Kazandıklarınızla, Kaybettiklerinizi Satın Alamayacaksınız!

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     İmam Cafer-i Sâdık, İmam Ebû Hanife’ye sorar:

     “Akıl nedir?”

     Ebû Hanife (Numan bin Sabit bin Zuta), Cafer-i Sâdık’ın öğrencisidir, ömrünün son iki yılında talebesi olmuştur. Ebû Hanife’nin vefat etmeden önce söylediği şu söz meşhurdur: “Son iki yılı olmasaydı, Numan helak olmuştu.”

     Hocası Cafer-i Sâdık, 12 İmam’dan biridir, 6. imamdır. Peygamber Efendimiz’in torunudur. Şiî Caferîlik mezhebinin imamıdır, Cafer-i Sâdık. Numan Ebû Hanife ise Sünnî Hanefîlik mezhebinin imamı.

     İşte ömrünün son iki yılındaki bu öğrencilik günlerinden birinde, hocası kendisine böyle bir soru sorar:

     “Akıl nedir?”

     Akıl, insanın sahip olduğu en büyük nimet. Allah onu insandan başka hiçbir varlığa vermedi.

     Yerin, göğün ve tüm mahlukatın yaratıcısı olan Allah, insana hitab ederken, “aklı”, onu diğer canlılardan ayıran bir vasıf gibi niteler: “Ey akıl sahipleri!”… Buradaki muhatabın “insan” olması, aklın, onu diğerlerinden ayırt eden bir özellikte olduğunu öğretir. Yine Qûr’ân-ı Kerîm’de hata içerisinde olan insanlar uyarılırken, “Akletmiyor musunuz?” diye sorulur.

     Akıl, insanoğlunun sahip olduğu gerçekten de en önemli nimettir. Bunda tüm insanlar hemfikirdir ama aklın tanımını yapmada “ortak akıl” yürütülmemiştir. “Akıl nedir?” sorusunu insanlar farklı farklı yanıtlıyorlar / yanıtlamışlardır.

     İmam Cafer-i Sâdık, talebesi Ebû Hanife’ye sorar:

     “Söyle Numan, akıl nedir?”

     Ebû Hanife şöyle cevap verir:

     “Akıl, hayır ile şerri, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini biribirinden ayırt edebilmektir. Hangisinin hayır hangisinin şer, hangisinin iyi hangisinin kötü, hangisinin doğru hangisinin yanlış, hangisinin güzel hangisinin çirkin olduğunu bilebilmektir.”

     Ne olgun cevap, değil mi? Ancak Cafer-i Sâdık, bu cevabı beğenmez ve Ebû Hanife’ye şöyle der:

     “O senin dediğini, hayvanlar da bilirler.”

     Ebu Hanife, ne diyeceğini bilemez:

     “?…”

     “Bir köpeğe et atarsın, yemek verirsin, o senin iyi bir insan olduğunu, kendisi için hayırlı olduğunu anlar. Ona yaptığın hareketin doğru bir hareket olduğunu, davranışının güzel olduğunu bilir. Ama köpeğe tekme atarsın, sopa vurursun, işkence ve eziyet edersin, o senin kötü bir insan olduğunu, kendisi için şer olduğunu anlar. Ona yaptığın hareketin yanlış bir hareket olduğunu, davranışının çirkin olduğunu bilir.”

     Bunun üzerine Ebû Hanife, “Hocam, o zaman siz söyleyin, akıl nedir?” diyerek soruyu hocasına geri gönderir.

    Cafer-i Sâdık, şöyle der:

     “Akıl, iki hayır arasında, hangisinin daha çok hayırlı olduğunu bilebilmektir. İki şer arasında, hangisinin daha büyük şer olduğunu bilebilmektir.”

     * * *

     Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket; o toplumun ahlâk, erdem, fazilet gibi manevî hasletlerini ve insanî melekelerini yitirmesidir. Bundan daha büyük bir felâket olamaz. Çünkü bunu yaşayan toplumlar “akıl”larını kaybeder, “aklî melekelerini” yitirirler. Bunun neticesi olarak da toplumsal bir “cinnet hali” yaşarlar.

     Diğer felâketleri atlatmak, o felâketlerin yaralarını sarmak kısa bir zaman içinde mümkün iken, bu felâket, yüzyıllar boyunca ve nesilden nesile sürecek büyük tahribatlara yol açmaktadır.

     Türkiye’de halihazırda yaşanan “kutuplaşma”ya baktığımızda, dînî öğretilerin, kutsal metinlerin, maddî ve manevî değerlerin, örf ve âdetlerin, gelenek ve göreneklerin “ahlâk”, “dürüstlük”, “namusluluk”, “edep”, “hâyâ”, “fazilet” ve “erdem” adına öğrettiği ne varsa hepsinin ayaklar altında çiğnendiğini müşahade etmekteyiz, mâlesef.

     Son Soma faciâsında bunu çok daha net bir şekilde gözleme imkânı bulduk.

     Düşünün ki; bir ülkede yürekleri dağlayan korkunç bir maden faciâsı yaşanıyor. Ailelerinin rızkını kazanmak için çalıştıkları yer, 300’den fazla işçiye mezar oluyor. Toprağın altında can veriyorlar, sonra yeniden toprağa gömülüyorlar. Öyle bir hadise ki, yaşanan felâkette sadece 3 kişi ölse bile yüreklerin dağlanması, vicdanların ayağa kalkması lazım. 3 kişi değil, 300’den fazla kişi can vermiş!

     Ve düşünün ki; böyle bir faciâ yaşandığında bile, daha faciâ olur olmaz, hükûmet yandaşlarının ilk endişesi “İnşallâh bu olay hükûmetin başına patlamaz”, hükûmete muhalif olanların ilk düşündüğü ise “Acaba bu olay hükûmeti düşürebilir mi?”

     “Bu acı zamanda…” diye başlayan replikler, sadece “karşı sesi” kısmak için! Madende hayatlarını kaybeden işçileri ve onların geride bıraktığı gözüyaşlı ailelerin acılarını dert edinen yok!

     “Yandaşlar”, döktükleri her gözyaşını hükûmeti temizlemek için döküyor. “Muhalifler” ise döktükleri her gözyaşını hükûmeti boğmak için döküyor. Gerçekten Soma için gözyaşı dökenler, bu “kör dövüşü”nün tarafı olmayan Kürtler sadece.

     “Doğru” ile “yanlış”ın, “hak” ile “bâtıl”ın hiçbir kriteri yok. Bu değerler tamamen taraflara göre değişiyor.

     “Allâh’ın âyetleriyle dalga geçmek”, “halkı aşağılamak”, “cinayet işlemek”, “hırsızlık yapmak”, “rüşvet yemek”, “birine iftira atmak”, “yalan haberler yazmak”; bunların hiçbirinin kendi başına “iyi mi kötü mü” diye bir kıstası yok. “İyi” mi yoksa “kötü” mü oldukları, yapana göre değişiyor. Eğer bütün bu sıraladığımız şeyleri “karşı taraftakiler” yaparsa, o zaman “kötü, çok çirkin, ahlâksızlık”, yok eğer “bizimkiler” yaparsa, o zaman “o kadar da büyütülecek şeyler değil, üstünü örtmemiz lazım”!

     Bu sadece bir taraf için değil, iki taraf için de böyle. Hem iktidar hem muhalefet; ne yazık ki iki tarafın lügatında da “ahlâk”, “dürüstlük”, “namusluluk”, “edep”, “hâyâ”, “fazilet” ve “erdem” gibi kavramlar tamamen tedavülden kaldırılmış durumda.

     Tek kıstas şu: “Biz yaparsak iyi, onlar yaparsa kötü”

     Düşünün: “Ülkeye hizmet” bile, eğer “karşı taraf” yaparsa eleştir, dalga geç, küçümse! “Ülkeyi soymak” bile, eğer “bizimkiler” yaparsa savun, tevil et, “Yedirmeyiz” kampanyası başlat!

     Allâh’ın âyetlerini dilinden düşürmeyenler, Allâh’ın âyetleriyle alay eden Egemen Bağış’a tek laf etmediler! Etmek bir yana, bir de adamı savunmaya, söylediklerini tevil etmeye çalıştılar. Neden? Çünkü o adam “bizden”. İşte, Allâh’ın âyetlerinin bile bu çıkarcı ve menfaatperest gürûhun yanındaki kıymeti bu kadar…

     Seçim çalışmaları esnasında vatandaşa yumruk atan Mustafa Sarıgül’le günlerce dalga geçen, boksör eldivenleri giydirip sosyal medyada alaya alan kişiler, marketin içinde kadın tokatlayan Başbakan Erdoğan’ın ve yerde yatmakta olan bir kişiyi tekmeleyen müşavirinin bu yaptıkları aleyhine tek satır yazmadılar! Bunu yapmak bir yana, bir de “Ayağına sağlık” dediler.

     Eminim şimdi bu satırları okurken bile, “Neden iki örneği de ‘biz’den verdi de, birini ‘öbür taraf’tan vermedi?” diye düşünüyorlardır. Ve iki örneği de “onlardan” verdiğim için, şu anda bana her türlü etiketi yapıştırmaya müsait bir rûh hali içindedirler. Çünkü anlamıyorlar, anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar!

     “Fırsatçılar” var diye, bu uyarıları yapan herkese, hakkı seslendirmekten başka amacı olmayan herkese aynı “fırsatçı” yaftasını rahatlıkla yapıştırabiliyorlar.

     Ne iktidar cenâhının anlamaya niyeti var, ne de muhalefet cenâhının! “Ne” söylediğin önemli değil; “kimin” söylediği ve “kime” söylendiği önemli!

     Oysa erdem, ahlâk ve dürüstlük gibi ilkelere göre hareket eden bir insan, faile değil, fiile bakarak tavır belirlemelidir. “Başkalarının” yaptığı ve “çirkin” olarak addettiğimiz bir davranış, aynı davranışı “bizimkiler” yaptığında “güzel” olarak addedilemez. Doğru doğrudur, kimden gelirse gelsin; yanlış da yanlış.

     Coğrafyadan coğrafyaya değişen, ırktan ırka değişen, mezhepten mezhebe değişen, partiden partiye değişen “ahlâkî ilkeler”in, sadece bir tek adı vardır: “Ahlâksızlık”!

     Toplumun ve medyanın “yandaşlar” ve “muhalifler” diye iki kutba ayrıldığı ülkede yalan, iftira, çamur, bunların hiçbiri artık yapanı utandırmıyor, bütün bunların hepsi yüzler kızarmadan rahatlıkla yapılabiliyor. Zirâ “Güç”e tapan bir toplumda “yenilmek”ten başka “utanç duyulacak” bir durum yoktur! Önemli olan “haklı olmak” değil, “haklı çıkmak”tır.

     Bir futbol maçındaki tribünler gibi, her pozisyonda bir takımın taraftarları hep birden aynı anda aynı refleksi gösterirken, diğer takımın taraftarları da hep birden aynı anda aynı refleksi gösteriyor.

     Emin olun, Allâh-û Teâlâ’nın peygamber göndermek zorunda kaldığı cahiliye toplumları bile seviyeyi bu kadar aşağı düşürmemişlerdi.

     Yalan ve iftiralar, bel altı vurmalar, manşetlerdeki nefret suçları ve köşe yazılarında kusulan kinler, mevcut rezilliğin sadece yansımaları.

     “Ya bizdensin ya onlardan” dayatması, toplumun bir adım önünde olması gereken aydınlarını, yazarlarını ve sanatçılarını birer “paranoyak tiplere” dönüştürdü.

     “Adalet mücadelesi” yerine “İktidar mücadelesi” verildiği için, dünkü mazlumlar bugünün zalimleri oldular, bugünkü mazlumlar da yarının zalimleri olacaklar. Başka ne beklenir ki? Gaye “adalet” değil “iktidar” ise, bundan başka bir sonuç beklenebilir mi?

     Allâh’ın âyetleriyle alay etti diye Egemen Bağış’a haftalarca yüklenenler, sizi temin ederim ki, eğer aynı ahlâksızlığı CHP’li bir vekil veya Cemaat’in bir “abi”si yapsaydı, seslerini dahi çıkarmayacaklardı. Nitekim Egemen Bağış’a karşı seslerini dahi çıkarmayan iktidar yandaşlarının bu zelîl tavırlarına bakarak bunu tahmin etmek rahatlıkla mümkün.

     Aynı şekilde, Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil’in yaptığı edepsizliğe karşı ortalığı velveleye verenler, aleyhinde kampanyalar yürütenler, eğer aynı edepsizliği Star veya Yeni Akit’in bir yazarı yapsaydı, seslerini dahi çıkarmayacaklardı. Nitekim Başbakan’ın “Akil”i olan Hasan Karakaya’ya hiç ses çıkarmamaları, bunun en somut göstergesi.

     Neden? Çünkü “iyi” ile “kötü”, faile göre belirleniyor. “Allâh’ın âyetleriyle dalga geçmek”, “halkı aşağılamak”, “hırsızlık yapmak”, “rüşvet yemek”, “iftira atmak”, “Soma’da hayatlarını kaybeden işçilere ‘Müstehaktır’ demek”; bütün bunların “iyi” mi yoksa “kötü” mü olduğunu, sadece ve sadece şu kriter belirliyor: “Bizimkiler yaparsa iyi, karşı taraftakiler yaparsa kötü”

     Hem iktidarın hem de muhalefetin – ve iki tarafın da borazanlarının – elindeki tek kriter bu: “Bizimkiler yaparsa iyi, karşı taraftakiler yaparsa kötü”

     Bütün bu ilkesiz ve omurgasız davranışın tek sebebi ise çıkar, menfaat!

     Ama şunu iyi bilin: Kazandıklarınızla, kaybettiklerinizi satın alamayacaksınız!

     Hem iktidar hem de muhalefet, iki taraf da kirlenmiştir, kirliliğin içindedir; her iki tarafın da kalemşörleri ve borazanları aynı en dip çukurun içine düşmüşlerdir.

     Ne 50 tane daha Yılmaz Özdil iktidarı, ne de 50 tane daha Şamil Tayyar muhalefeti haklı çıkartır! Haklı olmanın yolu, adaletten yana olmaktır.

     Doğru yolda olanın, dâvâsını savunması için yalan haberlere, iftiraya ve karşı tarafı kötülemeye ihtiyacı yoktur. Ben eğer haklıysam, karşımdakiler “kötü” olmasalar da haklıyım.

     Başkasının “kötü” olması, seni otomatikmen “iyi” yapmaz; başkasının “kirli” olması, seni “temiz” yapmaz. Başkasının üstündeki çamurla, kendi elbiseni temizleyemezsin.

     Şunu iyi bilsinler ki; kendileri hangi en dip çukurun içinde debelenirlerse debelensinler, “ahlâk”, “dürüstlük”, “namusluluk”, “edep”, “hâyâ”, “fazilet” ve “erdem” gibi ulvî hasletleri yitirmemiş insanlar bu ülkede hâlâ var.

     Sayıca az da olsak, Ashab-ı Kehf gibi bir avuç da olsak, olmaya devam edeceğiz.

     Ve bizler, tarafların kimliğine bakmadan, hangi taraf doğru adım atarsa atsın desteklemeye ve hangi taraf yanlış adım atarsa atsın eleştirmeye devam edeceğiz. Tarafgirlik ve renk aşkıyla hareket ederek değil, inandığımız değerler ve savunduğumuz ilkeler ışığında hareket ederek adalet mücadelemizi sürdüreceğiz.

     Yeminli düşmanlarınızın zırvalarını durmadan paylaşarak, tek derdi adalet olan bizim sesimizi kısamayacaksınız!

sediyani@gmail.com

     UFKUMUZ

     21 MAYIS 2014

kazandıklarınızla kaybettiklerinizi satın alamayacaksınız

 

1227 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir