Derdimi “Dil”e Getireyim mi, Kardeş?

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

Ufuk-Coskun

     (Eğitimci – yazar Ufuk Coşkun’un yeni kitabı “Kürdüm Doğruyum Çalışkanım”, bugün çıktı. Kaldırım Yayınları arasında çıkan kitap, “Kürt sorunu”nu eğitim çerçevesinde ele alıyor ve çözüm önerileri sunmaya çalışıyor. Ulus devletçi sistemlerin hakim olduğu bir zaman diliminden günümüze kadar geçen sürede “millî eğitim” sistemi, yapısı, kanun ve yönetmelikleri, ders kitapların içeriğine varana dek inceleniyor ve bir “eğitim eleştirisi” yapılıyor. Eleştirilerden yola çıkılarak – ve demokratik ülkelerden de verilen örnekler çerçevesinde – eğitim sorununun / köklü sorunların çözümüne dönük çözüm önerileri paylaşılıyor. 

     Editörlüğünü Ekrem Saltık’ın yaptığı, “Önsöz” yazısını Prof. Dr. Atilla Yayla’nın kaleme aldığı ve ayrıca arka kapak sayfası için Gülay Göktürk, Markar Esayan ve Vahap Coşkun’un birer tavsiye metni yazdığı kitabın yazarı Ufuk Coşkun, kitabında bazı Kürt aydın, yazar, şair, aktivist, akademisyen ve eğitimcilerin öğrencilik anılarına da yer veriyor. Bunlar; Kemal Burkay, Cafer Solgun, İlhami Işık (Balıkçı), Alim Yılmaz, Bilal Sambur, Nihat Dağlı, Veysel Yenigül, Semra Polat, Ömer Atabey, Fesih Açan ve bir de bu fâkir kardeşiniz.

     Kitabın hayırlı olmasını ve hayırlara vesile olmasını dileyerek, taanıtımına katkıda bulunması amacıyla, kitapta yer alan “anılarım”ı ilginize sunuyorum.)

* * *

DERDİMİ “DİL”E GETİREYİM Mİ, KARDEŞ?

   “Dil” konusunun hakikaten çok ilginç bir hikâyesi vardır bende.

     Elâzığ’ın şirin bir köyünde doğdum ve çocukluğum güzel bir ilçesinde geçti. Annemin elinde büyüdüm. Almanya’da işçi olarak çalışan babamı iki yılda bir, o da sadece birkaç haftalığına görürdüm. O’na “misafir” gözüyle bakardım. (Sevgili babam, Elâzığlı sanatçı Fatih Kısaparmak’ın “Bu Adam Benim Babam” isimli şarkısında söylediği “Dokuz çocuk büyütmüş / Bir işçi maaşıyla” sözlerine tıpatıp uyan bir babadır. Doğumda ve bebekken ölen üç ablam da yaşasaydı 12 kardeş olacaktık.)

     1’i annem 7’si ablam olmak üzere tam 8 hânım tarafından büyütüldüm. Evimiz kız eviydi. Ben bu evin içindeki erkek bebek olarak, bütün gün zamanlarını beni sevmek, dişlemek, ağlatmak, kucaktan kucağa atıp oynatmakla geçiren ablalarımın elinde büyüdüm.

     * * *

     İlk kez, sanırım 5 yaşındayken Elâzığ il sınırlarının dışına, Türkiye’nin batısına götürüldüm. O yaz babam Almanya’dan izne gelmişti ve iki haftalığına İstanbul’a götürmüştü bizi.

     Türkiye’nin batısını ilk gördüğümde, o küçücük aklımla ablalarıma şunu sorduğumu hâlâ hatırlıyorum: “Burda neden hiç askerler ve jandarmalar yok?” Düşünün;  ilk kez Türkiye’nin batısını gören 5 yaşındaki bir Kürt çocuğunun dikkatini ilk çeken şey: “Burda neden hiç askerler ve jandarmalar yok?” OHAL ortamında yaşayan bir çocuk, demek ki dünyanın her yerini aynı sanıyor.

     Dondurmayı ilk  İstanbul’da yedim. Sanırım ilk öğrendiğim Türkçe kelime de buydu: “Dondurma”. İki haftalık İstanbul gezisinden sonra Elâzığ’a geri döndüğümüzde, mahalledeki arkadaşlarıma bol bol hava atmıştım.

     7 yaşındayken ilkokula başladım ve hiç Türkçe bilmiyordum. Okuldaki eğitim – öğretim dili, hiç bilmediğim bir dildi: Türkçe.

     Okulun ilk günlerinde, sınıf öğretmenimiz bana babamın adını sormuştu, cevap veremediğim için dayak yemiştim. Öğretmenim, “Babanın adını nasıl bilmezsin?” diye beni dövmüştü.

     Aslında babamın adını biliyordum elbette ki, ama Türkçe bilmediğimden, öğretmenin sorduğu soruyu anlamamıştım. Öğrencilik hayatımdaki ilk “öğretmen dayağını” işte bu olayda yedim.

     Öğretmenin bana vurduğu dayak, öyle sıradan bir dayak da değildi. Bir çocuk için haddinden fazla gaddarca dövmüştü beni. Sınıfın ortasında, bütün öğrencilerin huzurunda hüngür hüngür ağlamıştım. Bana asıl acı veren, canımın yanması değil, incinen gururumdu. Zira sınıftaki öğrenciler arasında mahalleden arkadaşlarım ve hatta akrabalarım bile vardı.

     Yediğim bu ilk dayağı, sonraki yıllar içinde hiç ama hiç unutmadım. Acısı, nereye gidersem gideyim, hep durdu üzerimde. Bununla birlikte beni aşırı bir şekilde kamçılayan bir dayak oldu, bu dayak.

     İlkokul birinci sınıfın ilk ayları, öğretmenin tek kelimesini anlamadığım konuşmalarını dinlemekle geçti. Aylar geçtikçe Türkçe’yi öğrendim. Birinci sınıfı “Pekiyi” derecesiyle bitirmeyi başarmış ve Türkçe’yi de öğrenmiştim.

     Bu sırada aile fertlerinin resmî işlemlerini tamamlayan babam, hepimizi yanına aldı. Birinci sınıftan sonraki yaz tatilinde ailece Almanya’ya yerleştik. Almanya’da öğrenciliğime kaldığım yerden devam ettim.

     İlkokul ikinci sınıfa Almanya’da başladım ve okulun eğitim – öğretim dili, yine tek kelimesini bilmediğim bir dil: Almanca.

     Düşünebiliyor musunuz? 7 yaşına kadar sadece anadilinizi biliyorsunuz: Kürtçe.

     7 yaşında ilkokula başlıyorsunuz ve okulun eğitim – öğretim dili, hiç bilmediğiniz bir dil: Türkçe.

     Bir yıl sonra başka bir ülkeye yerleşiyorsunuz. İkinci sınıfa orada başlıyorsunuz ve okulun eğitim – öğretim dili, yine hiç bilmediğiniz bir dil: Almanca.

     Herkes gibi konuşulanları anlayabildiğim, sınıftaki diğer öğrenciler gibi derdimi anlatabildiğim normal bir öğrencilik yaşamaya başlayana kadar, 3. sınıfa gelmiştim bile.

     7 yaşındayken sadece anadilimi konuşabilirken, iki yıl sonra, 9 yaşına geldiğimde, tam üç dil birden biliyordum artık: Kürtçe, Türkçe ve Almanca.

     Şiir yazmaya, ilkokul 3. sınıfta başladım. Henüz 9 yaşındayken. Almanca yazıyordum. İlk şiirlerim Almanca’dır. Mizahî şiirlerdi bunlar. Genelde, sınıfta ve okulda o gün olan olayları, yaşanan tuhaflıkları mizah yaparak, hiciv şeklinde kafiyeli olarak yazardım. Derslerimizin sonlarına doğru öğretmenimiz, o gün bir şeyler yazıp yazmadığımı sorar, benden olumlu cevap alınca “haydi oku” derdi. Ben de arkadaşlarımın o gün yaptıklarını, başlarına gelenleri, yaşanan olayları mizahlaştırarak yazdığım şiirleri sınıfa okur, öğretmeni ve öğrencileri gülmekten kırar geçerdim.

     Üç yıl kadar Almanya’da kaldık. İlkokul 5. sınıfın ortasındayken Türkiye’ye “temelli” dönüş yaptık. Türkiye’de yine kaldığım yerden, 5. sınıftan itibaren okuluma devam ettim.

     Sadece ilkokula başlamam değil, ilkokulu bitirmem de ilginç oldu. Biz Almanya’yı terk ettiğimizde, ben 4. sınıfı bitirmiş ve 5. sınıfa gidiyordum. Türkiye’de ise 5. sınıfı bitirdim.

     Gariplik şurada: İlköğrenim süresi Almanya’da 4 yıl, Türkiye’de ise 5 yıldı. Yani ben Almanya’da aslında ilkokuldan mezun olmuş ve diploma almıştım. Bir yıl sonra Türkiye’de 5. sınıfı bitirince bir “ilkokul diploması” da Türkiye’de almış oldum.

     Herkesten farklı olarak benim bir değil, iki âdet “ilkokul diplomam” var. Belki de bu gariplik, okula başlarken yaşadığım sıkıntılar için kaderin bana sunduğu bir ödüllendirmeydi.

     Çocukluğumda yaşadığım bu olayın bugün olumlu yönde izlerini taşıyorum. Yeni bir dil öğrenme konusunda hiç zorlanmıyorum. Hiç bilmediğim herhangi bir dili öğrenmek istediğimde, zamanımın tamamını vermem halinde en çok üç ay içinde öğrenirim o dili. Hem de grameriyle birlikte. Sanırım bu, ilkokulun ilk iki yılında yaşadığım olayın bana kazandırdığı bir meziyet.

     Ancak hayat, defalarca söylediğimiz gibi, ilginçlikler ve çelişkilerle doludur. Türkçe bilmediği için ilkokul birinci sınıfta öğretmeninden dayak yiyen ve ikinci sınıfta sırtına bir de Almanca yükü bindirilen o çocuk büyüdü ve Türkiye’de “yazar”, Almanya’da “gazeteci” oldu. (Halen dahi kendi kendime, “Türkçe bilmediğim için beni döven ilkokul öğretmenim, yazdığım makaleleri okuyor mu acaba? Okuyorsa, ne düşünüyordur?” diye dert etmiyor değilim.)

     Ortaokul ve lise dönemlerinde, Türk dili ve edebiyâtında – çevremdekilerin ifâdesiyle – “otorite” bir öğrenci oldum. Lise birinci sınıfta okurken, öğretmensiz kaldıkları zaman lise ikinci ve üçüncü sınıfların, bir ve iki sınıf üstümde bulunan öğrencilerin “Türk Dili ve Edebiyâtı” derslerine “öğretmen” olarak giriyordum. Dersleri boş geçmesin diye. Üstelik “abi” ve “abla” diye hitâb ettiğim o insanlar, gerçek öğretmenlerini dinlediklerinden daha dikkatli ve ciddî dinliyorlardı verdiğim dersleri.

     Düşünebiliyor musunuz? Lise 1. sınıf öğrencisiydim ve lise 2. ve 3. sınıfların “Türk Dili ve Edebiyâtı” derslerine öğretmen olarak giriyordum. Hem de, o tarihten daha 8 sene önce, Türkçe bilmediği için öğretmeninden dayak yiyen bir öğrenci olduğum halde.

     Ortaokul ve liselerde, yılda bir kez tüm okul çapında “şiir ve kompozisyon yarışmaları” düzenlenir, bilirsiniz. Bütün bir ortaokul ve lise hayatım boyunca, bu yarışmalara bir kez olsun katılmadım, katılamadım. Benim katılmam, okul idaresi tarafından engelleniyordu. Buna her itiraz ettiğimde, “sen katılırsan, katılım düşük olur” cevabını alırdım. Bu yarışmalarda verilen güzelim ödülleri hep uzaktan gıpta ile seyretmişimdir.

     Çünkü Türkçe edebiyâtta, şiir ve kompozisyonda üstüme yoktu. Daha ortaokul 3. sınıftayken öğretmenlerim bana, “Sana baktığımda, geleceğin büyük bir edebiyâtçısını ve yazarını görüyorum” derlerdi.

     Öğretmenlerim bana bunu söylerken “gelecek” demekle kaç yıl sonrasını kastediyorlardı bilmiyorum ama, sadece birkaç yıl sonra ben “yazar” olmuştum bile.

     19 yaşında yazarlığa başladığımda, belki de Türkiye’nin en genç yazarıydım. Sakarya’da, Konya’da, Malatya’da, Diyarbakır’da, Batman’da, Van’da “okuyucularım” vardı; daha o yaşta biriyken.

     Bunları elbette yazı hayatımı methetmek için söylemiyorum. Bundan daha birkaç yıl önce, Türkçe bilmediği için öğretmeninden dayak yiyen bir öğrenci idim; o yüzden belirtme ihtiyacı duyuyorum.

     Liseyi bitirdikten sonra girdiğim ilk üniversite sınavında (ÖYS), “Türkçe” bölümünde 76 soruda 76 doğru yapmıştım.

      76 soru, 76 cevap; hepsi de doğru. “Türkçe”de.

     * * *

     “Dil” konusu, başlıbaşına bir fenomendir benim yaşam öykümde.

     Şu anda Almanya’da yaşıyorum. 2 çocuk babasıyım; çocuklarımın ikisi de Kürtçe bilmez.

     Ben onların yaşında bir çocukken, öğrenciliğimin ilk dayağını “sadece kendi anadilimi bildiğim için” yerken, çocuklarım kendi anadillerini bilmezler.

     Türkçe bilmeyen yaşlı bir kadının oğlu ve Kürtçe bilmeyen küçük bir kızın babasıyım ben. Annem ile kızım, arada tercüman olmadan anlaşamazlar. Nine ile torun, biribirinin dilini bilmiyorlar.

     Anne babamla Kürtçe, kardeşlerimle Türkçe, çocuklarımla Almanca konuşuyorum.

     3 tane kitabım var:

     Birinci kitabım “Adını Arayan Coğrafya”; köylerimizin Kürtçe, Arapça, Ermenîce, Gürcüce, Lazca, Rumca, Çerkesçe gerçek isimleri ve onların Türkçe resmî isimleri.

     İkinci kitabım “Gülistan”; 6 dilde şiirlerimin (Türkçe, Kürtçe, Almanca, İngilizce, Arapça, Farsça) yer aldığı şiir kitabı.

     Üçüncü kitabım “Guldexwîn”; çocuk kitabı ve Kürtçe.

     Evet, son kitabım bir “çocuk kitabı” ve kendi anadilimde, Kürtçe yazdım. Fakat çocuklar için yazdığım son kitabımı, benim kendi çocuklarım okuyamıyor, anlamıyor.

     Çünkü Kürtçe bilmiyorlar; kendi anadillerini bilmiyorlar.

İbrahim Sediyani

     UFKUMUZ

     11 OCAK 2014

kürdüm doğruyum çalışkanım

 

979 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir