İran Kürdistanı’nı Anlamak ya da Sımko Neden Şeyh Said Kafilesine Yardım Etmedi?

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Beş parçaya bölünen Kürdistan’ın en gizemli parçası, İran tarafında kalan Doğu Kürdistan (Rojhılat) topraklarıdır, hiç kuşkusuz. Ve bu sadece günümüzde değil, 300 yıldan fazla bir zamandır böyledir.

     Kürtler’in geneli tarafından da her zaman için unutulmuş, ilgisiz ve kendi halinde bırakılmış olan Rojhılat’ın bu sahipsizlik halinin en başta gelen sebebi, Kürdistan’ın diğer parçaları bundan sadece 100 yıl önce bölünüp parçalanırken, Rojhılat (İran Kürdistan)’ın bu bölünmüşlükten tâ 400 yıl önce nasibini almış olmasıdır, elbette ki. Rojhılat’ın anavatandan kopartılması 1923 Lozan’a değil, ondan da 300 yıl önceye, tâ 1639 Kasr-ı Şirin’e kadar uzandığı için, neredeyse Kürtler arasında bile “dışarıdaki parça” gibi bir duruma itilmiş durumdadır, ne yazık ki.

     Beş parçaya bölünen Kürdistan’ın nasıl ki en gizemli parçası İran Kürdistanı ise, İran Kürdistanı’nın son 300 yıllık tarihinin de en gizemli cüzü, 1925 Kürdistan İslamî Kıyamı’nda sınırın Türkiye tarafından İran tarafına hicret eden Şeyh Said kafilesinin İran Kürdistanı’nda, Rojhılat’ta başlarına gelenler ve oradaki sadece birkaç aylık zaman zarfında yaşanan hadiselerdir.

     Bu aynı zamanda, 1925 Şeyh Said Kıyamı’nın da en gizemli cüzüdür.

     1925 yılında laik – kemalist rejime karşı gerçekleştirilen kıyam hadisesi hakkında bugüne dek onlarca kitap, yüzlerce araştırma, makale kaleme alınmıştır. Lakin bunların istisnasız hepsinde, mücahidlerin İran’a hicretinden sonra İran’da yaşanan olaylar ile ilgili doyurucu bir bilgi yoktur. Kıyamın o cüzü, nedense bütün eserlerde kısaca bahsedilerek geçilir.

    1925 Kıyamı ile ilgili kaleme alınan eserlerin tümünde, kıyam sürecinin her günü yaşanan olaylar detaylı bir şekilde aktarılır, yapılan bütün konuşmalar, hutbeler, çekilen telgraflar, sıcak çatışmalar, askerî tedbirler, çıkarılan kanunlar, görüşmeler ve tartışmalar, yaşanan ne varsa hiçbiri atlanmadan ve es geçilmeden aktarılır, üstelik bütün bunlar en ince ayrıntısına kadar anlatılır. Velâkin Şeyh Said’in yakalanmasından sonra İran’a hicret eden bir grup kıyam önderinin İran’da nelerle karşılaştıkları, başlarına neler geldikleri, sadece kısa kısa aktarılarak hızlı bir şekilde geçilir. Üstelik o kısacık anlatının içinde bile pekçok hata ve yanlış bilgi vardır.

     Oysa Şeyh Said kafilesinin hicretten sonra İran’da bulundukları 3 – 4 aylık kısa zaman zarfında başlarına gelenler, orada yaşananlar, Kürt tarihinin en önemli cüzleri arasındadır. Ancak bilinmediği ve anlatılmadığı için, aynı zamanda en gizemli cüzleri arasında kalmıştır.

     Biz bu çalışmamızda, bu konuyu irdeleyeceğiz. Hem hicretten sonra İran’da neler yaşandığını aktaracağız, hem de Şeyh Said Kıyamı’nı konu alan kitaplarda o cüzün neden kısaca anlatılıp hızlı bir şekilde geçildiğini irdeleyeceğiz. Ayrıca Rojhılat (İran Kürdistanı)’ı ve siyasî tarihini sizlere daha yakından tanıtmak istediğimiz için, makalenin çerçevesini oldukça geniş tutup, İran Kürdistanı’nın tarihî serencamını ilgi ve istifadenize sunacağız.

     İsterseniz gelin, “girizgâh” olması bakımından, 14 Nisan 1925 tarihinde İran’a hicret eden Şeyh Said kafilesinin orada neler yaşadıklarına genel hatlarıyla bir bakalım, ilk önce…

     ŞEYH SAİD KAFİLESİNİN İRAN’A HİCRETİ

     Şeyh Said Efendi, yakalanmadan önce Güney Kürdistan (Irak Kürdistanı)’na gitmek istiyordu. Ancak Suriye ve başkenti Dîmeşk (Şam), Fransız askerlerin işgali altında olduğu için İran’a geçmeye karar vermişti. Sonra yakalandığı (15 Nisan 1925) için, O gidemedi.

     Fakat geri kalan mücahîdler, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Diyaeddîn ve Şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza kuvvetlerine katılıp İran’a doğru ilerlerler. Bingöl (Çêwlîk), Solhan (Boğlan), Muş (Mıj), Tatvan (Tûx), Gevaş (Westan), Van (Tuşba), Özalp (Karkelê Ebex) hattını izleyerek İran Kürdistanı’nın Xoy kentinde bulunan ve etrafı surlarla çevrili bir askerî kışlaya gelirler. (1)

Xoy (İran Kürdistanı)

Xoy (İran Kürdistanı)

     Postacısı Belli Olmayan Haber ve Adres Sormayan Kurşun

     İran’da o zaman Şâhlık rejimi vardır ve Ahmed Şâh Qacar dönemidir. Şâh hükûmeti tedbirini almış ve hazırlıklarını yapmıştır. “Hemen içinizden temsilci heyet gönderin, konuşalım” diye Şeyh Ali Rıza Efendi’ye haber verir. Şeyh Ali Rıza da yanına birkaç ağa alıp Şâh’ın temsilcisiyle görüşmeye gider. Diğerleri de ellerinde silâhları, aç ve sefil bir vaziyette kışlayı çeviren duvarın altında otururlar. (2)

     İran yasalarına göre silâhlarını İran devlet güçlerine teslim etmeleri gerekiyordu. Şâh hükûmetinin temsilcilerinin gelen heyete söyledikleri ilk şart, bu yüzden şudur: “Hepiniz elinizdeki silâhları teslim edin, ondan sonra gelin oturup konuşalım.” Şeyh Ali Rıza buna cevaben, “Bunların hepsi bir milletin ileri gelen ve kendini bilen insanlarıdır; bir gaye uğruna çıkmış, buraya gelmiş siyasî mültecîlerdir; bunlara bunu demek mümkün değildir; ben bunu onlara öneremem” der. (3)

     İran askerleri bu taleplerinde ısrar ederler. Ancak Şeyh Said Efendi’nin oğlu Şeyh Ali Rıza, Şâh’ın askerlerine – tarihe geçen – şu cevabı verir: Biz silâhlarımızı Rum’a teslim etmedik, Acem’e de teslim etmeyiz.” (4)

     Bu yanıttan rahatsız olan temsilci bağırarak elindeki silâhın dipçiğini Şeyh Ali Rıza’nın kafasına vurur. Şeyh Ali Rıza’nın kafasının her tarafı yara ve kanlar içinde kalır. Yanındakiler müdahale eder. Bunun üzerine Şeyh Ali Rıza, tekrardan bunlara der ki: “Ben onlara haber göndereyim, ama bunu hiçbiri kabul etmez. Önce silahımı teslîm edecek, daha sonra mı masaya oturacağım? Olacak iş mi bu? Ne diyeceksin? Bizi teslim mi edeceksin, öldürecek misin? Bu bilinmiyor ki!” Bunu söyledikten sonra dışarı haber yollar. Ancak Kürdistan İslam savaşçıları, Şâh’a şu anlamlı cevabı verirler: “Eğer biz silahlarımızı teslim etseydik, Türk devletine eder, buraya hiç gelmezdik. Biz silâhımızı vermemek ve özgür yaşayabilmek için, bu uğurda insanlarımızı fedâ ederek, şu anda buradayız!” (5)

     Şeyh Ali Rıza Efendi, mücahîdlerin bu sözlerini tekrar Şâh rejimi askerlerine iletmek üzere geri döner. Şeyh Ali Rıza, yanına kurmayları Kerem Kelxasî, Süleyman Ağa, Ferzende Bey, Şemseddîn Bey (Hesenanlı Halîd Bey’in oğlu) ve Reşîd Efendi (Muradê Ahmed’in oğlu, Şeyh Ali Rıza’nın dayısı)’yi alarak, İran askerlerinin başındaki komutan olan yüzbaşıyla konuşmaya gider. Şeyh Ali Rıza yüzbaşıyla konuşur ve O’na, “Kürtler silâh teslim etme konusunda çok hassastırlar. Dolayısı ile silâhlarını kimseye teslim etmezler. Bu konuda anlayış göstermeniz gerekir; hiç olmazsa tabancalarımız üzerimizde kalsın” der. (6)

     Yetkili yüzbaşı, Şeyh Ali Rıza’nın ve Kürt mücahîdlerin bu isteğini kabul ediyor. Bu karar, Şeyh Ali Rıza ve beraberindeki kurmaylarını oldukça mutlu ediyor. Şeyh Ali Rıza, karargâhta bekleyen Kürt mücahîdlere bu müjdeli haberi vermek için yürümeye başlıyor. İşte tam bu sırada içeriye, “Şeyh Ali Rıza Efendi vuruldu!” şeklinde asılsız bir haber sızar. Kimden ve nasıl geldiği bilinmeyen bu asılsız haber, içerideki Kürt mücahîdleri galeyena getirir. Şeyh Ali Rıza’nın bu haberi duyan hizmetçilerinden biri çok hüzünlenip silâh patlatır. İçeriden atılan bu kurşun, İran askerlerinin başındaki komutan olan yüzbaşının kafasının üzerinden geçer. (7)

     Şâh rejimi bu ihtimali nazara alıp her tarafa makinâlı tüfekler ve toplar yerleştirmişti. Kurşun patlayınca, Şâh’ın askerleri mitralyozlar ile Kürtler’in bulundukları binaya saldırırlar.

     Şeyh Diyaeddîn ve 36 Kürt Mücahîdin İran’da Şehîd Edilmesi

     Kale içindeki bütün mücahîdler taranıyor, çoğu şehîd oluyor. Şehîd olanlardan biri de Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Diyaeddîn idi. (8)

     Bu saldırıda toplam 36 Kürt mücahîd şehîd düşüyor. Şeyh Said Efendi’nin kardeşi ve dolayısıyla Şeyh Ali Rıza’nın amcası olan Şeyh Diyaeddîn, Şeyh Ali Rıza’nın dayısı Reşîd Efendi, Şeyh Ali Rıza’nın bacanağı Kerem Kelxasî ve Hesenanlı Halîd Bey’in oğlu Şemseddîn Bey, bu 36 şehîd arasındaki üst düzey isimler. (9)

     İran’da Esaret ve Şikak Aşireti Reisi Sımko

“Sımko” lakaplı Şikak aşireti reisi İsmail Ağa

“Sımko” lakaplı Şikak aşireti reisi İsmail Ağa

     Şeyh Ali Rıza ve yanındakiler de esir alınır. Diğerleri kaçıyorlar, fakat Şâh’ın askerleri onları yakalıyorlar ve zindana atıyorlar. Ali Rıza Efendi müsaade isteyip, şehîdleri defnedip, dînî vecibelerini yerine getirdikten sonra O da zindana getirilir. 3 – 4 ay cezaevinde kalırlar. Şâhlık rejimi onların paralarını ve bütün eşyalarını ellerinden alıp onları serbest bırakırlar. (10)

     Zindandan çıktıktan sonra, Şeyh Ali Rıza yanındakilerle beraber Şikak aşireti reisi olan “Sımko” lakaplı İsmail Ağa Şikakî’nin yanına giderler. Bir süre Sımko’nun yanında misafir kalırlar. Şeyh Ali Rıza, aşiretin ileri gelenleri ile konuşup, Biz burada karargâh kuralım, buradan Türk devletine karşı gerilla savaşı başlatalım, siz de bizi destekleyin” deyince, bu, Sımko’yu rahatsız etmiş, bulunduğu konuma zarar vereceği ihtimaliyle Şeyh Ali Rıza’yı vurmayı düşünmüş, ancak aşiret karşı çıkıp, “Sen nasıl Şeyh Said Efendi’nin oğlunu vurursun?” diye tepki gösterebilirler deyip vazgeçmiştir. Şeyh Ali Rıza Efendi bunu hissedince selameti gitmekte görüp, Sımko’dan bir katır alarak Urmîye (Rızaîye) üzerinden Irak’a geçer. (11)

     İRAN’DAKİ HADİSE HAKKINDA ÇOK ÖNEMLİ AMA HİÇ BİLİNMEYEN GERÇEKLER

     1925 Şeyh Said Kıyamı hakkında bugüne dek onlarca kitap ve yüzlerce makale, araştırma kaleme alınmıştır ve gariptir ki, Şeyh Said Kıyamı ile ilgili neredeyse tüm eserler, İran’a hicret eden Şeyh Said kafilesinin İran Kürdistanı’nda başlarına gelen olayları, sadece yukarıda aktardığımız kadarıyla kısacık bir şekilde verir ve geçiştirirler. Kıyamı anlatan araştırmacılar, tarihçiler ve yazarlar daha çok kıyam bölgesinde, yani Türkiye Kürdistanı’nda yaşanan gelişmeleri anlatmaya odaklandığı için, İran ve daha sonra Irak’a hicret eden Şeyh Said ailesinin ve kafilesinin gittikleri o topraklarda neler yaşadıklarını hiç irdelemezler.

     Süreci, sanki pek de önemli olmayan bir ayrıntıymış gibi kısaca anlatıp hızlı bir şekilde geçiştiren iş bu kalem erbâbı zevât, Şeyh Said kafilesinin İran’da misafir olduğu ve aralarında yukarıda anlattığımız münasebet ve anlaşmazlıkların yaşandığı Şikak aşiretinden ve onun “Sımko” lakabıyla çağrılan reisi İsmail Ağa Şikakî’den ise sanki önemsiz, herhangi bir aşiret reisiymiş gibi bahsedip, üzerinde hiç durmazlar. Hatta birçoğu O’ndan sadece Sımko deyip bahsederler ve gerçek adının İsmail Ağa olduğunu bile bilmez veya belirtme ihtiyacı dahi duymazlar.

     Oysa İran süreci, yani İran’a hicret eden Şeyh Said kafilesinin orada başlarına gelenler ve yukarıda aktardığımız hadiseler, 1925 Şeyh Said Kıyamı’nın üzerinde hassasiyetle durulması ve hakikaten detaylıca irdelenmesi gereken çok önemli bir sürecidir. Şeyh Said Kıyamı’nın en önemli cüzlerinden biridir.

     1925 Şeyh Said Kıyamı hakkında yazıp çizen, konuşup tartışan araştırmacı, tarihçi ve yazarların İran sürecini bu kadar kısa bir şekilde anlatmalarının ve sanki “kıyam hadisesinin küçük bir ayrıntısı” imiş gibi geçiştirmelerinin sebepleri şunlar olabilir:

     1 – Kıyamı, tamamıyla kıyam bölgesine odaklanarak ele almaları.

     2 – Kıyam hakkında piyasada bu kadar oylumlu çalışmaları bulunmasına rağmen, aslında kıyam ve kıyamdaki kişilikler hakkında fazla bir bilgiye sahip olmamaları.

     1925 Şeyh Said Kıyamı’nı kaleme alan, yazıp araştıran tarihçi ve yazarların önemli bir kısmının Kürt olmamaları, kendileri de Şeyh Said Kıyamı ve Kürt tarihi hakkında fazla bilgiye sahip olmamaları ve genelde Kürdistan’a da yabancı olup hepsi de aynı çalışma metodunu takip eden bu tarihçi ve yazarların, daha önce konuyla ilgili yazılmış eserlerden bilgiler derleyerek bu kitaplardan “bir yenisini daha” ortaya koymaktan öte birşey yapmamış olmaları, böyle bir neticeyi ister istemez doğuruyor.

     1925 Şeyh Said Kıyamı ile ilgili yazıp çizen ve bu konuda kitapları olan isimlerin çoğu Kürt değil ve hem Kürdistan gerçeğine hem de tarihine yabancı. Zaten sözkonusu hadiseyi de “Kürdî / Kürdistanî” bir hassasiyet ve sahiplenme duygusuyla değil, daha çok “ideolojik” sahiplenme ve faydalar umma duygusuyla (İslamcılık vb.) kaleme alıyorlar. Veyahut da tamamen kariyer amaçlı, “benim de bu alanda bir çalışmam olsun” güdüsüyle hareket ederek bu konuya merak salıyorlar.

     Kıyam hakkında piyasada bu kadar oylumlu çalışmaları bulunan tarihçi ve yazarların bizzat kendilerinin de kıyamı ve kıyamdaki şahsiyetleri, Kürdistan’ı ve Kürt tarihini iyi bilmedikleri gerçeğini ifşâ eden emareler şunlardır:

     1 – Şeyh Said Kıyamı’nı anlatan kitap, yazı ve araştırmalarında, Şeyh Said’in yakalanmasından sonra İran ve Irak’a hicret eden Kürt mücahîdlerinin oralarda yaşadıklarını kısa kısa anlatıp hızlı bir şekilde geçiştirmeleri.

     Oysa ki, Şeyh Diyaeddîn ve Şeyh Ali Rıza öncülüğünde İran’a ve Irak’a hicret eden Şeyh Said kafilesinin hem İran’da hem Irak’ta bulundukları süre zarfında oralarda Kürt tarihinde en az Şeyh Said Kıyamı kadar önemli büyük olaylar ve gelişmeler yaşanmaktadır. (Daha önce İran’a karşı “Bağımsız Kürdistan” için ayaklanmış olan Şikak aşireti reisi İsmail Ağa Şikakî’nin, yani Sımko’nun o muhacerattan önce İran’daki Qacar hanedanı tarafından “suç”unun affedilip kendisinin İran’a geri dönmüş ve orada serbestçe çalışma yapıyor olması; Şeyh Said ailesinin Irak’ta bulunduğu süre zarfında başkent Bağdad’da Kürt örgütü Xoybun ile Ermenî örgütü Taşnak’ın büyük bir kongre tertip etmesi, kongreye dâvet edilen Şeyh Ali Rıza ve Şeyh Selahaddîn’in kongreye katılacağını öğrenen İngilizler’in bundan büyük rahatsızlık duyması, bu İslam âlimlerinin kongreye katılmalarını engellemek için İngilizler’in ellerinden geleni yapmaları vs.)

     2 – İran’da Şâh’ın askerleri tarafından şehîd edilen 36 Kürt mücahîd arasında Hesenanlı Halîd Bey’i de zikretmeleri.

     Oysa ki Hesenanlı Halîd, İran’a hicret eden kafilede yoktur. O’nun oğlu Şemseddîn Bey vardır ve İran’da şehîd edilen de kendisi değil, oğlu Şemseddîn Bey’dir. Hesenanlı Halîd Bey, başından sonuna kadar kıyamın içindedir ve Türk devleti tarafından bile yakalanamaz. Kıyam bastırıldıktan ve lider kadrosu Haziran 1925’te idam edildikten sonra da mücadelesine devam eder. 1926 yılında, kıyamdan bir yıl sonra Malazgirt’te yakalanır ve günlerce zindanda insanlıkdışı işkencelere tabi tutulduktan sonra Türk devleti tarafından idam edilir.

     3 – İran’daki hadiseyi, çıkan çatışmayı ve 36 Kürt mücahîdin Şâh’ın askerleri tarafından şehîd edilmesi olayını anlatırken, “Kürtler silâhlarını vermek istemediler, İran da ısrar etti ve bu yüzden onları öldürdü” şeklinde aktarmaları.

     Hayır, olay bu şekilde cereyan etmemiştir. Yukarıda da anlattığımız üzere, İran askerleri, Kürt mücahîdlerin “Biz silâhlarımızı teslim etmek istemiyoruz” arzusunu KABUL EDİYORLAR. Yani herşey Kürt mücahîdlerin istediği şekilde gelişiyordu aslında. Fakat sonra, provokasyon veya yanlış duyum,  bir asılsız haber duyuldu ve Kürt mücahîdlerden biri silâh patlattı. Bu talihsiz olay nedeniyle herşey tersine gelişti.

     4 – Şeyh Said kafilesinin İran’da kendisine misafir oldukları ve aralarında tartışma çıkan Şikak aşireti reisi ve “Sımko” lakaplı İsmail Ağa Şikakî’den sanki sıradan bir fertmiş, herhangi bir aşiret reisiymiş gibi bahsetmeleri. Öyle ki, bu şahsın ismini bile öğrenme ihtiyacı duymadıklarına ve buna tenezzül dahi etmediklerine, bahsederken sadece kısaca Sımko deyip geçtiklerine şahîd oluyoruz.

     Oysa ki Sımko, İran’a karşı bağımsızlık amacıyla tam 3 kez ayaklanmış olan bir Kürt millî lideridir. Sımko’dan bahseden “Şeyh Said yazarları”, anlaşılan bunu hiç mi hiç bilmiyorlar.

     Bütün bunların hepsi bir yana, “Şeyh Said yazarları”, Sımko ile ilgili olarak sadece ama sadece şu basit bilgiye bile sahip olsaydılar, eminim ki O’ndan bahsederken kısaca değinip geçmez, kendisini detaylı bir şekilde araştırıp öyle anlatırlardı: İran Kürdistanı’ndaki Şikak aşireti reisi ve “Sımko” lakaplı İsmail Ağa, Türkiye Kürdistanı’nda kurulan ve ismi de hep Şeyh Said hadisesiyle birlikte anılan Azadî Cemiyeti’nin Van çevresi şubesinin (İran Kürdistanı’nı da kapsıyor) yönetim kurulu üyesidir.

     Evet… Şaşırdınız değil mi?

     Sımko, Azadî’nin Van ötesi (Doğu Kürdistan, İran Kürdistanı) bölgesinin yönetim kurulu üyesidir.

     İsterseniz, Azadî’deki isimlerin listesini bir kez daha hatırlayalım.

     Azadî şubeleri ve şubedeki isimler:

     Kalikala (Erzurum): Miralay Cibranlı Halîd Bey (cemiyetin kurucularından; cemiyet başkanı; müstahkem mevkiî garnizon komutanı), Arif  Bey (Hınıs kaymakamı), Küçük Kâzım Bey (kaymakam), Miralay Küçük Rauf Bey, Hacı Dursun Bey, Abdullâh Bey ve Aslan Bey (son ikisi kardeş).

     İstanbul: Seyyîd Abdulkadîr (Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin oğlu; dönemin en büyük İslam âlimlerinden), Abdurrahîm Bey (avukat).

     Qerıs (Kars): Yüzbaşı Tevfik Bey.

     Bazîd (Doğubeyazıt):  Şeyh İbrahim.

     Mıj – Mılazgîr (Muş – Malazgirt): Hayderanlı Kör Hüseyin Paşa (şube başkanı).

     Gûmgûm (Varto):  Miralay Hasenanlı Halîd Bey (şube başkanı).

     Xînûs (Hınıs): Rüşdî Efendi (şube başkanı), Yüzbaşı Reşit Bey.

     Zûlqarneyn (Bitlis): Yusuf Ziya Bey (cemiyetin kurucularından; milletvekili), Binbaşı Hacı Hasan Bey, Şırnaklı Abdurrahman Ağa.

     Tuşba (Van): Molla Abdulmecîd Efendi (Bediuzzeman Said-i Nursî’nin kardeşi), Sadun Bey (Karahisar Hasaran aşireti reisi), Binbaşı Arif Bey ve Ali Bey (Şemski aşireti; son ikisi kardeş).

     Sêhrd (Siirt): Yüzbaşı İhsan Nurî (Bitlisli; Cibran aşiretinden), Hacı Abdullâh Efendi, Derviş Bey (gümrük müfettişi), Rezzak Bey (kaymakam), Veis Bey (emekli miralay).

     Şehr-i Nûh (Şırnak): Süleyman Ağa (Hacıbayram aşireti; şube başkanı).

     Cezire Botan (Cizre): Hacı Dursun Efendi, Abdulvahhab Efendi, Abdulmuttalib Efendi (Silopi nahiye müdürü).

     Diyarbekir (Diyarbakır): Ekrem Cemilpaşa (Diyarbekirli Cemil Paşa’nın oğlu; şube başkanı), Dr. Fuat Bey, Abdulğani Bey, Dersimli Dr. Nazım Bey, Binbaşı Mustafa Bey, Adnan Bey (kaymakam).

     Mêrdîn (Mardin): Hacı Kadir Efendi, Kadir Bey (Dersim kaymakamı; 6. Alay subayı).

     Erzîngan – Mezire – Dersim (Erzincan – Elâzığ – Tunceli):  Kangozâde Ali Haydar  (şube başkanı).

     Zûlqarneyn (Bitlis) çevresi: Hacı Musa Bey (Erzurum Kongresi üyesi; Haytî aşireti reisi), Cemilê Çeto, Şeyh Selahaddîn, Mustafa Ağa ve oğulları (Ğarzan aşireti).

     Tuşba (Van) çevresi: Karavilli Lezgin Ağa (Ertuşî aşireti) ve kardeşi Ebûbekir Ağa, İsmail Ağa (Gevdan aşireti) Umer Ağa (Merusî aşireti), İsmail Ağa (Sımko Şikak aşireti), Şeyh Abdurrahmân Efendi (Bervasî aşireti), Şahin Ağa, Yahyâ Ağa (Jirkî aşireti), Yakub Ağa (Eruh aşireti).

     Şehr-i Nûh (Şırnak) çevresi: Alikan Ağa, Abdurrahmân Ağa (Hacı Bayram aşireti), Süleyman Ağa, Umer Timur Ağa (Batman aşireti), Arif Ağa, Şeyh Tahir (Batman aşireti).

     Mêrdîn (Mardin) çevresi:  Remo Ağa (Zengerdli), İbrahim Paşa (Milan aşiret reisi), Eyüp Bey (Milan aşireti), İsa Ağa, İbrahim Ağa (lakabı Dekuşî Ağa). (12)

     Gördüğünüz gibi, “Tuşba (Van) çevresi” listesinde Sımko (İsmail Ağa)’nın da ismi yer almaktadır.

     Bu durumda, Azadî’deki neredeyse tüm isimler kıyamla direk veya indirek bir şekilde ilişkiliyken, hatta çoğu kıyamın beyin takımından olup bizzat bu işe öncülük ederken, kendisi de Azadî üyesi olan Sımko’nun Şeyh Said ailesinin Doğu Kürdistan’da karargâh kurup kıyamda bir cephe de burdan açmaları teklifine yanaşmaması, bu düşünceden rahatsız olması, hatta bizzat Şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza’yı öldürmeyi bile tasavvur etmiş olması, ne kadar gariptir, değil mi?

     Azadî üyesi, Şeyh Said’in oğlunu öldürecek?!…

     İsterseniz, gelin Sımko’yu ve Doğu Kürdistan’da verdiği millî mücadeleyi daha bir yakından tanıyalım:

     İRAN KÜRDİSTANI VE SIMKO’NUN  BAĞIMSIZ KÜRDİSTANI

     18. – 20. Yüzyıllar Arasında İran Kürdistanı

     19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı ve İran hükûmetleri, yönetsel reform girişimlerinde Kürt emirliklerinin kalanlarını feshetti. Bu reformlar, Kürtler’in de çok iyi anladığı gibi, Avrupa baskısının bir sonucuydu. Son büyük emirlik olan Botan’ın imhâsı ve hükümranı Bedirhan Bey’in ele geçirilmesi (1847), İngilizler’in Babıslî’ye müdahalesinin dolaysız sonucuydu. (13)

     Emirliklerin ortadan kaldırılması kargaşa ve kanunsuzlukla sonuçlandı, doğal olarak. Artık emirler tarafından denetlenemeyen aşiret çatışmaları, mantar gibi çoğaldı. Emirlikler ortadan kaldırılınca, yalnız emirliklerin kendisi değil, aşiret konfederasyonlarının büyük çoğunluğu da dağıldı. İhtiraslı reisler, daha önce emirlere ait olan iktidarı olabildiğince gasp etmeye çalıştı; bu da birçok baskın, çekişme ve savaşı getirdi. “Reis” tipinde birçok önder yerini eşkiyâlara bırakmak zorunda kaldı. (14)

     O döneme ait raporların tümü, fiziksel güvenliğin bulunmayışından söz eder. Devlet henüz kanun ve düzeni yeniden kuramayacak kadar zayıftı. Vilayet yöneticilerinin en fazla elinden gelen, cezalandırma baskınları düzenlemek veya bir reisi diğerine karşı desteklemek ve arasıra ona askerî destek vermekten ibaretti. Birçok aşiret çatışmasında pazarlık edecek veya bir çözümü dayatacak otoriteleri yoktu.

     Bu durumda, şöyle ve böyle, düzeni sağlayabilecek tek bir “geleneksel” otorite tipi kalmıştı: Şeyh…

     Şeyhler, genellikle tasavvuf veya derviş tarikatlarıyla ilişkili İslam ulemâsındandı. Birçoğunun, kendilerine yaygın itibar kazandıran “dîndarlık” ve “bilgelik” ile ilgili şöhreti ve itibarı vardı. Şeyhler genellikle belirli bir aşiretle özdeşleştirilemez, bu yüzden şeyhler aşiretler arasındaki çatışmaların tarafı olamazlar. Bu ve içlerinden bazılarının gördüğü yaygın itibar, onları bu tür çatışmaları “arabulucular”, “danışmanlar”, “aracılar”, “hâkemler” ve “varılan anlaşmanın garantörleri” olarak çözebilecek tek güç haline getirdi. Aşiret çatışmalarının başarılı çözümü ise, şeyhlerin itibar ve siyasal nüfûzlarını arttırdı. Tedricen bazı şeyhler, eski emirlerin işlevlerinden bazılarını üstlenir oldu. Yirmi yıl kadar süren kargaşa ve asayişsizliğin ardından, 1860’lı yıllardan itibaren şeyhlerin Kürdistan’ın en nüfûzlu siyasal liderleri haline geldiğini görüyoruz. (15)

     İlk Kürt millî isyanlarının çoğuna (1930’lara kadar) şeyhlerin önderlik etmesi, bir rastlantı değildir. Aslına bakılırsa, belirli sayıda aşiretlerin uyum halinde harekete geçmesini sağlayabilecek önder olarak neredeyse bir tek onlar kalmıştı. Öncelikle “dînsel” olan bu liderlerin artan “siyasal” nüfûzuna katkıda bulunan bir diğer etken de, Avrupalı misyonerlerin faaliyetlerinin Hristiyanlık karşıtı duygularla ve Kürtler’in Müslüman kimliğinin vurgulanmasıyla sonuçlanmasıydı. (16)

İran Kürdistanı (Doğu Kürdistan, Rojhılat)

İran Kürdistanı (Doğu Kürdistan, Rojhılat)

     Tedricen ve geriye dönüşlerle birlikte, Osmanlı devleti ve 20. yy’daki ardılları, büyük aşiret reislerinin ve şeyhlerin gücünü kırarak Kürdistan’ı sıkı merkezî denetim altına aldılar. Sonuç, aşiretlerin tam bir çözülmesi değil ama niteliklerinde bir değişme oldu. Başarılı merkezîyetçilik daha büyük yapıları kırdı, fakat bunu yaparken bir yandan da, bu yapıların parçalarının bağımsız eylemlerini serbest bırakmış oldu. Devlet ve idarî organları Kürt toplumuna ne kadar derinlemesine nüfûz ettiyse, etkileşime girdiği aşiret birlikleri o kadar küçüldü. 19. yy’ın başlarına değin Osmanlı ve İran hükûmetleri Kürtler’le, içişlerine nadiren müdahale ettikleri büyük aşiret topluluklarına hükmeden, büyük ölçüde özerk emirler aracılığıyla ilişki kuruyordu. İlk büyük yönetsel reformlarla emirlerin yerini, aşiret nüfûsuna, büyük aşiretlerin ve konfederasyonların reisleri veya ara sıra nüfûzlu bir şeyh aracılığıyla hükmeden, merkezden atanmış mülkî yöneticiler aldı. Devlet bürokrasisinin daha da genişlemesi, büyük aşiretleri ve konfederasyonları parçaladı ve daha küçük reislerin devlet ve toplum arasında aracı olmasıyla sonuçlandı. Böylelikle bu aşiret birimleri, emirliklerden konfederasyonlara, büyük aşiretlerden küçük aşiretlere doğru küçüldü. Bunlar her bir adımla, büyük bir soy grubu olarak aşiretin ideal modeline biraz daha çok benzemeye başladı. Aşiret ideolojisinde oldum olası temel öneme sahip olmuş kan bağı, aşiretin fiili işleyişinde siyasal bağlılıklardan daha önemli hale geldi. Aşiretsizleşme sürecine girmek yerine, Kürt toplumu belirli bir anlamda daha da aşiretçi bir hale geldi. Aşiretlerüstü konfederasyon yapılarının yok olmasıyla birlikte, dar aşiret bağlılıkları daha belirginleşti ve aşiretler arası kan dâvâları arttı. (17)

     Savaş yıllarında ve savaş ertesinde zayıflayan merkezî denetim, büyük konfederasyonların güçlü reisler önderliğinde kendilerini yeniden kabul ettirmelerini mümkün kıldı. Eski birliklerini yeniden kazandılar, hatta komşu aşiretleri de kendi yörüngelerine çektiler. Yeniden hayata dönen bu konfederasyonlardan birkaçı, 1920’lerde en çok da Kürt millîyetçiliğiyle ilişkileri nedeniyle gazete başlıklarına bile çıktılar: Hevêrkan (Türkiye’de, Mardin’in doğusu), Celali (Ağrı Dağı havalisi), Pizdar (Irak’ta Kalih’in doğusu) ve konumuz olan Şikak. (18)

     Göreli sükûnet dönemlerinde ihtiraslı reislerin, güçlü bir merkezî devletçe desteklenmedikçe böyle büyük konfederasyonların etkili yüksek bir liderlik konumuna yükselmesi veya bunu sürdürmesi neredeyse olanaksızdı. İtibarlı soy, savurgan konukseverlik, bilgelik, tebaasına yardım etmeye hazır olma (reisliğin “başkan” tipinin özellikleri), bir reisin sayılmasına yardımcı oluyordu belki, ama onun yüksek hükûmdar olarak genel kabul görmesini garanti ettiği enderdi. Böyle dönemlerde konfederasyonun yüksek liderliği için her biri sadece belirli aşiret üyelerince kabul gören çeşitli rakipler oluyordu. Konfederasyonu oluşturan her bir aşiret içinde, aynı zamanda her biri konfederasyon düzeyindeki rakiplerden biriyle ittifak kuran çeşitli aşiret reisliği heveslileri de bulunuyordu. (19)

İran Kürdistanı’nda Kürt kadınları, 1840

İran Kürdistanı’nda Kürt kadınları, 1840

     Geçmişte her dönemde tüm Kürtler’in “aşiret mensubu” olduklarını kabul etmek doğru olmaz. Gevşek soy çizgilerinin ötesinde hiçbir özerk toplumsal örgütlenmesi olmayan çok büyük sayılarda (Kurmanc, Goran, Ra’iyet, Misken gibi çeşitli adlarla anılan) “aşiret dışı” Kürt köylüsü oldum olası vardı. Üzerlerinde hakimiyet kurup onları sömüren aşiretler, kendi örgütsel yapılarını onlara da dayatıyordu. Böylelikle, Şikak konfederasyonunun hâkimiyetindeki topraklarda yaşayan bir Kurmanc kendisini belli bir aşiret veya “alt aşiret”le özdeşleştirebiliyor, hatta rakip Şikak kesimlerinde yaşayan Kurmanc’a düşman bile olabiliyordu. Genellikle kurban olarak olsa bile, alt aşiretler arası kan dâvâlarında rol oynadıkları oluyordu; ama hiç kimse onları gerçek Şikak olarak görmüyordu. Aşiret mensupları, genellikle (ama zorunlu olarak değil) göçebe veya hayvancılık yapan yaylacılar olan askerî bir elitti. “Aşir” ve “aşiret” terimleri, çoğu zaman belirli bir aşirete değil, bir tür askerî kast oluşturan aşiret mensuplarına gönderme yapardı. Örneğin birçok 19. yy seyyâhı, “aşiret” ve “sipahî” terimlerinin Kürdistan’da biribirlerinin yerine kullanıldığını gözlemlemiştir. (20)

     Avrupalı devletlerin Kürdistan’da misyonerlik faaliyetlerini arttırdığı 19. yy’da Kürdistan’daki Müslüman Kürtler ile Hristiyan Nasturîler’in ilişkilerinde gözle görülür bir kötüleşme oldu. Müslüman Kürtler, misyonerlerin faaliyetlerini “büyük devletlerin daha dolaysız müdahalesinin bir ön hazırlığı” olarak görüyorlardı. Kudretli hamileri olduğunu hisseden Hristiyanlar ise, Kürt aşiret reislerinin hâkimiyetlerine direnme cesareti göstermeye başladılar. Anlaşılır bir biçimde Müslüman Kürt halkı, Avrupalı Haçlı devletlerin Osmanlı ve İran hükûmetleri üzerindeki artan hâkimiyetini, Kürdistan’daki yoğun misyonerlik faaliyetlerini ve bunun sonucunda yerli Hristiyanlar’ın militanlığını ve şımarıklığını kendileri için bir tehdit olarak algılamaya başladılar. (21)

     Böylece, bu dönemde ve bu yaşananların tabiî sonucu olarak, Kürtler arasında “aşiret sadakati”nden daha fazla ilgi gören iki önemli ideoloji ortaya çıktı: İslamcılık ve Kürt millîyetçiliği(22)

     İslamcı hareket, Osmanlı devletine veya daha doğru biçimde söylemek gerekirse, Hilafet’e yakından bağlıydı. Önce, Avrupalı devletler ve onların Kürdistan’daki Hristiyanlar’a verdiği destek, Kürtler’in kaygılarını uyandırdı. “Hristiyan tehdidi”, savunmayla ilgili nedenlerden Müslüman dayanışmasını zorunlu kılıyordu. İkinci olarak, İslamcı duyguları pekiştirmek, Kürdistan’ın en nüfûzlu liderleri olan şeyhlerin çıkarınaydı ve statülerini daha da güçlendiriyordu. Şeyhler onun en ateşli propagandacıları oldular. Kürt millîyetçiliği ise önce kısmen Ermenî millîyetçiliğine ve daha sonra da Türk millîyetçiliğine bir tepki olarak ve işin trajikomik yanı da, bunların bir taklidi olarak doğdu. (23)

     Bağımsız bir Kürt devleti kurma amaçlı ilk ayaklanma da bu dönemde, Çolamerg (Hakkari) ilinin Şemzînan (Şemdinli) ilçesinden olan Şeyh Ubeydullâh Nehrî önderliğinde gerçekleşti. Şeyh Tâhâ’nın oğlu olan Şeyh Ubeydullâh Nehrî, 1879 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı, 1881 yılında da İran Qacar Şâhlığı’na karşı kıyâm etti. Bir Nakşîbendî şeyhi olan ve kendi döneminin en önemli İslam âlimlerinden biri olan Şeyh Ubeydullâh Nehrî, tarihte “Bağımsız Kürdistan” ülküsünü zikrederek ayaklanan ve “Kürdistan İslam Devleti” adını telaffuz eden ilk kişidir. (24)

     Kıyam başarısız oldu ancak “Bağımsız Kürdistan” ve “Kürdistan İslam Devleti” ideallerinin doğmasına vesile oldu.

     Şikak Aşireti ve Sımko

     Türkler ve Farslar tarafından “yağmacı, haydut” olarak nitelenen ve feodal bir savaşçı görünen Sımko (İsmail Ağa Şikakî), aslında gerçek bir Kürt millîyetçisi idi. O’nun amacı, Doğu Kürdistan (İran Kürdistanı) topraklarında bir Kürt devleti kurmak ve vatanları parçalanmış olan Kürdistan halkını bu devlet bünyesinde birleştirmekti. (25)

     Şikak aşiretine mensup ve “Sımko” lakabıyla çağrılıp bilinen İsmail Ağa, 1887 yılında İran Kürdistanı’nın Urmiye vilayetine bağlı Salmas ilçesinin Baranduz Nehri yakınındaki Çehriq kasabasında doğdu. (26)

     Daha sonraki yıllarda “Şâhpur” ismini alacak olan Salmas şehrinin Kürtçe gerçek ismi Dilman’dır. Onun bağlı bulunduğu ve aynı adı taşıyan Urmiye Gölü kıyısında kurulu Urmiye şehrinin adı ise daha sonraki Rıza Şâh Pehlevî döneminde “Rızaiye” olarak değiştirilecektir. Ancak onyıllar sonra, 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi sonrası tekrar “Urmiye” olan gerçek ismine yeniden kavuşacaktır. Şehrin adı olan “Urmia”, Aramca’daki “ur” (şehir) ve “mia” (su) sözcüklerinden oluşmuş bileşik bir isim olup “su üstündeki şehir” demektir. (27)

     Şikak aşireti ve Sımko’nun ailesi, aslında 18. yy’dan 20 . yy başlarına kadar olan İran Qacar hanedanı boyunca siyasî bağlamda en önemli Kürt ailelerinden biriydi. Örneğin Sadıq Xan Şikakî, Qacar şâhı Ağa Mûhâmmed Xan döneminde (1782 – 97), Qacar Şâhı’nın önde gelen bir generali ve valisiydi. Emrinde de tam 10 bin asker bulunuyordu. (28)

     Ancak Qacar şâhı Ağa Mûhâmmed Xan 1897 tarihinde Suşar kentinde bir suikast sonucu öldürülünce, Sadıq Xan Şikakî bu suikastte rol almakla suçlandı. Ailenin diğer önde gelen üyeleri arasında Mezın (Büyük) İsmail Xan ve oğlu Ali Xan, Mûhâmmed Paşa ve oğlu Ali Xan ile Cafer Ağa (Sımko’nun kardeşi) zikredilebilir. (29)

     Sımko’nun kardeşi Cafer Ağa’nın kalleşçe bir şekilde öldürülmesi, oldukça trajik ve fakat aynı zamanda ibret alınması gereken bir hadisedir.

     1905 yılında Qacar şâhı Muzaffereddîn Şâh, Hûseyn Qulixan Nizam’ul- Saltana’yı “Azerbaycan valisi” olarak atar. İranlı tarihçi Ahmed Kesrewî (1890 – 1946)’nin naklettiğine göre Nizam’ul- Saltana, İran – Osmanlı sınır sorunlarını, başka bir ifadeyle Kürdistan ve Azerbaycan coğrafî sorunlarını kendisine danışmak üzere, Cafer Ağa’yı Tebriz’e dâvet eder (İran Azerbaycanı’nın başkenti). Cafer Ağa bu dâvet üzerine Tebriz’e gelir. Yanında da aralarında amcalarının da bulunduğu 7 kişi vardır. Tebriz valisi, Azerîler’den de birkaç önemli kişi dâvet etmiştir. Kürt heyeti  ile Azerî heyetinin Tebriz’de Tebriz valisiyle İran – Osmanlı sınırı ve Kürdistan ile Azerbaycan topraklarının coğrafî statüleri hakkında istişâre ettikleri esnada, İran veliâht prensi Mûhâmmed Ali Mirza tarafından Tebriz valisi Nizam’ul- Saltana’ya bir telgraf gelir. Telgrafta, başta Şikak aşiret reisi Cafer Ağa olmak üzere Tebriz’de bulunan 7 kişilik Kürt heyetinin öldürülmeleri emredilmektedir. Emir, anında yerine getirilir. 7 kişilik Kürt heyetinden, aralarında Cafer Ağa’nın da bulunduğu 5 kişi öldürülür; 2 kişi ise kaçıp kurtulmayı başarır. (30)

     Cinayet, Kürtler arasında infiâle neden olur. Cafer Ağa’nın öldürülmesinden sonra da, Şikakîler’in liderliğine kardeşi İsmail Ağa (Sımko) geçer. (31)

“Sımko” lakaplı Şikak aşireti reisi İsmail Ağa, oturan soldan ikinci

“Sımko” lakaplı Şikak aşireti reisi İsmail Ağa, oturan soldan ikinci

     Sımko’nun kariyeri, bir Kürt aşiret reisi olarak sıradışı değildi. Urmiye Gölü’nün batısındaki dağlarda bulunan Şikak toprakları İran’a dahil olmakla birlikte, hududa o denli yakındı ki, barış dönemlerinde bile Şikak nüfûzu Osmanlı topraklarına kadar uzanıyordu; burası iki devletin sınır bölgelerinin bir parçasını oluşturuyordu. 20. yy’ın epeyce ileri tarihlerine dek, Kürt aşiretleri için, her iki tarafında da otlaklara sahip oldukları sınırın pek fazla pratik bir önemi olmadı. Sınır, Osmanlı ve İran denetiminin uzandığı sabit bir hududu da temsil etmiyordu. Sınır mıntıkalarında otorite sürekli akışkanlık halindeydi. (32)

     I. Dünya Savaşı yılları ve savaş sonrası döneminin ilk birkaç yılı boyunca, Osmanlı – İran sınırının hâkim kişiliği daha çok Sımko, yani Şikak aşiretinin reisi İsmail Ağa’ydı. Bölgenin 20. yy’ın ilk çeyreğindeki karışık tarihinin sunduğu olanakları zekice kullanarak, hepsiyle düzenli ilişki halinde olduğu Türkler, Ruslar ve İranlılar, daha sonra da İran’daki İngilizler arasında denge kuran Sımko, yalnız tutunmakla kalmaz, bölgedeki iktidar ve nüfûzunun boyutlarını genişletmeyi de başarır. Savaşın ertesinde birtakım Kürt millîyetçileriyle işbirliği yaparak ve merkezî hükûmete meydan okuyarak kendisini “bağımsız bir yerel hükümdar” olarak kabul ettirir. “İsyan”ının Ağustos 1922’de modernleştirilmiş İran ordusu tarafından ezilmesinden ve kendisinin İran topraklarından kaçmak zorunda kalmasından sonra bile, Orta Kürdistan’da nüfûzlu bir aktör olarak kalır ve hem Türkiye hem de İngiltere O’nu, Musul vilayetinin statüsüyle ilgili çatışmada kendi çıkarları için kullanmaya çalışır. (33)

     1906’da Osmanlı askerleri İran Azerbaycanı’nı istilâ ederek, bu bölgede Kürtler’in iskan ettiği arazilerin bir bölümünü işgal ederler. Orada, tam denetimi sağlayamadan da olsa, Ruslar tarafından püskürtüldükleri 1911’e kadar kalırlar. Ruslar 1909’da vilayete girmiş ve o dönemde Reşt’le birlikte İran’daki meşrûtiyet hareketinin son kalesi olan Tebriz’i işgal etmişlerdi. Ruslar Tebriz, Xoy, Deylaman ve Urmiye’de piyade birliklerini ve Kazaklar’ı konuşlandırırlar. I. Dünya Savaşı’nın başlamasına değin, bunlar fiilen bölgeyi işgal etmeksizin, Kürt aşiretlerini denetim altında tutmayı becerirler. (34)

     Enver Paşa’nın maceraperest Kafkas seferinin başlaması üzerine Rus askerler, Aralık 1914’te geri çağrılırlar ve Ocak 1915 başlarında Osmanlı askerleri Kürtler’in yardımıyla kısa süreliğine Azerbaycan’ı işgal ederler. Rus askerleri neredeyse bir yıl sonra geri dönerler ve Rusya’nın 1917 Bolşevik İhtilâli’nin ardından savaştan bütünüyle çekilmesine kadar bölgede kalırlar. 1918’de kısa bir dönem boyunca Osmanlı askerleri, Kürtler’in yardımıyla Azerbaycan’ın bazı kesimlerini bir kez daha denetimleri altına alırlar. (35)

     Ancak durumu daha da karmaşıklaştıran etken, Urmiye havalisinde hatırı sayılır bir Hristiyan Nasturî kuvvetinin varlığıydı. Savaştan önce Ruslar’la ve Urmiye’deki Amerikan misyonerleriyle temasa geçmiş olan Hakkarili Nasturîler, savaş patlak verdiğinde kendilerini tehdit altında hissederek, Rus himayesinin peşine düşerler. Birçoğu, Ruslar Orta Kürdistan’ı istilâ ederken “ileri keşif kolu” olarak Ruslar’a yardım edecekler ve sık sık Müslüman halktan kişisel intikam alacaklardı. (36)

     Rus askerlerinin 1917 Bolşevik İhtilâli üzerine bölgeden ayrılması, Nasturîler’i yabancı himayesinden yoksun bırakır. Fakat o döneme gelindiğinde, Ruslar’ın geride bıraktığı silâh ve mühimmatla iyi silâhlanmış, ayrıca iyi eğitimli sayısız Ermenî mülteciyle takviye edilmişlerdi. (37)

     I. Dünya Savaşı (1914 – 18)’nın bitimiyle, Osmanlı – İran sınırındaki Kürt aşiretleri kendilerini bağımsız hissetmeye ve sınırın her iki tarafında devlet güçlerini tehdit eden davranışlarda bulunmaya başlamışlardı. Kürt aşiretleri bir ülkede eylemde bulunduktan sonra rahatlıkla diğer ülkeye geçerek “güvenlik” güçlerinin takibinden kurtuluyor, iki devletin güçleri arasında gerginliklere, hatta sınır çatışmalarına sebep oluyorlardı. (38)

     Şikak aşireti reisi İsmail Ağa (Sımko), 1918 yılında Doğu Kürdistan’da büyük bir ayaklanma başlatır. Önce Asurîler’e (Hristiyan Nasturîler’e) karşı savaşıp, dînî liderleri Patrik Mar Şamun’u öldürür. Daha sonra Kürt kuvvetleri saldırıya geçip Urmiye ile Tebriz’in bir kısmını kontrol altına alır. Bu hadiseler, Hristiyan Nasturîler’le Müslüman Kürtler arasında, misilleme niteliğinde bir dizi katliâm olaylarına yol açar. Ayaklanma bugünkü Türkiye – İran sınırında olduğu için, Türkler (Osmanlılar) ilk etapta ayaklanmanın kendi sınırlarına sıçramasından korkuyorlardı. Ancak o dönemde Osmanlı – Yunan Savaşı sözkonusu olduğu için de elden geldikçe sorun oluşturmayacak şekilde ayaklanmanın Kuzey Kürdistan’a sıçramasını engelleyip en az zararla kurtulmayı amaçlıyorlardı. İran’ın büyük bir orduyla Kürt kuvvetlerine saldırması sonucu Sımko, Osmanlı sınırına çekilmek zorunda kalır. (39)

     Bu arada İngilizler, Urmiye’deki Nasturîler’le irtibat kurma ve Nasturî başıbozuklarını Tebriz’e yönelik bir Osmanlı hücûmunu durdurabilecek bir savaş gücüne dönüştürme girişiminde bulunmuştu. Ancak bu çaba başarısız olur; Nasturîler’in çoğu Urmiye’yi tahliye ederler ve İngiliz denetimindeki güney bölgelerine kaçarlar. Daha sonra İngilizler onları Osmanlılar’a karşı bir bariyer olarak kullanacakları Musul vilayetine yerleştirirler. (40)

     Sımko, İran’daki en büyük ikinci Kürt konfederasyonu olan Şikak’ın en üst liderliğine yükselir. Sadece Kirmanşâh’ın batısında yaşayan Kelhor aşireti sayıca onları aşıyordu. Şikak, Dilman ve Urmiye’nin batısında, Somay ve Bradost’un dağlık yörelerinde yerleşikti. Sayıları yaklaşık 2 bin haneydi. O dönemde komşu aşiretlere ilişkin hiçbir istatistik yoktur, ama 1960 sonlarına ait rakamlar, aşiretlerin Sımko’nun döneminde de geçerli olabilecek göreli güçlerine ilişkin bir fikir verir. Buna göre, Şikak aşireti 4 bin 400 hane, Milan aşireti 2 bin 30 hane, Mangur aşireti 1500 hane, Herki aşireti 1350 hane, Celalî aşireti 1135 hane, Mamaş aşireti 950 hane, Zarza aşireti 750 hane, Piran aşireti 650 hane, Beyzade aşireti 500 hane ve Heyderan aşireti 300 hane. (41)

     1920’ye gelindiğinde, tümüyle göçebe kalan Şikaklar azınlıktaydı. Tergevar ve Deşt-i Bil havalisindeki “halise” (devlet arazisi) denen yaz otlaklarını kullanıyor ve kışlarını Dilman ve Urmiye’deki ovalarda geçiriyorlardı. Aşiretin büyük bölümü, kışlarını dağ köylerinde geçiren yaylacılardı. (42)

     20. yy’ın başında, en azından üç reis, Şikak’ın en üst liderliği için rekabet halindeydi. En güçlüleri muhtemelen Avdovî Pisakaları’ndan Ali Ağa’ydı. Ali Ağa’nın oğulları Cafer Ağa ve lakabı “Sımko” olan İsmail Ağa cesur savaşçı1ar ve gözüpek baskıncılar olarak büyük şöhret yapmışlardı. İkinci reis, Mamedî’nin başındaki (bazı kaynaklara göre Sımko’nun amcası olan) Ömer Ağa; üçüncüsü de Kardar Pisakaları’ndan olan ve kendi hâkimiyeti altında bazı diğer aşiretler ve alt aşiretler bulunan Mustafa Ağa’ydı. O yıllarda reisler birbiri ardına devrilip durdular. Avdovî Pisakaları’nın, Ali’nin kardeşi Yusuf önderliğinde daha güneyde yaşayan başka bir kesimi, Ali, Yusuf pahasına iktidara geldiği zaman dağıldı ve birçoğu sonunda rakip Kardarlar tarafindan öldürüldü. Mamedî’den Ömer Ağa 1902’de İranlı yetkililerce, Mustafa Ağa da 1906’da Avdovîli rakiplerince öldürüldü. Yaklaşık aynı dönemde, resmî ünvanlar almış, fakat Urmiye, Dilman ve Xoy’a verdiği baskınlarla Azerbaycan yönetimini tedirgin etmeyi sürdüren Cafer Ağa, yukarıda aktardığımız şekliyle Tebriz’e dâvet edilip orada öldürüldü. (43)

     Belki de Sımko’nun hızlı yükselişini sağlayan da, diğer deneyimli reislerin çoğunun bu şekilde ortadan kaldırılması olur. Ne var ki, Sımko kiminle ve ne zaman ittifak kuracağını çok iyi bilen zeki ve fırsatçı bir siyasetçiydi. Delikanlılığında ağabeyi Cafer’e baskınlarda yardım etmişti ve hayatı boyunca bu saldırılara devam ederek maiyetini epey sıkıntıya sokmuştu. Meşrutîyet İhtilali’nde, Sımko meşrutîyetçilere (kentli Azerîler) sırt çevirir ve dâvet edilmediği halde 300 atlısıyla birlikte, Xoy encümenine karşı Mako’nun mülkî yöneticisi İkbal’us- Saltana’nın kuvvetlerine katılır. Sımko’ya ödül olarak Kotur havalisinin mülkî yöneticiliği verilir. Baskınlarını sürdürmesine karşın, merkezî hükûmet bu atamayı onaylar. (44)

     I. Dünya Savaşı’ndan önce Şikak topraklarını ne Türkler ne de Ruslar işgal etmişti; Sımko’nun her iki devletle de dolaylı olarak temasları vardı. 1913 öncesinde, Osmanlı yandaşı ve Rus karşıtı Azerîler’le işbirliği yaptığı anlaşılıyor; fakat 1913’te, kendisine sığınmış olan bu Azerîler’den birini, gözlerine girmek niyetiyle Ruslar’a teslim eder. (45)

     Bu döneme gelindiğinde Sımko, Kürt millîyetçileriyle düzenli temas halindeydi ve onların söylemlerinden bir bölümünü benimsemişti.

     Sımko’nun özel hayatındaki en önemli özelliklerinden biri, ünlü Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin torunu ve halefi Şeyh Seyyîd Tâhâ’nın kızkardeşiyle evli olmasıydı. Yani Sımko, İstanbul’daki Seyyîd Abdulkadir’in eniştesiydi ve İran’a giden Kürt kafilesinin O’nu bu kadar yakından tanımaları normaldi. Çünkü aralarında akrabalık bağı da vardı. (46)

     Sımko’nun bir diğer bağlantısı da, Botan emirlerinin soyundan gelen ünlü millîyetçi ailenin üyesi olan Abdürrezzak Bedirhan’dı. (47)

     1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra Ruslar Kürdistan’dan Rusya’ya geri çağrıldığı zaman Sımko, sahra topları da dahil, onların silâhlarının çoğunu ele geçirmeyi başarır. Kürdistan’ın diğer kesimlerinden de silâhlar, millîyetçi bir lider olarak büyük ün kazanmış olan Simko’ya akmaya başlar. Bunlar, ya ayrılan Ruslar’ın geride bıraktıkları veya Osmanlı tarafında savaşmış Kürt milislerinin silâhlarıydı. (48)

     Ne var ki, silâhlanan sadece Simko olmaz. Nasturî Süryanîler de (yerel olanlar, ama özellikle daha militan Hakkarili mülteciler) çok iyi silâhlanmış ve aynı şekilde iyi silâhlanmış Anadolulu Ermenîler’le de takviye edilmiş durumdaydılar. Bölgeden ayrılan ve artık onları koruyacak güçleri olmayan Ruslar, arkalarında birçok silâh bıraktılar ve savaş birliği halinde örgütlenmeye teşvik ettiler. (49)

     Fransızlar da Hristiyan Nasturîler’e silâh yardımı yapıyordu ve onlara sürekli silâh taşıyordu. (50)

     Hristiyan Nasturîler, Kürt toprakları olan Urmiye ve Dilman’da bağımsız bir devlet kurmak istiyorlardı. Onların bu sinsî gayelerinden yerli Müslüman nüfûs (Kürtler ve Azerîler) hiç hoşnut olmadığı gibi, İran devleti daha da rahatsızdı. Kıtlık ve bölgeden ayrılmakta olan Ruslar’ın da katkıda bulunduğu karşılıklı hasar ve yağmalar, Hristiyanlar’la Müslümanlar arasında acımasız bir şiddetin artmasına yol açmıştı. Hristiyanlar daha iyi silâhlanmış durumda oldukları için, en çok zarar görenler Kürtler ve Azerîler oldu. (51)

     Şubat 1918’de bölgenin merkezi Urmiye’deki ayaklanmalar sırasında Hristiyanlar galip gelir ve tüm kentin denetimini ele geçiririler. İran devleti düzeni sağlamakta yetersiz kalır. O zaman Tebriz valisi, Sımko’dan yardım ister. Şikak aşireti reisi Sımko, Doğu Kürdistan’da büyük bir ayaklanma başlatır. Önce Asurîler’e (Hristiyan Nasturîler’e) karşı savaşıp, dînî liderleri Patrik Mar Şamun’u öldürür. Daha sonra Kürt kuvvetleri saldırıya geçip Urmiye ile Tebriz’in bir kısmını kontrol altına alır. (52)

     İran hükûmeti Tebriz ve Urmiye’ye yeni valiler atar, fakat onlar da bölgenin kontrolünü sağlayamazlar. Güçlü bir iktidar temeline sahip tek otorite olarak, özel maiyeti birçoğu Kürt olan, ya düpedüz asker kaçağı veya millîyetçi motivasyonlu kişilerden oluşan yüzlerce Osmanlı askeriyle tahkim edilmiş durumdaki Sımko kalmıştı. Diğerleriyse, yüksek ücret vererek ve evlendirerek Sımko’nun yanına çektiği paralı askerlerdi. Bazıları Ruslar’dan alınmış sahra topları ve makineli tüfeklerle donanmış bu kuvvetle, İran hükûmetinin bölgedeki eğitimsiz askerleri boy ölçüşemezdi. (53)

     Hükûmet bir süre, ovalara her zamankinden de gözü kara baskınlar düzenlemeyi sürdüren Sımko’ya boyun eğdirmenin bir yolunu bulamadı. Urmiye valisi Serdar Fatih, Deylaman’ın güneyindeki Şakrik’te bulunan kalesinde Sımko’yu ziyaret ederek, O’nu barışçıl yöntemlerle kazanmayı dener, fakat Sımko anlaşılan bunu zayıflığın bir başka kanıtı olarak görür ve ordusunu yaşatmak için gereken haraç (İranlılar’a göre “yağma”, kendi gözünde “vergi”) aldığı bölgeleri daha da genişletir. Bir süre sonra Tebriz valisi Mûkerrem el-Mûlk, yeni teknolojiye başvurarak, tatlı kutusu süsü verdiği bir bomba paketi gönderir. Paketin patlaması Sımko’nun bir erkek kardeşiyle maiyetinden birkaç kişiyi öldürür ama asıl hedeflediği kişiye bir zarar veremez. (54)

     Bu arada Sımko bağımsızlığını ilan etme hazırlıklarını büyük bir hızla sürdürüyordu. Şubat 1919’da, İran Kürdistanı’nın en önemli aşiret reisleri, İran devletine karşı açık bir ayaklanma önerisini tartıştıkları bir toplantı yaparlar. Ancak daha sonra, büyük devletlerin tutumunun ne olacağını anlayana kadar başkaldırıyı ertelemeye karar verirler. (55)

     1920 yılının başında güçlerini toparlayan Sımko, “Bağımsız Kürdistan” şiârıyla yeniden harekete geçer. Rus albay Filippow komutasındaki Kazak tugayından Rus subaylarla birlikte Filippow’un ayrılmasından sonra Sımko’nun birlikleri, İran güçlerini birkaç kez yenilgiye uğratır ve hükûmete bırakmak zorunda oldukları Urmiye bölgesini yeniden ele geçirirler. (56)

     Kürtler 1920 boyunca, Urmiye ve Dilman ovaları ile Xoy havalisinin güney kesimindeki denetimlerini yeniden kurarlar. Sımko, Urmiye’de kendi seçtiği adamları mülkî yönetici olarak atar. İlkin bir yerli olan İrşâd’ul- Mûlk, daha sonra da Kûhneşehr’den bir Kürt aşiret reisi olan Teymur Ağa… Adamları, başta ateşli silâhlar ve gelecekteki hâkimiyetleri için malî güç edinmek amacıyla geniş alanlara baskınlar yaparlar. (57)

     Kürdistan’ı yeniden denetimleri altına almak için Tebriz’den gönderilen jandarma, Mart 1921’de Kürtler tarafından yenilgiye uğratılır ve Şerefxane’nin gerisine püskürtülür. Sımko yeniden en güçlü olduğunu kanıtlayarak birçok yeni taraftar edinir. (58)

     O yıl boyunca devlet kuvvetlerine karşı kazanılan diğer zaferler, toprakların daha da büyümesiyle sonuçlanır. Mart 1921’de kuvvetleri hâlâ 1000 atlı ve 500 yaya olarak tanımlanıyordu. Bir yaz seferinde 4 bine ulaştıkları söyleniyor, 1921 güzünde 7 bin olarak tahmin ediliyorlardı. 1922 yazında yaptığı son büyük seferine 10 bin kişinin katıldığı belirtilir. (59)

     1920 başlarında, Sımko’nun başkanlık ettiği bir “Kürt reisler heyeti”nin birkaç toplantısı organize edilir. Bunlara yalnızca Doğu Kürdistan’ın en büyük aşiretlerinden bazılarının (Herkî, Beyzâde, Heyderan, Şikak) reisleri değil, aynı zamanda Ertuşî konfederasyonunun ve Hakkari’nin diğer aşiretlerinin reisleri de katılmıştı. 1921’de Sımko’nun, Herkî’nin en üst reisliğine Ahmed Xan diye birini atadığı ve bu atamanın, bu güçlü aşiret tarafından genel kabul gördüğü söyleniyor. (60)

     1921 ortasına gelindiğinde Sımko’nun otoritesi altındaki bölge, Urmiye Gölü’nün batısından Baneh ve Serdeşt’e tüm İran topraklarının yanısıra, Osmanlılar’la İngilizler’in hâlâ denetimi için rekabet halinde oldukları Güney Kürdistan’ı (Irak’ın kuzeybatı havalisini) de kapsıyordu. Şikak konfederasyonunun tamamı ve Herkî aşiretinin yanısıra Mamaş, Mangur, Dehbokrî, Piran, Zarza, Gewrık, Feyzullâhbegî, Pijdar ile Baneh civarındaki küçük aşiretler de Sımko’ya katılmıştı. (61)

     Ekim 1921’de Sımko’nun askerleri, o tarihe dek hükûmet birliklerinin elinde kalmış olan Sawyulağ (Mehâbâd)’a girerler. Kürtler bu baskında 200 kadar İran jandarmasını katlederler, 150 kadarı da yaralanır. Ancak bu baskın ve devletin askerleri de olsa bu şekil acımasız bir davranış, diğer Kürt millîyetçi hareketlerin bile tepkisini çeker ve Sımko’yu kınarlar. Süleymaniye’de bulunan Kürt örgütleri, bu tür davranışların hem Kürtler arasında ayrılık tohumlarının ekilmesine sebebiyet vereceğini, hem de yağma ve katliâm gibi davranışların düşmanın ekmeğine yağ süreceğini belirten açıklamalar yaparak Sımko’yu ağır bir şekilde eleştirirler. Kürtler’in bu sert eleştirilerine karşılık Sımko, ilkin jandarmanın kendilerini muharebeye zorladığını, buna mecbur kaldıklarını, sonra da haddi aşan ve yağmaya girişen adamlarını durduramadığını söyler. (62)

     Sımko’nun Mehâbâd’ı ele geçirmesinden sonra Mehâbâd, doğal olarak “Kürdistan’ın başkenti” ilân edilir. Bununla birlikte Sımko, oraya kendisi yerleşmeyip yerel bir aşiret reisi olan Mamaşlı Hamza Ağa’yı yöneticiliğe atar. Kurulan Kürt devletini Azerîler dahi desteklerler ve Azerî nüfûsun yaşadığı Mianduab, Marageğ ve Binap kentleri bile Mehâbâd’daki Kürt yönetimine biat mektupları gönderirler. (63)

    “Mehâbâd” ismi “Ay şehri” anlamına gelmektedir. Şehrin diğer bir adı da “Sawyulağ”dır. (64)

Mehâbâd

Mehâbâd

     O yıl hükûmet birliklerine karşı kazanılan diğer askerî başarılar, Sımko’nun Kürtler arasındaki gücünü daha da arttırır ve yandaşlarının sayısı çığ gibi büyür. Temmuz 1922’ye gelindiğinde toprakları en geniş haline ulaşmıştı. Doğuda ve güneyde Sain Dez ve Saqiz’e kadar uzanıyordu. Dahası, Sımko daha da güneydeki aşiretlerle de sürekli iletişim halindeydi. Meriwan ve Awroman’daki aşiretler üzerinde nüfûz kurmuştu; hatta Şiî Kürtler’in yaşadığı Loristan’a kadar güneydeki aşiretler bile O’nun isyanına destek olmak için ayaklandılar. (65)

     Benzer şekilde, Türkiye ve Irak’taki birçok Kürt aşiret reisi O’nunla dostça ilişkiler kurmuştu. Birleşik eyleme yönelik somut planlar yoktu, ama Sımko gibi güçlü bir adamla ilişki kurmanın bir zararı olmazdı.

     Bu arada İran devletinin, Kürtler’i bastıramadığı için onlara özerklik vereceğine ilişkin söylentiler yayıldı. Ne var ki, bu söylentilerin asılsız olduğu kısa süre sonra  anlaşıldı. (66)

     Şubat 1921’deki hükûmet darbesinden beri Rıza Xan enerjisini modern, disiplinli, tutarlı bir ulusal ordu inşâsına adamıştı. Çabaları çok geçmeden semere verdi. 1921 boyunca, hatta 1922 başında Sımko üzerine gönderilen karmakarışık (jandarma, başıbozuklar, Kazaklar) birlikleri defalarca yenilgiye uğratmış, silâhlarının birçoğunu ele geçirmişti. Ancak Ağustos 1922’de, yeniden düzenlenmiş ordu tarafından iyi koordine edilmiş bir hücûm O’nu dize getirir. (67)

     Yandaşları dağılarak, O’nu sadık adamlarından oluşan küçük bir çeteden ibaret bırakır. Kendisi de 21 Ağustos 1922 günü 800 atlı, 2 top ve 1000 kadar silâhlı göçmenle birlikte Elbax (Başkale) üzerinden Türkiye’ye, oradan Irak’a kaçmak zorunda kalır. (68)

     Türk tarafının Sımko’ya ve hareketine bakışı, Haziran 1922’den itibaren değişmeye başlamıştı. 14 Haziran 1922 günü El Cezire Cephesi Komutanlığı’ndan Revaduz kaymakamı Özdemir Bey’ye gönderilen yazıda, Sımko’nun bağımsızlık istediği, İran dahilindeki nüfûzunu takviye edip maksadını temin edinceye kadar Türkiye ile iyi geçinmeye çalıştığı, Sımko’nun gücünün artmasının millî hükûmetin zararına olduğu, ancak O’nunla ilişkilerin şimdilik bozulmaması gerektiği vurgulanıyordu. (69)

     İran kuvvetlerine yenildikten sonra Türkiye (Osmanlı) topraklarına hicret eden Sımko’yu zorlu günler bekliyordu. Hakkari Mutasarrıflığı tarafından Doğu Cephesi Komutanlığı’na gönderilen telgrafta, Sımko’nun Madur Dağı sınır geçidinden geçerek Osmanlı topraklarına sığındığı ve Elbax kasabasının (= bugünkü Van ilinin Başkale ilçesi) güneyinde Çardıran köyü civarına geldiği haber veriliyordu. Doğu Cephesi Komutanlığı, 28 Ağustos 1922 tarihli emriyle, Sımko’nun hukuken silâhsızlandırıldıktan sonra “İran hükûmetine zararlı olmayacak şekilde” sınırdan uzak tutulması emrini veriyordu. (70)

     İran devletinin bölge komutanı Emanullâh Xan ise, 16 Eylül 1922 günü Revanduz’da bulunan Özdemir Bey’e bir mektup yazarak, Osmanlı topraklarına giren Sımko’nun her iki ülkenin de zararına çalıştığını ileri sürüyor ve yakalanarak İran’a geri verilmesi gerektiğini söylüyordu. (71)

     Osmanlı hükûmeti, “Sımko tehlikesini” daha fazla büyümeden bertaraf etmek istiyordu. Bunun için Doğu Cephesi Komutanlığı, Sımko’nun üzerine 8. Fırka’yı gönderir. Fakat 8. Fırka önce Sımko’ya bir mektup yazarak, Cephe Komutanlığı tarafından affedildiğini belirtir ve herşeyi bırakarak ailesiyle birlikte Elbax (Başkale)’a gelerek teslim olmasını ister. Hatta bizzat cephe kumandanı Kâzım Karabekir Paşa, Sımko’ya bir telgraf çekerek kendisiyle makinâ başında görüşmek istediğini bildirir. (72)

     İlk başta bu istekleri kabul etmeye gönüllü olan Sımko, muhataplarına güvenmediği için, daha sonra “kendisini tuzağa düşürmek istediklerini” düşünerek bu isteğe yanaşmaz ve Kuzey Kürdistan’dan Güney Kürdistan’a (Irak) hicret etmek için harekete geçer.

     Sımko, mutahataplarına güvenmemekle doğru yapmıştır; zirâ öngörülerinde haklı çıkar. Ailesiyle birlikte Irak’a hicret etmeye çalışırken, yolda Osmanlı ordusuna bağlı 8. Fırka, kafileye saldırır. İki saat kadar süren sıcak çatışmalar sonucunda Sımko’nun adamları dağılır. Osmanlı ordusu, Kürdistan’ın kuzeyinden güneyine (şimdiki Doğu Türkiye’den Kuzey Irak’a) geçmeye çalışan muhacir Kürt kafilesine saldırarak katliâm yapar. Bu katliâmda Sımko’nun aslen Türk olan hânımı ile küçük oğlu Hurşit de şehîd olurlar. Çatışma sonrası Sımko’nun birliklerinden 5 top ve 10 ağır makinâlı tüfek ele geçirilir. Katliâmdan sonra Kâzım Karabekir Paşa, Özdemir Bey’e çektiği telgrafta, “Sımko mes’elesi”nin bittiğini ve kuvvetlerinin kalmadığını bildirir, 24 Eylül 1922. (73)

     Katliâmda bir hânımını ve bir oğlunu kaybeden Sımko, Irak tarafına (Güney Kürdistan) sağ salim geçmeyi başarır.

     Irak’a geldiğinde O’nunla bir söyleşi yapan İngiliz diplomat ve yazar Cecil John Edmonds, Sımko’nun özellikle İngiliz karşıtı bir lider olduğunu gözlemlediğini belirtir. Türkler’e de ayrıca kinlidir; kendilerine hep yardım sözü verdikleri halde, bunu yapmayıp üstüne bir de üzerlerine ordu gönderdikleri için. (74)

     Irak’ta bir mülteci olarak Sımko yine rahat durmayıp, İran’a dönüş hazırlığı olarak derhal oradaki Kürt aşiret reisleriyle eski bağları güçlendirmeye ve yeni bağlar kurmaya girişir. Eski müttefiki – ve kayınbiraderi – Seyyîd Tâhâ’ya, ayrıca (Güney Kürdistan’da kurulan Kürdistan Krallığı’nın devlet başkanı) Şeyh Mahmud Berzencî’ye ve daha birçoklarına gider, görüşür. Ve hatta, Irak’a İngilizler tarafından getirilmiş olan ve hâlâ Urmiye ve Dilman’a dönmeyi düşünen Nasturî mültecilerin gönlünü almaya bile çalışır. Gittiği her yerde büyük saygı görür, ama hiç kimse O’na yardım etme hevesinde değildir. 1923’te Türk desteğini istemek üzere Türkiye’ye bile gider, ama aynı şekilde boşuna; eli boş döner. 1924’te Şâh Rıza Xan O’nu “bağışlayınca”, İran’a geri döner. (75)

     Yani Şeyh Said Kıyamı’ndan sadece birkaç ay önce…

     İşte Sımko’nun, İran devletine karşı üç kez ayaklanmış ve Doğu Kürdistan’daki bir numaralı Kürt millî lideri olmasına rağmen, 1925’te, Şeyh Said kafilesi Kuzeybatı Kürdistan (Türkiye)’dan Doğu Kürdistan (İran)’a hicret ederken İran’da hür ve serbestçe geziyor olmasının sebebi budur.

     Bu hürriyeti Sımko, o esnada, sadece birkaç aydır kazanmış olduğu için, gelen ve kendisine sığınan Şeyh Said kafilesine “bir Azadî üyesine yakışır şekilde” sıcak davranmaması ve hatta tedirgin olması, bundan dolayıdır.

     Sımko, o hürriyeti ve serbestliği henüz yeni kazanmışken ve aşireti yeniden toparlanmaya başlamışken, öyle görünüyor ki bu durumu riske atmak istememiştir.

     Herşeyin en doğrusunu Allâh bilir. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

sediyani@gmail.com 

     DİPNOTLAR:

     (1) : Uğur Mumcu, Kürt – İslam Ayaklanması, Tekin Yayınları, s. 202, İstanbul 1991

     (2) : İbrahim Sediyani, Şeyh Said Qıyamı’nın Kökenleri – 6, Hira Dergisi, Yıl 2, Sayı 10, s. 53 – 57, Ocak 1994

     (3) : agm

     (4) : Şeyh Ali Rıza’nın Oğlu Mehmed Fuat Fırat ile Ropörtaj, Seyidxan Kurıj, Kurdistan Aktuel, 26 Şubat 2010

     (5) : İbrahim Sediyani, Şeyh Said Qıyamı’nın Kökenleri – 6, Hira Dergisi, Yıl 2, Sayı 10, s. 53 – 57, Ocak 1994

     (6) : Şeyh Ali Rıza’nın Oğlu Mehmed Fuat Fırat ile Ropörtaj, Seyidxan Kurıj, Kurdistan Aktuel, 26 Şubat 2010

     (7) : agr

     (8) : Uğur Mumcu, Kürt – İslam Ayaklanması, Tekin Yayınları, s. 202, İstanbul 1991

     (9) : Şeyh Ali Rıza’nın Oğlu Mehmed Fuat Fırat ile Ropörtaj, Seyidxan Kurıj, Kurdistan Aktuel, 26 Şubat 2010

     (10) : agr

     (11) : İbrahim Sediyani, Şeyh Said Qıyamı’nın Kökenleri – 6, Hira Dergisi, Yıl 2, Sayı 10, s. 53 – 57, Ocak 1994

     (12) : Robert Olson, Kürt Millîyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı (1880 – 1925), Öz – Ge Yayınları, Kasım 1992

     (13) : Martin van Bruinessen, Agha, Shaikh and State, s. 182, Zed Books, Londra 1992

     (14) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (15) : agm

     (16) : agm

     (17) : Martin van Bruinessen, Agha, Shaikh and State, s. 192 – 195, Zed Books, Londra 1992

     (18) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (19) : agm

     (20) : C. Sandreczki, Reise Nach Mosul und Durch Kurdistan Nach Urmia, cilt 2, s. 263, Steinkopf Verlag, Stuttgart 1857

     (21) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (22) : agm

     (23) : agm

     (24) : Uğur Mumcu, Kürt – İslam Ayaklanması, s.125, Tekin Yayınları, İstanbul 1991

     (25) : Prof. Dr. Mihail Semenoviç Lazarew, Emperyalizm ve Kürt Sorunu (1917 – 1923), s. 93, Özge Yayınları, Ankara 1993

     (26) : Carl T. Dahlman, The Political Geography of Kurdistan, s. 283, University of South Carolina Books, 2002

     (27) : İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 144, Özedönüş Yayınevi, İstanbul 2009

     (28) : Martijn Theodoor Houtsma – Emeri Johannes van Donzel, Encyclopaedia of Islam, 1913 – 1936, s. 290, Leiden 1993

     (29) : age

     (30) : Ahmed Kesrewî, Tarih-i Hicde Salih-i Azerbaycan, Emir Kebir Neşriyat, Tahran 1968

     (31) : Dilan Handren, The Rebellion of Simko Agha, Kurdmania, 23 Şubat 2009

     (32) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (33) : agm

     (34) : agm

     (35) : Albert Charles Wratislaw, A Consul in the East, s. 213 – 214, Blackwoods, Edinburgh 1924

     (36) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (37) : agm

     (38) : Barış Cin, Türkiye – İran İlişkileri (1923 – 1938), s. 40, Yüksek Lisan Tezi, Tez danışmanı: Doç. Dr. Işıl Çakan, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, İstanbul 2006

     (39) : J. Joseph, The Nestorians and their Muslim Neighbours, Princeton University Press, 1961; aktaran Martin van Bruinessen, agm

     (40) : age

     (41) : Hasan Arfa, The Kurds, An Historiacal and Political Study, s. 48, Oxford University Press, Londra 1966

     (42) : Ghilan, Les Kurdes Persans et L’Invasion Ottomane, s. 7, 1908, aktaran Martin van Bruinessen, agm

     (43) : Ahmed Kesrewî, Tarih-i Hicde Salih-i Azerbaycan, Emir Kebir Neşriyat, Tahran 1968

     (44) : M. Ağasî, Tarih-i Xoy, s. 312 – 313, Faculty of Arts, Tebriz 1971

     (45) : Ahmed Kesrewî, Tarih-i Hicde Salih-i Azerbaycan, s. 454 – 455, Emir Kebir Neşriyat, Tahran 1968

     (46) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (47) : agm

     (48) : agm

     (49) : agm

     (50) : Hasan Arfa, Under Five Shahs, s. 122, Murray Books, Londra 1964

     (51) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (52) : J. Joseph, The Nestorians and their Muslim Neighbours, Princeton University Press, 1961; aktaran Martin van Bruinessen, agm

     (53) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (54) : Mehdî Bambad, Şehr-i Hal-i Rical-i İran, cilt 1, s. 136, Zevar Neşriyat, Tahran 1968

     (55) : Pricis of Affairs in Southern Kurdistan During the Great War, s. 14, Government Press, Bağdad 1919

     (56) : Prof. Dr. Mihail Semenoviç Lazarew, Emperyalizm ve Kürt Sorunu (1917 – 1923), s. 94, Özge Yayınları, Ankara 1993

     (57) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (58) : agm

     (59) : agm

     (60) : agm

     (61) : agm

     (62) : agm

     (63) : agm

     (64) : İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 145, Özedönüş Yayınevi, İstanbul 2009

     (65) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (66) : Arnold Joseph Toynbee, Survey of International Affairs 1925, bölüm 1, s. 539, Oxford University Press, Londra 1927

     (67) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     (68) : Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, cilt 4, s. 591, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1996

     (69) : Suat Akgül – Sahir Uzel, Musul – Kerkük Harekâtı, s. 220 – 221, Berikan Yayınları, Ankara 2001

     (70) : age, s. 19

     (71) : Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, cilt 4, s. 677, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1996

     (72) : Suat Akgül – Sahir Uzel, Musul – Kerkük Harekâtı, s. 93 – 95, Berikan Yayınları, Ankara 2001

     (73) : age

     (74) : Cecil John Edmonds, Kurds, Turks and Arabs: Politics, Travel and Research in Northeastern Iraq, s. 305 – 307, Oxford University Press, Londra 1957

     (75) : Martin van Bruinessen, 20. Yüzyıl Başında Türk – İran Sınırında Bir Kürt Mütegallibe: Sımko İsmail Ağa, Kovara Bîr, 5 Nisan 2011

     UFKUMUZ

     13 KASIM 2013

 

11911 Total Views 3 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

5 Cevap İran Kürdistanı’nı Anlamak ya da Sımko Neden Şeyh Said Kafilesine Yardım Etmedi?

  1. serdar dedi ki:

    Buna makale değil olsa olsa gebol ya da aşure çorbası denir.

  2. fadile dedi ki:

    İsmail ağa şikaki benim büyük dedemdir benim dedem hep derdi biz iran kurdistanında büyük bir aşirettik dağıldık şimdi mardin de ikamet ediyoruz.ben dedelerimin geçmişini araştırırken bu sayfaya ulaştım.teşekkür ederim emeği geçenlere

  3. Cemşît keya dedi ki:

    İyi bir yorum .lakin şu SIMKO ağayı

    Bir kûrd milliyetçisi yada simkonun bir

    Kûrdî ulus bilincine sahib olduğunu yada kürdleri birlaştırp birleşik dewlwt kurma fikrine sahipidi söylemek beni düşündürdü
    Yada şêx se’îd in arkadaşlarına yardım etmemesini iranla olan durumu ile bağlamak .pek ikna edici gelmiyor .
    Aynı zamanda da azadi üyesi olacak
    Azadiye yardım etmeyecek. Ondan sonra

    Bir kûrd milliyetçisi
    Yanı kûrdperwer’idi
    Demek le çalışmıyorum. Değerli yazar.
    SAYGILAR.

    • Faysal dedi ki:

      Ben torunlarından biri olarak bu aktarımı eksikleri olmasına rağmen kabul ediyorum.
      Çünkü tüm tarihi bizde mevcut.
      Bedırxân ailesiyle de yakındır ve azadî’ye bu aile üzerinden yardım ve destek sağlamıştır.
      En büyük dezavantajı da 4-5 ülkenin sınırlarında var olma çabasıdır…☹️
      Eğer ki başarılı olsaydı yüzyıllar boyu ayakta kalabilecek bir çok güçlü bir devlet olurdu…

  4. Dr Naif Turan dedi ki:

    Yazınızda tarihi bir açıklık görülmektedir, simko yıl çok yerde okudum fakat bu detayda bir yazıyı biraz daha aydınlatıcı buldum. Simko gerçek bir kahramanlık göstermiş zamanında fakat ulus kavramından uzak bir hareket liderliği icra etmiş. Cesaretine güvenerek değil beynini daha ulusalcı kutlanmasını dilerdim, malesef bu Simko da mevcut değildi zaten Kürt’lerin bu güne kadar kayıpları hep bu sebeplerden kaynaklıdır. Halkına zarar gelmesin diye ölmeyi göze alan Qadi Muhammedler, Şex Said ler gerekmektedir halkı ve milleti için bedel ödeyen tüm Kürt şehitlerini saygıyla anıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir