Kürt İslam Âliminin Dünyaya İkrâmı: Sıcak Kahve

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     “Kürtler’in Evliya Çelebi’si” olarak çağrılan seyyah İbrahim Sediyani, Kenya gezisinin 10. bölümünde, Masai Ülkesinde Mülteci Kamplarına Serdim Seccademi – 10”, dünyanın en çok sevilen ve tüketilen sıcak içeceği olan kahvenin ilginç tarihini anlatıyor. Sıcak kahveyi ilk keşfeden kişinin Yemen’de yaşayan ama aslen Botanlı bir Kürt olan İslam âlimi Cemaleddîn Ebû Abdullah Muhammed ibn-i Said olduğunu yazan Sediyani, dünyanın kahveyi bir Kürd’e borçlu olduğunu iddiâ ediyor.

     Kenya Seyahatnamesi’nde, seyyah İbrahim Sediyani’nin başkent Nairobi çıkışındaki kahve tarlalarında kaleme aldığı bu bölümde Sediyani, yalnızca ilginç tarihî bilgiler aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda “Sediyani Seyahatnameleri”nin özgün üslûbuna uygun olarak, bunu oldukça keyifli ve okuyucuyu gülmekten kırıp geçirecek bir tarzda anlatıyor.

     Kenya gezisinin 10. bölümü ve kahvenin öyküsünü keyifle okuyacağınızı umuyoruz…

     * * * 

Masai Ülkesinde Mülteci Kamplarına Serdim Seccademi – 10

İbrahim Sediyani 

10... 00

     Yavaş yavaş terkediyoruz Gingiri semtini. Su Kompleksi (Kisw. Maji Tata; İng. Aquatic Complex)’ni geçtikten sonra, Kasarani mahallesine giriyoruz.

     Mahallenin girişinde, hemen sağ tarafta Kasarani Emniyet Müdürlüğü (Kisw. Kasarani Kituo Cha Polisi) binası var.

     Kasarani mahallesinden sonra Githurai mahallesi, ondan sonra da Kahawa mahallesi geliyor.

     Kahawa mahallesine giriyoruz, kardeşlerim.

     Kahawa’ya girince, ilk karşımıza çıkan güzellik, yolun sol tarafındaki şirin mi şirin Kahawa Camiî (Kisw. Msikiti wa Kahawa)…

     İmdi…

     Kahawa’ya girdiğimize göre ve Kahawa Camiî’nden de söz ettikten sonra, bu haftaki sohbetimize başlayabiliriz…

     Önce bir soru: Bu mahallenin adı neden “Kahawa” ve mahallenin camisi niçin “Msikiti wa Kahawa” (= Kahawa Camiî) ismini taşıyor?

     Bu soruya cevap verebilmek için, öncelikle şu sorunun cevabını bilmek gerekiyor: “Kahawa” kelimesi Kiswahili dilinde ne demektir? Bu isim ne anlama geliyor?

     Bu sorunun cevabını vereceğim ama şimdi değil, daha sonra. Ondan önce, size bir hikâye anlatmak istiyorum. Masal anlatır gibi.

     Masal tadında anlatacağım ama, anlatacağım hikâye masal değil, gerçek.

     Bundan tâââ 1150 yıl önce, 9. yy’da, Habeşistan topraklarında, başka bir ifadeyle, Kenya’nın komşusu olan bugünkü Etiyopya topraklarında yaşanan çok ama çok ilginç bir öyküyü anlatarak başlamak istiyorum bu haftaki sohbetimize.

     Yaşanmış gerçek bir olayı, çok ilginç olduğu için, masal tadında anlatmak istiyorum:

     Bir varmış, bir yokmuş; Allâh’ın kulu çokmuş, bizden delisi hiç yokmuş. Çok söylemesi günâhmış.

     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, babam kaşıkta annem beşikte iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.. İp koptu beşik devrildi; anam düştü beşikten, alnını yardı eşikten… Babam kaptı maşayı, anam kaptı küreği, gösterdiler bana kapı arkasındaki köşeyi… Dar attım kendimi dışarı; kaç kaçmaz mısın?… Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye… Bineyim dedim, at bir tekme salladı bana geri dur diye… Padişahın topları ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye… Tozu dumana kattım, Edirne’ye yettim. Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye… Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye… Bereket inandılar, tutup beni saldılar… Orada buldum iki çifte bir kayık. Çek kayıkçı Eyüb’e… Eyüb’ün kızları haşarı… Bir tokat vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı… Orada gördüm bir kız; adı Emine, gittim yanına… Bir tarafı tozluk dumanlık, bir tarafı çayırlık çimenlik, bir tarafı sazlık samanlık… Bir tarafta boyacılar boya boyuyor renk ile; bir tarafta demirciler demir dövüyor denk ile; bir tarafta Osmanoğlu cenk ediyor şevk ile… Anan yahşi, baban yahşi, kurtuldum ellerinden, vardım masal iline.

     Masal masal maniki, yolda saydım on iki, on ikinin yarısı, tilki çakal karısı. Masal masal martladı, iki fare atladı, kurbağa kanatlandı, tos vurdu bardağa, çocuk çıktı çardağa. Masal masal maniki, kuyruğu var on iki, kuyruğunda beni var, kulağında çanı var. Masal masal matadar; dil okur, damak tadar.

     Bu sözün önü var, arkası yok; gömleğimin yeni var yakası yok… Sabır da bir huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle sabreyle… İyi ama susuzla sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, ya dolaşır çarşı pazar; ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara, Mevlam uğratmasın iftiraya nazara… Bir kaz aldım karıdan, boynu uzun borudan… Kendisi akça pakça, eti kemiğinden pekçe, ne kazan kaldı ne kepçe. Kırk gündür kaynatırım kaynamaz… Hay dedim, huy dedim; bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk; anan soylu, baban boylu derken kırk olduk; kırkımız kırk ateş yaktık… Kırk gündür kaynatırız kaynamaz… Baktık ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil, eğil dağlar eğil dedik; onumuz hu çekti, onumuz su çekti; onumuz un, onumuz odun çekti; haydan geleni huya sattık, unu bulguru suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık; vay ne kaynattık ne kaynattık… De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı? Derken efendim bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı… Gayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana, kanadını kaldırıp uçan uçana… Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım ahırdan boz eşeği… Vurdum sırtına palanı, çektim yedi yerden kolanı; bindirdim üstüne doksanlık anamı… Boynuna mavi bir boncuk takmadım ama, koynuna koydum bir sabırtaşı. Sabırtaşı, sabırcıktaşı deyip geçmeyin öyle… Ne anamın aşı, ne gözümün yaşı. İtler işin başı, tandırın başı, masalın başı, bu sabırtaşı… Verilecek kuluna vermiş, bize de versin… Yaradan; haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, dinleyin şimdi; sabırlı kim, sabırsız kimdi?

    Vay ne köşe bu köşe!.. Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe… Bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi diye iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi Maraş paşası!.. Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı; bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı… Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim… Vay başıma, hay başıma; bu yol bitecek gibi tükenecek gibi değil, ya bir devlet kuşu konsa başıma, ya da alsa beni kanadına kaşına demeye kalmadı bir de gördüm ki, ne göreyim? Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, zümrüd-ü anka dedikleri değil mi?.. Kafdağı’nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın hele; yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval. İşitilmedik bir masal…

     Azdan çoktan, hoppala hoptan; sana bir mintan yaptırayım, çerden çöpten. İlikleri karpuz kabuğundan, düğmeleri turptan… Zaman o zaman idi. Bit bineğim, pire yedeğim idi. Darı topuzum, çavdar kalkanım idi. Bir tüfeğim var idi. Ayran ile doldurur, şerbet ile ateşlerdim… Çıkardım dağlar başına, broy broy der gezerdim. Yetmiş karga ayağa kalkardı, ağa geliyor diye… Bre ağalar, bre beyler! Elif’ten be’ye çıktım, seyirttim köye çıktım. Çobandan kaymak yedim, ağadan değnek yedim. Değneği kuşa verdim. Kuş bana kanat verdi… Çaldım kanadı yere, uçup gittim göklere. Baktım bir has bahçe, içinde sular akar. Oturmuş çeşme başına, iki güzel bana bakar. Büyüğüne selam verdim, küçüğüne tutuldum. Sofrasında mum olayım, bahçesinde gül olayım…

     Bir hayladık, bir huyladık; cümle âlemi topladık… Allah’ın kışı tandırın başı olur da kim gelmez? Haylanan da geldi, huylanan da geldi, ahlanan da geldi, ohlanan da geldi. Hele büyük baş, büyük kara kadı, kuru dadı geldi… Kadıyı dadıyı duyunca; yabanın ördeği, kazı geldi… Ördeği kazı görünce, bir de çulsuz tazı geldi. Tazının peşinden de görmemişin oğlu, Kör Memiş’in kızı geldi… Ne etti ne etti, arkası sökün etti. Kambur Ese, Sarı Köse geldi; biri saltanata, biri süse geldi… Bunları duyar da durur mu ya! Hımhımınan burunsuz, birbirinden uğursuz geldi… Bu iki uğursuzun ardından da ekmediğin yerde biten bir arsız, yüzsüz geldi… Daha daha, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa geldi, geldi dertlere deva, gönüllere sefa geldi… Derken efendim, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok; kimi aç, kimi tok; geldi, toplandı… Toplandı ya, hepsi de başını kaldırıp kaşını yaktı, derken her kafadan bir ses çıktı; başladı her biri bir maval okumaya… Kimi ince eğirip sık dokudu; kimi yukarıdan atıp aşağıdan tuttu… Kimi tavşana kaç, tazıya tut dedi; kimi ağzını yum, dilini yut dedi… Kimi kâh nalına, kâh çivisine vurdu; kimi süt dökmüş kedi gibi oturdu… Kimi kâhya karı gibi her işe karıştı; kimi gemi azıya alıp birbiriyle yarıştı… Kimi akıntıya kürek çekti; kiminin kırdığı ceviz kırkı geçti… Kimi kırkından sonra kaval çaldı; kimi de benim gibi otuzundan sonra masala daldı… Bir var ki, hangisine ne denir? Allâh her kuluna bir çene, her çeneye bir gene vermiş, oynatıp duruyor. Lafla peynir gemisi yürümez ama, sadece dinlemekle de olmaz; laf ebeleri adamı aptal yerine korlar… Bari ben de birini çekip çekiştireyim dedim ya, ne haddime! Yetmiş iki millet burada, sade bir Keloğlan yok ortada… Yüz yüzden utanır, ötekileri dilime dolayacak değilim ya, ben de tuttum Keloğlan’ın yakasından…

     Harda hurda, eşeği yedirdik kurda. Altmış tarla buğda. Yedim karnım doymadı… Denizi çorba ettim, gemiyi kepçe ettim. Yedim içtim, yüzüm gülmedi. Yediler yemiş, parayla biter her iş… Karadeniz’in martısı, Akdeniz’in haritası, zeytinyağının tortusu, hoştur pilavın yoğurtlusu… Akdeniz yağ olsa, Karadeniz bal olsa, karnımızın bir tarafını doldurmaz. Ya bir kaz dolması, ya bir ördek kızartması olsa, belki doyarız… Evimizin önünde bir ağaç vardı, kırk kişi tuttum yondurdum, kırk kişi tuttum oydurdum, kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu içine doldurdum. Oturdum yedim, dudaklarımın bile haberi olmadı… Karşıya baktım, dere gibi hoşaflar, tepe gibi pilavlar, kolum gibi dolmalar, budum gibi sarmalar. Ye yemez misin, hani de görmez misin?.. Karnım davula döndü, ağzımın bir şeyden haberi bile olmadı. Birazını da eşeğe yükledim, size getiriyordum… Dereden geçerken kurbağalar, vırak vırak deyince anladım ki, bırak bırak diyorlar… Neyse, orada yattım… Sabah oldu, baktım çizmeler yok. Oradan bunları aramaya gittim… İğneyi diktim, bezi diktim, üstüne çıktım baktım: Küçük bir meydanda çizmeler çift sürüyorlar… Vardım, sineğin derisini attım, büyük bir meydan belirdi. Çifti elime aldım, sürdüm ektim. Bir ekin oldu ki, yatsam sakalımda, dursam topuğumda, ama adam yutuyor… Bunu nasıl biçeriz, nasıl biçeriz derken, öteden bir çakal geldi. Orağı bu çakala bir attım. Orağın sapı çakalın karnına girdi, ağzı kaldı dışarıda. Çakal kaçtı, orak biçti, çakal kaçtı, orak biçti… Ekinin hepsi biçildi. Bunu neyle toplarız, neyle toplarız derken, öteden bir kasırga koptu. Ekini topladı, harman etti. Bunu bizim ihtiyar çil horoza sürdürdüm, savurdum. Altmış okka bir yanına, yetmiş okka bir yanına vurdum, ben de çil horozun üstüne bindim, sürdüm değirmene… Değirmene yaklaşınca susadım. Oradaki pınara indim. Pınardan ağzım ile içtim gözüm istedi, gözüm ile içtim kulağım istedi… Kafamı kestim, pınarın içine attım. Oradan değirmene vardım. Değirmenci hani kafan dedi. Pınara attım dedim. Değirmenci, ama onu şimdi çakal yer dedi. Oradan kalktım geldim, baktım ki, çakal kulağımın ucundan tutmuş… Çakala bir yumruk attım, yumruğum çakalın karnına girdi. İçini karıştırdım, kusur kusur ediyor. Çektim çıkardım: Bir kâğıt. Okudum, bir yanı yalan, bir yanı dolan… Aşağıdan birden, tutun be, vurun be diye patırdı koptu. Eyvah, beni tutmaya geliyorlar dedim. İki kalktım, bir hopladım, seksen ayak merdiveni birden atladım… Baktım, beş yüz atlı asker. Nereye gidiyorsunuz dedim. Silbasanoğlu Hasan’ı aramaya dediler. Ben bundan bir şey anlamadım, bir daha sordum. Gene Silbasanoğlu Hasan’ı dediler. Neyse, katıldım ben de onlara, vardık Edirne’ye. Silbasanoğlu Hasan’ı tuttuk. Meğer o da, bir pireymiş… Bindim pireye, vardım Tire’ye… Gel gelmez misin, yol bilmez misin? Bu işlere sen gülmez misin?… Tuttum pirenin irisini, çadır yaptım derisini. Altmış adam altında sığınmadık mı?… Tuttum pirenin eşini, neler getirdi başıma: On sekiz bin mandaya çektirdim leşini… Tuttum pirenin ağını, çektim çıkardım yağını. Doksan okka tartmadık mı?… Tuttum pirenin beyini, sırtına kurduk düğünü. Altmış batman bağırsak yağını, gidip pazarda satmadık mı?… Pireye vurdum palanı, altından çektim kolanı. Sen de beğendin mi benim uydurduğum yalanı?..

     Anam kaptı yarmayı, ben kavradım sarmayı. Anam dedi bırak sarmayı. Ben ana dedim, sen de bırak yarmayı. Anam bıraktı yarmayı. Fırladım kaçtım anahtar deliğinden… Gittim, gittim… Tam altı ay yürüdüm. Arkama bir baktım ki ne göreyim? Bir karış yol gitmişim. Neyse tekrar başladım yürümeye. Bu kez, bir altı ay daha gittim… Bir kulak verdim ki, tellallar bağırıyor: Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu kim yiyecek diye… Hemen eve gittim. Bir kavak ağacı vardı, kırk kişi tuttum yontturdum, kırk kişi tuttum oydurdum. Bir kepçe yaptırdım, omuzladım kaldırdım, dizlerimi daldırdım. Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu, o kepçeye aldırdım. Öyle bir yuttum ki, dudaklarımın bile haberi olmadı… Neyse ayrıldım oradan. Gittim gittim, bir memlekete vardım… Bir kahveye girdim. Baktım hepsinin gözleri parlıyor. Gözleriniz neden parlıyor öyle dedim. Evlendik de ondan dediler. Beni de evlendirin dedim, olur dediler… Aldılar bana bir kız… Boyuna baktım minare kadar, gözleri lokma tavası, memeleri un çuvalı kadar. Sümükleri sarkar, görenler korkar. Allâh’ım dedim beni kurtar… Kaç bakalım kaçmaz mısın?… İndim bir sarayın bahçesine. Baktım ki çiçekçiler çiçek, gülcüler gül aşılıyor. Susun! Masalcı masala başlıyor…

     Bir varmış, bir yokmuş; Allâh’ın kulu çokmuş, bizden delisi hiç yokmuş. Çok söylemesi günâhmış. Memleketin mektebi de merkebi de çokmuş; çocuklar aynı lafları okur okur dururmuş; kalemin kitabın fiyatı yirmi beş kuruşmuş… Handadır handa, bir kara manda; üç yüz yaşındaydım evvel zamanda. Mavi çadır gerilmiş, duydum pazar kurulmuş. Vurdum karıncaya palanı, kırk yerinden bağladım kolanı, sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı, vardım pazara… Vay ne pazar ne pazar, güzeller durmaz gezer… Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar… Buldum bir köşe, başladım işe… Soğan sarmısak satarken, terazimin kolu kırıldı bir güzele bakarken… Kurbağa kanatlandı gitti gelin getirmeye, gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa… Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı…

     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde… Develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, babam kaşıkta annem beşikte iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken..

     9. yy’da, 850 yılında Habeşistan ülkesinde yaşayan garip ve kimsesiz bir çoban varmış. Xaldi adındaki bu çoban, Kaffa bölgesinde yaşarmış.

     Zavallı Xaldi, garip Xaldi, kimsesiz Xaldi, her sabah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte kalkar, köylülerin koyunlarını alıp otlatmaya götürür, akşam çökünce geri dönermiş. Sonra küçük kulübesine çekilip yatar, ertesi sabah tekrar kalkar, aynı şeyi yeniden yaparmış.

     Onun için günlerin, ayların bir anlamı yokmuş. O her gün aynı işi yaparmış.

     Kaffa halkı keni halinde, mutlu mesut yaşayıp gidiyormuş. Fakat bizim çoban Xaldi, ahalinin bu günlük yaşamının bir öznesi değilmiş. Köyde ne olur, ne biter, kaç doğum sevindirir, kaç düğün eğlendirir, kaç ölüm hüzünlendirir, onu hiç mi hiç ilgilendirmezmiş.

     Bizim garip çoban Xaldi’nin ne anne babası varmış, ne kardeşleri, ne de bir ailesi. Kaffa köyündeki çocuklar ve gençler, almazlarmış onu aralarına. Xaldi’nin köyden bir kızı sevmeye de hakkı yokmuş. Onun ne evlenmeye hakkı varmış, ne de bir yuva kurmaya.

     Xaldi sadece koyunları otlatmak zorundaymış. Sabahın ilk ışıklarından akşamın son ışıklarına kadar, Kaffa halkından uzak bir yerde, ıssız otlaklarda köylülerin koyunlarını otlatırmış. Köylüler kendisine ne verse, onunla karnını doyururmuş.

     Hayattan hiçbir beklentisi, hiçbir gayesi, hiçbir hayâli yokmuş garip Xaldi’nin.

     Fakat can bu sonuçta, can! Bazı günler kırlarda koyunları otlatırken güneşin altında ve muazzam güzellikteki tabiâtın arasında içi geçer, tatlı tatlı uyurmuş bizim Xaldi.

     Her uyuduğunda bir iki koyununu yabanî hayvanlara kaptırırmış. Yabanî hayvanlar onun uyumasını fiırsat bilir, koyunlara saldırırmış.

     Böyle uğursuz günlerde, akşamları köye döndüğünde mutlaka azar işitir, dayak yermiş köylülerden. Yabanî hayvanların kaptığı koyunların sahipleri, öyle acımasızca dövermiş ki onu, ağzı burnu kan içinde kalırmış Xaldi’nin.

     Kendini savunamazmış garip Xaldi; kimi kimsesi yokmuş. Yetimmiş, kimsesizmiş.

     Fakat ne yapsın garip çoban? O da insanmış, onun da canı varmış. Uyumamak için kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, koyunları otlattığı o muazzam güzellikteki tabiâtın arasında ve kızgın güneşin altında, dayanamazmış, içi gidermiş. Uyurmuş.

     Bir gün yine kırlarda koyunları otlatırken, bizim çoban Xaldi, büyükçe bir ağacın gölgesi altında oturmuş, bir yandan kendi kendine yanık türküler söylüyor, bir yandan da otlanan koyunları seyrediyormuş.

     Derken, çok ilginç bir şey farketmiş çoban Xaldi. Koyunlardan bazıları çok tuhaf davranıyormuş. Diğer koyunlar gayet uysal ve sakinken, onlar oldukça canlı ve hareketliymiş.

     Dikkatini çekmiş bu durum Xaldi’nin. Bunun sebebini öğrenmek için oturduğu yerden takip etmeye başlamış hayvanları.

     Bütün gün bu durumu takip edip gözlemiş çoban Xaldi.

     Ve farketmiş ki, çalılıkların arasındaki yarım ağaç boyundaki bir bitkiye ait küçük kırmızı meyveleri yiyen koyunlar ve keçiler canlanıyor, davranışları hareketleniyor. Üstelik, diğer hayvanlar uyuduğunda da onlar uyanık kalıyorlar. Uyumuyorlar. Öyle ki, normalde hareketsiz ve uyuşuk olan yaşlı keçiler bile o bitkiden yediklerinde bütün gün tıpkı yavru keçiler gibi etrafta hoplayıp zıplıyorlar. 

     Şaşırmış da şaşırmış bu işe bizim çoban Xaldi. Yerinden kalkıp o bitkinin yanına gitmiş. Önce garip bakışlarla şöyle bir incelemiş: “Bu nasıl bir bitkidir böyle yaa? Tuhaf bişey; buna ağzını götüren hayvan canlanıyor!..”

     Xaldi, merakla bu bitkinin çekirdek büyüklüğündeki küçük meyvelerinden biraz toplamış ve avucuna koyup tekrar ağacın yanına, oturduğu gölgeliğe gitmiş. Oturmuş ağacın dibinde.

     Büyük bir merakla atmış bu küçük meyvelerden bir iki tanesini ağzına. Bu küçük ve tuhaf kırmızı meyve öyle büyük bir keyif vermiş ki kendisine, sanki sarhoş olup uçuyormuş. Uyuşturucu gibi bir şeymiş bu.

     Çok sevmiş bu tadı Xaldi. Bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha almış. Bitkinin hem keyif verici bir tadı varmış, hem de kendisini gerçekten de oldukça güçlü ve dinç tutuyormuş.

      Artık her gün bu bitkiden yiyormuş Xaldi. Bu bitki onu diri ve uyanık tuttuğu için, uyumuyormuş da artık hayvanları otlatırken. O uyumadığı için, yabanî hayvanlar da sürüye saldırıp koyunları götüremiyormuş.

     Günler günleri, haftalar haftaları kovalamış.

     Çok uzun bir zamandır koyunların yabanî hayvan saldırısına uğramaması ve çoban Xaldi’nin her akşam hiçbir koyunu ziyan etmeden köye dönmesi, dikkatini çekmiş Kaffa halkının. Ayrıca Xaldi sürüyle birlikte akşamları köye döndüğünde, eskiden olduğu gibi bitkin bir hali de olmuyormuş. Sabah çıktığında nasıl dinç idiyse, akşam da aynı şekilde dinç dönüyormuş.

     Köylüler bir gün kendi aralarında toplanıp bunun sebebini Xaldi’ye sormaya gitmişler. Yanına varınca, “Xaldi, sana bir haller olmuş. Görüyoruz ki artık hayvanlarımızı otlatırken tembellik edip uyumuyorsun. Ayrıca sabah nasıl dinç bir şekilde çıkıyorsan, akşam da yine dinç bir şekilde dönüyorsun. Sende garip bir durum var. Hasta falan mısın? Bu durum senin normal halin değil. Bizden sakladığın bir şeyler mi var?” diye sormuşlar.

     Zavallı Xaldi, öyle bir korkmuş ki köylülerin bu baskıları karşısında, “Uyusam da suç uyumasam da” diye savunmuş kendisini.

     Kaffalılar alıp köyün keşişinin yanına götürmüşler Xaldi’yi. Xaldi, işin aslını astarını keşişe anlatmış. Hayvanları otlattığı yerde bir bitkinin olduğunu, o bitkinin kırmızı renkteki ve çekirdek kadar küçük meyvelerini yediğinde dinç kaldığını söylemiş.

     Xaldi’nin anlattıkları karşısında hepsi de şaşırıp kalmış.

     Keşiş ve Xaldi önde, Kaffa halkı arkalarında, hep beraber gitmişler koyunların otlatıldığı bölgeye. Çalılıkların arasındaki o bitkiden denemişler.

     O bitkiden ilk denediğinde Xaldi neler hissetmişse, onlar da aynısını hissetmiş. Çok hoşlarına gitmiş. Herkes bir miktar alıp evine götürmüş.

     Kaffa halkının günlük yaşamının bir parçası olmuş artık bu “esrarengiz” ve “mucizevî” bitki.

     Kaffalılar zaman içinde, bunu kuru kuruya yemekle yetinmemiş, suyla karıştırıp içmeye de başlamış. Böylesi daha çok hoşlarına gitmiş. Hem, daha da bereketliymiş. Daha az tüketiliyor ama daha çok istifade ediliyormuş sıvı şeklinde alındığında.

     Artık bu bitki “yiyecek” olarak değil, “içecek” olarak tüketiliyormuş. Tasın içindeki soğuk suya bu bitkiden atıyorlar, karıştırıp öyle içiyorlarmış.

     Bitkinin ünü kısa sürede civar köylere de yayılmış. Hatta dilden dile anlatılarak uzak kentlere kadar gitmiş şöhreti. Uzak yerlerden insanlar, sırf bu bitki için Kaffa’ya geliyorlarmış.

     Bu bitkinin ve suyla karıştırılarak hazırlanan içeceğin şöhreti, Kaffa dışına ulaşır artık.

     İsmini de “Kaffa içeceği” koyarlar bu içeceğin; bitki ilk olarak Kaffa’da keşfedildiği için. Daha sonra daha çok yayılıp benimsenince, ismi sadece “Kaffa” olur. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU: Xaldi isimli bir çobanın, bugün dünyanın en sevilen ve en çok tüketilen içeceklerinden biri olan kahveyi ilk keşfettiği yer olan ve “kahve” kelimesinin de kendisinden türediği Kaffa, bugün Etiyopya’nın bir vilayetidir. Kaffa vilayeti, Etiyopya’nın güneybatısında, Sudan ve Kenya sınırlarındadır. Bu coğrafya, 1390 – 1897 yılları arası, yani 507 yıl gibi uzun bir süre boyunca “Kaffa Krallığı” adıyla bağımsız bir devletti.)

     Xaldi adındaki garip ve kimsesiz bir çobanın koyunları otlatırken keşfettiği bu bitkiyle hazırlanan ve Kaffa’da keşfedildiği için “Kaffa” adı verilen bu içecek, 9. – 15. yy’lar arasında, yani 600 yıl gibi uzun bir süre boyunca Afrika Boynuzu’nda (bugünkü Etiyopya, Eritre, Sudan, Cibuti, Somali, Kenya ve Uganda), halkın en sevdiği içecek olarak tüketiliyordu.

     Ve fakat, bugünkü gibi sıcak olarak değil, soğuk olarak içiliyordu.

     Kahve bitkisinin ilk kez Habeşistan’da, Kaffa bölgesinde Xaldi adındaki bir çoban tarafından keşfedildiğine dair aktardığımız ve “masal tadında” anlattığımız bu olayı bize nakleden kişi, 17. yy’da yaşamış ve “Doğu Roma dilleri profesörü” olan Antoine Faustus Nairon’dur. Nairon bu hikâyeyi 1671 tarihinde kaleme almıştır.

     Fakat biz devam etmek istiyoruz anlatmaya…

     Çünkü henüz soğuk içiliyor kahve. Oysa bizim canımız “sıcak kahve” içmek istiyor; değil mi dostlar?

     15. yy’dan itibaren şöhreti Kızıldeniz’in doğu yakasına da taştı, “Kaffa”nın. Yani Arap Yarımadası’na; yani Asya kıt’âsına.

     15. yy’da Kızıldeniz’in doğu yakasından (Yemen / ASYA) batı yakasına (Habeşistan / AFRİKA) geçen Müslümanlar bu bitkiyle ve içecekle tanıştılar. Onlar da bu tadı çok sevdiler ve alıp kendi ülkelerine götürdüler.

     “Kaffa”, artık Yemen topraklarında da içilmeye başlanmıştı ve tadı Asya topraklarına ulaşmıştı.

     Araplar, insanı adetâ sarhoş eden ve dinç tutan bu içeceğin tadını çok sevmişlerdi. Ayrıca, ne ilginç bir tesadüftür ki, Arapça’da “qahwe” (= kahve) diye bir sözcük vardı ve Araplar bu sözcüğü “içki” anlamında kullanırlardı. Sarhoşluk veren içeceklere “qahwe” derlerdi.

     “Qahwe” sözcüğünün “Kaffa” sözcüğüne olan şaşırtıcı benzerliği sebebiyle, onlar “kaffa”ya da “qahwe” (= kahve) dediler.

     İmdi…

     Gelelim, “kaffa”nın, “yani “qahwe”nin sıcak olarak ilk kez içilmeye başlanmasına. Yani bugün dünyanın en sevilen ve en çok tüketilen, mutluluk ve başarının motivasyon gücü, dostluk ve muhabbetin ise olmazsa olmaz unsuru olan sıcacık kahvemizin “ilk yudumlarına”…

     Kahvenin ilk kez sıcak olarak içilmesi ve bugünkü sıcak kahveyi icâd eden kişi hakkında çeşitli kaynaklarda çeşitli rivâyetler vardır. Ancak bunların büyük çoğunluğu asılsız olup, sadece rivâyettirler.

     Bunlar arasında özellikle Anadolu’da en çok bilinen, Osmanlı döneminde anonim olarak ortaya atılmış ve tamamen uydurma olan Şeyh Şazilî hikâyesidir.

     Rivayete göre, o yıllarda Yemen topraklarında Şeyh Şazilî adında bir sufî şeyhi yaşarmış. Tek başına, münzevî bir hayat yaşarmış. O yıllarda internet henüz icad edilmediği için ve Facebook, Twitter gibi şeyler olmadığı için bu şeyh bütün gününü zikir yaparak geçirirmiş.

     Bir gün, akşam evde canı sıkılan Şeyh Şazilî, biraz ferahlamak için “qahwe”, yani “kaffa” içmeye karar vermiş. Bir tasın içine içme suyu doldurmuş. Tam içine bu bitkiden atıp karıştıracakken, kendi kendine, “Laa oğlım, hele şunu bir de sıcak içeyim. Ma belkim sıcak daha güzeldir” demiş. Aklına gelen o kararını hemen uygulamaya koymuş.

     Suyu kaynatmış. Kaynattıktan sonra da içine “kaffa” bitkisini atıp karıştırmış ve içmeye başlamış. Bakmış ki, aman Allâh’ım, ne kadar nefffis bir tadı var böyle! Sıcak içmek lazım aslında bu meredi.

     Şeyh Şazilî abimiz, bu icâdını hemen etrafına yaymaya başlamış. Böylece halk artık bu içeceği soğuk değil, sıcak içmeye başlamış. Kahve  bundan sonra sıcak içilmeye başlanmış. İşte bugün içtiğimiz sıcak kahve, böyle ortaya çıkmış. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU:  Bugün Anadolu’da, “kahve falı”na bakan falcı kadınlar, kahve fincanını ters çevirip kapattıklarında “Şeyh Şazilî’nin rûhuna El- Fâtiha” deyip Fatiha okuturlar. Belki bilirsiniz. İşte bu âdet, buradan gelmektedir. Güyâ Yemenli Şeyh Şazilî sıcak kahveyi ilk icâd eden kişi olduğundandır.)

     Osmanlı kaynaklı Şeyh Şazilî rivâyetinden başka, bir diğer uydurma rivâyet de Arap kaynaklı Şeyh Ömer rivâyetidir.

     Efsaneye göre Yemen’de yaşayan Şeyh Ömer’in bir liman kenti olan Muxa şehrine girmesi yasaktı. Gezileri sırasında bazı meyveler topladılar ve suda kaynatıp içtiler. Hazırladıkları içecek birdenbire onlara güç verdi. Derken Muxa şehrinde cüzzam hastalığı başgösterdi. Şeyh Ömer adamları aracılığıyla şehre bu bitkilerden gönderdi ve halka kaynatıp içmelerini söyledi. Cüzzamlı halk bunu içti ve iyileşti. Böylece şehre girmesi yasak olan Şeyh Ömer, şehre halkın hastalığına derman olan kahraman olarak girdi.

     Şeyh Şazilî ve Şeyh Ömer efsanelerinden başka, kahve ile ilgili birkaç tane daha rivâyet vardır. Hepsi de Yemen mahreclidir ancak uydurmadır. Bu rivâyetlerde gerçek olan tek şey, Yemen vurgusudur. Anlatılan hikâyeler ise gerçek değildir ve bilimsel açıdan bir değeri yoktur.

     Kahvenin Kızıldeniz’in batı yakasından doğu yakasına, yani Habeşistan’dan Yemen’e nasıl geldiği ve ilk kez sıcak olarak içen kişi hakkında eldeki tek bilimsel kaynak, 16. yy’da yaşamış dünyaca ünlü bir İslam âlimi olan Kürt tarihçi El- Cezirî’nin kaleme aldığı bilgilerdir.

     Nasıl ki kahve bitkisinin ilk kez Habeşistan’da nasıl keşfedildiğine dair eldeki tek bilimsel ve kabul edilen kaynak, 17. yy’da yaşamış olan Avrupalı bilim adamı Nairon ise, Habeşistan’dan Yemen’e nasıl geldiği ve ilk kez sıcak olarak içilmesi hakkında eldeki tek bilimsel ve kabul edilen kaynak da, 16. yy’da yaşamış olan Kürt ilim adamı El- Cezirî’dir.

     Cizreli ilim adamı El Cezirî’nin bu konuda kaleme aldığı bilgilerin eldeki tek bilimsel veriler olarak kabul edilmesinin sebebi, hem bu zâtın İslam tarihinin en büyük ve güvenilir tarihçilerinden ve âlimlerinden biri olması, hem de ve daha da önemlisi, kahvenin ilk kez sıcak içilmeye başlandığı aynı zaman diliminde yaşamış olmasıdır. Yani El Cezirî kahvenin ortaya çıkışının öyküsünü anlatırken, geçmişteki bir olayı değil, kendi zamanındaki bir olayı anlatmış olduğu için, O’nun aktardığı bilgiler bugünkü modern bilimin de tereddütsüz doğru kabul ettiği bilgilerdir. Zirâ diğer rivâyetler, sözkonusu hadiseden yüzyıllar sonra ortaya atılmıştır ve üstelik anonimdir, kaynağı belli değildir, dilden dile dolaşan uydurmalardır.

     El- Cezirî’ye göre, kahveyi Yemen’de sıcak olarak ilk içen kişi, “Ez- Zebhanî” lakabıyla çağrılan Cemaleddîn Ebû Abdullah Muhammed ibn-i Said’dir.

     İslam tarihçisi El- Cezirî’nin naklettiğine göre, Ehl-i Beyt mektebinden büyük bir zât olan Cemaleddîn Ebû Abdullah Muhammed ibn-i Said, Kürdistan’ın Botan bölgesinden (bugünkü Şırnak – Cizre) Yemen topraklarına hîcret etmiş ve Aden şehrinde kendi medresesini kurup talebe yetiştiren, İslamî irşâd ve eğitim faaliyetleriyle meşgul olan bir Kürt’tür.

     El- Cezirî’nin kaleme aldığı bilgilerden, Ehl-i Beyt mektebine bağlı olan ve Yemen’de kurduğu medreselerde talebelerine tevhidî bir eğitim veren İbn-i Said’in bu irşâd ve tedrisat çalışmalarından zamanın saltanat yönetiminin büyük rahatsızlık duyduğunu öğreniyoruz.

     İslam tarihindeki diğer hemen hemen tüm saltanat yönetimleri gibi İslam dînini mel’un saltanatının bekası için bir araç olarak kullanan Yemen Hükümranlığı, İbn-i Said’e her türlü baskı ve zûlmü yapmaktan imtina etmez. Çeşitli gerekçeler ileri sürerek defalarca sorguya alır ve zindana atar. Tevhidî ve öz İslamî eğitim veren medreselerini “fitne ve fesâd yuvası” diye niteleyerek kapattırır. Çocuklarını o medreselere göndermemesi yönünde aileleri tehdit eder.

     Saltanat hanedanının zûlüm ve baskılarına daha fazla dayanamayan Cemaleddîn Ebû Abdullah Muhammed ibn-i Said, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalır ve Yemen’den Habeşistan’a hîcret eder.

     İlginç ve ibretâmiz olan nokta şudur ki, esasında İbn-i Said, anayurdu Kürdistan’dan Yemen’e de aynı gerekçelerle hîcret etmiş bir zâttır. Kürdistan’dan da, o topraklara hükmeden saltanat hanedanının zûlüm ve baskılarından kaçıp Yemen’e gelmiştir. Daha önce Kürdistan’daki medreselerine kilit vurup Yemen’e hîcret etmiş olan İbn-i Said, şimdi de Yemen’deki medreselerine kilit vurup Habeşistan’a hîcret etmek zorunda kalır.

     İbn-i Said, Habeşistan topraklarında uzun yıllar münzevî ve kimsesiz bir hayat yaşar. Afrika’nın bu bereketli topraklarında yaşadığı yıllarda, yerli halkın en çok sevip tükettiği ve soğuk suyla karıştırarak içtiği “kaffa” (kahve) ile tanışır, haliyle.

     İyice yaşlandığı bir dönemde, Kızıldeniz’in öte yakasındaki Yemen’den gelen elçiler ve Arap tüccarlar vasıtasıyla, Yemen ülkesinde bazı “iyileşmelerin” yaşandığı ve hükümdar tarafından cezasının (!) affedildiği bilgisi kendisine ulaştırılır.

     Yemen’e geri dönen İbn-i Said, gurbette alıştığı ve çok sevdiği “kaffa” bitkisini de kendisiyle birlikte getirir. O’nun sayesinde Yemen halkı da bu içeceğe alışır.

     Bir gün hastalanan ve yataklara düşen İbn-i Said, kendisini dinç hissetmek ve güç toplamak için “kaffa” (kahve) içmek ister. Ancak hasta olduğu için, bunu soğuk içmeye cesaret edemez. Sıcak olarak içmenin yatağa düşmüş bir hasta için daha uygun olacağını düşünür.

     Yıl, 1470… İbn-i Said, kahve çekirdeklerini önce ateşte bir güzel kavurur. Daha sonra bunları itinayla ezip toz haline getirir. Bu karışımı hazırladıktan sonra da suyu kaynatır ve kaynayan suyun içine bu karışımı atıp karıştırır.

     … Ve, içmeye başlar.

     Sıcak kahve, bu büyük zâtın çok daha hoşuna gider. İyileştikten ve ayağa kalktıktan sonra da artık kahveyi sıcak içmeye devam eder. Bunu, gelen misafirlerine ve komşularına da tavsiye eder.

     Bugün dünyanın en çok sevdiği ve insanlar tarafından en çok keyifle içilen içeceği olan sıcacık kahvemiz, işte böyle doğar.

     Tarih, 1470.

     Bir tek fincanına 40 yıl hatır biçtiğimiz, onsuz dost sohbetlerini tahayyül bile edemediğimiz, sohbetlerimizin ve muhabbetimizin olmazsa olmaz şartı olan bu lezzetler lezzeti, nefisler nefisi sıcak kahvemizi bir Kürd’e borçluyuz. Botanlı bir İslam âlimine.

     Bugün dünyada petrolden sonra en büyük ticaret alanını oluşturan ürün olan kahveyi, dünyamız ve insanlık ailesi Kürdistanlı bir İslam âlimine borçludur.

     Cemaleddîn Ebû Abdullah Muhammed ibn-i Said (rh. a.)’e borçluyuz bunu.

     Bitmedi. Devam ediyoruz…

     Sıcak kahve, Yemen’de müthiş sevilir. Ahalinin en çok tükettiği içecektir o artık.

     Liman kenti Aden’de yaşayan İbn-i Said’in keşfettiği kahvenin Yemen halkı tarafından çok sevilmesi ve kısa sürede ülkeye yayılması üzerine, Aden’e komşu olan diğer bir liman kenti El- Muxa’da “kahve üretim tesisi” kurulur.

     Dünyadaki ilk “kahve üretim tesisinin” kurulduğu Muxa liman kenti (Batılılar bu şehrin ismini “Mokka” şeklinde telaffuz ediyorlar), “kahve ticaretinin” de merkezi haline gelir. (Kahvenin bugün iki türlü ismi vardır; “kahve” ve “mokka”. Ve ne ilginçtir ki, ikisi de şehir ismidir aslında. “Kahve” sözcüğü Etiyopya’nın Kaffa şehrinden, “mokka” sözcüğü de Yemen’in Muxa şehrinden türemiştir… Yakında ben de bir içecek icâd edeceğim; ismi de “Karakoçaniko” olacak. Formülünü hazırlamışım; bitmiş. Ancak sıcak mı içilsin yoksa soğuk mu, ona karar veremiyorum.:))

     Yemen’in dış dünyaya açılan liman kenti Muxa’da “kahve tesisinin” kurulması ve bu limanın “kahve ticaretinin merkezi” haline gelmesi, bir fincanına 40 yıl hatır biçtiğimiz bu “dünyalara değişmem” içeceğin şöhretinin Yemen dışına taşmasının yolunu açar.

     Yemen’in kuzeyinden, Hicaz bölgesinden gelen Arap tüccarlar, kahveyle Muxa’da tanışırlar ve kendi ülkelerine götürürler. Kahve, Hicaz ve Arabistan’da da halk tarafından çok sevilir.

     Dünya tarihindeki ilk “kahvehaneler”, 1511 yılında Mekke’de açılır. Yani İbn-i Saîd’in sıcak kahveyi keşfetmesinden 41 yıl sonra.

     Mekke’deki bu kahvehanelere “qahwe qanes” deniyordu. Bunlar ilk başlarda, içinde satranç oynanan, dedikodu yapılan, müzik çalınan, şarkı söylenip dans yapılan hatta dansöz oynatılan mekânlardı. İç dekorasyonları konforlu bir şekilde dizayn edilmişti. Her birinin kendine özgü, otantik bir özelliği vardı.

     İlk açıldığında toplumdaki ahlakî bozulmaya ve yozlaşmaya hizmet eden, bir nevî “ahlaksızlık yuvası” gibi faaliyet gösteren Mekke’deki bu kahvehaneler, siyasî kişiliklerin ve İslam âlimlerinin de kahve içmek için buluştukları adresler olmaya başlamasıyla bir anda şekil değiştirir. Ahlakî çürümenin ve yobazlığın merkezleri olarak faaliyete başlayan kahvehaneler, çok kısa bir süre içinde İslamî bilinçlenmenin ve siyasî aktivitelerin merkezleri haline dönüşür.

     Bu durum, devleti rahatsız eder (o dönemler “Mekke Emiri” olan kişi, Xeyr Bey’dir). Kahvehanelerin dedikodu yapıldığı, dansöz oynatıldığı, her türlü ahlaksızlığın işlendiği mekânlar olmasından hiçbir rahatsızlık duymayan Müslüman (!) Arap devletimiz ve “han hazretleri” sultanlarımız, bu mekânların İslamî sohbetlerin yapıldığı, Müslümanlar’ın biraraya toplanıp toplumsal sorunlar hakkında istişare edip dertleştiği mekânlar haline dönüşmesinden son derece rahatsız olur.

     Mekke’deki tüm kahvehaneler bu yüzden kapattırılır ve Mekke Emiri Xeyr Bey’in emri üzerine, “kahvehane açmak” yasaklanır!

     Ve fakat, “demokrasilerde ve gezi yazılarında çare tükenmez”! Mekke’deki tüm kahvehanelerin kapattırılması ve yasaklanması üzerinden yıllar geçtikten sonra, bu kez Kahire’de açılmaya başlanır bu kahvehaneler.

     Mısır’ın bugünkü başkenti Kahire’de ilk kahvehaneler, 1532 tarihinde açılır. Bu, önemli bir olaydır; zirâ Kahire bu geleneği yeniden ihyâ etmemiş olsaydı, belki de “kahve kültürü” tamamen ortadan kalkacaktı.

     Takip eden yıllarda Mekke’de yeniden kahvehaneler açılır ancak, onlar da aynı siyasî gerekçelerle kapattırılır. Halk açar devlet kapattırır, halk açar devlet kapattırır. Bu “aç kapa” durumu bir 10 yıl kadar böyle devam eder, Mekke’de. Sonunda kahvehanelere ve kahveye vergi konularak ve “siyasî faaliyetlerin yapılmayacağı garantisi” alınarak yeniden açılmasına izin verilir.

     Suriye topraklarında ilk kahvehanelerin açılma tarihi 1533, Kürdistan topraklarında ilk kahvehanelerin açılma tarihi ise 1535’dir.

     Türkiye’deki siz sevgili Ich liebe Dich âzîz dîn kardeşlerim için yaptığım araştırmaya göre, kahvenin Anadolu’ya ilk gelişi, birkaç yıl sonra, 1538 yılına denk geliyor. Kanunî Sultan Süleyman döneminde Osmanlı’nın “Habeşistan fatihi” olarak anılan ve bir Çerkes olan Mısır Sultanı Özdemir Paşa, kahveyi Yemen’de tanıyıp Anadolu ve İstanbul’a ilk getiren kişidir.

     Mısır Çerkes Memlukları’ndan olan Özdemir Paşa, 1538 yılında Hadım Süleyman Paşa’nın Hint Seferi’ne katılır ve bu sefer sonunda Yemen’de kalıp “sancakbeyi” olur. Sana’yı alır ve daha sonra “Yemen beylerbeyi” olur. Özdemir Paşa, Yemen’de tanıştığı kahveyi çok sever ve bu içeceği İstanbul’a getirip tanıtır.

     Büyük Türk düşünürü ve bilim adamı İbrahim Tatlıses, bu tarihî hadiseyi şu şekilde nakleder:

     “Qehwe Yêmen’den gelııııır, hawaaaaar yârim,
     Büüülbüüül çiiiimenden gelır way way,
     Büüülbüüül çiiiimenden gelır way way,
     Yâri güzeeeel olaaanıııııın, hawaaaaar yârim,
     Heeeer gün heeeemamdan gelır way way,
     Heeeer gün heeeemamdan gelır way way.
 
     Waaaaay way, waaaay way,
     Şên olsııın bağlamanıııın têlleri way waaay,
     Şên olsııın meclisımııız şên olsıııın way waaay,
     Şên olsııın meclisımııız şên olsıııın way waaay.
 
     Aaaaaaaaaaxxxxxxxxxxx,
     Yazi yazdıııııııım qaraaaasıııııız, qaraaaaasııııııııııııııııız,
     Oğıl derde düştım eeeeeeeyyyyyy çarasııııııııııııııız,
     Meeeeeeeeeeeen düşmüşeeeem bir ataşaaaaaaaaay,
     Siiiiiiiiiiiz düşmeyiiiiiiiiiiiiiiiin yarasıııııııııııııııııız,
     Ula çare elideeeen, bilmez elideeeeeen waaaay waaaaaay,
     Waaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaay way.
 
     Qehweyi qaynatıııııırlaaaaar, hawaaaaar yârim,
     Fincaaaanaaaaa daaaamlatırlaaaaar way way,
     Fincaaaanaaaaa daaaamlatırlaaaaar way way,
     Sahepsız aşıqleriiiiiiiiii, hawaaaaar yârim,
     Vuuuuuururlar aaaağletırler way way,
     Vuuuuuururlar aaaağletırler way way.
 
     Waaaaay way, waaaay way,
     Şên olsııın bağlamanıııın têlleri way waaay,
     Şên olsııın meclisımııız şên olsıııın way waaay,
     Şên olsııın meclisımııız şên olsıııın way waaay.
 
     Qehwe gümgümdeee qaynaaaar, hawaaaaar yârim,
     Keeeeklik qaaaafeste oynaaaaar way way,
     Keeeeklik qaaaafeste oynaaaaar way way,
     Benim o nazli yâââriiim, hawaaaaar yârim,
     Tooooylaaaarda meeeendil sallar way way,
     Tooooylaaaarda meeeendil sallar way way.
 
     Waaaaay way, waaaay way,
     Şên olsııın bağlamanıııın têlleri way waaay,
     Şên olsııın meclisımııız şên olsıııın way waaay,
     Şên olsııın meclisımııız şên olsıııın way waaay.”
 
     Kahve, İstanbul’da kısa süre içinde itibarlı bir içecek olarak Osmanlı saray mutfağında yerini alır ve büyük ilgi görür. Hatta öyle ki, saray görevlileri arasına “Kahvecibaşı” diye bir rütbe dahi eklenir. Padişâhın veya hizmetinde bulunduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan “kahvecibaşı”, genellikle saraya sadık ve sır tutmasını bilen kişiler arasından seçilirdi. (GÖNÜLDAŞLARIMIZ İÇİN İLGİNÇ BİR BİLGİ NOTU: Osmanlı tarihinde kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselen isimler bile vardır.)
 
     Saraydan konaklara, konaklardan da evlere kadar giren kahve, İstanbul halkının en güzide sıcak içeceği haline gelir. İstanbul’dan da tüm Anadolu ve Rumeli’ye yayılır. Halk, çiğ kahve çekirdeklerini tavalarda kavurup dibeklerde dövdükten sonra cezvelerde pişiriyor, bunu afiyetle içiyordu.
 
     İstanbul’da ilk kahvehane, Eminönü semtindeki Tahtakale mahallesinde Suriyeli iki Arap arkadaş tarafından açılmıştır; 1544. (Yaza yaza yoruldum vallâh. Çok geç oldu; uykum geliyor. Yarın devam ederim. Hadi bana Şevbaş.)
 
     (Bir gün sonra) Ancak IV. Murad döneminde (1623 – 40), içki ve türün ile birlikte kahve de yasaklanır. İstanbul ve Anadolu başta olmak üzere, Osmanlı idaresi altındaki tüm topraklarda faaliyet gösteren bütün kahvehaneler kapatılır. Kahvehane açan, hatta gizli gizli bir fincan kahve içenler bile idâm edilir.
 
     1623 tarihinde uygulamaya konan iş bu “kahve içme yasağı”, ne zamana kadar sürer, biliyor musunuz? İnanması güç ama gerçek: Tâââ 1839 tarihine, yani Tanzimat Fermanı’na kadar.
 
     Evet; inanması gerçekten çok ama gerçek: 1623 – 1839 yılları arasında, yani 200 yıldan fazla bir süre Osmanlı topraklarında kahve içmek yasaktır. Bir fincan kahve içen kişi bile idâm edilir.
 
     Ancak imparatorluğun bu yasağına uymayan sadece bir coğrafya vardır, ki o da, imparatorluktan bağımsızlık ilân etmiş ve yüzyıllar boyunca Osmanlı’dan bağımsız olarak “Mısır Sultanlığı” adıyla hüküm sürülen Mısır coğrafyasıdır.
 
     Burada, siz sevgili okuyucularımızın bir noktayı özellikle dikkatinizden kaçırmamanızı istirham ediyorum: O dönemler kahve içeceğini tanıyan hemen hemen tüm topraklar Osmanlı idaresi altında olduğu için, bu yasak, dünyanın hiçbir yerinde yüzyıllar boyunca kahve içilmemesi ve dolayısıyla bu nefis içeceğin tamamen unutulması anlamına geliyor. İçki, sigara gibi şeyler dünyanın farklı yerlerinde de tanınıyor ve tüketiliyor, ancak kahvenin bilinip içildiği tüm topraklar Osmanlı idaresi altındadır. Bu yasak, kahve kültürünü ve bu içeceği tamamen bitirecek bir yasaktır!
 
     İşte Mısır’ın o dönemler Osmanlı idaresini red etmiş ve bağımsız bir sultanlık olarak hüküm sürmesi, kahve kültürünün bu nefis içeceğin yok olmaması adına hakikaten büyük bir şans olmuştur. Daha önce anlattığımız gibi, 150 yıl kadar da önce Mekke’deki yasaktan sonra Kahire’de kahvehanelerin açılmış olduğunu da hatırlar ve dikkate alırsak, şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: Kahve, tarih boyunca iki defa “yok olma” tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, her ikisinde de bu içeceğin unutulmasını ve yok olmasını Kahire önlemiştir.
 
     Kahve Avrupa’ya ise Mısır üzerinden gitmiştir. Venedikliler vasıtâsıyla. Avrupalılar’ın kahve ile ilk tanışması, 1615 tarihine tekabül ediyor.
 
     Evet… Bugün dünyada petrolden sonra en büyük ticaret alanını oluşturan ürün olan kahvenin öyküsü, böyle.
 
     Öyküsü de kendisi gibi ilginç ve dikkat çekici, bu içeceğin.
 
     Diğer bir ilginçlik de şudur ki, kahve bitkisi ilk kez Afrika’da bulunmasına, sıcak kahve ilk kez Asya’da içilmesine ve yüzyıllar sonra da Avrupa’da tanınmasına rağmen, bugün “dünyanın en büyük kahve üreticisi” ne bir Afrika ülkesidir, ne bir Asya ülkesi, ne de bir Avrupa ülkesi.
 
     “Dünyanın en büyük kahve üreticisi”, bir Latin Amerika ülkesidir, bugün: Brezilya (yıllık 17 milyon ton kahve).
 
     Evet…
 
     Gezimize geri dönersek…
 
     Kenya’nın başkenti Nairobi’de yaptığımız yolculukta, Kahawa mahallesine girmiştik ve mahallenin camisi olan Kahawa Camiî önünden geçiyorduk.
 
     “Kahawa”, Kiswahili dilinde “Kahve” demek.
 
     Zirâ bu mahallenin neredeyse tüm arazisi kahve tarlalarıyla kaplı. Yol boyunca sıra sıra kahve ağaçlarının arasından seyahât ediyoruz.
 
     Hayranlıkla seyrediyor ve gözlerimi ayıramıyordum bu kahve ağaçlarından.
 
     Şoförümüz Charles bana anlattıkça anlatıyordu ama, O’nu duymuyordum bile. Dinlemiyordum bile.
 
     Arabanın camından dışarıya bakıp, yarım ağaç boyundaki kahve ağaçlarını seyrediyordum dalgın gözlerle.
 
     Gözlerimde hem hayranlık, hem de hüzün vardı. Dudaklarımda ise çok sevdiğim bir şarkı; “Bir Fincan Kahve Olsam”:
 
     “Dün akşam yolda gördüm, seni yıllardan sonra,
     Dün akşam yolda gördüm, seni yıllardan sonra,
     Bir yabancı gibiydin, dönüp bakmadın bana,
     Bir yabancı gibiydin, dönüp bakmadın bana,
     Bunu senden ummazdım, çok kırıldım ben sana,
     Bunu senden ummazdım, çok kırıldım ben sana.
 
     Bir fincan kahve olsam, kırk yıl hatırım vardı,
     Ömrümü sana verdim, dönüp baksan ne vardı,
     Bir fincan kahve olsam, kırk yıl hatırım vardı,
     Ömrümü sana verdim, dönüp baksan ne vardı.
 
     Belki görmem bir daha, seni ömrüm boyunca,
     Belki görmem bir daha, seni ömrüm boyunca,
     Üzülüp ağlar mıydın, öldüğümü duyunca,
     Üzülüp ağlar mıydın, öldüğümü duyunca,
     Eline ne geçerdi, beni kabre koyunca,
     Eline ne geçerdi, beni kabre koyunca.
 
     Bir fincan kahve olsam, kırk yıl hatırım vardı,
     Ömrümü sana verdim, dönüp baksan ne vardı,
     Bir fincan kahve olsam, kırk yıl hatırım vardı,
     Ömrümü sana verdim, dönüp baksan ne vardı.”
 
sediyani@gmail.com
 
     UFKUMUZ
 
     27 EKİM 2013 

36

 

1301 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir