Zayıflar Farklılara, Güçlüler Benzerlere Düşmandır

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Siyasî hareketlerin ve partilerin / örgütlerin davranışları, insanların ve toplulukların davranışları gibi, incelenmeyi hak etmektedir.

     Farklı çizgilerde yürüyen ve değişik gaye ve programları olan siyasî hareketler, biribirlerinden farklı davranışlar sergilediği gibi, her bir siyasî hareket de, zamana ve şartlara göre farklı davranışlar sergileyebiliyor. Kimi zaman bu farklılık, daha önceki davranışlarına tamamen ters, adetâ “kendini inkâr eden” bir savrulmaya kadar gidebiliyor.

     Özellikle Türkiye’de varlık gösteren siyasî hareketleri incelediğimiz zaman, ilginç saptamalar göze çarpacaktır. Türkiye’deki belli başlı siyasî akımlar şunlardır: İslamcılık, Sosyalizm, Liberalizm, Türk millîyetçiliği, Kürt millîyetçiliği.

     Dikkat çekmek istediğimiz davranış biçimi, ülkedeki tüm siyasî hareketlerin “ortak hastalığı” olduğu için, bu davranışın, sahip oldukları ideolojiden değil, varlık gösterdikleri toprakların ve içinde doğdukları toplumun karakteristik özelliğinden kaynaklandığını rahatlıkla düşünebiliriz.

     Türkiye’deki tüm siyasî hareketlerin “ortak hastalığı” olarak teşhis ettiğimiz bu davranış biçimi, şudur: Zayıflar farklılara, güçlüler benzerlere düşmandır.

     Her hareket, “çekirdek” olarak doğar ve başlangıçta “marjinal”dir. Belli bir güce ulaşmak için çalışma yürütür. Ancak hedeflediği o güce ulaştıktan sonra, davranış biçimi değişir.

     Yeni kurulduğunda ve henüz marjinal iken sadece farklı olanlara, kendisi dışındakilere düşman olan bu hareketler, hedefledikleri güce ulaştıktan sonra, daha doğru söylemek gerekirse, ait oldukları siyasî akımın en güçlü temsilcisi konumuna geldikten sonra, bu kez benzer olanlara, yani aynı siyasî akımın içindeki diğer hareketlere düşman olmaya başlarlar.

     Bunun sebebi de kanımca şudur: Farklı olana düşmanlık üzerinden kendilerini ifade eden ve bu şekilde mücadeleye başlayan bu hareketler, “hitap ettikleri mahallenin namusunu savunma” dâvâsı güderler. Fakat hitap ettikleri mahallenin içindeki en büyük güç haline gelince, bu kez de “bu köyün ağası benim” dâvâsı gütmeye başlıyorlar. Dolayısıyla bu noktadan itibaren “düşman”, diğer mahalledeki farklı hareketler değil, kendi mahallesindeki benzer hareketler oluyor.

     Bunun neticesi olarak: İslamî bir hareket, başlangıçta kemalistlere, müşriklere, laiklere düşmanlık yaparak siyasî mücadele yürütür. Ne zaman ki o hareket, İslamî camiâ içindeki en güçlü hareket konumuna yükselir, o noktadan itibaren kemalistlere, müşriklere, laiklere değil, İslamî camiâ içindeki diğer hareketlere ve kendisi dışındaki Müslümanlar’a düşmanlık yapmaya başlar. Aynı şekilde, bir Kürt hareketi, başlangıçta Türkler’e, Farslar’a, Araplar’a düşmanlık yaparak siyasî mücadele yürütür. Ne zaman ki o hareket, Kürt toplumu içindeki en güçlü hareket konumuna yükselir, o noktadan itibaren Türkler’e, Farslar’a, Araplar’a değil, Kürdistan’daki diğer hareketlere ve kendisi dışındaki Kürtler’e düşmanlık yapmaya başlar.

     Çünkü eskiden, yani zayıf ve marjinalken “başkalarına karşı mahallenin namusunu koruma” dâvâsı güdüyordu, fakat şimdi güçlendi, mahallesinin en güçlü temsilcisi oldu ve artık bundan sonra “bu köyün ağası benim” dâvâsı güdüyor.

     Türkiye’de halihazırda yaşanan Hükûmet – Cemaat kavgasını, ondan da öte ve “daha derinde”, AK Parti cenahındaki İslamcılar’ın, kendi cenahları dışındaki Müslümanlar’a karşı düşmanca tutumlarını ve nefretlerini, bu şekilde okuyabiliriz.

     Aynı şekilde, diğer Türk partileriyle, hatta bizzat kendilerinin “faşist” olarak nitelediği CHP, MHP gibi partilerle bile dostça münasebetler kuran, CHP ve MHP’yle bile gayet medenî ve demokratik ilişkiler yürüten BDP’nin, kendi Kürt mahallesindeki diğer Kürt partilerine karşı düşmanca tutumunu, seçim süresince HAKPAR vb. partilere yaptıkları saldırıları ve kendi cenahı dışındaki Kürt millîyetçilerine olan kinlerini de aynı biçimde okuyabiliriz.

     Benzer davranış şekli, MSP / RP / Saadet Partisi geleneği incelendiğinde de rahatlıkla müşahade edilebilecektir. Refah Partisi, her zaman için “Batı karşıtlığı, Siyonizm karşıtlığı, Laiklik karşıtlığı” üzerinden kendini ifade eden bir partiydi. Yüzde 5, yüzde 10, yüzde 15 oy aldıkları dönemlerde, hiçbir zaman farklı cenahtaki Müslümanlar’a karşı düşmanca bir tutum sergilememiş, dışlayıcı bir dil kullanmamışlardı. Fakat ne zaman ki 1994 seçimlerini kazandı, Türkiye’nin birinci partisi oldu, benzer hastalık orda da nüksetmeye başladı. Râhmetli Necmeddin Erbakan’ın “Bize oy vermeyen, patates dînindendir” şeklindeki çıkışı, bu döneme rastlar.

     İktidarın sürekli olarak ve dönüşümlü bir biçimde ANAP ve DYP arasında gidip geldiği dönemlerde de, hatırlarsanız, bu iki merkez sağ parti, hiçbir zaman sol partiler veya dînî partiler aleyhinde bir söylem geliştirmiyorlar, ikisi de aynı çizgide sağ partiler oldukları halde, sadece biribirlerine karşı düşmanlık yapıyorlardı.

     Öyleyse tespitimizi daha cesur bir şekilde ifade edebiliriz: İslamî hareketler, Kürt hareketleri, sağ veya sol hareketler, zayıf ve güçsüz oldukları dönemlerde hep “farklı” olanlara düşmandırlar. Ne zaman ki güçlenirler, kendi mahallelerinin en güçlü temsilcisi konumuna yükselirler, o noktadan itibaren “benzer” olanlara düşmanlık yapmaya başlarlar.

     Zayıfken farklılara, güçlüyken benzerlere düşmandırlar. Çünkü zayıfken “mahallenin namusunu koruma” dâvâsı güderler, güçlendikten sonra da “bu köyün ağası benim” dâvası güderler.

sediyani@gmail.com

     TARAF GAZETESİ

     3 NİSAN 2014

 

1138 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir