Bugün Köylerimizin Bayram Günüdür

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

“Yurdumun kötü bir adı olduğu kanısındayım ve iyi bir adı olsun istiyorum. Hem, eskiden iyi bir adı vardı yurdumun zaten. Bazen oturup düşünüyorum, ona kim bu kötü adı yakıştırdı diye.”

Kızılderili reisi Tatanka Yotanka

(Oturan Boğa)

     25 yıllık bir mücadelenin, bugün zafer günüdür.

     Sırf bu çalışmayı yapabilmek için, 19 yaşında bir öğrenciyken ÖYS’de tercih listesinin en üst sıralarına Diyarbakır’ı yazma ve gidip Diyarbakır’a yerleşme…

     1992 – 94 yılları arasında, Türkiye’nin son otuz yılının en karanlık dönemi olan o terör ve kaos ortamında tam iki yıl boyunca Güneydoğu, Doğu, Karadeniz ve İç Anadolu olarak adlandırılan bölgeleri ilçe ilçe gezme, gidilen her yerde ilçe sakinlerini başına toplayıp onlardan tek tek köylerinin eski isimlerini alma…

     Topladığın köy isimlerini, yol kontrollerinde jandarmalar ve özel timler onların ne olduklarını anlamasınlar diye, bütün o Kürtçe, Arapça, Ermenîce, Lazca, Gürcüce, Çerkezce köy isimlerini Arap, Kiril, Yunan, İbranî, Sanskrit ve Japon alfabeleriyle not defterine yazma…

     Terör olaylarının zirvede olduğu, buna paralel olarak Kürdistan dışındaki yerlerde de ırkçılık ve şovenizmin en uç noktaya fırladığı, insanların artık “Kürt” kelimesini bile duymaya tahammül edemediği bir dönemde bu iş için Karadeniz’e ve İç Anadolu’ya bile gitme, aynı çalışmayı oralarda da yapma…

     Kitap için Diyarbakır’daki öğrenci yurdundaki arkadaşlarımın adetâ seferber olması, herkesin haftasonu tatillerinde kendi ilçesinin köylerinin eski isimlerini toplayıp bana getirmesi…

     Bitirdiğim ama henüz bir isim koymadığım kitabıma, Nûbihar dergisinde Nusaybinli şâir Sabah Kara ağabeyin “Adını Arayan Coğrafya” ismini koyması….

      Kitap bittikten sonra yayınlatmak için MAZLUMDER kurucuları ve eski genel başkanları sevgili M. İhsan Arslan, sevgili Yılmaz Ensaroğlu ve sevgili Burhan Kavuncu ile birlikte gece gündüz demeden uğraşmam, yayınevi yayınevi, kapı kapı dolaşmam ve hiçbir yayınevinin bunu yayınlamaya cesaret edemeyişi…

     İslamî yayınevlerinin, kitap Kürtçe ve diğer eski isimleri istediği için yayınlamaya korkmaları, Kürt yayınevlerinin ise kitaba yazdığım “Önsöz”deki İslamî vurgular yüzünden ve benim Müslüman bir yazar olmamdan dolayı yayınlamaktan kaçınmaları…

     Kitabı yayınlatamadan Türkiye’den ayrılıp üniversite okumak için Almanya’ya gidip yerleşmem (orda evlenince bir daha dönmedim), Almanya’ya giderken kitabı ne yapacağım konusunda şaşırıp kaldığım, elle yazmış olduğum kitabı önce M. İhsan Arslan’a, sonra O’ndan alıp Yılmaz Ensaroğlu’na, sonra da O’ndan alıp Burhan Kavuncu’ya teslim edip, bir nüshasını da yanıma alarak Almanya’ya kapağı atmam…

     28 Şubat baskı ve zorbalık günlerinin yaşandığı dönemde, Burhan Kavuncu’nun, “Evimi her an arayabilirler; bana birşey olsa da bu kitaba birşey olmasın” diyerek kitabımı alıp Ağrılı bir arkadaşına teslim etmesi, kim olduğunu bilmediğim o Ağrılı kardeşin de kitabı çok çocuklu ve çok misafirli evinde değil, işyerinde saklaması…

     İstanbul’da bir sel felâketinin olması, Ağrılı kardeşin işyerini de su basması ve yılların emeği olan kitabımın bu sel felâketinde kaybolması, yok olması…

     Türkiye’deki bu adlarını saydığım kardeşlerimin, kitabın sel felâketinde kaybolduğunu yıllarca benden gizlemeleri..

     2006’da Almanya’da kanserden genç yaşında vefât eden yengemin cenazesini memlekete götürüp defnettikten sonra, Elâzığ’dan İstanbul’a gittiğimde, Burhan Kavuncu ağabeyin Fatih’teki eczanesinde oturup sohbet ederken, kitabın kaybolduğunu orda Burhan abiden öğrenmem, bunu öğrendiğim günün gecesi İçerenköy’deki evimizde sabaha kadar hüngür hüngür ağlamam…

     Almanya’ya döndükten hemen sonra, kitabın bendeki parça parça olan nüshalarını biraraya getirme işine koyulmam, aynı kitabı nerdeyse yeniden hazırlamaya girişmem…

     Aksilik bu ya, tam da o günlerde yaptığımız telefon görüşmesindeki sohbette, o sırada AK Parti Diyarbakır Milletvekili olan sevgili M. İhsan Arslan’ın benden kitabımı istemesi, ama benim O’na kitabın kaybolduğunu ve yok olduğunu söylemeye cesaret edememem, bir – iki defa daha istediğinde “Tamam İhsan abi, hazırlayıp göndereceğim sana” deyip kendisini oyalamam…

     Onca işimin gücümün arasında, daha önce toplam 4 yılımı vererek tamamladığım kitabı yeniden tamamlama yoluna gitmem ve bu sefer de bunu başarmam, hakkıyla tamamlamam…

     Tevafuk bu ya, o sırada Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullâh Gül’ün Bitlis’in Güroymak (Norşîn) ilçesini ziyaret etmesi, orada yaptığı konuşmada “Norşin’de bulunmaktan onur duyuyorum” demesi, sevgili Abdullâh Gül’ün bu eli öpülesi çıkışı nedeniyle eski yer isimlerinin gündem olması, Türkiye’nin gündemine girmesi…

     Konu gündem olunca, 17 yıl önce yazılmış ve bitmiş olan bir kitabı, sanki yeni yazmışız gibi alelacele yayına hazırlamaya çalışmamız, İstanbul’da bulunan Özedönüş Yayınevi’nin kitabı basmayı kabul etmesi…

     Tamamı elle yazılmış olan kitabı – hazır konu Türkiye’nin gündemindeyken – bir an önce yayına hazırlamak için baştan sona bilgisayar yazısına geçirmeye çalışmamız, kitabın her 50 sayfasını Almanya’nın değişik yerlerindeki 15 – 16 yaşındaki gençlere verip “bunu olduğu gibi bilgisayarda Word’a yazacaksınız” diye görevlendirmem; çoğunluğu Türkiye’nin batı vilayetlerinden (Eskişehir, Isparta..) olan ve tek kelime Kürtçe bilmeyen 15 – 16 yaşlarındaki o gençlerin harıl harıl çalışarak bütün o Kürtçe köy isimlerini kâğıttan bilgisayar ortamına geçirmeleri…

     17 yıldır yayınlanmayı bekleyen kitabın, çok ilginç bir tarihte, 09.09.09 (9 Eylül 2009) tarihinde yayınlanması…

     Kitabın yayınlandığı gün İstanbul’da – yanılmıyorsam – 34 kişinin öldüğü büyük bir sel felâketinin yaşanması, böylece, daha önce bir sel felâketiyle ortadan kaybolan ve yok olan kitabın, yine bir sel felâketiyle ortaya çıkması, kitap olarak yayınlanması…

     Kitap yayınlandıktan iki hafta sonra askere gitmem, böylece kitap medyada, gazete ve televizyonlarda konuşulurken, ben askerde olduğum için bunların hiçbirine şâhid olamamam..

     Askerlik bittikten sonra memlekette bir ay izin yapmam, bu izin esnasında kitabın tanıtımı için Antalya, Elazığ, Diyarbakır, Ankara, Bursa, İnegöl ve İstanbul’da günlerimi geçirmem…

     Ankara’da bulunduğum sırada TBMM’ye gitmem, tam da o gün – tıpkı 30 Eylül 2013 günü gibi önemli bir gün olup – Meclis’te “Demokratik Açılım”ın hararetle tartışıldığı, MHP lideri Devlet Bahçeli kürsüden öfkeli bir şekilde “Yer isimlerini Türkçe’den eski isimlerine döndürmek bölücülüktür, ülkeyi bölmektir” diye bağırırken, benim tam da O’nun karşısında kitabımı tek tek imzalayıp AK Partili ve BDP’li milletvekillerine hediye etmem…

     İstanbul’a gittiğimde Yeni Şafak gazetesi ve TV Net televizyonunun kitaba yakın ilgi göstermesi, gazetede râhmetli Hamit Can ve sevgili Hatice Saka’nın benimle geniş bir ropörtaj yapması, televizyonun da gece haberlerinde sevgili Yasin Erçağlayan’ın canlı yayın konuğu olmam…

     Yıllardır Türkiye’deki bir ulusal gazetenin Avrupa merkez binasında gazetecilik yapan, yazışlerinde “editörlük” yapan benim katıldığım TV Net’teki o canlı yayını, Avrupa’daki müdürlerimin de izlemiş olması, Almanya’ya döndüğüm günün hemen ertesi günü, yeniden işbaşı yaptığımın birinci günü bana çıkış vermeleri, “Adını Arayan Coğrafya” adlı bir kitap yazdım diye beni işten kovmaları…

     2 yıl memleketi karış karış gezerek hazırladığım, 4 yıl emek vererek tamamladığım ve yayınlayabilmek için tam 17 yıl mücadele ettiğim kitabımı yayınlattığım, ve benim ilk kitabım, ilk gözağrım, bir kitap yazdım diye işimi, mesleğimi, kariyerimi, herşeyimi kaybettiğim… Bir “yaşam felsefesi” olarak, bir “yaşam biçimi” olarak gördüğüm ve dünyadaki herşeyden çok sevdiğim gazetecilik mesleğini ifâ etmekten mâhrum bırakıldığım, yıllardır emek verdiğim, çoğu zaman aylarca maaş alamadan çalıştığım gazetemden (şu anda kendisini “Yeni Türkiye’nin gazetesi” diye pazarlayan gazete) bir kitap yazdım diye kapı dışarı edildiğim, kovulduğum…

     Yıllarca işsiz kaldığım, iş aradığım, ama bulamadığım…

     2010 ortalarında Mavi Marmara gemisi baskına uğrayıp İsrail’e esir düştüğümüzde, İsrail’de esir arabalarıyla Aşdod’dan Be’er – Şeva’ya, ordan da Tel Aviv’e götürülürken bile, demir parmaklıklar arkasından yol tabelalarını takip edip, ordaki tüm köy ve şehir isimlerinin, tabelaların “iki dilli” (İbranîce ve Arapça) olduğunu gözlerimle görüp, içimden, “Filistin Filistin diyoruz ama bizim durumumuz bunlardan daha kötüymüş” diye düşünüp ah çektiğim…

     2011 başında bir “Masa-yı Esmâ” (İsimler Masası) kurup, köylerin ve şehirlerin eski gerçek isimlerini geri alabilmek için “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adlı bir girişim başlattığım, bu amaçla, “asla biraraya gelmezler” denilen onlarca dernek ve STK’yı bu mücadelenin çatısı altında biraraya getirdiğim….

      25 yıllık bu kutlu ve erdemli mücadelemiz, ayrıca bir baba olarak çocuklarıma bırakacağım en onurlu miras olan bu mücadele, 30 Eylül 2013 tarihi itibariyle zaferini ilan etmiş bulunmaktadır.

     Tam ve ideal mânâda olmasa bile, yine de 25 yıllık mücadelenin ilk ve en somut kazanımını yaşamanın mutluluğu içindeyim.

     Bugün köylerimizin bayram günüdür.

     Tam 12 bin 211 köyümüzde bayram var. Çalsın davullar; şimdi halay zamanıdır…

     Verdiğim hiçbir emek için, harcadığım tek bir saatlik zaman için pişman değilim. Bu işi yaptığım için kaybettiğim, benden alınan / çalınan pekçok şey oldu ama yine de başım dik, alnım açık.

     Kötü bir şey yapmadım, yanlış bir iş yapmadım. Yaptığım şeyin hem Hakk katında hem halk katında iyi olduğuna imân ediyorum.

     Bu yolda Allâh-û Teâlâ’nın rızâsını kazanabildiysem ve mazlum halkımızın sevgisini, güzel topraklarımızın gönlünü alabildiysem ne mutlu bana.

     Bugünkü en büyük üzüntüm; Diyarbakır’daki öğrencilik yıllarımda bana bu çalışmamda çok yardımcı olan ve “Bu kitabın yayınlandığını görmeden ölmek istemiyorum” diyen yurt arkadaşım Abdüsselam Akgül ile kitap yayınlandıktan sonra kitabımı haberleştirerek, gündemleştirerek, adetâ kitabı Türkiye’nin gündemine sokan ve tanıtan kişi olan Yeni Şafak gazetesi editörü Hamit Can’ın, bu her iki güzel insanın da şu anda hayatta olmayışlarıdır.

     İkisi de vefât ettiler ve aramızda değiller. Bugünkü sevincimizi, – inşallâh – Cennet’ten takip ediyorlar.

     İkisi de Mardin’liydi.

     Diyarbakır’daki okul arkadaşım Abdüsselam Akgül ve yılların gazetecisi, Yeni Şafak editörü Hamit Can.

     Cennet’ten sesimi duyuyor musunuz? Selam olsun sizlere, güzel insanlar.

     Bugün köylerimizin bayram günüdür.

sediyani@gmail.com

     UFKUMUZ

     1 EKİM 2013

adını arayan coğrafya

kolkhoba 1

kolkhoba 2

kolkhoba 3

kolkhoba 4

 

 

 

796 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir