1652 – 1992: Kölelikten Özgürlüğe Güney Afrika

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

“Beyazların arasında sağcısı var, solcusu var, dîndarı var, ateisti var, demokratı, millîyetçisi, modernisti, gelenekçisi var. Bunlar durmadan kavga eder, tartışırlar, neredeyse biribirlerini boğazlarlar. Fakat ne zaman ki konu siyâhlar olur, bir bakarsın ki hepsi birleşmiştir. Aralarındaki tüm fikrî ve siyasî ayrılıkları bir tarafa bırakıp bize karşı birleşirler. Öyleyse biz de aynı şeyi yapmalıyız! Ey halkım, ey benim siyâh kardeşlerim, öyleyse biz de aynı şeyi yapmalıyız. Biz de böyle hareket etmeyi öğrenmeliyiz. Bizim halkımız arasında da sağcısı var, solcusu var, dîndarı var, ateisti var, demokratı, millîyetçisi, modernisti, gelenekçisi var. Biz de kendi aramızda fikirsel tartışmalar yapar, münakaşa ederiz; bu normaldir. Ama halkımızın özgürlüğü ve bağımsızlığı sözkonusu olduğu zaman, ulusal haklarımız sözkonusu olduğu zaman, aramızdaki tüm bu fikrî ve siyasî farklılıkları bir tarafa bırakıp birleşmeliyiz ve ulusal haklarımız için mücadele etmeliyiz.”

Malcolm X

     Tarihöncesine (prehistorya) ait arkeolojik bulgular, bugünkü Güney Afrika topraklarında, insanlık tarihinin, yüzbinlerce yıl öncesine indiğini göstermektedir. Alt Paleolotik Çağ’a (10 bin yıl önce) gelindiğinde, bölgede yaşayan San ve Hottantot (Koikoi) toplulukları, “avcı – toplayıcı” bir kültür seviyesine ulaşmış bulunuyordu. Göçebe hayvancılığa geçiş ise 2 bin yıl önce başladı. Aynı dönemde toprağa ekmeyi ve demir işlemeyi bilen Bantu halklarının bölgeye girmesi, yerleşik tarıma dayalı daha karmaşık toplumsal ve siyasal yapıların ortaya çıkmasını sağladı. Zamanla sığır sürülerinin sağladığı zenginlik, ileri bir düzeye ulaşan altın ve bakır madenciliği ile gelişen uzun mesafeli ticaret bir dizi uygarlığın ortaya çıkması için gerekli temeli oluşturdu.

     Buşmanlar ve Hottantotlar, bölgenin ilk sakinleridir. Bantular, daha sonra yöreye egemen olmuşlardır. Bunlar siyâhî halklar idi ve Güney Afrika topraklarının ilk yerlileri siyâhlar olduğu gibi, oranın gerçek sahipleri de siyâhlardır. Günümüzde çöl bölgelerine itilmiş olan bu halklar, eskiden çok daha büyük bir alana yayılıyorlardı.

     11. – 12. yy’larda Limpopo Vadisi’nde hüküm süren Mapungubve adlı devletin yıkılmasından sonra, 13. – 16. yy’lar arasında, daha kuzeydeki Büyük Zimbabwe ve İngombe İlede’ye bağlı çeşitli küçük krallıklar ortaya çıktı. Bu arada tarımla uğraşan küçük toplulukların şeflikler biçiminde örgütlenmeleri süreci de büyük ölçüde tamamlandı. Avcılık ve toplayıcılıkla geçinen Buşmanlar’ın yaşadıkları ülkeye, 12. yy’a doğru Hottantotlar (Koikoiler, Namalar) yerleşti. 16. yy’da gelen Bantular iki yön izlediler: Ambolar ve Hererolar güneybatıdan gelerek, eskiden Namalar’ın aşmış oldukları yolu izlediler. Zulular, Sotholar (Basutolar), Tsvanalar (Beçuanalar) ve Vendalar, Hind Okyanusu kıyısı boyunca, Drakensberg’in kenarına kadar uzandılar. Hottantotlar’ı ve Buşmanlar’ı iç kesimlere doğru püskürten Bantular, bu halkların bir bölümünü de yok ettiler. Hottantot ve Buşman halklarının bir bölümü de Bantular’la karıştı.

     Xoisanlar, Portekizli ilk “kâşiflerle” ve sömürgecilerle karşılaşan ilk Güney Afrikalı siyâhlardır. Portekizliler, 1510’da Masaldağı Koyu’nda Hottantotlar’la girdikleri çatışmada çok sayıda kayıp verdikten sonra, Kap (Kaapstad, Cape Town) yakınlarında karaya çıkmaktan korktular. Portekizliler’in ülkede herhangi bir tesis kurmaktan çekinmelerine karşılık İngilizler’in burada – resmen olmasa da – bir tesisleri vardı; “Union Jack”.

     Sömürgeci beyazlar, Güney Afrika’nın ekseri Müslümanlar’ın yaşadığı Kap şehrinde yerleşmeye 1652 yılında başladılar. Bu tarihi hiç unutmayın: 1652.

     GÜNEY AFRİKA’DA BEYAZ SÖMÜRGECİLİK

     Jan Anthonisz van Riebeeck komutasında üç gemiyle gelen Hollandalılar, 1652’de ilk sürekli tesisi Kap’ta kurdular. Başlangıçta, tesiste yaşayanların tümü, birkaç Alman ve İskandinavyalı dışında, Felemeng Doğu Hindistan Şirketi’nin ücretli memuruydu. Amsterdam yönetimi, bunlara yavaş yavaş “burger” (yurttaş) ünvanı verdi; özgür çiftlikler kuruldu. Hottantotlar da, Buşmanlar da, Hollandalılar’a karşı koyacak kadar iyi silahlanmış ya da örgütlenmiş değillerdi. Bu yüzden, yavaş yavaş iç kesimlere çekilmek zorunda kaldılar. “Free burghers” nâm ilk sömürgecilerin tarihe, “Boerler” adıyla geçmeleri, “boer” kelimesinin Hollanda dilinde “çiftçi” anlamına gelen bir kelime olmasındandır. Toprak sıkıntısı, “öncü” rûhunu geliştirdi. Bir tarım sömürgesi yaratma kuruluşu değil, yalnızca bir ticarî işletme olarak kimliğini lanse eden Felemeng Doğu Hindistan Şirketi, bu arada çiftçilerle sürekli bir çatışma içindeydi. Bu arada Afrika diliyle zaten bir sentez olan Hollanda dilinin sentezinden “Afrikaaner” dediğimiz melez dil ortaya çıktı.

     1652’de Felemeng Doğu Hindistan Şirketi, Kap’ta bir erzak istasyonu kurmaya çalıştığında, yerli Xoisanlar bu faaliyete dur demek için Hollandalılar’a (Felemengler’e, Flamanlar’a) karşı savaşa başladılar. Bu direniş yıllarca sürdü ama üstün silahlar ve örgütlenme, çevresinde Cape Town’un kurulacağı bölgeyi Felemengler’e kazandırdı. Günün birinde müstevliler, silahlarıyla zaten perçinlemiş oldukları bir pazarlığı kapatmak üzere yerlilere bir sandık kumaş, boncuk ve ayna armağan ettiler. Xoisanlar’ın, topraklarını geçici olarak kullanmaları karşılığında yabancılardan armağan kabul etme geleneği, doğal olarak, Felemenglerce, kendi kültürel terimleriyle “düpedüz satın alma” olarak yorumlandı. Bu, onların kapitalist vicdanlarına su serpti ve beyaz tarihçilere de, Kap’ın, Avrupa’nın malı olduğunu iddiâ etmeleri için yeterli delil oldu.

     Xoisanlar’ın, ülkelerinin zaptedilmesine ve zoraki çalışmanın getirilmesine karşı direnmeleri nedeniyle Felemengler, işgücü gereksinimlerini karşılamak üzere köle ithal etmek zorunda kaldılar. Kölelerin yarısı kadarı Doğu ve Batı Afrika’dan getirildi, yarısı da Güneydoğu Asya’dan. Getirilen bu köleler arasında Malezya ve Endonezya’dan olanlar İslam dînindendiler ve saldırgan Hristiyan çevrelerine ve kültür köklerinden koparılmışlıklarına rağmen inançlarına bağlı kaldılar. Böylece, ırk sınıflandırması saplantısı içindeki beyaz yöneticiler, “Kap Malaîleri” (“Kap Müslümanları”: Güney Afrika’da Müslümanlar’a “Malezya göçmeni” anlamında “Malaî” denir) diye bir sınıf türettiler. Nedense, beyaz sömürgeciler kendilerine “Kap Felemengleri” demekten özenle kaçınıyorlardı.

     Ancak Felemengler, anayurdunda kendilerine karşı ayaklanmış olan Endonezyalı büyük İslam mücahidi Prens Şeyh Yusuf’u da Kap’a sürmüşlerdi. Şeyh Yusuf, ailesi ve bağlılarından yüz kadar kişiyle Kap’a getirtildi. Şu anda, Kap’a yirmi mil kadar uzaklıkta Faurie’de gömülmüş olduğu sanılıyor. İşin ilginç yönü, Felemeng emperyalizmine karşı bu yüzyıldaki Endonezya İslamî Direnişi de, Şeyh Yusuf’un buna benzer bir anma yerinde başlatıldı.

Prens Şeyh Yusuf

Prens Şeyh Yusuf

     Müslüman topluluğa yeni bir unsur da, İngiliz yönetimindeki Hindistan’dan yarı – köle “sözleşmeli işçilerin” getirtilmesiyle katıldı. Bu yarı – kölelerin bazıları Müslüman’dılar ve yolları Kap’a düşenler, Müslümanlar arasına karışarak topluluğun dînî ve toplumsal hayatını daha da zenginleştirdiler. Yine bu Hindliler, canla başla sarıldıkları İslam inancının kültür hayatındaki “doğulu” yöne de büyük önem verdiler.

     1685’te Fransa’da, Nantes Fermanı’nın yürürlükten kalkması, önemli bir Fransız Protestan göçmen dalgasına yol açtı. Simon von der Stel, valilik görevinden ayrıldığında, bu yeni gelenler uyum sağlamaya başlamışlardı. O sıralar Protestan Fransızlar, sömürgedeki beyaz nüfûsun altıda birini oluşturuyorlardı. Toprak genişlemesi sürerken, kölecilik de gelişmekteydi. Köleleri, kabile düzenleri bozulan Hottantotlar ya da Madagaskar ve Mozambik’ten satın alınan siyâhlar oluşturuyordu.

     Hollandalılar’ın nüfûsu ve nüfûzu gittikçe artınca, 1707 yılında Boerler, Hollanda hükûmetinden özerklik istediler ve zamanla Hollanda’ya bağımlı olmaktan kurtuldular.

     Bantu kabilelerinin göçe başlamaları, 1775’te Bantular ile Hollandalı Boerler’i karşı karşıya getirdi. 1779 – 80 yıllarında bir dizi çatışma biribirini izledi. Böylece, ilk “Ksosalar Savaşı” başladı. Sayıca azınlıkta olan Boerler, “laager” (laer) yöntemine başvurarak, öküz arabalarıyla çevrili ordugâhlar kurdular. Böylece Bantular’ın saldırıları, arabaların oluşturduğu engeller karşısında duraksıyor, sonra Boer binicileri savaşçıları kovalamaya başlıyordu. Boerler yavaş yavaş üstünlük sağladılar, ama dönemin valisi, Felemeng Doğu Hindistan Şirketi’nin parasal durumu büyük ölçüde sarsılmış olduğu için Bantular’la bir anlaşma yapmayı yeğledi. Anlaşmaya göre, Great Fish (Büyük Balık) Irmağı, sınır olarak belirlendi.

     1793 İngiltere – Fransa savaşı başladığında, her iki ülke de Kap kolonisini ele geçirerek “doğu denizyolunu” denetlemek istiyordu. Felemeng Cumhuriyeti’nin, Avrupa’daki savaşta Fransa’nın yanında yer alması üzerine İngiltere, savaşın ikinci yılında Kap bölgesini işgal etti. İngiltere, ticarî yaşamı canlandırmakla birlikte kargaşalıklara son veremedi. İngiltere, Kap çevresindeki üstünlüğünü kabul ettirip ülkeye asker gönderdi. Yeni gelenler ayrı bir kültürden oldukları için Boerler’le anlaşamadılar. Üstelik, hem yerli kabilelerle, hem de Boerler’le çarpıştılar ve bunun sonucunda Boerler’e “köleliğin kaldırılmasını” kabul ettirdiler. Çok geçmeden, hem kültür farkı, görüş ayrılığı, hem de yeni alanlar bulma gereğinden dolayı Boerler, kanlı çarpışmalardan sonra iç kesimlere göç etmeye başladılar. “Grand Trek” (Büyük Göç) olarak adlandırılan bu göçe, hayvanları ve arabalarıyla birlikte binlerce Boer katıldı. Böylelikle, sömürge tarihinde de yeni bir dönem başlamış oldu. Beyazların yerleşmelerini engellemek isteyen Zulular, yerlilerden oluşan bir ordu kurdular.

     İngiliz işgaline son veren 1802 Amiens Antlaşması’nın ardından, kumpanyanın yerini alan Felemeng hükûmetine bağlı yönetim kısa sürdü. 1806’da bölgeyi yeniden işgal eden ve 1814 Paris Antlaşması’yla bölgeye resmen egemen olan İngilizler, önceleri yerel yönetime dokunmayarak bazı sınırlı reformlarla yetindiler. Zosalar’ın Büyük Balık Irmağı’nın doğusuna sürülmesinden sonra, 1820’de ırmağın batı yakasına 5 bin İngiliz göçmeni yerleştirildi. Önceki göçmenler gibi Afrikanerler içinde erimeyen ve yüncülüğün yanısıra ticaretle de uğraşarak güçlü bir konuma yükselen bu göçmenlerin baskısıyla yönetim, yasama, yargı ve eğitim alanlarında yeni kurumlar ortaya çıktı. İngiltere’deki liberal çevrelerin girişimiyle 1833 yılında kölelik kaldırıldı. Önceleri izlenen ilhakçı politikadan vazgeçilerek, siyâh kabile şeflerini barışçı yollardan yatıştırma yoluna gidildi. Boerler, başlangıçta İngilizler’i pek soğuk karşılamamışlardı. Ama 1806 – 1834 yılları arasında alınan saydığımız bu yöntemler, Boerler’i çok öfkelendirmişti. İşin en ilginç yönü şuydu ki, Boerler, İngilizler’i, “zencîleri savunmakla” suçluyorlardı. Öte yandan, Orange Irmağı’nın sınır olarak saptanması, toprak edinme sisteminin değiştirilmesi ve İngilizler’in sömürgeye yerleşme hareketinin 1819’dan başlayarak geliştirilmesi, anlaşmazlık nedenlerini oluşturdu.

     İngiliz yönetiminin izlediği politikalara tepki duyan Hollandalı Boerler, 1834 – 35’te kuzeye doğru göç ederek Kap’tan ayrıldılar. 7 bin kişi göç etti. “Voortrekker” (Öncü) adı verilen bu göçmenler, siyâh kabilelerle çarpışarak Natal’a ulaştılar ve 1838’de “Güney Afrika Cumhuriyeti” adı verilen kısa ömürlü bir devlet kurdular. Boerler, bu göç hareketlerine mistik bir hava da katarak, İncil’den etkilenip “Çıkış”ı yeniden yaşadıklarını ve “Arz-ı Mewud” (Vaadedilmiş Topraklar)’a doğru ilerlediklerini söylüyorlardı. Büyük Göç, Boerler’i Orange yaylalarına, Limpopo Irmağı kıyılarına ve Natal’a ulaştırdı. Bu arada Ksosalar, Tsvanalar ve Suaziler ile kanlı çarpışmalara giriştiler. Hollandalı Boerler’le yapılan ilk savaşları kazanan Zulular, A. Praetorius’un komutasındaki Boer ordusuna, 1838 Blood River Savaşı’nda yenilince, Boerler’e Natal yolu açıldı. Bu savaşlarda Zulular, 3 bin siyâhî savaşçısını yitirdi.

     NATAL, TRANSVAAL VE ORANJE VRYSTAAT DEVLETLERİ

     Natal Boer Devleti, kısa ömürlü oldu. İngilizler, 1842’de saldırdılar ve bir yıl sonra da buraları İngiliz toprağı ilan ettiler. Boerler, Highveld’e ve Orange ile Vaal ırmakları arasındaki bölgeye geçtiler. Buralarda “Natal”, “Transvaal” ve “Orange Free” devletlerini kurdular. İngilizler, Kap çevresinde bir “tampon eyaletler” kuşağı oluşturdu. Ama bazı kabilelerle ciddî anlaşmazlıklara düşünce, siyâhlara karşı müttefik kazanacaklarını umarak, Boer eyaletlerinin bağımsızlığını tanımaya karar verdiler. İngilizler, 1852’de Transvaal’ın, 1854’teki Bloemfontein Antlaşması’yla da Orange Free devletinin bağımsızlığını tanıdı. Trans – Orangia’da oluşturulan “Oranje Vrystaat”, Sotholar ve İngilizler’le ortaya çıkan sınır anlaşmazlıklarını çözdükten sonra istikrarlı bir yapıya kavuştu. Önceleri iç çekişmelere sahne olan Transvaal’da Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 1860’ta canlanmasıyla, belirli bir birlik sağlandı. Yüzyılın sonlarına doğru, Afrika’nın güneyinde durum son derece karışıktı. Kap ve Natal, artık birer İngiliz ili haline gelmiş, Özgür Oranje Devleti ve Transvaal Cumhuriyeti ise bağımsız Boer devletleriydi. Bu devletlerde ve Natal’da yerliler ve melezler, beyazlara tanınan haklardan yararlanamıyordu. Kölelik görünüşte kaldırılmıştı ama yerlilerin meslek sahibi olabilmeleri için beyazlar tarafından çalıştırılmaları, neredeyse yasallaştırılmıştı. İki İngiliz ili ve iki Boer devleti arasındaki ilişkiler hiç de dostça sürdürülmüyordu.

     1867’de Oranje Irmağı yakınlarında elmas bulundu. Üç yıl sonra da Kimberley’de büyük bir elmas yatağına rastlandı. Bu durum, Güney Afrika tarihinin akışını değiştirdi. Oranje Bağımsız Devleti, elmasın bulunduğu yörede hak sahibiyken, buraya İngiliz sömürgeciler el koydu. Bu arada Kap kolonisi, 1872’de iç işlerinde bağımsız bir siyasal birim durumuna geldi. 1877’de İngilizler, Transvaal’ı işgal ettiler. Bu işgal, sert bir direnişle karşılaştı. Transvaal’da ayaklanma oldu. 1880’de Pretorius, Joubert ve Kruger’in desteğiyle, İngilizler’i Majuba Hill’de yendiler. 1881’de yapılan Pretoria Antlaşması’yla, Boer cumhuriyetlerinin bağımsızlığı tanındı.

     1886’da, Transvaal’daki Rand altın yataklarının açılması, daha büyük sorunların doğmasına yol açtı. Çoğunluğu İngiltere’den olmak üzere, Rand’a binlerce yeni göçmen gelmeye başladı. Yeni gelenlerin sayısı, Boerler’in sayısını aştı. Transvaal’ın başkanı olan Paul Kruger, ülke denetimini yabancılara kaptırmaktan korkarak, yeni gelenlerin oy kullanma hakkını kısıtladı. Sonra gözler, altın bulunan Witwatersrand’a çevrildi. İngiltere’nin Bechuanaland’ı ilhak etmesi ve Zambezi Irmağı’nın kuzeyindeki toprakların “British South Africa Company”ye bırakılması sonucunda cumhuriyetler, yavaş yavaş İngilizler tarafından kuşatıldı. Daha çok “Chartered” adıyla tanınan bu şirket, sonradan Güney Afrika Cumhuriyeti ekonomisinin tümüyle değişmesine damgasını vuracak olan Cecil Rhodes’in yönetimindeydi. Altın ve elmas yataklarının işletilmeye başlanması, ülkeyi yeni kurulan kentlerde toplanan ve çıkarları Boerler’inkiyle taban tabana çelişen “uitlanders”, yani yabancı serüvencilerle doldurdu. Bu arada Kap kolonisinde Afrikaner Bond ile birlikte hükûmetin başına geçen Cecil Rhodes, İngilizler’le işbirliği yaparak, siyâhların oturduğu toprakları ele geçirmeye çalıştı. Cecil Rhodes’in, altın madenleri sayesinde Güney Afrika’nın en zengin devleti olma yoluna giden Transvaal’ı bir gümrük birliğine çekmek, böylece bütün İngilizler’in denetiminden kurtulmak denemeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Kruger’den hiçbir şey elde edemeyince, Johannesburg’da, zamanı gelince “Chartered” birliklerin de destekleyeceği yeni bir ayaklanma hazırlamaya çalıştı. Transvaal’ın doğu ve batı yönündeki yayılmasından ve Güneybatı Afrika’ya giren Almanlar’la birleşerek Orta Afrika’ya çıkış yolunu kapatmasından korkan İngilizler, Kap ve Natal kolonileriyle birlikte bir dizi işgale girişerek Transvaal’ı kuşattı. İngiliz Güney Afrika Kumpanyası ve başkanlığındaki Cecil Rhodes, kendi adı verilerek “Rodezya” olarak isimlendirilen – bugünkü Zimbabwe – toprakları ele geçirirken, Güney Bechuanaland, Kap kolonisine, Zululand ve Tongaland ise Natal’a bağlandı. Kuzey Bechuanaland da İngiliz himayesine girdi. Afrikanerler’in sürülmesinden sonra İngilizler’in ve ardından Zulular’ın yerleştiği Natal’da, içişlerinde bağımsız bir siyasal yapılanma oluşturuldu, 1893. Böylece Güney Afrika, 19. yy’ın ikinci yarısında Afrikaner cumhuriyetleri, İngiliz kolonileri ve bağımsızlığını koruyan Afrika toplumlarından oluşan bölünmüş bir yapı kazandı.

     Bu arada altın yataklarının bulunmasıyla Transvaal, yoğun bir göçmen akınına uğradı. Paul Kruger’in başında bulunduğu hükûmet, büyük bölümü İngiliz olan ve “yabancı” adı verilen bu göçmenlerin yönetimde ağırlık kazanmasını önlemek için oy hakkını kısıtlama yoluna gitti. Paul Kruger’i federasyon hedefinin önünde bir engel olarak gören Cecil Rhodes, 1895’te “uitlander” (yabancı)’leri ayaklandırarak Transvaal’a müdahale zemini hazırlamaya çalıştı. Chamberlain’in etkisiyle Rhodes son anda fikir değiştirdiyse de, Dr. Jameson, Transvaal’a bir baskın düzenledi. “Jameson Baskını” olarak bilinen bu baskın, başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Boerler’i büyük ölçüde destekleyen Avrupa kamuoyu, şiddetli bir tepki gösterdi. Ne var ki, Chamberlain ile İngiliz yüksek komiseri Sir Alfred Milner, yavaş yavaş Güney Afrika’da İngiliz egemenliğini kesin biçimde kabul ettirmeyi yalnızca savaşın sağlayabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Cecil Rhodes, başbakanlıktan çekildi ve Kap kolonisinde İngiliz karşıtı bir tutum gelişmeye başladı. Transvaal ile Oranje Bağımsız Devleti arasındaki yakınlaşma ve Alman desteğinin gündeme gelmesi, bölgede yeni bir gerginlik yarattı.

     BOER SAVAŞI

     1898’de varılan bir anlaşmayla, Alman müdahalesi olasılığını ortadan kaldıran İngilizler, “uitlander”lerin haklarını gerekçe göstererek Transvaal üzerine baskı uygulamaya başladı. Yürütülen görüşmeler sonuçsuz kalmıştı ve savaşa Kruger’in “uitlander”lere oy hakkı vermeyi reddetmesi, İngiliz birliklerin gönderilmesine son verilmesini isteyen ültimatom, sadece bahane oldu. Çünkü 11 Ekim 1899’da, İngiltere ile Transvaal ve Oranje Free Devletleri arasında, yani İngilizler ile Hollandalılar arasında, Güney Afrika tarihi için bir dönüm noktası olan “Boer Savaşı” başladı. Bölgeyi daha iyi tanıyan Boerler, savaşın başlarında, üstün İngiliz kuvvetlerine ağır darbeler indirdiler. İngilizler bir süre sonra inisiyatifi ele geçirerek saldırıya geçtilerse de gerilla taktiklerine başvuran Boerler’i alt edemediler. İngilizler, Boer direnişini, sivil halkı da hedef alan acımasız ve sert önlemlerle kırabildi. İngilizler, Hollandalı Boerler’i 31 Mayıs 1900’de yenerek bölgeye tamamen hakim oldu.

     Güney Afrika’nın Transvaal ve Oranj Free bölgelerine yerleşen ve “Boer” adıyla anılan Hollandalılar, bağımsızlık istemiyle İngiliz idaresine karşı ayaklanmışlardı. En zengin elmas ve altın yataklarının bilindiği bu bölgede egemenliğini sürdürmek isteyen İngiltere, Boerler’in kurduğu cumhuriyeti ortadan kaldırmak için ordu sevkederken, dünyada hiçbir ülke, Afrikalı siyâhların vatanı olan o toprakları almak için savaşan İngiltere’ye ve Hollanda’ya, “Kimin malını kime veriyor, kimin malını paylaşamıyorsunuz?” diyemiyordu.

     BEYAZ IRKÇILIĞIN KARDEŞİ TÜRK MİLLÎYETÇİLİĞİ

     Şimdi dikkatle takip ediniz, lütfen:

     İngiltere’nin kazandığı zafer üzerinden henüz bir ay bile geçmemişken, bazı Türk aydınları, İstanbul’daki İngiliz elçiliğine bir muhtıra verdi. Muhtırayı imzalayanlardan çoğunluğu Tevfik Fikret, Cenab Şehabettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Hüseyin Siret ve İsmail Safa gibi “Servet-i Fünun” yazarlarıydı. İngiltere’yi “özgürlük ülkesi” (!) sayan bu aydınlar (!), İngiliz emperyalizmini kutlayıp ayakta alkışlarken, kendi ülkelerinde II. Abdulhamid yönetimine tepki gösterdiklerini düşünüyorlardı. Olayın saraya jurnal edilmesi üzerine imza sahipleri tutuklandı. Tevfik Fikret’in evi basıldı ve kendisi bir süre Zaptiye Nezareti’nde tutuklandı. İsmail Safa Sivas’a, Hüseyin Siret Özsever Adıyaman’a sürgün edildi. 15 Ekim 1901’de de, sömürge yandaşı ve emperyalistlerin kuklası “Servet-i Fünun” adlı dergi kapatıldı.

     Güney Afrika’daki “Boer Savaşı”na son veren Vereeniging Antlaşması’nın 31 Mayıs 1902’de imzalanmasıyla, Boer cumhuriyetleri bağımsızlığını yitirdi ve İngiliz emperyalizmi, bölgenin yegâne gücü oldu. İşin bir diğer ilginç yanı, yenilginin ardından, Louis Botha ve Jan Christian Smuts gibi liderlerin İngiltere’yle işbirliği yapmaya başlamaları oldu.

     İNGİLİZLER’İN ÜLKENİN TEK HÂKİMİ OLMASI

     Savaştan sonra temel sorun, yerle bir olmuş ülkeyi yeniden kurmaktı. Bu arada Boerler, işgalci birliklere karşı pasif direnme pozisyonundaydı. Bu pasif direniş, ciddî bir savaş enstantanesi göstermiyordu. Ama çok geçmeden Boerler, güvenceli gibi görünen bir federasyon çerçevesinde siyaset ve kültür yaşamına yeniden katıldılar. Hollanda dili ile yerli Afrika dillerinin karışımından “Afrikaans” adı verilen yeni bir dilin gelişmesini sağlayacak özel öğretim kurumları ve kültür dernekleri kurdular. 1906’da “Het Volk” ve “Oranje Unie” adındaki Boer partileri, Transvaal ve Oranje Free’de yapılan seçim yoklamalarında önemli başarılar kazandılar. İngilizler, savaşın yol açtığı yaraları sarmak amacıyla yoğun yatırımlara girişirken, artık “Boer” adını nerdeyse terkedip “Afrikaaner” adını alan Hollandalılar’a “belirli ödünler verme” politikasını benimsediler. 1907’den sonra Transvaal, Oranj Irmağı kolonisi ve Kap kolonisi, Afrikaaner partilerin yönetimi altına girdi. Böylece, beyazlar arasında uzlaşmayı sağlayacak bir birlik oluşturma eğilimi güçlendi. Bu yeni süreçte, tüm Avrupalı beyaz sömürgecilerin, aralarındaki savaşları ve kırgınlıkları bir yana atarak, sayıca kendilerinden kat be kat fazla olan siyâhlara karşı yekvücûd olduklarını görüyoruz. Aralarında Natal’ın da bulunduğu dört koloninin, hazırlanan anayasayı benimsemesinden sonra, İngiliz Parlamentosu’ndan geçen Güney Afrika Yasası’yla, “Güney Afrika Birliği” kurulmuş oldu, 31 Mayıs 1910. Merkeziyetçi yönü ağır basan yeni anayasada, kolonilere göre farklılıklar gösteren oy hakkının, eski uygulamalar temelinde sürdürülmesi benimsendi. Böylece iki Boer devletiyle iki İngiliz ili, “federal devlet” halinde birleşti. Başkent Pretoria, federal parlamentonun merkezi de Kap (Kaapstad, Cape Town) oldu.

     Dört sömürgenin ortak anayasası olan “South African Act”in yürürlüğe konmasıyla, Güney Afrika Birliği kurulmuştu. Bir valinin yönettiği ve yerel birer meclisleri bulunan eyaletler, okul ve toplum sorunlarıyla sınırlı bir özerklikten yararlanıyorlardı. Bütün birliğin yasama gücü, iki meclisli bir parlamentodaydı: Biri, Avrupa kökenlilerin oylarıyla seçilen Millet Meclisi, biri de atama ile işbaşına gelen Senato. Yürütme gücünü, Londra’dan atanan bir genel vali üstlenmişti. Pretoria’da görev yapan başbakan ve çoğunluk partisinin başkanı olan hükûmet, parlamentoya karşı sorumluydu. Atanan ilk başbakan bir Afrikaaner (Hollandalı) idi: Louis Botha. Birlik toprakları içinde iki sömürge kalmıştı: Basutoland ve Svaziland. Ayrıca güneybatı kesim, Almanlar’ın elinde idi. Siyâhların işgücünden köleymişlercesine yararlanan ve “beyazların üstünlüğünü” temel alan bu ırkçı rejim, kırsal kesimde ve maden işlerinde bu şeytanî amaca uygun yasalar çıkardı.

Mahatma Ganji

Mahatma Ganji

     Bu dönemde, kırsal alanda yaşayan az sayıda beyazın çoğunluğunu Hollandalı Boer Afrikaanerler oluşturuyordu. İngiliz kökenliler ise kentlerde oturuyor, beceri isteyen işlerde çalışıyor ve toprakların büyük bölümünü ellerinde tutuyorlardı. Yerli – Afrikalı siyâhlar ise daha çok Bantu bölgelerinde, kendilerine ayrılmış alanlarda yaşıyorlar – tıpkı Avustralya’daki yerliler gibi; hem Güney Afrika’yı, hem de Avustralya’yı birlikte işgal eden İngilizler ve Hollandalılar, iki yerde de yerlileri aynı konuma ittiler -, geçimlerini beyazların çiftliklerinde, kentlerde ya da altın madenlerinde çalış(tırıl)arak sürdürüyorlardı. Tabiî ki buna “yaşamak” denirse! Bir bölgeden başka bir bölgeye geçmelerini beyazların iznine bağlayan “geçiş yasaları” gibi yalnızca siyâhlar için çıkarılmış yasalara uymak zorundaydılar ve oy kullanma hakları yoktu. Aynı faşizm, siyâhlara olduğu gibi melezlere (Asyalılar, Müslümanlar) uygulandı.

     Irk ayrımına (Apartheid) uğrayan toplumların hoşnutsuzluğu giderek büyüyordu. Apartheid’in sona erdirilmesi ve oy hakkının kazanılması için mücadele etmek amacıyla, 1912’de Afrika Ulusal Kongresi’ni kurdular, siyâhlar. Bu arada beyaz sömürgeciler ile Afrikalılar, Asyalılar, melezler ve Müslümanlar (Malaîler) arasındaki çekişme, giderek şiddetlendi: Bir yanda beyazlar, bir yanda da tüm “koyu tenliler”. “Koyu tenlilerin” haklarının yasalarla düzenlenmesi, yeni kurulan federal devletin başlıca sorunlarından biri oldu. Yerli halkın hakları, “Native Land Act” adlı bir kararnameyle yayınlandı, 1913.

     Şimdi bu kararnameyle birlikte siyâhlara ne tür haklar verildiğini merak etmişsinizdir. Söyleyeyim; siyâhlara bir tek hak verildi: Beyazlara kölelik yapmak…

     Kararnamenin yayınlanmasından sonra şaşkına dönen yerliler, büyük kentlere göç etmek zorunda kaldılar. Kesin olarak Apartheid’i savunan tutucu ve faşist Afrikaanerler, 1914’te J. B. M. Hertzog’un kurduğu Güney Afrika Ulusal Partisi’nde toplandılar. Bu arada 1893 – 1914 yılları arasında 21 yıl Güney Afrika’da yaşayan Mohandas Karamçand Ganji (Mahatma Ganji), Asyalılar’ın hakları için yönetimi zorladı ve birkaç kez hapis cezasına çarptırıldı.

     BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI

     Güney Afrika’nın çağdaş tarihi, 1914 – 18 Birinci Dünya Savaşı sırasında başladı. Botha yönetimindeki Güney Afrika, I. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin yanında yer alarak, Güneybatı Afrika’da ve Doğu Afrika’da Almanya’ya karşı savaştı. Güneybatı bölgesi, gönderilen birliklerle ele geçirildi, Namibya ve Tanzanya alındı. Almanlar, Temmuz 1915’te teslim oldular. Öte yanda Güney Afrika gönüllü birlikleri, çeşitli cephelerde çarpıştılar. Güney Afrika, savaş sonrasında, Güneybatı Afrika’nın manda yönetimini üstlendi. “Alman Doğu Afrikası” da 1916’da, Jan Christian Smuts’un saldırılarıyla ele geçirildi.

     1918’den sonra, Güney Afrika Birliği’nin iktisadî durumu kötüleşti. Kentlerde “Labour Party” (İşçi Partisi)’nin çevresinde toplanan beyaz işçilerle fabrika patronları arasında anlaşmazlık çıktı. Botha’nın ölümü (1919) üzerine başbakanlığı üstlenen Jan Christian Smuts, 1921’de altın sanayiîndeki bunalım nedeniyle yarı kalifiye işlerde siyâhları çalıştırma yoluna gitti. Beyazların buna gösterdikleri tepkileri sert biçimde bastırdı, 1922. Böylece greve gidildi. Alınan önlemler, Afrikalılar’ın bazen, beyazların % 10’u kadar ücretlerle çalıştırılması sağlandı. Bu yeni kanuna göre, aynı işte ve aynı süre zarfında çalışan bir siyâh, yine aynı işte ve aynı süre zarfında çalışan bir beyazın aldığı ücretin ancak onda birini (% 10) alabilecekti. Beyaz işçileri temsil eden İşçi Partisi’nin Ulusal Parti ile kurduğu ittifak, 1924 seçimlerinde Smuts’un devrilmesini sağladı. Hertzog’un kurduğu koalisyon hükûmeti, kendince çeşitli adımlar atarak İngiltere’nin Güney Afrika üzerindeki denetimini esnekleştirdi. Ekonomik alanda koruyucu önlemler alırken, siyasal sitemde “beyazların üstünlüğü”nü daha bir pekiştiren düzenlemelere girişti.

     1929 seçimlerinde çoğunluk partisi olan Ulusal Parti, 1933’te “South Africa Party” (Güney Afrika Partisi) ile birleşerek “United Party” (Birleşik Parti) adını aldı ve çoğunluğu sağladı. Bu birleşmeden hoşnut kalmayan beyaz ırkçılar, siyâh düşmanı “Nationalist Parti” (Ulusalcı Parti) çevresinde toplandılar. İki dünya savaşı arasında Apartheid önlemleri yoğunlaştırıldı. 1933 – 39 dönemi boyunca parlamentodaki ırkçı ve fanatik azınlığın temsilcisi, “United Nationalist Party” (Birleşik Ulusalcı Parti)’nin başkanı Dr. Daniel François Malan oldu.

     İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI

     1939 – 45 İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Hertzog ile Smuts, aralarındaki işbirliğine son verdiler. Nazi Almanyası’na karşı tarafsızlığı savunan Hertzog’un çabaları, Smuts’un meclisten “Almanya’ya savaş açma” kararını geçirmesini önleyemedi. Smuts Hükûmeti, birçok cepheye asker gönderdi ve sanayiîyi, askerî gereksinimlere göre düzenledi. Kendi içinde bölünen muhalefetin engelleme çabaları, savaşın gidişatıyla birlikte etkisiz hale geldi. Smuts, Nazi Almanyası’na karşı savaş verdiyse de Dr. Malan’ın önderliğinde, Hollandalılar’ın İngilizler’den, beyazların da siyâhlardan üstün olduğunu savunan dalgaya karşı koyamadı. Smuts, 1943 seçimlerinden zaferle çıkarken, Dr. Malan’ın partisi de “ana muhalefet” durumunda kaldı.

     İkinci Dünya Savaşı, aynı zamanda Güney Afrika sanayiînde hızlı bir büyüme sağladı. Daha önce altın üretimine dayanan ekonomi, giderek çeşitlilik kazandı. Beyazların büyük bölümü kentlerde iş bulurken, çok sayıda siyâh da kentlere akın etmeye başladı. Apartheid’a karşı muhalefet, etkisini duyurmaya başladı. Savaş sonrasında Smuts’un yumuşama politikasına karşı “ırkların ayrı gelişmesi” tezini işleyen Dr. Malan, 1948 seçimlerini az farkla kazanmayı başardı ve başbakan oldu. Bu tarihten sonra ırk ayrımı (Apartheid) yasalarla desteklendi. Bu tarihten sonra Apartheid, yalnız siyâhlara uygulanmakla kalmayarak, Natal’daki Hindliler’e de yayıldı ve Hindliler’in oy kullanma hakları ellerinden alındı. Beyazlar, siyâhlar, melezler ve Asyalılar’ın her alanda biribirlerinden ayrılacağı ve ırkların kendi yollarında ve kendi bölgelerinde ayrı ayrı gelişeceğini öngören ırkçılık ve ırk ayrımcılığı politikası en acımasız ve faşizan haliyle uygulanmaya başlandı. Apartheid, okullardan işyerlerine, trenlerden ve otobüslerden sinema salonlarına kadar sistemli bir biçimde sosyal yaşamın bütün alanlarına egemen kılındı. Beyazlar ile beyaz olmayanlar arasında evlilikler yasaklandı. Beyaz olmayanların (siyâh, melez, Asyalı) tüm ilâhî ve insanî özgürlükleri ortadan kaldırıldı. Kasabalar ve kentler, her birinde yalnızca bir ırkın yaşayabileceği bölgelere büründü. Belirli meslekler ve işler, yalnızca beyazların denetimine bırakıldı. Siyâhların oy kullanma, seçme ve seçilme hakları tamamen ortadan kaldırıldı. Otoriter bir yapı kazandırılan siyasal sistem, beyazların dışındaki topluluklara bütünüyle kapalı biçime sokuldu. Kap renklileri bile uzun yıllardan beri (1850’lerden beri) yararlandıkları oy verme hakkından yoksun bırakıldı. Renkliler ve Asyalılar için ayrı temsil organları oluşturulurken, siyâhların oturdukları yurtluklarda güdümlü bir kurumsal yapı oluşturuldu. Buna koşut olarak, “toprak genişletme” siyaseti sürdürüldü. Örneğin 1949’da, güneybatı toprakları fiilen ilhak edildi.

     Apartheidcı politika, öbür ülkeler tarafından eleştirildi ve Güney Afrika, uluslararası etkinliklere kabul edilmedi. Başka ülkelerle yapılan spor karşılaşmaları neredeyse bütünüyle kesildi. 

     29 Mayıs 1950’de Güney Afrika’da, beyaz olmayanlar, hükûmetin ırkçı politikalarını protesto etmek amacıyla bir günlük yas ilan ettiler. 1952’de Afrika Ulusal Kongresi ve önderi Albert John Luthuli, pasif direnmeyle nitelendirilebilinecek bir “meydan okuma” hareketini başlattı. Dr. Malan’ın yerine geçen J. C. Strijdom ve H. F. Verwoerd, Malan’ın siyasetini pekiştirdiler ama Kap’taki melezlerin 1956 seçimleri için hazırlanan seçmen kütüklerinden silinmesi gibi önlemler, Hindliler’in ve siyâhların muhâlefetini şiddetlendirdi. Muhâlefeti bastırma çabalarına karşın hareket sürüp gitti ve 1960’ta Sharpeville’de, 1963’te Tanskei’de patlak veren kanlı sokak çatışmaları sırasında doruğa ulaştı. 20 Ağustos 1956’da, liberal – batıcı beyaz parlamento üyeleri, “İlerici Parti” adı altında biraraya geldiler.

     İSLAMÎ DİRENİŞ VE İMAM ABDULLÂH HARUN

     1956… Bu tarihi hiç unutmayın. Çünkü bu tarih, 1956, Güney Afrika tarihinde “İslamî direniş” sürecinin başladığı tarihtir.

     1956’da, ülkede “Kap Malaîleri” olarak adlandırılan Kap Müslümanları, Hz. Resûllullâh (saw)’ın doğum yıldönümünü anmak üzere Kap şehri yakınlarındaki Claremont mahallesinde bulunan El- Camiâ Camiî’nde toplandılar. Cemaat, 32 yaşındaki Hacı Abdullâh Harun’u kendilerine “imâm” olarak atadı. Abdullâh Harun’un genç olması imâmlığa atanması hususunda ilk başta bazı çekinceleri doğurdu. İmâm Hacı Abdullâh Harun, iyi Arapça bilgisine sahipti ve üç defa Hacc’a gitmişti.

     Sadeliği, alçak gönüllülüğü ve takvasıyla tanınan Abdullâh Harun, 1924 yılında Kap şehrinde doğmuştu. 1950’nin hemen başında Galiema Sadan adlı Müslüman hânımla evlendi. Bu evlilikten biri erkek, ikisi kız, üç çocuk sahibi oldu. En büyük çocukları Şamela 1950’nin sonlarında, tek oğulları Mûhâmmed 1957’de, en küçük çocukları Fatımâ ise 1963’te doğdu.

İmam Abdullah Harun

İmam Abdullah Harun

     Abdullâh Harun’un imâm olarak faaliyete başlaması, öncekilerden farklı bir çalışmayı beraberinde getirdi. Camiîde kadınlar ve çocuklar için ders halkaları düzenlemeye başladı. Fâkirlere dağıtılmak üzere zenginlerden yardım toplama işine de başkanlık ediyordu. İmâm Abdullâh Harun, her zaman için Müslümanlar’ı zâlim ve ırkçı Güney Afrika rejimine karşı mücâdele etmeye çağırıyordu. İmâm Abdullâh Harun, yayıncılıkta da girdiği faaliyetlerde bir ilk adımı attı. “Muslim News” adlı bir dergi çıkardı ve bu dergi, Güney Afrika’daki Müslümanlar’ın ilk yayın organı oldu. İmâm Abdullâh Harun, gerek yayın yoluyla ve gerekse camiîdeki hutbeleriyle, siyâhî Müslümanlar’a ve tüm mazlumlara her zaman için, Bilâl-i Habeşî’yi anlatır ve o büyük siyâhî Habeşli sahabînin yolundan gitmenin gerekliliğini izah ederdi.

     Güney Afrika’da 1961’de “cumhuriyet” ilan edildi ve ülke, İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonvealth)’ndan ayrıldı. Güney Afrika Cumhuriyeti, 31 Mayıs 1961’de yapılan bir referandum sonucu, bildiğimiz bağımsızlığına kavuştu. Charles Swart, ülkenin ilk cumhurbaşkanı oldu.

     Şimdi burada bir an için duruyor ve “Neden 31 Mayıs?” sorusunu soruyoruz. Ülkenin bağımsızlık kararı alma tarihi, 31 Mayıs 1961. Burada “1961” yılı bizim için hiç önemli değil, ama gün ve ay üzerinde, “31 Mayıs” üzerinde durmak istiyoruz. Neden 31 Mayıs? Bu bir tesâdüf mü, bu tarihin hiçbir anlamı yok mu? Şimdi Güney Afrika tarihini bilmeyenler, buradaki 31 Mayıs’ın çok normal ve doğal bir tarih olduğunu, bunun bir tesadüften başka bir şey olmadığını sanırlar. Ama durum öyle değildir işte.

     Buradaki 31 Mayıs, tesadüfen seçilmiş veya hiç seçilmemiş, sadece denk gelmiş bir tarih değildir. Güney Afrika tarihinde, beyaz ırkçı egemenler için en önemli takvim yaprağı, 31 Mayıs’tır. Niye mi? Çünkü tarihte, kendileri için en önemli olaylar, hep 31 Mayıs’ta gerçekleşmiştir: 1899’da İngilizler ile Hollandalı Boerler arasında patlak veren Boer Savaşı’nda, İngilizler, Boerler’i 31 Mayıs 1900’de yenerek bölgeye tamamen hâkim olmuştu. Savaşı resmen sona erdiren ve İngilizler’i bölgenin yegâne hâkim gücü ilan eden Vereeniging Antlaşması’nın imzalanma tarihi de, tam iki yıl sonra aynı gün, 31 Mayıs 1902’dir. İngiliz, Hollandalı, Alman, Belçikalı, velhasıl tüm beyazların, siyâhlara karşı ittifak kurmasının adı olan ve İngiliz Parlamentosu’ndan geçen Güney Afrika Yasası’yla “Güney Afrika Birliği”nin kuruluş tarihi, 31 Mayıs 1910’dur. Şimdi bu “31 Mayıs”ın bir “ruz-i tesâdüf” olmadığını anladınız, değil mi?

     Kurulan yeni rejim, “eski köye yeni adet” getirmemişti. Çünkü beyazları “üstün ırk”, siyâhları da “insan olmayanlar” kabul eden Apartheid, aynen idame ettirildi. Güney Afrika Cumhuriyeti, âdeta ırkçılığın kıblesi oldu. Birleşmiş Milletler Örgütü, özellikle 1962’den sonra sürekli olarak, tüm dünya ülkelerinden, Güney Afrika Cumhuriyeti ile ilişkilerin kesilmesini ve ürünlerinin boykot edilmesini istediyse de, bu girişimlerden hiçbir sonuç alamadı. Yine 1964’te Nijerya’nın başkenti Lagos’ta aldırdığı kınama kararının da hiç ama hiçbir etkisi olmadı. Neden mi olmadı? Çünkü “herşeye rağmen” ve “ne olursa olsun” Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yardım eden ve bu ırkçı rejimi desteklemekte ısrar eden iki devlet vardı: ABD ve İngiltere.

     NELSON MANDELA’YA ÖMÜR BOYU HAPİS CEZASI

     14 Haziran 1964 tarihinde, ırkçılığa karşı yoğun bir mücâdele veren “Africa National Congre” (Afrika Ulusal Kongresi) başkanı siyâhî lider Nelson Mandela, ömür boyu hapse mâhkum edildi.

     1966 seçimlerinde National Party (Ulusal Parti), durumunu sağlamlaştırarak 166 milletvekilliğinden 126’sını kazandı. Aynı yıl, Başbakan H. Verwoerd’in bir beyaz tarafından öldürülmesi ve yerine B. J. Vorster’in geçmesi, önemli bir değişikliğe yol açmadı. Zaten yol açması da beklenmiyordu.

     İMAM ABDULLÂH HARUN’UN ŞEHÂDETİ

     Irkçılığa ve beyaz egemenliğine karşı verilen İslamî Direniş’in yiğit rehberi İmâm El- Hacc Abdullâh Harun’un faaliyetlerinden son derece rahatsız olan faşist Güney Afrika Cumhuriyeti yönetimi, 28 Mayıs 1969’da, Abdullâh Harun’un imâmlığa atanmasından tam 13 yıl sonra ve yine Resûl-i Ekrem (saw)’in doğum gününde, O’nu tutukladı ve hapse attı. Nelson Mandela’nın hapse atılması üzerinden 5 yıl geçmeden, bu kez Abdullâh Harun hapse atılıyordu.

     İmâm Harun, dört aylık ağır ve çileli sorgulamalardan sonra, 27 Eylül 1969’da, en vâhşî ve iğrenç işkenceler sonucu şehîd edildi.

     O artık “İmâm Abdullâh Harun” değil, “Şehîd Abdullâh Harun” idi.

     1970’ten sonra, ırk ayrımına karşı çıkan “vicdan sahibi” beyazların sayısı da giderek arttı bu durumda. Bu pozitif devinim, İmâm Abdullâh Harun’un şehîd edilmesiyle ilintili miydi, bilemiyorum. 1970’te, İngilizce konuşup “daha ılımlı” bir ırkçılıktan yana (nasıl oluyorsa?!) olanların oluşturduğu Birleşik Muhalefet Partisi, görece bir başarı göstererek milletvekili sayısını 37’den 47’ye çıkardı. Bu seçimlerde ilk kez sandalye kaybeden Ulusal Parti, B. J. Vorster’in altı yıllık başbakanlığı döneminde baskıcı tutumu daha da sıklaştırdı.

     APARTHEİD NAMİBYA’DA

     Aslında iktidar partisi, Apartheid siyasetini dilediğince yoğunlaştıracak güçteydi. Nitekim, Mayıs 1968’de çıkarılan bir yasayla, 1 milyon 800 bin nüfûslu melezlerin meclise temsilci göndermeleri yasaklandı. Melezler Temsilî Meclisi olan “Coloured Persons Representative Council” (CRC)’in çoğunluk dengesi, bu meclise 1969’da hükûmet yanlısı 20 üye atanarak değiştirildi. Farklı ırklardan siyasal topluluklar arasında her türlü ilişkiyi yasaklayan yeni bir yasanın çıkarılması, çok ırklı bir siyasetten yana olan Liberal Parti’nin dağılmasına yol açtı. 1968’de beyaz öğrencilerin önce Kap Üniversitesi’nde, sonra da özellikle Johannesburg ve Durban olmak üzere öbür üniversitelerde düzenledikleri “ırk ayrımına karşı – eşitlik ve adaletten yana” gösterileri dîn yetkilileri de destekledi. Aynı yıl ülkenin kuzey kesiminde gerillalara karşı manevralar yapıldı. Güvenlik örgütü ve gizli servisler güçlendirildi. Ülke, en yeni ve en üstün teknolojik silahlarla donatılarak, Afrika’daki öbür ülkelere karşı tartışmasız bir üstünlük sağladı, askerî açıdan. Güney Afrika Cumhuriyeti, 1969’da, BM’nin Namibya’dan çekilme uyarısını reddetti. Namibya, fiilen bir Güney Afrika Cumhuriyeti eyaleti oldu ve ırk ayrımı burada da uygulandı.

     1970’ten sonra B. J. Vorster, ülkesini kuşatan yalnızlık çemberini aşmaya çalıştı. Malawi ile diplomatik ilişki kuruldu. Fildişi Kıyısı cumhurbaşkanı, Uganda cumhurbaşkanının da onayıyla, Güney Afrika Cumhuriyeti’yle diyaloğa hazır olduğunu açıkladı. Bu arada Mozambik ve henüz “Zimbabwe” adını almaya 10 yılı kalmış olan Rodezya sınırları yakınında, ulusalcı gerilla hareketleri gelişmekteydi. 1973’ten sonra, dünya petrol bunalımının etkileri duyulmaya başlandığı sırada, toplumsal anlaşmazlıklar da arttı. GAC hükûmeti Nisan 1974’te erken seçime gitti. Seçime, 20 milyonluk Güney Afrika nüfûsunun sadece 2 milyonluk beyaz kesimi katıldı. Çünkü 18 milyonluk “beyaz olmayan” kesimin oy kullanma, seçme ve seçilme hakkı yoktu. Sonuçta, 169 milletvekilinden 122’sini alan Vorster’in meclisteki çoğunluğu arttı. Dolayısıyla hükûmet, çokuluslu bir Güney Afrika’nın kurulmasını amaç edinen “Bantustanlar Siyaseti”ni daha da hızlandırarak sürdürdü. Kurulacak devletin, bağımsız ya da özerk (ama aslında daha da bağımlı) Bantu eyaletleriyle beyazlar hükûmetinden oluşacak bir tür federasyon olması, bu federasyonda halk topluluklarının iktisadî ve siyasî bağlarını koruyarak “biribirine koşut” evrim geçirmeleri tasarlanmıştı. Ayrıca Pretoria hükûmetinin, sanayiîleşmiş beyazlar kesiminde çalışan siyâhları, doğdukları yerin uyruğuna zorla geçirmesi, bu işçileri Güney Afrika içinde birer yabancı haline getirmişti. 1974’te ABD, İngiltere ve Fransa’nın “veto”su, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin BM’den çıkarılmasını önledi. 1975’te Angola ve Mozambik’in bağımsızlıklarına kavuşmaları, Afrika kıt’âsının bütün güney kesimindeki dengeleri değiştirdi. Londra’daki Labour Party (İşçi Partisi) hükûmeti, 1975’te İngiltere’nin Kap yakınındaki Simonstown deniz üssünü gerektiğinde kullanmasını öngören askerî antlaşmayı bozdu.

     Yönetimi elinde tutan beyaz azınlığın, çoğunluktaki siyâhlara yoğun bir ırk ayrımı siyaseti (Apartheid) uyguladıkları ve siyâhların “Homeland” ya da “Bantustan” adı verilen ve kendilerine ayrılmış bölgelerde (Transkei, Bophuthatsvana, Venda, Ciskei) oturmaya zorlandıkları ülkede, “Homeland”lara 1976’da başlanarak sözde bağımsızlık tanındıysa da, BM’nin de tanımadığı bu bağımsızlık biçimi, siyâhların şiddetli protestolarına yol açtı. BM’nin suçlamalarına ve Batı ülkelerinin iktisadî abluka uygulamalarına – fakat çoğu, G. Afrika ile ticarî ilişkilerini el altından sürdürdü – karşın ırk ayrımının gün geçtikçe ağırlaştırılarak sürdürüldüğü Güney Afrika’da, siyâhların kanlı ayaklanmaları ve şiddet hareketleri de gün geçtikçe arttı. Resmî açıklamayla “ırkların biribirinden ayrı gelişmesi” tanımıyla yumuşak gösterilmeye çalışılan Apartheid, aslında yalnızca seçme ve seçilme hakkıyla sınırlı olmayıp, bütün toplumsal  – sosyolojik yaşamı belirler. Siyâhlar ve beyazlar için eğitimin ayrılmış olması, “kent siyâhları” diye adlandırılan siyâh işçilerin, kentlerin dışında kurulmuş ve “township” denilen yoksul semtlerde oturmak zorunda bırakılması, siyâhlara çok düşük ücret verilmesi (beyazların aldığı ücretin % 10’u kadar), siyâh – beyaz evliliğinin yasaklanması, herşeyi kapsayan ırk ayrımının yalnızca birkaç örneğidir.

     “SİYAH BİLİNÇ” HAREKETİ LİDERİ STEVE BİKO’NUN ÖLDÜRÜLMESİ

     Haziran 1976’da, Johannesburg yakınındaki büyük siyâh yerleşim birimi olan Soweto’da, “Hollanda dili ile Afrika dillerinin karışımı” olan Afrikaaner dilinin, siyâhlara ait okullarda da “resmî dil / ders dili” yapılmasına karşı siyâhların giriştiği yoğun protesto gösterilerinde, güvenlik (!) kuvvetlerinin göstericiler üzerine ateş açması sonucu yüzlerce siyâhî öğrenci öldürüldü. Bu sırada, “Siyâh Bilinç” hareketi önderi Steve Biko’nun, tutuklu bulunduğu cezaevinde işkenceyle öldürülmesi üzerine çıkan olaylara karşı devlet, 50 örgüt liderini tutukladı ve olaylar önce Kap’a, ordan da tüm ülkeye yayıldı. Irkçı rejim, olayları kanlı bir biçimde bastırdı. Uygulanan devlet terörüne karşı çeşitli ülkelerden, uluslararası kurumlardan tepkiler geldi. BM Güvenlik Konseyi, aldığı bir kararla, BM örgütü üyesi devletlerin Güney Afrika Cumhuriyeti’ne silah satışını 1977’de yasakladı. Bu, BM Güvenlik Konseyi’nin, BM üyesi bir devlete karşı aldığı ilk ambargo kararı oldu. Buna karşın iktisadî yaptırım uygulanması istekleri, Güvenlik Konseyi’nden yeterli desteği bulamadı.

Steve Biko

Steve Biko

     Kasım 1977’de yapılan seçimlerde Vorster’in başkan olduğu Ulusal Parti, İngilizce konuşan seçmenlerin bir bölümü Afrikaanerler’i desteklediği için, 165 milletvekilliğinden 134’ünü kazandı. Cumhurbaşkanı Diederichs Ağustos 1978’de ölünce, yerine başbakan Vorster geçti. Pieter Willem Botha ise başbakan oldu. Ama bu, siyasal çizginin doğrultusunu değiştirmedi. Adı bir maddî skandala karışan Vorster, Haziran 1979’da istifa etmek zorunda kaldı ve yerine cumhurbaşkanlığına Ulusal Parti’nin adayı Marais Viljoen seçildi.

     Hapisteki siyâhî lider Nelson Mandela’nın 18 Temmuz 1978’deki 60. yaş günü nedeniyle kendisine gelen binlerce kutlama mesajını, Güney Afrika polisi, siyâhî lidere vermedi.

     Nisan 1981’de yapılan seçimlerde Ulusal Parti’nin gücünün azaldığı ama yine de 131 sandalyeyle meclisteki çoğunluğunu koruduğu gözlendi. Dış ilişkilerde düştüğü yalnızlıktan kurtulmak isteyen yönetim, ABD ile temaslara geçti. Jimmy Carter döneminde durağanlaşan ilişkiler, Ronald Reagan yönetiminde yeniden canlandı. GAC Dışişleri Bakanı Pik Botha, Reagan ile buluştu. Şubat 1982’de ABD ile GAC arasında ticarî ilişkiler canlandırıldı. Bu arada siyonist İsrail ile ilişkiler kesintisiz sürdü.

     DESMOND TUTU’YA NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ

     1983’te sınırlı reformları ve daha otoriter bir yönetimi öngören yeni bir anayasa kabul edildi. Botha, geniş yetkilerle donatılan cumhurbaşkanlığı makamına getirildi. İçeride giderek yükselen muhalefeti sert yöntemlerle sindiren ırkçı – beyaz yönetim, komşu ülkelere karşı da saldırgan bir politika izledi. Uluslararası Af Örgütü de Güney Afrika devletinden, yaygınlaşan yargısız idamların, işkencenin, sivillere karşı işlenen cinayetlerin durdurulmasını istedi.

     Afrika Ulusal Kongresi lideri hapisteki Nelson Mandela, yeni anayasa tasarısına karşı siyâhları direnişe çağırdı. Soweto’da bir kez daha gösteriler başladı. 29 Haziran 1983’te Güney Afrika hükûmeti, Nelson Mandela’ya uygulanan yasakların uzatıldığını bildirdi.

     Güney Afrika Kiliseler Konseyi Genel Sekreteri Râhib Desmond Tutu, tüm Hristiyanlar’ın anayasaya “red” oyu vermelerini istedi, Eylül 1983. Râhib Desmond Tutu’ya, ırk ayrımıyla mücâdelede birleştirici rolü için 1984 Nobel Barış Ödülü verildi.

     Temmuz 1984’te yürürlüğe giren yeni anayasayla, “başkanlık” sistemine geçildi ve beyazların, melezlerin ve Asyalılar’ın üç ayrı meclisi oldu. Siyâhları yine siyasal yaşamın dışında tutan bu anayasanın yürürlüğe girmesinin ardından, birçok yerde ayaklanmalar başladı. Tüm siyâh direniş örgütleri, Afrika Ulusal Kongresi’nin çatısı altında birleştiler. Kimi devlet kurumlarına yönelik eylemler, hükûmet kuvvetleri tarafından acımasızca bastırıldı. Anayasanın kabulünden sonra başlayan olaylar sürüp gitti. Bir yıl içinde, gösteri ya da grevlere katıldıkları için öldürülenlerin sayısı 500’ü geçti. Yapılan seçimlerde Ulusal Parti yerini korudu ve P. W. Botha devlet başkanı seçildi, 5 Eylül 1984. Buna mukabil olarak, Temmuz 1985’te “olağanüstü hal” ilan edilmesinden sonra çatışmalar daha da şiddetlendi.

     Güney Afrika’da bir hafta süren çatışmalar sırasında 30 kişinin öldüğü Western Cape yöresinde, siyâhlara ait olan 30 okul, 6 Eylül 1985’te yönetim tarafından kapatıldı (ölen her bir kişiye karşılık bir okul). 23 Aralık’ta da Durban yakınlarında bir mağazaya yerleştirilen bombanın patlaması sonucu 6 beyaz öldü, çok sayıda beyaz da yaralandı.

     Soweto olaylarının 10. yıldönümünde hükûmet, “olağanüstü hal” ilan etti. Soweto kenti askerler tarafından işgal edildi. Komşu ülkelerle ilişkiler gerginliğini korudu. Ocak 1986’da Lesotho, Güney Afrika birlikleri tarafından kuşatıldı. 13 Haziran 1986’da ise, insan hakları savunucusu siyâhî râhib Desmond Tutu, altı yıllık bir aradan sonra ilk defa Botha yönetimiyle görüştü. Desmond Tutu, ülkesinde uygulanan baskıları protesto etti. Ayrıca Tutu, ırk ayrımına ve soykırıma son verilmesi için Batılı ülkeleri, uyguladıkları ambargoyu yoğunlaştırmaya çağırdı. GAC Devlet Başkanı Botha, Batılılar’ın sıkı ambargosuna karşı, siyâhlara uygulanan ırk ayrımı yasalarını kaldırdığını açıkladı ve yönetimde siyâhlara “danışmanlık” görevi önerdi. Ne kadar komik, değil mi? Irkçı rejim, siyâhlara uygulayacağı baskı ve katliamlar için siyâhlara danışacak, siyâhlar da rejime “şöyle baskı yap, şu şekilde katlet” diye akıl verecek (!!!).

     GÜNEY AFRİKA’NIN ANGOLA’YA SALDIRISI

      Ağustos 1986’da Güney Afrika, Angola’ya saldırdı. Zambiya ve Zimbabwe’nin, Güney Afrika’nın iç siyasetini eleştirmelerine karşılık olarak bu ülkelerden ithal edilecek mallara vergi konacağı da aynı ay içinde açıklandı. Hükûmet, askerî birliklere ve güvenlik kuvvetlerine olağanüstü yetki veren bir yasayı da kabul etti. Demiryolu işçilerinin 6 hafta boyunca süren direnişine karşı, olağanüstü yetkiye sahip güvenlik güçleri harekete geçti. Günlerce süren şiddet, dış ambargonun daha da yoğunlaşmasıyla sonuçlandı. Bu olaylarla birlikte, Güney Afrika tarihi ilk kez 2 milyon göstericinin toplu protestosuna şahîd oldu.

     1988’de BM, Güney Afrika yönetimini Apartheid’a son vermeye zorlamak için bir dizi kararı benimsedi. Bu arada çeşitli ülkeler de Güney Afrika’ya karşı ekonomik yaptırımlar uygulamaya başladılar. Haziran ayında yeniden sıkıyönetim ilan edildi. Güney Afrika hükûmeti Ağustos ayında Angola ve Küba ile, Afrika’nın güneybatısında ateşkesi ve Güney Afrika birliklerinin Angola’dan çekilmesini öngören bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma, aynı zamanda Küba birliklerinin Angola’dan çekilmesi karşılığında, Namibya’nın 1 Nisan 1990 itibariyle bağımsızlığını kazanmasını öngörüyordu.

     BOTHA’NIN İSTİFASI – DE KLERK’İN CUMHURBAŞKANI OLMASI

     1989 yılı, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin tarihinde bir dönüm yılı olmuş, devlet başkanı Pieter Willem Botha istifa etmiştir. 10 yıllık iktidarı sırasında, melezlere ve Asyalılar’a kısıtlı seçim hakları tanıyan “1984 Anayasası” gibi sınırlı reformlar yapılmışsa da, Botha, Afrikalı siyâh çoğunluğa karşı acımasız bir zorunlu göç (tehcir) siyaseti uygulayan, sık sık “olağanüstü hal” ilan eden, ırkçılık karşıtlarını tutuklayıp hapse atan, siyâhların yerleşme merkezlerini askerlere işgal ettiren, komşu ülkelere saldırıp yayılmacılığa girişen (meselâ Lesotho, Angola, Zambiya, Zimbabwe), ama bütün bunlara karşın protestoları ve direnişi durduramayan bir ırkçı, bir canî, bir zâlim ve bir tiran olarak tarihe geçecektir. Tabiî ki bizim okullarda okuduğumuz ve beyazların yazdığı formel tarihe değil, “beyaz olmayan” tüm direnişçi ve devrimci güçlerin, siyâh, esmer, kızıl, sarı, velhasıl tüm mazlum ve mustaz’af güney halklarının kanlarıyla yazacağı tarihe.

     İstifa eden Pieter Willem Botha’nın yerine Frederik Willem de Klerk geçti. F. W. de Klerk, Eylül 1989’da yapılan seçimleri kazanarak cumhurbaşkanı oldu. Botha’nın yerini alan de Klerk, beyaz olmayan halklarla bir diyalog ve görüşme siyaseti yürütmeyi tercih etmiştir. Kimden akıl almışsa?!

     De Klerk, ırk ayrımcılığına son vermeyi ve reformlar yapmayı tasarladığını açıkladı. İlk iyiniyet belirtisi olarak, hapiste bulunan Nelson Mandela’nın aynı şekilde hapiste bulunan arkadaşı Walter Sisulu ile yine hapiste bulunan 7 siyâhî lider, Ekim 1989’da serbest bırakıldı.

     NELSON MANDELA’NIN ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞMASI

     Afrika Ulusal Kongresi (ANC)’nin ömür boyu hapse mâhkum edilmiş olan lideri Nelson Mandela, 27 yıl hapis yattıktan sonra, 11 Şubat 1990 tarihinde serbest bırakıldı. Nelson Mandela’nın hapisten çıkışı, âzîz İslam İnqılâbı’nın onbirinci yıldönümüne tesâdüf ettiği için, İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimî Refsencanî, Nelson Mandela’yı Tahran’a davet etti.

Nelson Mandela

Nelson Mandela

     De Klerk yönetimi, bir süre sonra siyâhlara da oy hakkı tanınacağını açıkladı. Afrika Ulusal Kongresi’ni ve o güne kadar yasaklanmış öbür cemiyetleri yasallaştırdı. Dört yıldır yürürlükte olan olağanüstü hal uygulamasına son verildi. 6 hafta boyunca, başta İran olmak üzere 14 ülkeyi ziyaret eden Nelson Mandela, bu ülkelerden, ezilen halkına yardım edilmesini istedi. İran İslam Cumhuriyeti, Güney Afrika’da ırkçı yönetime karşı verilecek her türlü mücâdeleyi desteklediğini ve bundan sonra da destekleyeceğini ilan etti. De Klerk, tüm siyâh halka karşı konan yasakları kaldırdı. Ancak siyâhlar, “United Democratic Front” (Birleşik Demokratik Cephe) ile Zulu İnkatha hareketinin Natal’daki çatışmalarından zarar gördüler. Bu yüzden hükûmet, Natal’da “olağanüstü hal” uygulamasını muhafaza etti. Yönetim karşıtı bir grup siyâhın Boipatong’da yağmaya girişmesi, 40 siyâhın ölümüyle sonuçlandı. Afrika Ulusal Kongresi, anayasal görüşmelerden çekildi. Ayrıca Mayıs ayında hastahanelerde, Ekim ayında da ulaşım araçları, parklar ve plajlarda ırk ayrımıyla ilgili yasaklar kaldırıldı. 1991’de ABD, birçok Avrupa ülkesi ve Japonya’nın, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne uygulanan ekonomik ambargonun bir bölümünü kaldırmalarından sonra, ırk ayrımcılığını düzenleyen son yasalar da Ağustos 1991’de kaldırıldı.

     APARTHEİD’İN SONUNU GETİREN SEÇİMLER

     17 Mart 1992’de beyazlar, siyâh çoğunluğun yönetime katılıp katılmamasına karar vermek üzere sandık başına gittiler. Sandıktan “evet” sonucunun çıkması durumunda ezici çoğunlukta bulunan siyâhî halk yönetime katılabilecek, ancak “hayır”ların ağırlıklı olması halinde de zûlme ve ırkçılığa dayalı Apartheid rejimi devam edecekti. Seçim günü ülkede oldukça kritik anlar yaşanmıştı. Zira referandumdan önceki günlerde siyâhlar ile beyazlar arasında yoğun çatışmalar olmuş ve yüzlerce kişi ölmüştü. Seçim günü de, uzlaşmacı ve devrimci siyâhlar arasında patlak veren çatışmalarda 24 siyâh yaşamını yitirmişti. Nelson Mandela önderliğindeki Afrika Ulusal Kongresi de, aşırı sağcı polislerin, beyazları “hayır” oyu vermek amacıyla provokasyonlara girişip, şiddeti tırmandırdığını öne sürmüştü. Beyaz ırkçıların oluşturduğu neo – nazi Afrika Direniş Hareketi ise, sandıktan “evet” çıkması, başka bir ifadeyle siyâhların da yönetimde söz sahibi olmasının gerçekleşmesi halinde, kendi yönetimlerine karşı savaş açacakları tehdidinde bulunmuştu. Seçim sandık bölgelerine tüyler ürpertici resimler asarak beyazları “hayır” demeye çağıran ve devlet başkanı De Klerk’in kazanması halinde savaş tehdidinde bulunan Neo – Naziler’in astığı fotoğraflarda, boynuna, üzerine benzin dökülerek ateşe tutulmuş bir otomobil lastiği geçirilmiş bir siyâh görünüyordu. Güney Afrika’nın Ku Klux Klan’ı olan Afrika Direniş Hareketi’nin komandı lideri Steph Jacobson, basına yaptığı açıklamada, sandıktan “evet” oyu çıkmasının savaş anlamına geleceğini söyledi.

     Nitekim, yapılan referandumdan sonra % 70 gibi bir çoğunluk – tam olarak % 68, 7 – “evet” oyu kullandı. Referandum, toplam 15 seçim bölgesinde yapıldı. Sadece Porth Elisabeth bölgesinde 87 bin 216 kişinin “evet” oyu kullandığı, buna karşılık 29 bin 909 kişinin “hayır” oyu verdiği açıklandı. De Klerk, referandum sonuçlarının açıklanmasından sonra, “Bugün, Apartheid defterini kapattık; bu referandum, yeni ve gerçek bir Güney Afrika ulusunun doğum gününü müjdeliyor” şeklinde bir açıklama yaptı. Olumsuz oy verilmesini savunan aşırı sağcı Muhâfazakâr Parti lideri Andreas Treurnicht ise, referandumda yenilgiye uğradıklarını kabul ederken, “’Evet’ oyu verenler, bunun bedelini ödeyecekler; mücâdelemiz bugünden itibaren en yeni bir aşamaya girdi” dedi. Öte yandan ırkçı Afrika Direniş Hareketi lideri Eugene Terre Blanche yaptığı açıklamada, “Korkunç bir devrime doğru ilerliyoruz, kendimizi buna hazırlamalıyız” dedi.

     GAC Devlet Başkanı de Klerk, oluşturulacak geçici hükûmette denetimi elinde bulunduracağını önceden belirtirken, 1994 yılına kadar seçimlere gitmemeyi ve yeni anayasanın en geç bu tarihe kadar benimsenmemesini öngördü.

     Bu referandum, bütün dünyada memnuniyetle karşılandı.

     Nelson Mandela, referandum sonucunu memnunlukla karşıladığını açıklarken, bütün ırkları içeren bir hükûmetin yönetime gelmesine kadar mücâdelelerine devam edeceklerini belirtti. Referandum sonucuna bakarak heyecana kapılınmaması gerektiğini de ifade eden Mandela, halen ırk ayrımının sürdüğüne işaret etti.

     Ocak 1993’de, Güney Afrika tarihinde ilk kez hükûmete “beyaz olmayan” bakanlar atandı. Üç bakan atanmıştı ve bunların ikisi melez, biri de Asyalı’ydı. Tüm ırkları içeren genel seçimlerin ise Nisan 1994’te yapılması kararlaştırıldı.

     YENİ VE ÖZGÜR GÜNEY AFRİKA: DÜNYANIN EN MEDENÎ VE ADALETLİ ÜLKESİ

     Bir zamanlar “ırkçılığın kıblesi” olan ve dünyanın en ırkçı ve faşist rejimiyle yönetilen Güney Afrika Cumhuriyeti, kaderin cilvesine bakın ki, bugün itibariyle dünyanın en medenî ve adaletli rejimine sahiptir.

     Nelson Mandela, “ırkçılığın ve ayrımcılığın anavatanı” olan bir ülkeyi, “kardeşlik ve eşitliğin anavatanı” haline getiren bir büyük insan, bir yüce devrimci olarak, onurlu ve erdemli insanların kalbinde sonsuza dek yaşayacaktır.

Güney Afrika Cumhuriyeti'nin bugünkü bayrağı

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bugünkü bayrağı

     Nelson Mandela “devlet başkanı” olduktan sonra, öyle bir yeni rejim ve devlet kurdu ki, daha düne kadar ırkçı – şovenist Apartheid rejiminin egemen olduğu, 3 milyonluk beyaz azınlığın 30 milyonluk siyah çoğunluğa hükmettiği, yaşadıkları toprakların gerçek sahipleri olan (tıpkı Kürtler gibi) siyah halkların en temel insanî haklarından bile mahrum olduğu Güney Afrika’yı dünyanın en özgürlükçü ve adil ülkelerinden biri haline getirdi. Afrika kıt’âsının en güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin şimdi, sıkı durun, şimdi tam 11 tane resmî dili vardır. Evet, yanlış okumadınız; 11 tane resmî dil. Bu diller şunlardır: Afrikaans, İngilizce, Güney Ndebele, Güney Sotho, Kuzey Sotho, Swati (Swazi), Tsonga, Tswana, Venda, Xhosa ve Zuluca.

     Bu 11 dil arasından Afrikaans ve İngilizce, yüzyıllar boyunca bu toprakları ırkçı Apartheid rejimiyle yöneten beyaz azınlığın dilleridir. İngilizce bildiğimiz İngilizce’dir, Afrikaans ise “Boer” (Flamanca’da “Çiftçi” demek) olarak adlandırılan Hollanda kökenli beyazların konuştuğu dildir; Flamanca ile yerli Afrika dillerinin karışımından oluşmuş melez bir dildir. Diğer 9 dil ise, ülkedeki siyahî çoğunluğun konuştuğu yerli dillerdir.

     Güney Ndebele dili, Bantu dil ailesinin Nguni grubuna ait bir dildir. Güney Afrika’daki Ndebele halkının konuştuğu dil olup 600 bin civarında insan tarafından Mpumalanga, Limpopo (eski ismi Transvaal), Guateng ve Kuzeybatı vilayetlerinde konuşulur. Zimbabwe’de de konuşulan dil, bu dildir ancak aralarında belli başlı farklar vardır. Her iki ülkedeki Ndebele dillerini biribirinden ayırt edebilmek için, Güney Afrika’da konuşulan Ndebele diline “Kwandebele”, Zimbabwe’de konuşulan Ndebele diline ise “İsindebele” denilir.

     Sotho dili de aynı şekilde Bantu dil ailesine ait bir dildir; Sotho grubuna aittir. Güney Afrika’da yaklaşık 4, 5 milyon insan tarafından Guateng, Limpopo ve Mpumalanga vilayetlerinde konuşulur. Her iki Sotho dilini biribirinden ayırt edebilmek için, Kuzey Sotho dili “Sesotho”, Güney Sotho dili ise “Sepedi”, “Pedi” veya “Transvaal – Sotho” olarak da adlandırılır. Afrika kıt’âsındaki Lesotho adlı ülkede konuşulan dil de budur. Lesotho’nun isminden de anlaşılacağı gibi bu ülkede Sotho halkı yaşamaktadır ve “Lesotho” ismi, Sotho dilinde “Sotho dilini konuşan halk” demektir. “Sotho” ise kelime olarak “çok çok batıda yurt edinmiş” anlamına gelir.

     Swati ya da diğer adıyla Swazi dili, aynı şekilde Bantu dil ailesinin Nguni grubuna ait bir dildir ve “SiSwazi” olarak da adlandırılır. Yaklaşık 3 milyon kişi tarafından Güney Afrika ve Swaziland’da konuşulur. Swaziland’ın tamamında, Güney Afrika’nın ise Mpumalanga ve KaNgwane bölgelerindeki okullarda eğitim dilidir. Zaten “Swaziland” adı da “Swazi ülkesi” demektir. Güney Afrika ile Mozambik arasında bulunan ve başkenti Mbabane olan bu ülkenin gerçek ismi “Nqwane” olup, beyaz sömürgeciler tarafından “Swaziland” ismi verilmiştir.

     Tsonga dili de aynı şekilde Bantu dil ailesine ait bir dildir ve “Xitsonga”, “Thonga” veya “Şangaan” olarak da adlandırılır. Güney Afrika’daki Tsonga halkının dilidir ve yaklaşık 3 milyon kişi tarafından Limpopo ve Mpumalanga vilayetlerinde konuşulur. Mozambik, Swaziland ve Zimbabwe’de de Tsonga konuşanlar vardır.

     Tswana dili ise Bantu dilinin Latin Alfabesi’yle yazılmış şekli olup “Setsvana” olarak da adlandırılır. Botswana ve Güney Afrika’da konuşulan bu dil, Botswana’nın da resmî dilidir. Zaten “Botswana” adlı ülkenin ismindeki “bo” sözcüğü Tswana dilinde “halk” demektir. Bu durumda “Botswana”, bu dilde “Tswana halkı” anlamındadır.

     Venda dili de aynı şekilde Bantu dil ailesine ait bir dildir ve “Tşivenda” olarak da adlandırılır. Güney Afrika’da 1 milyona yakın kişinin konuştuğu bu dili Zimbabwe’de de konuşanlar vardır. Sadece Venda halkı değil, Lemba halkı tarafından konuşulan dil de yine bu dildir. 

     Xhosa dili ise Nijer – Kongo dil ailesine ait bir dildir ve “İsixhosa” olarak da adlandırılır. Ülkede 8 milyon kişi tarafından konuşulur; yani Güney Afrika nüfûsunun % 18’i tarafından.

     Zuluca ise Zulu halkı tarafından konuşulan dildir ve “İsizulu” olarak da adlandırılır. Bu dili konuşanların sayısı 10 milyon kadardır ve bunların % 95’i Güney Afrika’da yaşarlar. Güney Afrika devletinin 11 resmî dilinden biri olan Zuluca’nın en önemli özelliği, bu dilin bu ülkede, “evde en çok konuşulan dil” olmasıdır. Güney Afrika nüfûsunun % 24’ü evde Zuluca konuşurken, % 50’si, yani ülkenin yarısı bu dili bilmekte / anlamaktadır. Güney Afrika dışında Zimbabwe, Malawi, Mozambik ve Swaziland’da da Zuluca konuşanlar vardır. 

     Kaderin cilvesine bakın ki, Beyaz Adam’ın Güney Afrika’da kurduğu ve sadece beyaz ırktan olanları insan kabul eden ırkçı Apartheid rejimi, 1992 tarihinde yıkıldı. Yani, Beyaz Adam’ın dünya hakimiyetini ele geçirdiği 1492 tarihinin tam 500. yıldönümünde. Ve yine kaderin cilvesine bakın ki, bir zamanlar ırkçı Apartheid rejimi yüzünden hiçbir ülkenin siyasî ve ticarî ilişki kurmadığı ve başta olimpiyatlar ve dünya kupaları olmak üzere tüm uluslararası spor organizasyonlarından men edilen Güney Afrika, 2010 FIFA Dünya Futbol Şampiyonası’na evsahipliği yaptı. Apartheid yüzünden bir zamanlar bu devleti hiç tanımayan Gana, Nijerya, Kamerun, Cezayir, Fildişi Sahilleri, Kuzey Kore, Arjantin, Brezilya ve Meksika gibi ülkeler orada futbol maçı yaptılar ve Nelson Mandela da bu uluslararası organizasyonu “ulusal lider” sıfatıyla şeref tribününden izledi.

     Dolayısıyla, tahakkümleri altında tuttukları topraklarda halka zorla ve baskıyla dayattıkları “tek ırk, tek dil, tek tek tek…” rejimlerinin ilelebed devam edeceğini sananlar, kendi geleceklerini görmek istiyorlarsa, Güney Afrika’daki Apartheid rejiminin akıbetine bakabilirler.

     Lâ’netullâhi a’lel qawm’ez- zâlimîn…

sediyani@gmail.com

     UFKUMUZ

     8 ARALIK 2013

güney afrika logo

 

1215 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir