Kürt Halkının Siyahî Kardeşi: Nelson Mandela

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

“Ben hakikatin peşindeyim; kimin söylediği önemli değil. Ben adaletin peşindeyim; kimin için ve kime karşı olduğu önemli değil.”

Malcolm X

     22 yıllık yazı hayatımın en zor yazılarından birini yazıyorum.

     Bu 22 yıllık zaman diliminin içinde, yayınlanmış 3 kitabımın yanısıra, 1000’e yakın makaleye imza attığım 7 aylık dergi, 1 aylık gazete, 1 haftalık gazete, 5 günlük gazete, 4 televizyon kanalı, 1 haber ajansı ve 4 web sitesi bulunuyor.

     Güney Afrika Cumhuriyeti’nin efsanevî lideri ve devlet eski başkanı Nelson Rolihlahla Mandela’yı kaybettik, dün akşam.

     Mandela, iki yıldır yakalandığı “akciğer enfeksiyonu” sorunuyla mücadele ediyordu. 2013 yılı içinde rahatsızlığının artması üzerine, 8 Haziran’da hastaneye kaldırılmış, 1 Eylül’de taburcu edilmişti.

     Dün gece evinde durumu yeniden kötüleşen Mandela’yı son nefesine kadar eşi Graça Machel, iki kızı, iki torunu ve bir de eski eşi, yalnız bırkmadı. Mandela gözlerini kapayıncaya kadar başında beklediler.

     Dün gece, 5 Aralık 2013, hayata veda etti Mandela.

     Mandela’nın ölümünü, Güney Afrika Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Jacob Gedleyihlekisa Zuma devlet televizyonundan duyurdu, “Milletimizin en kıymetli evlâdını kaybettik” sözleriyle.

     Sadece Güney Afrika, Afrika ve siyahî halkların değil, dünyadaki tüm mazlum ve mustaz’âf milletlerin sevgilisi olan Nelson Mandela, 95 yıllık çile ve mücadele dolu bereketli hayatını, tüm insanlık ailesine miras bıraktığı onurlu ve erdemli bir yaşamı geride bırakıp aramızdan ayrıldı.

     O’nun ölümünü, gece eve döndükten sonra öğrendim. Böyle anlarda evde yalnız olmak, çok zor. Sizi teselli edecek kimse yoktur yanınızda.

     Tek başıma saatlerce ağladım dün gece.

     * * *

     Nelson Mandela, mazlum ve kimliksiz Kürt halkının “gerçek dostu, öz be öz kardeşi” idi.

     Mandela, Kürdistan halkının karşı karşıya kaldığı mağduriyet ve mazlumiyeti hayatı boyunca kendine dert edinmiş, kendi halkının sorunlarıyla ilgilendiği kadar Kürt halkının sorunlarıyla ilgilenmiş, hatta uluslararası platformda Kürt halkının sesi olmaktan bile imtina etmemişti.

     Nelson Mandela, kendisinden binlerce km ötede bulunan bir “yitik ülke”nin, “adını arayan coğrafya”nın sesi ve vicdanı olmuştu. Yaşadığı ve ait olduğu coğrafya itibariyle, kendisi için “dünyanın öbür ucu” sayılabilecek o “kayıp coğrafya”da yaşayan mazlum ve kimliksiz halkın “gerçek kardeşi” olmuştu.

     Hatta “dünyanın öbür ucundaki” o mazlum halkı, kendi halkını savunduğu kadar güçlü bir şekilde savunmuş, hak ve özgürlükleri için bizzat mücadele etmiş veya çaba göstermişti.

     Güney Afrika’nın efsanevî lideri Nelson Mandela’nın, kendisine binlerce km uzaklıktaki Kürt halkının yaşadığı trajedi ve mazlumiyete karşı olan duyarlılığı, Kürtler’in etrafındaki veya içiçe yaşadıkları – sözde – “kardeş” Müslüman halklardan, hatta birçok Kürd’ün kendisinden daha yüksek ve takdire şayandı.

     Mandela’daki bu insanî, erdemli ve devrimci duyarlılık, yeni de değildi ayrıca. Mandela daha hapisteyken, Güney Afrika henüz ırkçı Apartheid rejimiyle yönetilirken, Mandela’nın liderlik yaptığı siyahî halk en temel insanî haklardan mahrumken bile, Mandela, dünyanın tâ öbür ucundaki o güzel adam, üstelik demir parmaklıklar ardında bulunduğu halde, Kürt halkının yaşadığı trajediyi iyi biliyor ve Kürtler’in durumuna, kendi halkının durumuna yandığı kadar yanıyordu.

     3 milyon beyazın 30 milyon beyaza hükmettiği ve üstelik siyahî çoğunluğun en temel insanî haklardan bile mahrum olduğu Apartheid günlerinden başlayarak, günümüze doğru gelelim…

     * * *

     Afrika Millî Kongresi (ANC)’nin ömür boyu hapse mâhkum edilmiş olan lideri Nelson Mandela, 27 yıl hapis yattıktan sonra, 11 Şubat 1990 tarihinde serbest bırakılmıştı. Apartheid rejimi henüz sürüyor; ama son günlerini yaşıyor…

     Mandela hapisten çıktıktan iki yıl sonra, Türkiye O’na “Atatürk Barış Ödülü” vermek istedi. Mandela ise bu ödülü reddetti.

     Mandela’nın bu tavrına kadar, hapisten çıktığı günden bu yana hakkında övgü üstüne övgü dizen, O’nun ne kadar “büyük kahraman”, “özgürlük savaşçısı” olduğunu yazıp çizen bizim “her havuzun dibi aynı” Türk medyası, Mandela ödülü reddedince, ertesi gün “Küstah Mandela” manşetini attılar. Ağızbirliği etmişlercesine.

     O güne dek kuruldukları köşelerde Mandela hakkında övgüler dizen kalemşörler bile, bu ödülü elinin tersiyle ittikten sonra, Mandela’nın aslında ne kadar kötü bir insan ve ne kadar geçmişi çok kirli biri olduğunu yazmaya başlamışlardı.

     Öyle ya; olacak iş miydi yani? “Ulu Önder” adına verilen bir ödüldü reddedilen. Haliyle “damarlarındaki asil kana” dokunmuştu bu durum.

     Dünyaya zaten rezil olmuşlardı olmasına ama, en azından içeride rezil olmamak ve “karizmayı kurtarmak” için, bu kez, Mandela’nın, bu ödülü, daha önce 12 Eylül askerî darbesini yapan Kenan Evren’e verildiği için kabul etmediği yalanına başvurmuşlardı. Yani “sebep Atatürk değil Evren” havası vermeye çalışmışlardı. Oysa gerçek, işte tam da onların gizlemeye çalıştığıydı!

     Özgürlük savaşçısı Nelson Mandela, “Atatürk Barış Ödülü”nü iki sebepten dolayı reddetmişti: Biri, ödülün bizzat ismiydi. Mazlûm siyahî halkın lideri olan Mandela, ödüle adını veren kişinin, mazlûmlardan yana değil, mazlûmların karşısında biri olduğuna inanıyor, onların mazlûmiyetine sebebiyet veren güçlerin tarafında görüyordu.

     İkincisi ise, Türkiye’de Kürt halkına karşı uygulanan zûlüm, baskı ve inkâr politikalarıydı. Nelson Mandela açıkça şunu söylemişti: “Halkıma yüzyıllardır her türlü zûlmü yapan, benim bütün hayatım boyunca mücadele ettiğim ırkçı ve ayrımcı Apartheid politikasını kendi topraklarında uygulayan bir devletin bana verdiği ödülü kabul edemem.”

     Mandela açıkça bunu söyledi ve tüm dünya medyası da bu sözleri kelimesi kelimesine yayınladı. Türkiye karizmayı fena çizdirmişti.

     Nelson Mandela’nın yaptığı açıklamanın devamı daha da ilginç. Mandela, Güney Afrika ile Türkiye arasında bir empati yaparak, şayet kendisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş olsaydı etnik köken olarak “Kürt” olacağını da sözlerine eklemişti. Güney Afrika’nın yerlileri ve gerçek sahipleri olan siyahî halkı Kürtler’le bir görüyordu, Kürtler’in karşısında olanlarla değil.

     Mandela’nın Türk devleti tarafından verilmek istenen o ödülü “Kürdistan halkıyla dayanışma amacıyla” reddettiği, daha sonra Afrika Millî Kongresi Sözcüsü Gill Marcus tarafından da resmî olarak dile getirildi. Birkaç gün sonra da Mandela’nın Müslüman avukatı İsa Musa, “Nüfûsu 40 milyona varan Kürt halkının kimliği tanınmadan, Kürdistan adil ve onurlu bir statü kazanmadan, Nelson Mandela’nın değil Türkiye’nin elinden ödül almak, Türkiye’yi ziyaret etmeyi bile düşünmediğini” açıkladı.

     Türk devleti dünyaya rezil olmuştu. Süleyman Demirel olayı “Binaenaleyh fevkalade üzüntü verici” olarak niteledi. Mecliste bulunan Halkın Demokrasi Partisi (HEP) milletvekilleri Mandela’ya teşekkür ettiler. (O zaman daha “Türkiyeli” olmamışlardı)

     Düşünün; sene 1992… Adına “Kürt sorunu” denen bu mes’ele, bırakın dünyanın gündemine girmeyi, daha Türkiye’nin bile gündemine doğru dürüst girmemiş!… Daha Ortadoğu ülkelerinde bile pekçok “kaydeşimiz” Kürt nedir, bunu dahi bilmezken, dünyanın tâ öbür ucundan, Afrika’nın en güney noktasından böyle bir ses!… Ve üstelik bu sesin sahibi, hapisten yeni çıkmış; 27 yıldır demir parmaklıklar ardındaydı ve gözleri daha yeni yeni güneş ışığı görmeye başlamış!…

     Mandela daha sonra Güney Afrika Cumhuriyeti’nin “seçimle başa gelen ilk siyâh devlet başkanı” oldu ve sadece Beyaz Adam’ın insan yerine konulduğu ırkçı Apartheid rejimi, tarihin çöp sepetine atıldı.

     Nelson Mandela “devlet başkanı” olduktan sonra, öyle bir yeni rejim ve devlet kurdu ki, daha düne kadar ırkçı – şovenist Apartheid rejiminin egemen olduğu, 3 milyonluk beyaz azınlığın 30 milyonluk siyah çoğunluğa hükmettiği, yaşadıkları toprakların gerçek sahipleri olan (tıpkı Kürtler gibi) siyah halkların en temel insanî haklarından bile mahrum olduğu Güney Afrika’yı dünyanın en özgürlükçü ve adil ülkelerinden biri haline getirdi. Afrika kıt’âsının en güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin şimdi, sıkı durun, şimdi tam 11 tane resmî dili vardır. Evet, yanlış okumadınız; 11 tane resmî dil. Bu diller şunlardır: Afrikaans, İngilizce, Güney Ndebele, Güney Sotho, Kuzey Sotho, Swati (Swazi), Tsonga, Tswana, Venda, Xhosa ve Zuluca.

     Bu 11 dil arasından Afrikaans ve İngilizce, yüzyıllar boyunca bu toprakları ırkçı Apartheid rejimiyle yöneten beyaz azınlığın dilleridir. İngilizce bildiğimiz İngilizce’dir, Afrikaans ise “Boer” (Flamanca’da “Çiftçi” demek) olarak adlandırılan Hollanda kökenli beyazların konuştuğu dildir; Flamanca ile yerli Afrika dillerinin karışımından oluşmuş melez bir dildir. Diğer 9 dil ise, ülkedeki siyahî çoğunluğun konuştuğu yerli dillerdir.

     Güney Ndebele dili, Bantu dil ailesinin Nguni grubuna ait bir dildir. Güney Afrika’daki Ndebele halkının konuştuğu dil olup 600 bin civarında insan tarafından Mpumalanga, Limpopo (eski ismi Transvaal), Guateng ve Kuzeybatı vilayetlerinde konuşulur. Zimbabwe’de de konuşulan dil, bu dildir ancak aralarında belli başlı farklar vardır. Her iki ülkedeki Ndebele dillerini biribirinden ayırt edebilmek için, Güney Afrika’da konuşulan Ndebele diline “Kwandebele”, Zimbabwe’de konuşulan Ndebele diline ise “İsindebele” denilir.

     Sotho dili de aynı şekilde Bantu dil ailesine ait bir dildir; Sotho grubuna aittir. Güney Afrika’da yaklaşık 4, 5 milyon insan tarafından Guateng, Limpopo ve Mpumalanga vilayetlerinde konuşulur. Her iki Sotho dilini biribirinden ayırt edebilmek için, Kuzey Sotho dili “Sesotho”, Güney Sotho dili ise “Sepedi”, “Pedi” veya “Transvaal – Sotho” olarak da adlandırılır. Afrika kıt’âsındaki Lesotho adlı ülkede konuşulan dil de budur. Lesotho’nun isminden de anlaşılacağı gibi bu ülkede Sotho halkı yaşamaktadır ve “Lesotho” ismi, Sotho dilinde “Sotho dilini konuşan halk” demektir. “Sotho” ise kelime olarak “çok çok batıda yurt edinmiş” anlamına gelir.

     Swati ya da diğer adıyla Swazi dili, aynı şekilde Bantu dil ailesinin Nguni grubuna ait bir dildir ve “SiSwazi” olarak da adlandırılır. Yaklaşık 3 milyon kişi tarafından Güney Afrika ve Swaziland’da konuşulur. Swaziland’ın tamamında, Güney Afrika’nın ise Mpumalanga ve KaNgwane bölgelerindeki okullarda eğitim dilidir. Zaten “Swaziland” adı da “Swazi ülkesi” demektir. Güney Afrika ile Mozambik arasında bulunan ve başkenti Mbabane olan bu ülkenin gerçek ismi “Nqwane” olup, beyaz sömürgeciler tarafından “Swaziland” ismi verilmiştir.

     Tsonga dili de aynı şekilde Bantu dil ailesine ait bir dildir ve “Xitsonga”, “Thonga” veya “Şangaan” olarak da adlandırılır. Güney Afrika’daki Tsonga halkının dilidir ve yaklaşık 3 milyon kişi tarafından Limpopo ve Mpumalanga vilayetlerinde konuşulur. Mozambik, Swaziland ve Zimbabwe’de de Tsonga konuşanlar vardır.

     Tswana dili ise Bantu dilinin Latin Alfabesi’yle yazılmış şekli olup “Setsvana” olarak da adlandırılır. Botswana ve Güney Afrika’da konuşulan bu dil, Botswana’nın da resmî dilidir. Zaten “Botswana” adlı ülkenin ismindeki “bo” sözcüğü Tswana dilinde “halk” demektir. Bu durumda “Botswana”, bu dilde “Tswana halkı” anlamındadır.

     Venda dili de aynı şekilde Bantu dil ailesine ait bir dildir ve “Tşivenda” olarak da adlandırılır. Güney Afrika’da 1 milyona yakın kişinin konuştuğu bu dili Zimbabwe’de de konuşanlar vardır. Sadece Venda halkı değil, Lemba halkı tarafından konuşulan dil de yine bu dildir. 

     Xhosa dili ise Nijer – Kongo dil ailesine ait bir dildir ve “İsixhosa” olarak da adlandırılır. Ülkede 8 milyon kişi tarafından konuşulur; yani Güney Afrika nüfûsunun % 18’i tarafından.

     Zuluca ise Zulu halkı tarafından konuşulan dildir ve “İsizulu” olarak da adlandırılır. Bu dili konuşanların sayısı 10 milyon kadardır ve bunların % 95’i Güney Afrika’da yaşarlar. Güney Afrika devletinin 11 resmî dilinden biri olan Zuluca’nın en önemli özelliği, bu dilin bu ülkede, “evde en çok konuşulan dil” olmasıdır. Güney Afrika nüfûsunun % 24’ü evde Zuluca konuşurken, % 50’si, yani ülkenin yarısı bu dili bilmekte / anlamaktadır. Güney Afrika dışında Zimbabwe, Malawi, Mozambik ve Swaziland’da da Zuluca konuşanlar vardır. 

     Kaderin cilvesine bakın ki, Beyaz Adam’ın Güney Afrika’da kurduğu ve sadece beyaz ırktan olanları insan kabul eden ırkçı Apartheid rejimi, 1992 tarihinde yıkıldı. Yani, Beyaz Adam’ın dünya hakimiyetini ele geçirdiği 1492 tarihinin tam 500. yıldönümünde. Ve yine kaderin cilvesine bakın ki, bir zamanlar ırkçı Apartheid rejimi yüzünden hiçbir ülkenin siyasî ve ticarî ilişki kurmadığı ve başta olimpiyatlar ve dünya kupaları olmak üzere tüm uluslararası spor organizasyonlarından men edilen Güney Afrika, 2010 FIFA Dünya Futbol Şampiyonası’na evsahipliği yaptı. Apartheid yüzünden bir zamanlar bu devleti hiç tanımayan Gana, Nijerya, Kamerun, Cezayir, Fildişi Sahilleri, Kuzey Kore, Arjantin, Brezilya ve Meksika gibi ülkeler orada futbol maçı yaptılar ve Nelson Mandela da bu uluslararası organizasyonu “ulusal lider” sıfatıyla şeref tribününden izledi.

     Dolayısıyla, tahakkümleri altında tuttukları topraklarda halka zorla ve baskıyla dayattıkları “tek ırk, tek dil, tek tek tek…” rejimlerinin ilelebed devam edeceğini sananlar, kendi geleceklerini görmek istiyorlarsa, Güney Afrika’daki Apartheid rejiminin akıbetine bakabilirler.

     Nelson Mandela’nın Kürdistan’a ilgisi ve Kürt halkının trajedisine karşı olan erdemli duyarlılığı, devlet başkanı olduktan sonra da devam etti.

     Nelson Mandela, daha ikibuçuk yıl önce, 2011 başında katıldığı uluslararası bir platformda, sayıları milyonlarla ifade edilen Kürt halkının henüz kendi anadiliyle eğitim alma haklarının dahi bulunmadığını ve Türkiye’de Kürt halkına ve Kürt diline karşı uygulanan inkâr ve yasak politikalarının, kendilerinin geçmişte Güney Afrika’da yaşadıkları ırkçılık ve Apartheid uygulamalarıyla birebir eşdeğerde olduğunu söylememiş miydi? Ki tekrar hatırlatalım: Daha 20 yıl öncesinde ırkçı Apartheid rejimiyle yönetilen bu ülke bugün dünyanın en özgürlükçü ve en medenî rejimine sahiptir ve bu ülkenin şu anda tam 11 tane resmî dili vardır.

     Mandela ülkesine döndükten sonra boş durmadı. Ne mi yaptı? Tabiî önce torunlarını kucağına alıp sevdi, oturup bir yorgunluk kahvesi içti ve içeri temiz hava girsin diye pencereyi açıp evi havalandırdı. Ondan sonra da teyibe “Şilê Dotmamê” kasedini koyup müziğin yardımıyla yeniden enerji depolamaya çalıştı. Daha sonra da…

     Şimdi sıkı durun; çok şaşıracağınız bir bilgi aktaracağım:

     Haziran 2011 tarihinde, Nelson Mandela’nın girişimiyle Güney Afrikalı birkaç avukat ve hukuk bürolarından oluşan bir komisyon tarafından Kürdistan’daki insan hakları ihlâlleri, TC rejimi tarafından yürürlüğe konan inkâr ve asimilasyon politikaları hakkında kapsamlı bir rapor hazırlandı. Ve sıkı durun, tâââ Ümit Burnu kıyısındaki, dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika’da hazırlanan bu raporda ne deniyordu, biliyor musunuz? Kürt illerinde binlerce yerleşim biriminin isimlerinin sırf Kürtçe olduğu için masa başında değiştirildiği, onlara uyduruk Türkçe isimler verildiği ve bunun bir insanlık suçu olduğu, bunun bir Apartheid olduğu, Kürtçe yer isimlerinin HEMEN iâde edilmesi gerektiği.

     Şimdi, elinizi vicdanınıza koyun: Aramızda dîn, mezhep, ırk, etnisite, dil, toprak, coğrafya, hiç ama hiçbir bağ bulunmasa bile, Nelson Rolihlahla Mandela, bizim gerçek kardeşimiz, öz be öz kardeşimiz değil de nedir?

     Türkiye’de – başta Kürdistan ve Lazistan olmak üzere – 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere toplam 28 bin yer isminin asimilasyon politikaları sonucu zorla, zorbaca değiştirilmesini daha Türkiye’nin batısındaki Müslüman “kaydeşlerimiz” bile dert edinmemişken, daha kendi “kaydeşlerimiz” bile bu acımıza ortak olmamışken, tâââ Ümit Burnu kıyısındaki, dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika’daki, üstelik Müslüman da olmayan bu insanların kendilerine dert edinmiş olması, bu acımıza ortak olması nasıl unutulabilir?

     Bana Nelson Mandela haricinde, isimleri haritadan silinmiş Kürt köylerini ve şehirlerini dert edinmiş, bu konuyu dile getirmiş bir tane devlet başkanı, bir tane lider gösterebilir misiniz batsın bu dünyada?

     Demek ki neymiş?

     Kardeşlik, dostluk, dayanışma, bunlar sadece sözle olmuyor. Lafla peynir gemisi yürümüyor.

     Yine aynı Nelson Mandela değil midir, 95 yıllık şerefli hayatı boyunca tıpkı hep Kürdistan halkının yanında durduğu gibi, her zaman için mazlum Filistin halkının yanında yer almış ve Filistin kurtuluş mücadelesine hep destek vermiş olan?

     Apartheid döneminde demir parmaklıklar ardında olan siyahî lider Nelson Mandela, henüz kendi halkı için özgürlük mücadelesi verdiği dönemlerde söylediği şu anlamlı sözüyle, başta Müslümanlar olmak üzere dünyanın tüm erdemli insanlarının kalbinde taht kurmuştu: “Filistin özgürleşmedikçe özgürlükten bahsedilemez”

     Bundan daha yıllar önce, Filistin dâvâsı bu yoğunlukta Müslümanlar’ın bile gündeminde değilken, “Filistin özgürleşmedikçe özgürlükten bahsedilemez” diyen de Nelson Mandela idi. Mandela bunu söylerken, daha kendisi de özgürlüğüne kavuşmamıştı. Kendi halkının en temel insanî hakları bile yokken söylüyor bu sözü. Filistin özgür değilse “özgürlük” mefhumundan bahsetmenin bile abes olduğunu söylüyor, daha kendi halkı esirken ve üstelik kendi halkı Filistinliler’den çok daha kötü durumdayken.

     Ki hatırlatalım: Apartheid döneminde Güney Afrika, siyonist İsrail’in dünyadaki en büyük dostu ve işbirlikçisiydi; yıkılacağına, hele hele bu kadar kolayca yıkılacağına ihtimal verilmiyordu. Beyaz Adam’ın Güney Afrika’daki Apartheid devleti, ırkçı – faşist yapısı nedeniyle bütün dünya tarafından dışlanmıştı. Hiçbir ülkenin siyasî ve ticarî ilişki kurmadığı ve başta olimpiyatlar ve dünya kupaları olmak üzere tüm uluslararası spor organizasyonlarından da men edilen Güney Afrika Cumhuriyeti’ni her türlü şart altında destekleyen sadece üç devlet vardı: ABD, İngiltere ve İsrail.

     Aynı Nelson Mandela, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra tırmanışa geçirilen ve bilhassa Batı Avrupa ülkelerinde zirveye çıkan “İslamofobia” (doğrusu, “İslam düşmanlığı”) tehlikesine Müslüman ülkelerin yöneticilerinden bile daha fazla tepki gösteren kişiydi.

     Ki hatırlatalım: Avrupa’daki “İslamofobia” karşısında pekçok Müslüman devlet bile sus – pus olmuşken, Nelson Mandela defaatle Avrupa devletlerine ve Avrupa Birliği (AB) teşkilâtına “İslamofobia’yı durdurun! Avrupa’daki İslam düşmanlığını durdurun!” çağrısı yapmıştı.

     Siyahî lider Mandela’nın, beyaz kıt’â Avrupa’yı Norveç’teki Utøya Katliâmı’na kadar getiren tehlikeli süreci daha en başlarından itibaren farketmiş olması, bu konuda pekçok Müslüman devlet yöneticilerinden bile daha basiretli olması nasıl unutulabilir?

     Norveç’in Buskerud ilinde, başkent Oslo’ya sadece 30 km mesafede bulunan Utøya Adası’nda 22 Temmuz 2011 günü gerçekleştirilen ve 85 masum insanın hayatını kaybettiği korkunç terörist saldırı, sıradan bir olay olarak geçiştirilebilinir mi? (“Utøya”, iki sözcükten oluşan bileşik bir isimdir ve Norveç dilinde “Dış Ada” demektir. Norveççe’de “ut”, İngilizce’deki “out” gibi “dış” anlamında, “øy” ise Hollanda dilindeki “ei” gibi “ada” anlamındadır. “Dış ada” anlamına gelen “utøy” kelimesinin sonuna “-a” eki konulup “Utøya” şekli verilmesi ise kelimeye “özel isim” ve “yer ismi / coğrafî isim” özelliği kazandırmak içindir.)

     Ve en az bu katliâmın kendisi kadar korkunç olan ve üzerinde dikkatle durulması gereken bir husus da, saldırıyı gerçekleştiren terörist hakkında gerek Batı medyasında olsun gerekse Türk medyasında “terörist” nitelemesinin kullanılmaması, “canî, katil, çılgın” gibi ifadelerle tanımlanması değil midir? Sanki olayın siyasî hiçbir yönü ve temeli yokmuş, sanki kendi halinde, normal bir ailenin çocuğu olan bir kişi sevgilisi tarafından terkedildiği için kafayı yemiş ve kalkıp böyle bir çılgınlık yapmış gibi!

     Bu “dil” bile nasıl bir psikolojik savaşla ve ikiyüzlülükle karşı karşıya olduğumuzu göstermiyor mu? Eğer saldırıyı yapan Müslüman’sa “terörist”, yapan Hristiyan’sa “çılgın, cânî”! Oysa terör terördür ve hangi gayeyle, hangi amaçla olursa olsun, masum insanların öldürülmesi, hele hele böyle acımasızca öldürülmesi kabul edilebilir mi?

     Utøya’daki terörist saldırıda hayatını kaybeden 17 yaşındaki Türk kızı Gizem Doğan, tüm insanlığın, vicdanlı yüreklerin “ortak sembolü” oldu. Gizem Doğan hakkında biraz bahsetmeden geçemiyeceğim.

     Gizem’in kalbinde bir Rachel Corrie yaşıyordu. En büyük hayâli bir gün gemiyle Gazze’ye gitmekti Gizem’in. Arkadaşlarına, “Bir gün evlenirsem oğlumun adını Nelson Mandela koyacağım” diyordu.

     Düşünün; yaşasaydı, beyaz gelinlik giyseydi, anne olsaydı, oğlunun adını Nelson Mandela koyacaktı. Sınıf arkadaşlarının anlattığına göre, Gizem bir sevgi kelebeğiydi. Yüreği Allâh sevgisi ile dolu imânlı bir insan, tertemiz bir Müslüman’dı. Kul hakkını hep gözeten, insanları ırk ve kavmine göre değil, kalpleriyle değerlendiren erdemli bir insandı. (İnşallâh-û Teâlâ mekânı cennet olsun. Rabbim O’nu “şehîd” mertebesiyle mükâfâtlandırsın.)

     Evet, mâlesef dünya bir akıl tutulmasına çarpılmış durumda. Kimileri dîn adına, kimileri mezhep adına, kimileri ırk ve kavim adına, kimileri de başka ideolojiler adına, hiç gözünü kırpmadan mâsum insanları öldürebiliyor, toplu cinayetler işleyebiliyor? Oysa terör terördür ve hangi gayeyle, hangi amaçla olursa olsun, mâsum insanların öldürülmesi, hele hele böyle acımasızca öldürülmesi kabul edilebilir mi? İslam (!) adına ortaya çıktıklarını iddiâ eden ve “küresel cihâd” adını verdikleri eylemlerle mâsum insanların canına kıyan, sivil insanları çocuk – kadın demeden katledenlerle, Hristiyanlık (!) adına ortaya çıktıklarını iddiâ eden ve “Haçlı rûhu” adını verdikleri eylemlerle mâsum insanların canına kıyan, sivil insanları çocuk – kadın demeden katledenler arasında ne fark vardır? Ya Myanmar egemenliği altındaki Arakan topraklarında, Müslüman Rohingya halkına karşı Budist Raxine çetelerinin gerçekleştirdiği insanlıkdışı vâhşet ve soykırıma ne demeli?

     İslam, Hristiyanlık, Musewîlik, Budizm, hangi dîn, hangi öğreti böyle vâhşetlere, bu tür cinayetlere cevaz verebilir? Hangi amaç, hangi dâvâ, hangi ülkü, oyun çağındaki küçücük çocukların, kucağındaki bebeği emziren kadınların yaşam hakkından daha kutsaldır? Barış dîni olan dînimiz, İslam, “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir, bir insanı yaşatan tüm insanlığı yaşatmış gibidir” buyurmuyor mu, ve diğer tüm dînler de buna benzer öğretileri dillendirmiyor mu? “Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir, bir insanı yaşatan tüm insanlığı yaşatmış gibidir” buyuran âzîz İslam dîni ve “Biri sağ yanağına bir tokat attığında karşılık verme, ona sol yanağını göster” buyuran Hristiyanlık dîni, mâsum insanların acımasızca katledilmesine, vâhşîce işlenen cinayetlere, toplu taşıma araçları olan otobüslere ve trenlere bomba koyup yüzlerce sivil insanın öldürülmesine, hele hele insanların, hem de kameralar karşısında, insanların tavuk keser gibi boğazlanmasına, böyle vâhşetlere nasıl cevaz verebilir? Hangi dînde, hangi öğretide bu tür vâhşetlere yer vardır?

     Dîn adına işlenen bu tür cinayetlerden ve terörist eylemlerden daha tehlikeli olan ise, bu tür fanatik hareket ve oluşumların Hristiyan dünyada olsun İslam dünyasında olsun, bu kadar rahat ve bu kadar çok taraftar bulabilmesi değil midir?

     Evet, asıl tehlike bu değil midir?

     * * *

     İnsanlar “kardeş oldukları için” adım atmazlar; “attıkları adımlara göre” kardeş olurlar. Çünkü “kardeşlik” sebep değil, sonuçtur.

     Zira bir coğrafyada adalet ve eşitlik varsa, o topraklarda barış ve kardeşlik de olur. Türkiye’de, “barış” ve “kardeşlik” gibi yüce değerler, egemen güçler tarafından tam tersi bir amaçla, insanların ve toplulukların hak ve özgürlüklerinin bastırılması, adalet ve eşitlik uğruna verilen mücadelenin direncinin kırılması amacıyla seslendirilmektedir. Bu ise hiç de etik olmayan bir tutumdur.

     Oysa barış ve kardeşlik, sebep değil sonuçtur ki, sosyal bilimlerde buna “bağımlı değişken” denir.

     Dolayısıyla, “Hepimiz kardeşiz, o halde…”, “Bin yıldır barış içinde yaşamışız, öyleyse…” diye başlayan söylemler, hem dilbilgisi açısından, hem de sosyal bilimler açısından yanlış kullanımlardır. Doğru olan, konuştuğumuz cümleleri “…, o halde kardeşiz.”, “…, öyleyse kardeşiz.” şeklinde kurmak, kurabilmektir. Türkiye’de bu anlamda “kardeşlik” kavramı, bilinçli olarak yanlış yerde kullanılmaktadır. Doğru olan, “kardeşlik” kavramını cümlenin birinci tümcesinde kullanıp ikinci tümcedeki noktalı yerleri doldurmak değil, doğru olan, “kardeşlik” kavramını cümlenin ikinci tümcesinde kullanıp birinci tümcedeki noktalı yerleri doldurmak, doldurabilmektir.

     Çünkü kardeşlik bir sebep (bağımsız değişken) değil, bir sonuçtur (bağımlı değişkendir). Kardeşlik eşitliği sağlamaz, fakat eşitlik kardeşliği sağlar.

     Türkiye’de “kardeşlik” kullanılarak bazı adımlar atılmaya çalışılmaktadır, “kardeşlik” bazı şeylerin “sebebi” yapılmaya çalışılmaktadır. Oysa yapılması gereken, tam tersine, bazı adımların atılarak “kardeşliğin” sağlanmaya çalışılması olmalıdır.

     Bunu küçük bir çocuğun bile anlayabileceği bir dille söylemek gerekirse: “Kardeşlik” var diye bazı şeyler otomatikmen sağlanmış olmuyor; bilâkis, bazı şeyler var olduğu zaman “kardeşlik” otomatikmen sağlanmış oluyor. Nedir bu “bazı şeyler”? En başta adalet ve eşitliktir, tabiî ki. Ülkede yaşayan bireylerin ve toplulukların “kardeş” olması ülkeye otomatikmen eşitlik ve adaleti getirmiyor; fakat ülkeye eşitlik ve adaletin hâkim olması ülkede yaşayan birey ve toplumları otomatikmen “kardeş” yapar.

     Bu konuda ne yazık ki “sebep” (bağımsız değişken) ile “sonuç” (bağımlı değişken) biribirine karıştırılmaktadır. Siz anne veya baba olduğunuz için çocuk sahibi değilsiniz; bilâkis çocuk sahibi olduğunuz için anne veya baba olmuşsunuzdur. Türkler ile Kürtler’in kardeş olması aradaki adaletsizlik ve eşitsizliği buharlaştırıp ortadan kaldırmıyor; fakat Türkler ile Kürtler arasında gerçek adaletin ve tam eşitliğin sağlanması iki halkı biribirine kardeş yapar.

     Kardeşlik tesis edilerek ülkeye adalet ve eşitlik getirilmez, yanlıştır. Peki ne yapılmalıdır? Tam tersi yapılmalıdır: Adalet ve eşitlik tesis edilerek kardeşlik sağlanmalıdır. Adalet ve eşitliğin hâkim olduğu bir coğrafyada, toplumlar arasında barış ve kardeşlik zaten kendiliğinden sağlanır.

     Türkiye’de aynı çarpık davranış şekli, ne yazık ki İslamcı kesimin Kürt sorununa yaklaşımda da kendini göstermektedir. İslamcılar “İslam kardeşliği” argümanını kullanarak Kürt sorununu “çözmeye” kalkışmaktadır. Oysa yapılması gereken, tam tersi olmalıdır, Kürt sorunu çözülerek (yani Kürtler’in Türkler’le, Kürtçe’nin de Türkçe’yle tam eşitliği sağlanarak) İslam kardeşliğinin tesis edilmesidir. Böyle yapılmadığı için, “İslam kardeşliği” gibi yüce bir bağ, hiç kimsenin itiraz etmeyeceği bu güçlü bağ, çözüme değil, çözümsüzlüğe hizmet etmektedir.

     Çünkü dediğimiz gibi, kardeşlik sebep değil sonuçtur. Birinci yol zaten yanlış ve tersinden bir yaklaşım olduğu için, bu da ister istemez İslamcı kesimi bu konuda “teorik söylemlerin” ötesine taşıyamamaktadır. Oysa ikinci yolu, yani doğru olan yaklaşım tarzını seçmiş olsalardı, işe ilk olarak “adım atmakla” başlamak zorunda kalacaklardı. Doğru olan da budur.

     Qûr’ân âyetlerini okuduğumuzda da, yüce kitabımızda “kardeşlik” kavramının sebep değil sonuç olarak kullanıldığını görürüz:

     “Allâh’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın ve Allâh’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye Allâh size âyetlerini böyle açıklar.” (Âl-i İmrân, 103)

     Dolayısıyla, Türkiye’deki belli başlı sorunlar karşısında nasıl bir tutum belirleneceği kararlaştırılırken, sanki bu ülkede İslamî bir yönetim varmış, sanki İslam’ın adaleti ve kardeşliği yurdun her tarafını kuşatmış gibi “Kardeşiz, o halde…” refleksiyle ortaya konan tutumlar çözüme değil, bilâkis çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Yapılması gereken, “Ne yapmalıyız ki aramızda gerçek kardeşliği sağlayabilelim?” refleks ve endişesiyle tutum belirlemek olmalıdır. Zira şu anda ülkemizde İslam’ın adaleti hakim değildir; İslamî bir yönetim altında da yaşamıyoruz. Bilâkis egemen olan, laik ve şovenist bir rejimdir. Bu ırkçı rejim, İslamî ve insanî olan her şeye de savaş açmıştır. Böyle olduğu halde, İslamcı kesimin, sanki bu ülkede İslamî bir devlet varmış gibi “Kardeşiz, o halde…” refleksiyle sorunlara yaklaşmaya çalışmasını anlamak hakikaten mümkün değildir. Bu tutum çözüme değil, çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Çünkü ülke şu anda “İslam kardeşliği” ile yönetilmiyor.

     Olmayan bir “kardeşlik” ile sorunları çözmeye kalkmak yerine, sorunları çözmeye çalışarak “kardeşlik” bağını yeniden tesis etmek, daha gerçekçi ve daha ciddî bir yöntem olur kanaatindeyim.

      “Kardeşlik” bizi biribirimizle “eşit” yapmıyor, fakat “eşitlik” bizi biribirimizle “kardeş” yapar.

     * * *

     Güney Afrika Cumhuriyeti’nin efsanevî lideri ve devlet eski başkanı Nelson Rolihlahla Mandela’yı kaybettik, dün akşam.

     Dün gece, 5 Aralık 2013, hayata veda etti Mandela.

     Mandela, Kürdistan halkının karşı karşıya kaldığı mağduriyet ve mazlumiyeti hayatı boyunca kendine dert edinmiş, kendi halkının sorunlarıyla ilgilendiği kadar Kürt halkının sorunlarıyla ilgilenmiş, hatta uluslararası platformda Kürt halkının sesi olmaktan bile imtina etmemişti.

     Nelson Mandela, kendisinden binlerce km ötede bulunan bir “yitik ülke”nin, “adını arayan coğrafya”nın sesi ve vicdanı olmuştu. Yaşadığı ve ait olduğu coğrafya itibariyle, kendisi için “dünyanın öbür ucu” sayılabilecek o “kayıp coğrafya”da yaşayan mazlum ve kimliksiz halkın “gerçek kardeşi” olmuştu.

     Kürdistan halkının gerçek kardeşleri olan Güney Afrika ulusuna ve Nelson Mandela’ya selam olsun.

     Nelson Rolihlahla Mandela; mazlum Kürt kardeşlerin seni asla unutmayacaktır.

sediyani@gmail.com

     UFKUMUZ

     6 ARALIK 2013

nelson mandela

One Africa – One Nation

 

787 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir