Roboskî’de Asıl Konuşulması Gereken

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Bundan tam iki yıl önce bugün, korkunç bir katliâm haberiyle uyanmıştık.

     Şehr-i Nûh (Şırnak) ilinin Qilaban (Uludere) ilçesine bağlı Roboskî (Ortasu) köyünde, o toprakları bölüp parçalayan “sınır”da, dikenlitellerin başucunda 34 köylünün üzerine bombalar yağdırılıp hunharca katledildiler.

     Tek günâhları (!), “topraklarını bölen sınırların” iki tarafında rızık peşinde koşmak olan, yaşları 15 – 19 arasında değişen 34 gencecik insan.

     34 çocuk!

     Aynı dili konuşan, aynı kavme mensub, hepsi de aynı aileden olan bir millet ve bu milletin evlâtları arasına örülen, “uluslararası sınır” dedikleri dikenlitellerin başucunda.

     Tek suçları (!), yaşadıkları köyden sadece 15 km ötedeki ama arada dikenliteller bulunan, sadece 15 km ötedeki şehirde yaşayan ve üstelik aynı dili konuşan, hatta akraba olan insanlarla ekmek parası için, çoluk çocuğun rızkı için mazot ticareti yapmaktı bu köylülerin.

     İki yıldır bu olayı konuşuyoruz. Bir yıldır bu katliâmı gündemleştiriyor, tartışıyoruz. Fakat katliâmı sorgularken, bunu “yanlış yerden başlayarak” yapıyoruz. Çünkü o günâhsız çocukları “kimin öldürdüğü” veya “vur emrini kimin verdiği”nden çok daha önemli bir soru var, sorulması gereken: “Niçin öldürüldüler?”

     Hiç uzatmadan söyleyeyim niçin öldürüldüklerini: O insanlar, o gariban köylüler, orada “uluslararası sınır” diye örülen dikenliteller olduğu için öldürüldüler…

     Dolayısıyla o sınırları konuşmadan, sınırların meşrûiyetini tartışmaya açmadan, akrabayı akrabadan ayıran o dikenlitelleri hiç gündemleştirmeden, Uludere katliâmını sağlıklı bir zeminde tartışmamız ve “anlamamız” da mümkün değildir.

     O çocuklar orada o dikenliteller olduğu için öldürüldüler çünkü…

     * * *

     Oturduğunuz köy veya ilçenin bir gün ansızın birtakım güçler tarafından ikiye bölündüğünü ve bazı akraba ve arkadaşlarınızın sınırın öte tarafında kaldıklarını, artık onlarla “pasaport” veya “vize” olmadan görüşmenizin imkânsız olduğunu bir an olsun tasavvur etmenizi salık veririm. Çok acı, değil mi?

     Kendi köyünüzü düşünün, ya da ilçenizi. Ortasında bir dere veya nehir akıyor. Akan suyun üzerinde de köprü var. Bir savaş yaşanıyor ve savaştan sonra yeni sınırlar çiziliyor. Daha sonra kutsanıp “dokunulmazlık” addedilecek olan ulusal sınırlar. Ve iki devlet arasında çizilen sınır, sizin köyünüzün ortasından geçen nehir kabul ediliyor. Köyünüzü ikiye bölüyorlar. Köyün yarısı bir ülkenin, yarısı da başka bir ülkenin vatandaşı oluyor. Sizin kuzenlerinizden, çocukluk arkadaşlarınızdan bazıları, hatta belki de sevdiğiniz kız, sözlünüz, nişanlınız, sınırın öte tarafında kalıyor. Onların evi derenin öbür tarafında olduğu için, öbür devletin tebâsı oluyorlar. Aynı köylüsünüz ama artık aynı ülkenin vatandaşı değilsiniz. Artık biribirinizle pasaport olmadan görüşemezsiniz. Sahi ya, ne yaparsınız?

     Yeryüzünü, toprağı ve suları yaratan Cenâb-ı Allâh, yemyeşil bir dağın iki yamacını, mavi mavi akan ırmağın iki yakasını biribirinden farklı mı yaratmıştır ki, dağın bir yamacından öbür yamacına veya ırmağın bir tarafından öbür tarafına pasaportla geçelim? Dikenlitellerin iki tarafı arasında izinsiz geçiş yaptıkları için “kaçakçı” denilen Robozkêli köylülerin, bu yüzden hunharca katledildiği o dikenlitellerin bir tarafından öbür tarafına geçtiğim zaman, direkte asılı bayraktan başka değişen ne ki?

     Toplumların, toplulukların arasına sınırlar çekilmesi bile başlıbaşına bir itiraz duygusu oluşturmalı aslında.

     * * *

     31 Mayıs 2010 günü “Nûh’un Gemisi” Mavi Marmara’da İsrail ordusu katliâm yapıp 9 kardeşimizi öldürürken meydanları inleten, ülkeyi ayağa kaldıran İslamcılar, 28 Aralık 2011 günü “Hz. Nûh’un Memleketi” ve gerçek “Nûh’un Gemisi” olayının yaşandığı Şırnak’ta Türk ordusu katliâm yapıp 34 evlâdımızı öldürürken kıllarını bile kıpırdatmadılar / kıpırdatmıyorlar.

     Bu katliâma en ufak bir tepki göstermedikleri gibi, hükûmetten hesap sormadıkları gibi, hesap sormaya kalkanlara da manşetlerden ve köşelerinden kahvehane ağzıyla saldırıyor, bütün küfürbazlıklarını ortaya koyuyorlar.

     “Nûh’un Gemisi” Mavi Marmara’da İsrail ordusu katliâm yapıp 9 kardeşimizi öldürdükten sonra meydanlara çıkıp “Tevrât diyor ki: ÖLDÜRMEYECEKSİN” diye haykıran Başbakan Erdoğan, “Hz. Nûh’un Memleketi” ve gerçek “Nûh’un Gemisi” olayının yaşandığı Şırnak’ta Türk ordusu katliâm yapıp 34 evlâdımızı öldürdükten sonra, çıkıp bu katliâmı yapanları tebrik ediyor, sonra da “Tazminatsa tazminat! Daha ne istiyorsunuz?” diyor.

     Öyle ya; Uludere’deki katliâmın, Uludere’deki dikenlitellerin, Uludere’deki Türkiye – Irak sınırının “Ümmetin bölünmesi” ile ne alakası var?

     Kürdistan coğrafyasını beş parçaya bölen sınırların, 50 milyonluk Müslüman Kürt halkının yaşadığı topraklara örülen ve akrabayı akrabadan, dayıkızını halaoğlundan ayıran dikenlitellerin “Ümmetin bölünmesi” ile bir alakası olmuş olsaydı, hayâl aleminde gezinen, utanmadan ve hiçbir hâyâ duygusu taşımadan “biz bütün sınırlara karşıyız” diye yalan söyleyen, “ırkımız inancımızdır – vatanımız dünya” masalları okuyan İslamcılar, Allâh’ın her günü gazetelerinde ve televizyonlarında Uludere’de katledilen o gariban köylüler için “Kaçakçı” ifadesini kullanırlar mıydı?

     Söyler misiniz, Allâh aşkına: Kürdistan’ı beş parçaya bölen o dikenlitellerin “Ümmetin bölünmesi” ile bir alakası olsaydı, bir tane İslamcı çıkıp da Uludereli köylüler için “Kaçakçılık yapıyorlar” der miydi?

     Bu nasıl bir İslam ve nasıl bir Şeriât’tır ki, Kürtler’le Türkler’in biribirlerinden kopartılmasına “Haram” diyor, Kürtler’le Araplar’ın biribirlerinden kopartılmasına “Haram” diyor; ve fakat öte yandan, Kürtler’in kendi aralarında beş parçaya bölünüp ailelerin biribirlerinden kopartılmasına hiçbir şey demiyor, ağzını açıp tek kelime bile etmiyor?

     Bu nasıl bir İslam ve nasıl bir Şeriât’tır ki, Kürtçe konuşan Diyarbakır ile Türkçe konuşan Ankara arasında sınır çizmek HARAM, Kürtçe konuşan Erbil ile Arapça konuşan Bağdat arasında sınır çizmek HARAM, Kürtçe konuşan Qamîşlo ile Arapça konuşan Şam arasında sınır çizmek HARAM, Kürtçe konuşan Senendec ile Farsça konuşan Tahran arasında sınır çizmek HARAM; ve fakat öte yandan, her ikisi de Kürtçe konuşan Diyarbakır ile Erbil arasında, her ikisi de Kürtçe konuşan Batman ile Senendec arasında, her ikisi de Kürtçe konuşan Nusaybin ile Qamîşlo arasında sınır çizmek gayet doğal ve normal, ve hatta HELÂL!?

     İslamiyet’i geçtim, hatta Hristiyanlık ve Yahudîlik’i de geçtim, Hindular’ın ve Şintoistler’in kutsal kitaplarında bile böyle bir Şeriât var mı?

sediyani@gmail.com

     TARAF GAZETESİ

     2 OCAK 2014

guldexwin roboski 5

 

1109 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir