaşlarının orada yattığını bilmiyorlardı. 1980’lerde ise “toplu mezar alanı” yeniden keşfedilerek “gizli bir ziyaretgâh” haline gelecekti.

     1970’lerde toplu mezarların bir yanı Yenişehir Sineması, öteki yanı Astsubay Orduevi’ydi. Sonra karşısına Subay Orduevi’ni inşâ ettiler. (82)

     1980’lerde halk “toplu mezarları” kendiliğinden keşfetti.

     Ve “gizli ziyaretgâh” haline geldi alan…

sediyani@gmail.com

     DİPNOTLAR:

     (1) : Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 110, Sel Yayınları, İstanbul 1955

     (2) : age

     (3) : Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları / Tedip ve Tenkil, s. 164, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2003

     (4) : Ahmet Süreyya Özgöveren, Seyh Said İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi, Vesikalar, Olaylar, Hatıralar, s.274, Temel Yayınları, İstanbul 2002 / Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, s. 212, Bilgi Yayınevi, Ankara 1975

     (5) : age / age

     (6) : Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 111, Sel Yayınları, İstanbul 1955 / Metin Toker, Şeyh Said ve İsyanı, s. 130, Akis Yayınları, Ankara 1968

     (7) : Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 109, Sel Yayınları, İstanbul 1955

     (8) : Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 111, Sel Yayınları, İstanbul 1955 / Metin Toker, Şeyh Said ve İsyanı, s. 130, Akis Yayınları, Ankara 1968

     (9) : Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları / Tedip ve Tenkil, s. 165, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2003

     (10) : age

     (11) : Ahmet Süreyya Özgöveren, Şeyh Said İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi, Vesikalar, Olaylar, Hatıralar, s.276, Temel Yayınları, İstanbul 2002 / Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, s. 213, Bilgi Yayınevi, Ankara 1975 / Uğur Mumcu, Kürt – İslam Ayaklanması, s. 161, Tekin Yayınları, İstanbul 1991

     (12) : age, s. 278 / age, s. 214

     (13) : age / age

     (14) : age, s. 279 / age, s. 215

     (15) : Hakan Kutlu, Şark İstiklâl Mâhkemesi’nde 1925 – 1927 Döneminde Takrir-i Sükûn Kanunu’nun Uygulanması, s. 185, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Doç. Dr. Sabit Duman, Malatya 2007

     (16) : Şeyh Said’in Torunu Kasım Fırat Anlatıyor, Ali Ülger, Piya Portal, 23 Eylül 2004 / İbrahim Sediyani, Şeyh Said Qıyamı’nın Kökenleri – 7, Hira Dergisi, Yıl 2, Sayı 11, s. 57 – 59, Şubat 1994

     (17) : Hâkimiyet-i Millîye, 28 Haziran 1925

     (18) : Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 246, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993

     (19) : Muhammed Salih Piranî, İstiklâl Mâhkemeleri, Saklı Belgeler & Dînî Kaynaklar, 14 Mart 2012

     (20) : Kılıç Ali’nin Anıları, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2009

     (21) : Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, s. 174, Dünya Yayınları, İstanbul 1964

     (22) : Feridun Kandemir, Hadisesi, Gayesi ve Oluş Şekli ile Şeyh Said İsyanı ve Faciâlar, Tarih Konuşuyor, sayı 38, s. 3087, Mart 1967

     (23) : Muhammed Salih Piranî, İstiklâl Mâhkemeleri, Saklı Belgeler & Dînî Kaynaklar, 14 Mart 2012

     (24) : Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Altın Kitaplar, 1994

     (25) : age

     (26) : Muhammed Salih Piranî, İstiklâl Mâhkemeleri, Saklı Belgeler & Dînî Kaynaklar, 14 Mart 2012

     (27) : Feridun Kandemir, Hadisesi, Gayesi ve Oluş Şekli ile Şeyh Said İsyanı ve Faciâlar, Tarih Konuşuyor, sayı 38, s. 3087 – 3089, Mart 1967

     (28) : Muhammed Salih Piranî, İstiklâl Mâhkemeleri, Saklı Belgeler & Dînî Kaynaklar, 14 Mart 2012

     (29) : Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Altın Kitaplar, 1994

     (30) : Muhammed Salih Piranî, İstiklâl Mâhkemeleri, Saklı Belgeler & Dînî Kaynaklar, 14 Mart 2012

     (31) : age

     (32) : Orhan Zuexpajıj, Farqînli Şeyh Şemseddîn Bukarkî, Serbestî, 18 Ekim 2012

     (33) : agm

     (34) : agm

     (35) : İbrahim Arvas, Tarihî Hakikatler, s. 37 – 39, Ankara 1964

     (36) : Muhammed Salih Piranî, İstiklâl Mâhkemeleri, Saklı Belgeler & Dînî Kaynaklar, 14 Mart 2012

     (37) : Cemal Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz, cilt 4, s. 334 / M. Cemil Hacıkâmiloğlu, Şanlıurfa’nın Kurtuluşu ve GAP Projesi, s. 104, 11 – 117 ve 127, İsanbul 1991

     (38) : Muhammed Salih Piranî, İstiklâl Mâhkemeleri, Saklı Belgeler & Dînî Kaynaklar, 14 Mart 2012

     (39) : Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları / Tedip ve Tenkil, s. 165, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2003

     (40) : age

     (41) : age

     (42) : age

     (43) : age

     (44) : Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 114, Sel Yayınları, İstanbul 1955

     (45) : Metin Toker, Şeyh Said ve İsyanı, s. 133, Akis Yayınları, Ankara 1968

     (46) : Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları / Tedip ve Tenkil, s. 165, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2003

     (47) : age 

     (48) : age

     (49) : age

     (50) : age

     (51) : age

     (52) : Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 115, Sel Yayınları, İstanbul 1955

     (53) : age

     (54) : age

     (55) : Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 116, Sel Yayınları, İstanbul 1955 / Metin Toker, Şeyh Said ve İsyanı, s. 134, Akis Yayınları, Ankara 1968

     (56) : Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları / Tedip ve Tenkil, s. 165, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2003

     (57) : age

     (58) : age

     (59) : age

     (60) : age

     (61) : age

     (62) : Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 116, Sel Yayınları, İstanbul 1955 / Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, s. 215, Bilgi Yayınevi, Ankara 1975 / Metin Toker, Şeyh Said ve İsyanı, s. 134, Akis Yayınları, Ankara 1968 / Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları / Tedip ve Tenkil, s. 165, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2003

     (63) : age / age / age / age

     (64) : age, s. 117 / age, s. 216  / age, s. 134 / age, s. 165

     (65) : age / age / age / age

     (66) : age / age / age / age

     (67) : age / age / age / age

     (68) : Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Altın Kitaplar, 1994

     (69) : age

     (70) : Şeyh Said’in Torunu Kasım Fırat Anlatıyor, Dâvâ Dergisi, Haziran – Temmuz 1990

     (71) : Behçet Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 116, Sel Yayınları, İstanbul 1955 / Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri, s. 215, Bilgi Yayınevi, Ankara 1975 / Metin Toker, Şeyh Said ve İsyanı, s. 134, Akis Yayınları, Ankara 1968 / Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları / Tedip ve Tenkil, s. 165, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2003

     (72) : Ahmet Kahraman, age

     (73) : Şeyh Said’in Torunu Murat Dağdelen, Şeyh Said Efendi’nin Mezarı ve Annemin Gözyaşları, Rızgari, 29 Mayıs 2006

     (74) : İbrahim Sediyani, Şeyh Said Qıyamı’nın Kökenleri – 7, Hira Dergisi, Yıl 2, Sayı 11, s. 57 – 59, Şubat 1994

     (75) : Şeyh Said Kıyamı ile ilgili tüm kaynaklar

     (76) : Qûr’ân-ı Kerîm, Baqara sûresi, 154. âyet

     (77) : Qûr’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân sûresi, 169. âyet

     (78) : Qûr’ân-ı Kerîm, Nisâ sûresi, 69. âyet

     (79) : Ahmet Botanî, Kürtler ve Kürt Tarihi, s. 185, Ankara 1994

     (80) : age

     (81) : age

     (82) : age

     UFKUMUZ

     29 HAZİRAN 2014

08

Unutmadık, unutmayacağız….

 

3029 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir