İbrahim Sediyani: “Türkiye’deki şehir ve köy isimlerinin yarısı uydurmadır”

 

isediyani

 

 

 

 

 

     (Taraflı Gazete’nin asimilasyon politikaları sonucu değiştirilen yer isimleri, “Adını Arayan Coğrafya” kitabı ve son açıklanan “Demokratikleşme Paketi” ile ilgili benimle yaptığı söyleşiyi siz sevgili gönüldaşlarımızın ilgi ve değerlendirmesine sunuyorum. – İ. S.)

     * * *

     30 Eylül 2013 günü Başbakan Erdoğan tarafından açıklanan “Demokratikleşme Paketi”nde yer alan konular arasında hiç kuşkusuz en önemli olanlarından biri, geçmişteki ırkçı ve asimilasyoncu politikalar sonucu Kürtçe isimleri haritadan silinmiş ve onlara uydurma Türkçe isimler verilmiş köylerin yeniden eski gerçek isimlerine kavuşması yolunun açılmasıydı.

     Yüz yıllık bir yara olan ve büyük tahribatlara yol açan “yer isimlerinin değiştirilmesi”, halen kamuoyunda tartışılmasına rağmen sorunun çözümü ve isimlerin iadesi konusunda henüz dahi gerçekçi bir adım atılmış değil. “Yer isimleri” konusu Türkiye’de her gündeme geldiğinde, tüm gözlerin kendisine çevrildiği bir isim var: İsimleri zorla değiştirilen köy ve şehirlerin eski Kürtçe, Arapça, Ermenice, Lazca, Gürcüce isimlerini geri alabilmek için tam 22 yıldır mücadele eden ve “yer isimleri” konusu açıldığında akla gelen ilk isim olan gazeteci, yazar ve seyyah İbrahim Sediyani.

     Köylerin ve şehirlerin eski isimlerini geri alabilmek için adeta çeyrek asırdır tek başına mücadele eden gazeteci İbrahim Sediyani, bu konuda yazılmış Cumhuriyet tarihindeki ilk kitap olan “Adını Arayan Coğrafya” kitabının yazarı. Sözkonusu kitabı Kürdistan ve Lazistan topraklarını 4 yıl boyunca ilçe ilçe gezerek kaleme aldı. Yer isimleri için ayrıca “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) adlı bir platform kuran ve “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” girişiminin sözcülüğünü yapan Sediyani’nin bu yöndeki çaba ve gayretlerinin “Demokratikleşme Paketi”ndeki ilgili maddeye şeklini verdiği kanaati hakim. 

     Almanya’da yaşayan gazeteci ve yazar İbrahim Sediyani ile “Demokratikleşme Paketi”ni, “Adını Arayan Coğrafya”yı ve “Masa-yı Esma”yı konuştuk.

TARAFLI GAZETE

* * *

adını arayan coğrafya tema 2

     – “Adını Arayan Coğrafya” kitabınızı ilk gördüğümde sadece Türkiye’yi bağladığını zannetmiştim. Okuyunca anladım ki dünya ülkelerine de uzunca değinmişsiniz. “Adını Arayan Coğrafya”ya sizin dilinizden şahid olalım isterim. “Adını Arayan Coğrafya” ne anlatıyor?

     “Adını Arayan Coğrafya”, insanlık tarihinin en korkunç 3. soykırımının belgesidir. Bölünüp parçalanan, sonra da dili yasaklanan, yetmedi coğrafî isimleri zorla haritadan silinen, kısaca tüm varlığı ve değerleri yok edilen ve zorbaca ortadan kaldırılan bir “kayıp coğrafya”nın, “yitik ülke”nin, üzeri yarısaydam bir örtüyle örtülmüş ve gizlenmiş varsıl tarihinin, sosyal ve kültürel birikiminin, altında oldukları toprakların en semiz haliyle üstüne çıkarılmasıdır.

     Yaşadığımız ülkede yüz yıla yakın zamandır egemen olan şoven siyasa, bu topraklara ve üzerinde yaşayan insanlara öyle bir utanç bıraktı ki, bu, yalnız kendi yüzlerimizi kızartan değil, çocuklarımıza, torunlarımıza bırakacağımız, nesilden nesile sürecek olan bir utançtır.

     Bu topraklarda Türkçe dışındaki hiçbir dile yaşam hakkı tanımayan ırkçı rejim, Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Ermenîce, Rumca, Çerkezce ve Arapça olan tüm yer isimlerini haritadan silmiş, onlara uyduruk Türkçe isimler vermiştir. Bu ülkedeki tüm şehirler, tüm köyler Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Ermenîce, Rumca, Çerkezce ve Arapça isimlerle kuruldukları ve halen dahi yerli halk tarafından bu isimleriyle anıldıkları halde, bunların tamamı resmîyetini kaybetmiş durumdadır.

     Cumhuriyet tarihi boyunca 28 bin isim zorla değiştirilmiştir. Asimilasyon amaçlı olarak değiştirilmiştir. Bunların 12 bin 211 tanesi köy isimleridir. Ülkede ismi değiştirilmeyen nerdeyse bir dönümlük bir toprak parçasının bile kalmadığı, 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin ismin zorla değiştirildiği, haritadan silindiği, yok edildiği bu “asimilasyon politikası”, bu topraklar üzerinde yaşanan en büyük utançtır.

     Bu utanç, aynı zamanda, hiç abartmasız, hak ve adalet mefkumundan uzaklaşmamış, vicdanı körelip kararmamış, erdem ve fazilet melekelerini yitirmemiş herkesin rahatlıkla kabul edeceği üzere, Kızılderili soykırımı ve Afrika’daki “insan ticareti”nden sonra, insanlık tarihinin en yüzkızartıcı 3. büyük suçudur. Tarihin en büyük 3. soykırımıdır.

     Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin yerleşim biriminin adı zorla değiştirilmiştir. Başka bir ifadeyle ülkemizdeki köylerin takriben yüzde 35’inin adları değiştirilmiştir. Bunlar yerleşik halkın rızası olmadan, tamamen asimilasyon amaçlı yürürlüğe konan bir politikanın sonucudur. İsim değiştirme işlemleri yapılırken en çok dikkat edilen özellik, Türkçe olmayan yahut olmadığı düşünülenler ile karışıklığa sebep olan isimlerin öncelikle ele alınması ve değiştirilmesidir.

     – Köylerin ve şehirlerin eski gerçek isimlerini ortaya çıkarmak, bunları bir çalışmada toplayıp kitaplaştırmak için, henüz bilgisayar ve internetin olmadığı 90’lı yılların başında Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu bölgelerini 4 yıl boyunca ilçe ilçe gezdiniz.  Bunu yaparken genç bir üniversite öğrencisiydiniz; hiçbir akademik sıfatınız da yoktu. Bütün harçlığınızı bu işe vererek, üstelik 90’lı yılların o terör ve kaos ortamında bunu gerçekleştirdiniz. İlginç ve takdire şayan bir olay doğrusu. Kitabınız bu alanda “Cumhuriyet tarihi boyunca ortaya konan ilk çalışma” özelliği taşıyor. Böyle bir çalışma yapmak fikri sizde nasıl oluşmuştu? Neden bu işe giriştiniz?

     Türkiye’de asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilmiş yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini araştırmak, bunları bir çalışmada toplamak fikri, bende lise son sınıfta oluştu, daha 17 – 18 yaşlarındayken. İstanbul’daydım o zamanlar. Fikir herhangi bir ilginç olay ya da başıma gelen bir hadise sonucu oluşmuş değil. Benim karakter olarak böyle şeylere zaten oldum olası ilgim vardı. Coğrafya, kültür, dil, isimler ve sözcükler, gizemli ya da üstü örtülmüş şeyler, her zaman için ilgimi çeken konular olmuştur.

     Ben bu konuya ilgi duymaya başladığımda ve böyle bir çalışma yapmayı kafama koyduğumda, imkânlar şimdiki gibi değildi. İnternet denen bir olay yoktu, bilgisayarın kendisi de yoktu. Dolayısıyla arzu ettiğiniz bir bilgiye oturduğunuz yerden ulaşma şansınız bulunmuyordu. Bu durumda ya o konuda yazılmış kitapları tarayacaktınız, ya da o konuyla yakından ilgili çevrelerin çıkardıkları gazete ve dergileri takip edecektiniz.

     Ancak konuyla ilgili kaleme alınmış hiçbir kitap yoktu ortada. Eğer tamamlayabilirsem ve sonra da yayınlayabilirsem, bu alanda yazılmış ilk kitap benimki olacaktı. Dolayısıyla başvuru kaynağı yönünden hiçbir şansım yoktu. Geriye sadece konuyla ilgili çevrelerin yayınlarını takip etmek kalıyordu ama onlar da böyle bir konuda hiçbir şey yazmıyor, konuyu gündemleştirmiyorlardı. Kürtçe dil yasağı, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar, zorunlu göç gibi konular – ki bunların hepsi de muhakkak önemli ve işlenmesi gereken konular – çok yoğun bir şekilde işleniyordu ancak bunları olması gerektiği gibi, takdire şayan bir şekilde işleyen “Kürtler’e ait” gazete ve dergiler, nedense yerleşim birimlerimizin eski gerçek isimleriyle ilgili birşey yazmıyorlar, bu konuda herhangi bir araştırma, makale, dosya yayınlamıyorlardı. Sadece “devlet teröründen” veya “Kürt halkının karşı karşıya kaldığı mağduriyetlerden”, “inkâr ve imhâ politikalarından” bahsettikleri yazılarında binlerce köy isminin değiştirildiği sadece birkaç cümleyle belirtiliyordu, o kadar!

     Dolayısıyla, ıssız bir adaya düşen biri gibi, avlanmak için olsun ateş yakmak için olsun, elimde hiçbir alet ve edevat olmadan balık tutmak ve onu pişirmek zorundaydım.

     Benim bunun için Diyarbakır’a gidip oraya yerleşmem gerekiyordu. Çünkü orası bölgenin merkeziydi. Fakat o dönemin kaos ve terör ortamında, 19 yaşındaki bir öğrenci bunu nasıl yapacak? Tek yolu var: Dicle Üniversitesi öğrencisi olmak.

     “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabımı yazmak için çalışma yapmaya başladığımda, samimî konuşmak gerekirse, hedefimde sadece Kürt köyleri vardı. Yani Laz köyleriymiş, Çerkes köyleriymiş, bunlar aklımın ucundan bile geçmiyordu. Böyle birşeyi hiç bilmiyordum bile. Ben sadece bizim köylerin bu olaya maruz kaldığını sanıyordum. Fakat bir çalışma yapmaya başladığınız zaman, çalıştıkça ufkunuz genişler, çalıştıkça ufkunuz genişler ve ufkunuz genişledikçe de çalışmanızın şablonu da genişler, çerçevesi daha bir büyür, daha bir kapsamlı hale gelir.

     “Adını Arayan Coğrafya” çalışmasını yaparken, bu asimilasyon politikasının yalnızca Kürt köyleriyle veya Kürtçe isimlerle sınırlı olmadığını, ırkçı rejimin bu topraklara ait herşeyi ortadan kaldırıp yok ettiğini, bu durumun Türkçe olmayan tüm yer isimleri için geçerli olduğunu, Karadeniz’deki köylerin de aynı akıbete maruz kaldıklarını öğrendim. Yüz yıla yakındır bir “devlet” tarafından değil, bir “musibet” tarafından yönetildiğimizi, bu ırkçı – şovenist zihniyetin gerçek anlamda ülkemizin ve âzîz milletimizin başına musallat olmuş bir musibet olduğunu kavradım.

     Bu gerçeği öğrendikten sonra Karadeniz’e de gitmeye karar verdim. Gidip Karadeniz’i de gezecek, oradaki köylerin de eski isimlerini araştıracaktım. Karadeniz’e gittim ve bu iş için Karadeniz’de bir hafta, iki hafta değil, tam birbuçuk ay kaldım. Bu süre zarfında, diyebilirim ki, gitmediğim ilçe kalmadı.

     Henüz Diyarbakır’da öğrenci olduğum 90’lı yılların başında, Doğu, Güneydoğu, Karadeniz ve İç Anadolu olarak adlandırılan bölgeleri ilçe ilçe gezerek ve oranın yerli halklarıyla konuşarak bu eseri kaleme aldım. Bu çalışmayı yaparken henüz 21 yaşında genç bir üniversite öğrencisiydim. Üstelik o dönemler, Türkiye’de terör olaylarının zirvede olduğu, binlerce faili meçhul cinayetin işlendiği, fırından ekmek almak için dışarı çıkanların bir daha evine geri dönemediği, her gün çatışmaların yaşandığı, köylerin yakıldığı, bölgenin OHAL yasalarıyla yönetildiği bir zaman dilimiydi. Türkiye’nin son otuz yılının en korkunç ve karanlık dönemiydi.

     Böyle bir dönemde, henüz genç hatta bir çocuk denebilecek yaşta ve sıradan biri, hiçbir sıfatı ve akademik kariyeri de bulunmayan, henüz 21 yaşındaki bir öğrenci olarak ben, insanların konuşmaya bile cesaret edemediği bir konuda canımı da tehlikeye atarak bölgeyi karış karış gezdim ve gittiğim her yerde, oranın insanlarını başıma toplayarak onlardan tek tek köylerinin ve beldelerinin eski gerçek isimlerini sordum, böyle bir çalışma yaptığımı insanlara söyleyerek onların verdiği isimleri not ettim. Bütün harçlığımı ve zamanımı bu iş için harcadım. O dönemde internet denen bir olay da yoktu; arzuladığınız bir bilgiye oturduğunuz yerden ulaşma şansınız da bulunmuyordu.

     O dönemde, OHAL bölgesinde yolculuk yapmak bile büyük bir eziyetti. Her iki kilometrede bir otobüs (veya minibüs) jandarmalar veya özel timler tarafından durdurulur, bütün yolcular dışarı çıkarılır ve tek tek kimlik kontrolünden geçirilirdi. Çoğu zaman da üstüne bir de aranırlardı. Gündüz vakitlerinde jandarmanın / özel timlerin yaptığını gece vakitlerinde de PKK yapardı. Böyle bir dönemdi, günlük rutin hayatın bile çileli olduğu bir zaman dilimiydi.

     Ben ilçe ilçe gezip köy isimlerini toplarken, yol kontrollerindeki aramalarda onların ne olduklarını anlamasınlar diye, topladığm köy isimlerini not defterime hiçbir zaman Latin Alfabesi’yle yazmazdım. Çünkü okuyabilirler ve dolayısıyla anlayabilirlerdi. Topladığım binlerce Kürtçe, Arapça, Ermenice, Gürcüce, Lazca, Çerkesçe isimleri bazen Arap Alfabesi’yle, bazen Kiril Alfabesi’yle, bazen Yunan Alfabesi’yle, bazen İbranî Alfabesi’yle, bazen de Japon Alfabesi’yle (Hira – Kana, Kata – Kana ve Kanji) yazıyordum. Bunların köy isimleri olduğunu anlamasınlar diye; sorduklarında “yabancı dil çalışıyorum” diyeyim diye.

     Tam 2 yıl boyunca bu çalışma için bir ilçeden diğer bir ilçeye seyahat ettim, her gittiğim yerde hiç tanımadığım ilçe sakinlerini başıma toplayarak onlara hazırladığım kitaptan söz ettim ve o insanlardan köylerinin eski isimlerini aldım. Bu çalışmam esnasında Güneydoğu’nun en güney ucu olan Suriye sınırındaki dikenlitellerden tutun mavi ile yeşilin buluştuğu Karadeniz kıyılarına, Van Gölü kıyısındaki şehir ve köylerden tutun İç Anadolu’daki bozkır topraklara kadar bölgeyi eski dönemlerdeki seyyâhlar gibi karış karış gezdim.

     Kitap uzun bir emek sonucu tamamlandı ancak, yayınlanan kitabın sadece ikinci bölümünden ibaretti, yani “Yurtta Asimilasyon” bölümünden. Kitabın ikinci bölümü olan “Yurtta Asimilasyon”, “Adını Arayan Coğrafya”nın tamamıydı.

     Yıllar sonra Almanya’ya gidip yerleştim. Almanya’dayken, bu kez, bu asimilasyon politikalarının dünyadaki uygulamalarını merak edip araştırdım. Kitabın ilk bölümü olan “Dünyada Asimilasyon” bölümünü Almanya’da kaleme aldım. Fakat bu bölümü gezerek değil, Almanca kaynakları tarayarak, atlasları inceleyerek, tarih ve coğrafya kitaplarını karıştırarak yazdım. Yani ne Endülüs’e gitmişliğim vardır, ne de Grönland’a. Kitabın ilk bölümünü herkes nasıl kitap yazıyorsa öyle yazdım. Memleketi karış karış gezerek yazdığım kitabın sadece ikinci bölümüdür; “Yurtta Asimilasyon” bölümü. Yani ülkemizle ilgili kısmı.

     Asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Ermenîce, Rumca ve Arapça olan gerçek isimlerini bir çalışmada toplayan “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabım, bu konuyla ilgili Cumhuriyet tarihinde kaleme alınmış ilk kitaptır. 2009 yılında Özedönüş Yayınları arasında çıktı ve benim de ilk kitabımdır ayrıca.

     Kitabın yazarı aslında “Türkiye halkı”. Çünkü halk söyledi, ben yazdım; halk söyledi, ben yazdım. Ben kitabın “yazarı” değil; “yazmanı”yım, “sekreteri”yim. Kitaptaki her ilçe onlarca, yüzlerce insana sorularak kaleme alındı. Bir kişinin değil, bir halkın yazdığı kitaptır bu. Belki de bir ülke halkı tarafından kaleme alınan ilk kitaptır.

     – Kitabınızda şöyle bir bilgi var: “1957 yılı ise adetâ bir dönüm noktası oldu. Bu tarihte, ‘Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu’ oluşturularak sistematik bir asimilasyon politikası hayata geçirildi. Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumu’nun temsilcileri bulunduğu bu komisyonda, Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmî adları ‘Kürdistan’ ve ‘Lazistan’ olan coğrafyalarda yer alan tüm yerleşim birimlerinin adları ve coğrafî isimler değiştirilerek onlara Türkçe uyduruk isimler verildi.” Kitabınızla buna bir kez daha şahid oluyoruz. Bu politika o topraklarda yaşayan insanlar açısından nasıl bir etki bıraktı?

     Korkunç bir etki bıraktı. Toplumun tüm hafızâsı, kültür ve değerleri, tarihsel birikimleri tamamen silinmek istendi. Şimdi her yerleşim biriminin, biri halkın halen günlük yaşamında kullandığı / kullanmaya devam ettiği gerçek ismi var, bir de tabelalarda ve nüfûs cüzdanlarında yazılan uyduruk resmî ismi.

     – Başbakan Erdoğan’a yazdığınız mektupta, “Bir ülke düşünün ki, o ülkenin yollarında aracınızla seyrederken karşınıza çıkan tüm trafik levhaları size yalan söylemektedirler” diyorsunuz. Sizi bu araştırmaya iten temel neden bu mu?

     Çünkü insanım. Çünkü Müslüman’ım. Çünkü Kürd’üm. Çünkü bu toprakların çocuğuyum.

     Bu şu demek: Allâh’a karşı sorumluluğum var. İnsanlığa karşı sorumluluğum var. Kürt halkına karşı sorumluluğum var. Vatanıma karşı sorumluluğum var.

     12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin ismin zorla, zorbaca değiştirilmesinden bahsediyoruz. Yaşadığımız coğrafyada “Türk, Türkçe ve Türklük” dışında ne varsa herşeyi tamamen haritadan silmeye ve ortadan kaldırmaya yönelik sistematik bir asimilasyon politikasından, toprağa ve dile yönelik bir soykırımdan bahsediyoruz.

     Bu bir kültür soykırımıdır; tarih soykırımıdır, toprak soykırımıdır, dil soykırımıdır. Kimlik sykırımıdır.

     Bir ülke düşünün ki, oradaki şehir ve köy isimlerinin yarısı uydurmadır. Bir paşa tarafından veya ellerinde güç olan üç beş kişi tarafından masa başında uydurulmuştur.

     Bir ülke düşünün ki, oradaki binlerce yerleşim biriminin gerçek ismi başka, resmîyetteki ismi başkadır.

     Bir ülke düşünün ki, o ülkenin milyonlarca vatandaşı kendi köyünün resmî ismini bilmemektedir.

     Bir ülke düşünün ki, o ülkenin yollarında aracınızla seyrederken karşınıza çıkan tüm trafik levhaları size yalan söylemektedirler.

     Bu bir insanlık ayıbıdır, ülkemiz için bir utançtır. Hepimiz için bir utançtır bu. Bu insan onur ve haysiyetinin ayaklar altına alınmasıdır! Bir insanlık suçudur.

     Bunun insanlık tarihinde, dünya tarihinde ikinci bir örneği yoktur, olmamıştır.

     – Kitapta “Pakistan” isminin anlamı oldukça dikkatimi çekti. Onu okuyucularımız için anlatabilir misiniz?

     Evet, “Pakistan” adının doğuşunun çok ilginç bir öyküsü vardır. Bu ismin bu ülkeye nasıl ve niçin verildiğini bilmekte fayda var. Türkiye’de ve dünya kamuoyunda bilinen tek şey, bu ismin “pak insanlar ülkesi” (temiz insanlar ülkesi) anlamına geldiğidir. Doğru olmakla beraber, eksik bir bilgidir bu. Çünkü bu isim, öyle gelişigüzel verilmiş bir isim değildir. “Pakistan” adının anlamı, sanılandan çok daha derin boyutludur.

     Bilindiği üzere, eskiden Pakistan diye bir yer yoktu. Sadece Hindistan vardı. “Bağımsız bir devlet” fikrini ilk ortaya atan, 1930 yılında, büyük şâir Muhammed İqbal’dir. Şiirlerini Urduca ve Farsça kaleme alan Muhammed İqbal (1877 – 1938)’a göre Hindistan’da iki ayrı millet (Hindular ve Müslümanlar) vardı ve her biri kendi yoluna gitmeliydi. Bu fikir, ülkede yaşayan Müslümanlarca kabul görür. Daha ülke kurulmadan, kurulacak olan ülkeye “isim” aranır. Müslümanlar, Müslümanlar’ın yaşadığı eyaletleri kapsayacak olan topraklarda kurmayı amaçladıkları ülkeye isim bulmak için “yarışma” düzenlerler. Sonuçta, Büyük Britanya’daki Cambridge Üniversitesi’nde okuyan Xudri Rahmet Ali adındaki genç bir üniversite öğrencisinin bulduğu “Pakistan” ismi yarışmayı kazanır (1933).

     Genç bir talebenin keşfettiği bu isim, gerçekten mükemmel bir isimdi. “Pakistan” kelime olarak “temiz insanlar ülkesi” anlamına geliyordu. Aynı zamanda “Pakistan” ismindeki her harf, bir şifreydi. Çünkü her harf, ülkenin bir eyâletini simgeliyordu. Şöyle ki: “PAKİSTAN” ismindeki “P” harfi Pencab eyâletini, “A” harfi Afgan Bölgesi’ni, “K” harfi Keşmir eyâletini, “İ” harfi halkın dîni olan âzîz İslam dinini, S” harfi Sind eyâletini, “-tan” eki ise Belucistan eyâletini simgeliyor. Yani “PAKİSTAN”, bütün bu isimlerin kısaltılmışı oluyordu: “Pencab + Afganî + Keşmir + İslâm + Sind + belucisTAN = PAKİSTAN”.

     – Kitapta Almanya’nın Polonya ve Çekistan’da, Fransa’nın Korsika, Cezayir ya da diğer Afrika ülkelerinde, İspanya’nın Endülüs’te yaptıkları uygulamaların ayrıntılı olarak incelendiğini görüyoruz. Bize bazı örneklerle bu konuları açabilir misiniz?

     Evet, özellikle Endülüs kısmı çok ilginçtir. “Adını Arayan Coğrafya” kitabım aynı zamanda, bugünkü İspanya topraklarındaki şehirlerin Endülüs dönemindeki İslamî isimlerini tam liste olarak vermektedir. Kitabımda o isimlerin hepsi var.

     711 – 1492 yılları arasında İslam’ın egemenliğinde bulunan Endülüs toprakları, Avrupa’daki Endülüs İslam Devleti’nin hüküm sürdüğü ve Müslümanlar’ın Avrupa’ya adalet ve medeniyeti taşıdığı coğrafyadır. Müslümanlar’ın bu topraklara verdiği bir isim olan “El- Endûlûs”, ismini buranın çok köklü bir kavmi olan Vandallar’dan alır. Müslümanların İber Yarımadası’ndaki varlığı nihaî olarak Moriskolar’ın 1609’da İspanya’dan sınırdışı edilmesiyle son bulmuştur.

     8. yy’ın başında Emewî Devleti’nin Kuzey Afrika’daki valisi olan Musa bin Nusayr, Emewî Halifesi Welid bin Abdulmelik’in desteğiyle Berberî bir kumandan olan Tariq bin Ziyad’ı Cebel-i Tariq (Cebelitarık) Boğazı’nı geçerek İber Yarımadası’na gönderdi. 750 yılına kadar Endülüs, Emewîler’in gönderdiği valiler tarafından yönetildi.

     756 – 1031 yılları arasındaki dönem, Endülüs’ün en parlak dönemi oldu. Endülüs’ün başkenti Qurtuba (Cordoba), Bağdad ve Qahire’den sonra İslam dünyasının üçüncü önemli bilim merkezi haline geldi.

     Avrupa İslam Devleti olan Endülüs’te sırasıyla Valiler Dönemi ( 714 – 756), Emewîler Dönemi (756 – 1031), Tawaif’ul- Mûlk (Beylikler) Dönemi (1031 – 1090), Murabıtlar Dönemi (1090 – 1147), Muwahhîdler Dönemi (1146 – 1248), Ğrnata (Grenada) Sultanlığı (1232 – 1492) ve Mûdeccenler ve Moriskolar (1492 – 1610) devirleri yaşandı.

     1492’de Beni Ahmer Devleti’nin yıkılışı ile İspanya’daki 781 yıllık İslam egemenliği sona erdi. Bu tarihten sonra coğrafî keşifler başladı.

     Endülüs’ü yıkıp işgal ettikten sonra bu coğrafyadaki Müslümanlar’ı ve Yahudîler’i katliâma uğratan, sağ kalanları ise sürgün eden İspanyol krallıkları, Endülüs İslam Medeniyeti’nin bütün izlerini sildiler.

     Müslümanlar’ın kurduğu kentlerin gerçek isimlerini atan Hristiyan işgalciler, bu yerleşim birimlerine İspanyolca, Portekizce ve Fransızca isimler verdiler. Birkaç örnek vereyim:

     Balât’us- Sûf: Balazote

     Beled’ul- Welîd: Valladolid

     Belensiye: Valencia

     Cebel-i Süleyman: Cuesta de Zulema

     Cebel-i Tariq: Gibraltar

     Cennet’ul- Arif: Generalife

     Fentidünya: Fuentidueña

     Xısn’ul- Mûdewwer: Alomodavar del Rio

     İklim el- Munestîr: Almonaster la Real

     İşbilîye: Sevilla

     Qalâ’tul- Eyyûb: Calatayub

     Kaniya Reş: Caceres

     Koma Reş: Comares

     Maide’tul- Melik: Mesa del Rey

     Medine’tul- Salim: Medinaceli

     Wâdî’l- Hicare: Guadalajara

     – Yerleşim yerlerinin eski isimlerinin verileceğinin konuşulduğu şu günlerde kitabınız daha da bir önem kazandı sanırım…

     Öyle oldu, evet. Fakat benim için artık bundan sonra önemli olan, kitabın önem kazanması değil, eski gerçek isimlerin bir an önce iade edilmesidir. Bu ırkçı – şovenist politikaların ve asimilasyonun son bulmasıdır. Kitaptan ziyade bu önemli.

     Zûlüm ve haksızlıklar son bulsun, adalet ve kardeşlik hâkim olsun, biz başka konularda kitaplar yazalım. Çocuk kitapları, güzel öykü kitapları yazalım. Bunu istiyoruz.

     – 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra, askerî rejim tarafından asimilasyonun daha bir hızlandırılarak devam ettirildiğini görüyoruz. 1981 – 83 yılları arasında özellikle Kürtler’in yaşadığı Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yönelik, dünyada ve tarihte belki de eşine rastlanmayan bir kapsamlıkta, o coğrafyanın tarihini ve köklerini adeta tamamen ortadan kaldırmak amaçlı bir “isim operasyonu” gerçekleştirildi. Siz bunu nasıl yorumladınız? Buna bir ad koyabildiniz mi?

     Irkçı ve şovenist rejimlerin egemen olduğu ülkelerde, devlet zaten inkârcı ve asimilasyoncudur, tabiâtı gereği öyledir. Askerî darbeler bu şovenist politikaları sadece daha bir katılaştırıyor.

     – Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 30 Eylül günü açıkladığı “Demokratikleşme Paketi”nde yer alan “1980 sonrasında değiştirilen köy adları eski isimlerine dönebilir” maddesi eski yer isimleri tartışmasını yeniden başlattı. Erdoğan’ın “1980 sonrası” vurgusu bir dil sürçmesi miydi, yoksa “eski isimler yasası” 1980 öncesini kapsamayacak mı? Sizce bu ne ifade ediyor?

     Ben bunun bir dil sürçmesi olduğuna inanmak istiyorum. Çünkü eğer gerçekten sadece 12 Eylül 1980 askerî darbe sonrasındaki isim değişikliğini kapsıyorsa, bunun pek bir anlamı olmayacaktır. Ya da belki de bu söylem, Başbakan’ın konuya tam vakıf olmamasından kaynaklanan bir ifade yanlışlığı da olabilir. Ben açıkçası böyle bir garabete ihtimal vermiyorum. Yani Başbakan genel olarak değiştirilen köy isimlerini kastetmiştir, fakat bunu ifade ederken “eksik söylem” geliştirmiştir. Böyle düşünüyorum. Belkid e fazlaca iyimser olmak istediğim için böyle düşünüyorum ama, inşallâh beni bu hüsn-i zanımdan dolayı pişman etmezler.

     Dediğim gibi, eğer sadece 1980 sonrası değiştirilen isimleri kapsıyorsa, hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü bu asimilasyon süreci 1978 yılında tamamlanmıştır. “Sadece 1980 sonrasını kapsayacak” demek, aslında bir nevî “asimilasyon devam etsin” demektir. Öyle demektir çünkü süreç, 1978’de tamamlanmıştır aslında. 12 Eylül askerî rejimi sadece “eksik bırakılan yerleri tamamlamıştı”, hepsi bu.

     Bakın, süreci başından sonuna kadar kronolojk sırasına göre anlatayım:

     Yerleşim birimlerinin isimlerinin “Türkçeleştirilmesi” ilk olarak 10 Aralık 1920 tarihinde “devlet politikası” şeklinde gündeme geldi ve 1922 yılında ilk adım olarak birçok ilçe, köy, kasaba, dağ, köy isimleri Türkçeleştirildi.

     1925 Şeyh Said Ayaklanması’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu’da yapılan isim değişikliklerinin ardından, 1934 – 36 yılları arasında 834 köye Türkçe isimler verildi. 1938 Dersim Katliâmı’yla birlikte isim değiştirme genelgelerle, valilik kararlarıyla devam etti. Kürtçe, Arapça, Ermenice, Lazca, Gürcüce, Çerkezce isimler genelgelerle ya da yerel yönetimler ve valilik tasarrufu ile değiştirildi.

     1940 yılında İçişleri Bakanlığı’nın 8589 sayılı genelgesi ile ad değiştirme işlemi resmileşti ve tek elden yapılmaya başlandı.

     1957 yılı ise adeta bir dönüm noktası oldu. Bu tarihte, “Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu” oluşturularak sistematik bir asimilasyon politikası hayata geçirildi. Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumu’nun temsilcilerinin bulunduğu bu komisyonda, coğrafyamızda yer alan tüm yerleşim birimlerinin adları ve coğrafî isimler değiştirilerek onlara Türkçe uyduruk isimler verildi.

     Yıllar içinde iktidarlar değişti ama bu kurulun faaliyetleri hiçbir aksamaya uğramadan 1978 yılına kadar devam etti ve bu tarihler arasında binlerce isim değiştirildi.

     Sözkonusu komisyonun 1978’e kadar yürüttüğü bu asimilasyon faaliyeti, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonra, askerî rejim tarafından daha bir hızlandırılarak devam ettirildi. 1981 – 83 yılları arasında özellikle Kürtler’in yaşadığı Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yönelik, dünyada ve tarihte belki de eşine rastlanmayan bir kapsamlıkta, o coğrafyanın tarihini ve köklerini adeta tamamen ortadan kaldırmak amaçlı bir “isim operasyonu” gerçekleştirildi. Bunun sonucu olarak bölgede ismi değiştirilmeyen nerdeyse bir dönümlük bir toprak parçası bile kalmadı.

     Asimilasyon tarihini böyle kronolojik bir hafızâya tabi tuttuğumuzda, şunu görüyoruz: Asimilasyon sürecinin asıl zamanı, 1957 – 1978 yılları arasındaki döneme tekabül ediyor. Yani 1957’den öncesi sadece bir “başlangıç”, 1978’den sonrası ise sadece bir “tamamlama”dır. Ne yapılmışsa 1957 – 1978 arasında yapılmış.

     Dolayısıyla “sadece 1980 sonrasını kapsayacak” demek, milletle alay etmektir, konunun özünü bilenlerle dalga geçmektir. Böyle bir ciddiyetsizliği asla ve asla kabul edemem, etmeyeceğiz.

     Böyle bir garabet olabilir mi? Eğer sadece 1980 sonrasını kapsayacaksa, o zaman Tunceli’yi nasıl Dersim yapacaksınız? Dersim’in Tunceli olması, 25 Aralık 1935’tedir.

     – Yer isimlerinin değiştirilip onlara masa başında Türkçe isimler verilmesinin mantığı nedir?

     Mantığı yoktur, ideolojisi vardır. Binlerce yer ismini zorla değiştirmenin mantığı ne olabilir?

     30 milyon insanın anadilinin Kürtçe olduğu bir ülkede “Kürtçe anadilde eğitim”in yasak oluşunun bir mantığı var mıdır?

     Kadın nüfûsunun % 80’inin başörtülü olduğu bir ülkede “başörtü yasağı” oluşunun bir mantığı var mıdır?

     Şafiî olsun, Alevî olsun, Caferî olsun, herkesin “Hanefî mezhebine göre dînî eğitim almak” zorunda olmasının bir mantığı var mıdır?

     Asimilasyon politikalarında amaç, bu topraklar üzerinde – başta Kürtler ve Lazlar olmak üzere – “Türk olmayan” kavimlere ait herşeyi ortadan kaldırmak, yok etmek, haritadan silmek, ne var ne yok herşeyi “Türkleştirmek”tir.

     – Bu sorunun da temelinde yine tek tipçi bir zihniyet mi yatıyor?

     Kesinlikle. “Tek dil, tek ırk”; amaç budur. Şimdi buna “tek lider, tek basın, tek twitter” de eklendi.

     – Hangi dillerdeki yer isimleri değiştirildi, bunların yüzde kaçı Kürdistan’daydı? Örneklerle açıkalar mısınız?

     Bütün Kürtçe, Lazca, Gürcüce, Rumca, Ermenîce, Arapça, Çerkezce isimler silinmiş, hepsinin yerine uydurma Türkçe isimler verilmiştir. Bu politika yoğun olarak Kürt nüfûsun yaşadığı Doğu ve Güneydoğu ile Laz ve Gürcü nüfûsun yaşadığı Karadeniz bölgelerinde (Cumhuriyet’ten önce resmî isimleri “Kürdistan” ve “Lazistan” olan topraklarda) uygulanmıştır.

     Bugün bu konu ne zaman gündeme gelse, herkesin aklına hemen Kürt köyleri gelmektedir. Bunda eleştirilecek bir durum yok; çünkü bunun kavgasını bugüne dek en çok ve hatta bir bakıma sadece Kürtler verdiler. Fakat yanlış olan şu ki, insanların aklına sadece Kürt köyleri gelmektedir. Daha birkaç yıl önce Türkiye’nin batısındaki insanların belki de böyle bir olaydan haberleri yoktu. Şimdi herkes biliyor ama, galiba büyük bir kısmı hâlâ bunun sadece Kürt köyleriyle sınırlı bir olay olduğunu sanıyor. Halbuki bu asimilasyon politikası, çok daha geniş kapsamlı bir soykırım.

     Peki bu soykırımı yapan güçler, önce Doğu vilayetlerine yönelip bütün Kürtçe, Ermenîce ve Arapça isimleri ortadan kaldırıyor da, daha sonra “Temizlemişken bari hepsini temizleyeyim” deyip mi diğer bölgelere yöneliyor? Hayır, böyle değil. Fakat herkes böyle biliyor, bu şekilde olmuş sanıyor. Halbuki vakıâ, bunun tam tersi.

     Asimilasyon, ilk olarak Karadeniz’de başlatılıyor. Önce Karadeniz’deki Rumca, Lazca, Gürcüce isimleri ortadan kaldırıyorlar. Daha Kürt köylerine hiç dokunmamışlar bile. Önce Lazistan’a ait ne varsa yok ediyorlar, haritadan siliyorlar. Lazistan’ın işini bitirdikten sonra Kürdistan’a yöneliyorlar.

     1915 yılında Enver Paşa’nın da girişimiyle Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı), yer adlarının değiştirilmesiyle ilgili bir bildiri yayınlıyor. Bildirinin sağ üst köşesindeki tarih; 14 Teşrîn-i Ewwel 1331. Yani 27 Ekim 1915.

     Düşünün, daha “yer isimlerini değiştirmek” ile ilgili bir girişim yok, böyle bir proje de yok. Bu emirname, özel olarak bir vilayetimiz için çıkartılıyor.

     Hangi vilayet bu? Trabzon.

     Hangi isimler için? Özel olarak Rumca isimler için; ama aynı şekilde Lazca ve Gürcüce isimleri de kapsayacak şekilde.

     Emirnamede şöyle deniyor: “Ermenîce, Rumca, Bulgarca, hatta Türk olmayan Müslüman kavimlere ait vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir gibi bütün adlar Türkçeleştirilecektir.”

     Dahiliye Nezareti’nde kaleme alınan bu emirname, 24 Teşrîn-i Sanî 1331 (7 Aralık 1915) tarihinde Trabzon Vilayeti Mektub-i Kalemî (Trabzon Valiliği Yazıişleri Müdürlüğü)’ne gönderiliyor. Trabzon Valiliği’nin 20 Haziran 1916’da kaleme aldığı 63 sayılı cevabî yazı da Vilayet Encümeni tarafından onaylanarak 3 Temmuz 1916 günü İçişleri Bakanlığı’na gönderiliyor.

     Bütün bunlar, daha asimilasyon politikasının hayata geçirilmediği, bununla ilgili bir taslak veya projenin de olmadığı bir zamanda oluyor.

     Yerleşim birimlerinin isimlerinin “Türkçeleştirilmesi” ilk olarak 10 Aralık 1920 tarihinde “devlet politikası” şeklinde gündeme geliyor ve 1922 yılında ilk adım olarak birçok ilçe, köy, kasaba, dağ, köy isimleri Türkçeleştiriliyor.

     Yani, insanlık tarihinin en yüzkızartıcı 3. büyük suçu ve ülkemizin alnındaki en büyük utanç olan bu asimilasyon politikası, 10 Aralık 1920 tarihinde gündeme geliyor. Cumhuriyet’in ilânından üç yıl önce; ama onu kuracak olan aynı İttihat – Terakkici kafatasçılar tarafından. Uygulama ise 1922 tarihinde başlatılıyor.

     1922’de başlatılıyor bu “isim değiştirme” operasyonu. Peki nerede başlatılıyor? Diyarbakır’da mı, Elâzığ’da mı, Bingöl’de mi? Hayır.

     Nerede? Artvin’de…. Livane şehrimizde yani. Kolheti Lazika’nın kalbinde. Asimilasyon politikalarından ilk nasibini alan, köylerinin isimleri zorla ilk değiştirilen vilayetimiz, Artvin ilimizdir.

     Kürtçe isimler değil bunlar, Arapça isimler değil, Ermenîce değil, Rumca değil, Çerkezce değil, Hititçe değil.

     Lazca ve Gürcüce isimler hepsi de.

     Olayı özetlersek: Yer isimlerini değiştirmek gibi bir fikri, ırkçı kadroların aklına getiren, Trabzon’daki Rumca ve Lazca yer isimleri… Tarih, 1915 – 16.

     Asimilasyon politikasının “devlet politikası” olarak karara bağlanması, 10 Aralık 1920.

     Asimilasyon politikasının ilk uygulanmaya başlatıldığı ve köy / ilçe isimlerinin ilk değiştirildiği yer, Artvin… Tarih, 1922.

     Bütün buraya kadar hâlâ Osmanlı ülkesindeyiz. Daha ortada Cumhuriyet falan yok.

     Asimilasyon poltikasının Kürdistan’a yönelmesi ise Cumhuriyet’ten sonra… Tarih, 1925.

     Türkiye’de ismi değiştirilen köylerin sayısı 12 bin 211’dir. Bir başka ifade ile ülkemizdeki köylerin takriben % 35 kadarının ismi değiştirilmiş durumdadır. İsim değiştirme işlemleri yapılırken en çok dikkat edilen özellik Türkçe olmayan yahut olmadığı düşünülenler ile karışıklığa sebep olan isimlerin öncelikle ele alınması ve değiştirilmesidir.

     İsimleri değiştirilen köy sayılarının illere göre sıralaması şu şekilde:

İl Adı

Köy Sayısı

   

Erzurum

653 köy

Mardin

647 köy

Diyarbakır

555 köy

Van

415 köy

Sivas

406 köy

Kars

398 köy

Siirt

392 köy

Trabzon

390 köy

Şanlıurfa

389 köy

Elâzığ

383 köy

Ağrı

374 köy

Erzincan

366 köy

Gümüşhane

343 köy

Muş

297 köy

Kastamonu

295 köy

Gaziantep

279 köy

Tunceli

273 köy

Bingöl

247 köy

Tokat

245 köy

Bitlis

236 köy

Konya

236 köy

Adıyaman

224 köy

Malatya

217 köy

Ankara

193 köy

Samsun

185 köy

Bolu

182 köy

Adana

169 köy

Antalya

168 köy

Giresun

167 köy

Zonguldak

156 köy

Bursa

136 köy

Ordu

134 köy

Hakkâri

128 köy

Hatay

117 köy

Sakarya

117 köy

Mersin

112 köy

Balıkesir

110 köy

Kahramanmaraş

105 köy

Rize

105 köy

Çorum

103 köy

Artvin

101 köy

Amasya

99 köy

Kütahya

93 köy

Yozgat

90 köy

Afyonkarahisar

88 köy

Kayseri

86 köy

Manisa

83 köy

Çankırı

76 köy

Eskişehir

70 köy

Muğla

70 köy

Aydın

69 köy

İzmir

68 köy

Sinop

59 köy

Denizli

53 köy

Çanakkale

53 köy

Burdur

49 köy

Niğde

48 köy

Uşak

47 köy

Isparta

46 köy

Kırşehir

39 köy

Kırklareli

35 köy

Bilecik

32 köy

Kocaeli

26 köy

Nevşehir

24 köy

İstanbul

21 köy

Edirne

20 köy

Tekirdağ

19 köy

   

Toplam

12.211 köy

     Yukarıdaki bu tablo, ülkemiz için bir utançtır. Yaşadığımız topraklar üzerindeki en büyük ayıptır.

     – Bir yazınızda, “Türkiye’de Türklük’ten, Türkçe’den ve Türkçe isimlerden başka hiçbir şeye hayat hakkı tanınmamıştır” diyorsunuz. Biraz açar mısınız?

     Bugün dünya üzerinde 200’ün üzerinde ülke / devlet vardır. Bunların 193 tanesi uluslararası hukuk tarafından tanınan ülkeler / devletlerdir ve sadece biri (Vatikan) hariç, 192 tanesi Birleşmiş Milletler (BM) üyesidir. Ancak dünya üzerinde, İzlanda hariç hiçbir ülke “tek dil ve etnik köken”den, Vatikan hariç hiçbir ülke “tek mezhep ve sosyal sınıf”tan, Kuzey Kore hariç hiçbir ülke de “tek ideoloji ve dünya görüşü”nden meydana gelmemiştir. Bilakis dünya üzerinde, devletleşmiş olsun veya olmasın, tanınsın veya tanınmasın, yukarıda verdiğimiz üç örnek (İzlanda, Vatikan, Kuzey Kore) hariç, bütün ülkeler ve coğrafyalar, farklı etnik kökenlerden gelip farklı diller konuşan, farklı mezhebî inanca mensup ve farklı sosyal sınıflara ait, farklı düşüncelere ve dünya görüşlerine sahip insanlardan oluşmaktadır.

     Ancak yaşadığımız ülkede 100 yıla yakındır asimilasyoncu ve tek tipçi bir rejimi benimsemiş olan devlet, sahip olduğu resmî ideoloji ve halka karşı baskıyla, zor ve cebir ile dayattığı devlet politikasıyla ülkeyi bu üç ülkeye (İzlanda, Vatikan, Kuzey Kore) benzetmeye çalışmıştır ve halen dahi çalışmaktadır ki, bunu yapmaya çalışan devlet, ne garip ve çelişkili bir durumdur ki, farklı dîn, dil, mezhep, kültür, coğrafya, etnik kökenden insanları yüzyıllar boyunca – şöyle veya böyle – birarada tutabilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi topraklarda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletidir. 100 yıla yakındır uygulamaya çalıştığı ve sonuç alamadığı halde vazgeçmediği “tek tipçi” resmî politikalarını terk edemeyen devlet, “tek dil, tek ırk”çı Türkçülük politikasıyla ülkeyi “tek dil ve ırk”tan meydana gelen İzlanda’ya, “tek mezhep”çi Hanefîcilik politikasıyla ülkeyi “tek mezhep”ten meydana gelen Vatikan’a, “tek ideoloji”ci Atatürkçülük ve Kemalizm poltikasıyla da ülkeyi “tek ideoloji”den meydana gelen Kuzey Kore’ye benzetmeye çalışmıştır.

     Tuhaf olan, ülkede Türkçe dışındaki tüm dilleri yasaklayan ve tüzel kimlikten soyutlayan Türkiye, medenî hukukunu İsviçre’den alırken, İsviçre’nin tam 4 tane resmî dilinin olması ve ülkede konuşulan tüm dillerin “resmî dil” statüsünde olmasıdır. Yine tuhaf olan, Şafiî olsun Alevî olsun, ülkede herkese zorla Hanefî dîn eğitimi veren Türkiye, yönünü Batı’ya yani Avrupa’ya çevirirken, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde,  kimseye başka bir mezhebe göre dînî eğitim verilmemesidir. İsteyen Ural Dağları’ndan kendini aşağı atarak Cebel-i Tarık Boğazı’ndan okyanusa açılabilir ve tüm Avrupa’yı dolaşarak inceleyebilir; Avrupa ülkelerinde hiçbir Protestan’a Katolik dîn eğitimi, hiçbir Katolik’e de Protestan dîn eğitimi verilmez. Katolik’seniz Katolik mezhebine göre öğrenirsiniz Hristiyanlık inancını, Protestan’sanız Protestan mezhebine, Ortodoks’sanız Ortodoks mezhebine göre.

     Yaşadığımız ülkede İttihatçı kadrolar tarafından kurulan kemalist rejim, Türk ulusçuluğu politikası güderek ülkeyi tıpkı İzlanda adası gibi “tek dil ve tek kavim”den oluşan bir ülke yapmaya çalışmış, bu çabasının bir sonucu olarak, Türkler dışındaki kavimlerin, Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Rum, Ermenî, Gürcü, varlıkları dahi inkâr edilmiş, herkesin “Türk” olduğunu iddiâ etmiş, halen dahi olduğu gibi herkese “Türk” demiş, Kürtçe, Çerkezce, Lazca, Gürcüce, Arapça, bütün dilleri bizzat kanunla yasaklamış ve bu yasağa muhalefet edenleri en ağır şekilde cezalandırmış, Kürtçe, Lazca, Çerkezce, Rumca, Ermenîce, Arapça olan bütün köy ve şehirlerin, göl ve ırmakların, dağ ve ovaların isimlerini halkın rızası olmadan zorla değiştirip onlara uyduruk Türkçe isimler vermiş, Türklük’ten, Türkçe’den ve Türkçe isimlerden başka hiçbir şeye hayat hakkı tanımamıştır. 

     İşte kültür ve medeniyetten, kardeşlik ve birarada yaşama kültüründen zerre kadar nasibini almamış olan laik – kemalist rejim tarafından Anadolu topraklarındaki Kürtlük, Lazlık, Gürcülük, Çerkezlik, Araplık adına ne varsa, herşey zor ve zorbalık ile ortadan kaldırılmaya ve yok edilmeye çalışılmış, bütün bu kavim ve diller, isimler, “Türklük” potası altında, sunî “Türk ulusçuluğu” potası altında eritilmeye ve asimile edilmeye çalışılmış, binlerce yıllık köklü bir tarihe sahip olan Kürt, Laz, Çerkes milletlerine ait ne varsa yok edilmeye çalışılmıştır. Türk olmayan herkesin sokakta anadilleri bile yasaklanmış, konuştukları her kelime başına para cezasına çarptırılmış, tam 28 bin yerleşim biriminin ismi zorla değiştirilmiş, bu halkın İslam önderleri ve âlimleri darağaçlarında sallandırılmış, binlerce yıllık bir tedrisat geçmişleri olan medreseleri kapatılmış, ayrıca bu halklar katliâmlara, sürgünlere, zoraki göçlere mecbur bırakılmıştır.

     Laik – kemalist devletin Anadolu topraklarında, hususen Kürdistan ve Lazistan bölgelerinde gerçekleştirdiği bu barbarlığı geçmişte Moğollar ve Bizanslılar bile yapmamışlardır. Bunu Nazi Almanyası ve Nazi İtalyası bile yapmamıştır. Kızıl Çin ve siyonist İsrail bile yapmamıştır. Bu barbarlığın, bu kültür soykırımının insanlık tarihinde ikinci bir örneği yoktur, hiç olmamıştır. Çünkü bu topraklarda Kürtler’e, Lazlar’a ait ne varsa (dil, dîn, coğrafya, kültür, folklor) tamamen yok edilmeye çalışılmış, ayrıca bu insanlara zorla “Türk” olmaları dayatılmış, milyonlarca Kürt, Laz, Çerkes, Ermenî, Arap, Gürcü çocuklarına okullarda “Ne Mutlu Türküm Diyene”, “Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun” dedirtilmiştir. Bu insan onur ve haysiyeti için bir utançtır! Bir insanlık suçudur. Bunun insanlık tarihinde, dünya tarihinde ikinci bir örneği yoktur, olmamıştır. Moğollar bile bunları yapanların yanında sütten çıkmış ak kaşık gibidirler. Bu ülkede Kürtler’e ve Lazlar’a yaşatılan utanç, daha önce tarihte, insanlık tarihi boyunca hiçbir millete, hiçbir topluluğa yaşatılmamıştır.

     – O kadar çok yer ismi değişmiş ki, yerlerin gerçek isimlerinin iadesi için nasıl bir çalışma yapılacak? Sizin bir öneriniz var mı?

     Çok basittir, çünkü eski isimler hâlâ yerli halk tarafından kullanılıyor. Hatta halkımız çoğunlukla “resmî isimleri” hiç bilmiyor bile.

     Takip edilmesi gereken yöntem şu: Her vilayet, bu çalışmayı kendi içinde yapacak. En pratik ve doğru yöntem bu. Her ilçe kendi içinde çalışma yürütecek, tamamlayınca bunu vilayet merkezine aktaracak, tüm vilayetler bu şekilde çalışıp çalışmalarını tamamlayınca da İçişleri Bakanlığı’n aktaracaklar.

     Yani aslında çok kolaydır bunu yapmak. Yeter ki bu konuda Hükûmet samimi olsun. Yeter ki meseleyi sulandırmasın, işin içinde başka türlü çıkar hesapları olmasın. Çıkıp bize yine Mevlânâ’dan, Yunus Emre’den şiirler okumasın, “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmeye” kalkmasın. Zaten Hükûmet ne zaman “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmeye” kalksa, anlıyoruz ki sorunların çözümünü en az iki seçim sonrasına ertelemiş bulunmaktadır.

     İsimler konusunda sorun olmaz; sorun belki onların yazılış şekillerinde, yani alfabeyle ilgili bir parça olabilir. Çünkü eski isimlerin ne olduğu bellidir. Bir köye veya nahiyeye ya da ilçeye gittiğiniz zaman, oranın eski ismini kime sorsanız size söyler. Karşınıza çıkan ilk kişiye sorun, bakkala veya çobana, hemen söyler size.

     Bu çalışmayı yapmanın nesi zor, Allâh aşkına? Benim henüz 20 yaşında bir gençken, hatta çocuk denecek yaştayken tek başıma yapabildiğim bir çalışmayı koskoca Hükûmet mi yapmaktan acizdir?

     Eğer Hükûmet bu çalışma için bir komisyon kurar veya kurul oluşturursa, bu komisyonda yer almayı seve seve kabul ederim. Bu çalışma için bölgeyi yıllarca karış karış gezmiş bir insan olarak her türlü katkı ve göreve hazırım.

     Yeter ki bu insanlık suçu artık son bulsun, yerleşim birimlerimiz nihayet gerçek isimlerine kavuşsun.

     Söyleşi: Mustafa Kılıç

     TARAFLI GAZETE

     25 ŞUBAT 2014

adını arayan coğrafya tema 3

 

919 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir