Mim – Sad – Ra ve 4. Süreç: Rabiâ

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Bugünkü sohbetimize başlamadan önce, iki ayrı konunun epistemolojik (bilgibilimsel) açılımını yapmamız gerekiyor. Birinci konu “tarih bilinci”, ikinci konu ise “sabr ve direniş bilinci” üzerinedir.

     Âlemlerin Râbbi olan Allâh Tebâreke ve Teâlâ, yüce kelâmı Qûr’ân-ı Âzîmuşşan’ın birçok yerinde ve sürekli bir tekrar halinde, geçmiş toplumların ve ümmetlerin kıssalarını anlatmakta, onların başlarına gelen musibet ve felâketlerden bahsetmekte, yaşadıkları zorlukları ve göğüs gerdikleri çetin evreleri zikretmektedir.

     Zira geçmişten ve geçmiş toplulukların yaşadıklarından ders almayan, bulundukları coğrafyada kendilerinden önce yaşamış olanların başlarına gelen musibetlerden habersiz, tarihî kökleriyle irtibatlarını kesmiş olan toplumlar ve halklar, belli bir süre sonunda, Toynbee’nin demesiyle “sub speacy temporis” (zaman içinde) siyasal ve sosyal olarak yok olup gitmekte veya bilinçsiz, köksüz ve kişiliksiz yığınlar haline gelmektedir.

     Sabr ve direniş (mukavemet) hususları da, yine yüce kitâbımızda üzerinde büyük bir ehemmiyetle durulan hususlar arasındadır. Dünya hayatını bir “imtihân alanı” (Ankebut, 2 – 3) olarak niteleyen âzîz İslam dîni, insanlara ve toplumlara, hayatta karşılaşacakları bütün meşakkat ve zorluklara karşı sabr û sebat edip direniş göstermelerini, siyasî, içtimaî, iktisadî ve umumî hiçbir musibet ve belaya boyun eğmemelerini, bu sıkıntı ve dertlere karşı savaşmalarını, mücadele etmelerini salık vermektedir:

     Ne yazık ki günümüzde “sabr” kelimesi, asıl anlamının tamamen dışında, hatta gerçek mânâsının tam zıddı olan bir mânâda kullanılmaktadır. Halbuki “sabr”, itikâdımızda çok önemli bir yer tutan terimlerden biridir. “Sabr” sözcüğünün Qûr’ân-ı Kerîm’in tam 70 yerinde zikredilmesi, barındırdığı ehemmiyeti yeterince izah etmiyor mu?

     Günümüzde “sabr” kavramı, “zorluklara ve sıkıntılara boyun eğip kaderine razı olma ve daha fazla kendini üzmeme” anlamında kullanılmaktadır. Hatta müşkül durumdaki bir insana “sabırlı olmayı” tavsiye ettiğiniz zaman, karşınızdaki bunu, “hiçbir şey yapmadan otur ve canını sıkma!” şeklinde anlamaktadır.

     Oysa ki “sabr” sözcüğünün gerçek tanımı şöyle olmalıdır: “Sabr, bir kimsenin veya bir toplumun, karşılaştığı ve başına bela olan musibet, sıkıntı, eziyet ve problemleri ortadan kaldırmak, başından defetmek ve ondan kurtulmak için verdiği mücadelede, yaptığı savaşta, gösterdiği direnişte, karşısına çıkacak ve kendisine engel olmaya çalışacak olan hiçbir acıya, hiçbir cefâya, hiçbir engele boyun eğmemesi, hiçbir şeyin ona bu mücadele ve kavgasında geri adım attıramaması ve o kimsenin veya toplumun, nihaî zafere erişene kadar mücadelesine devam edip savaşmasıdır.”

     “Sabr” kelimesi Qûr’ân’da işte bu anlamda kullanılmıştır. Allâh-û Teâlâ yüce kitâbımızın birçok yerinde “sabredenlere müjdele” demektedir. Biz bu çağrıyı, “direnenlere müjdele” olarak mı algılayacağız, yoksa “yerinde oturup kaderine razı olanlara müjdele” olarak mı?

     “Tarih bilinci” ve “sabr bilinci” noktasında bu açılımları yaptıktan sonra, bugünkü sohbetimize başlayabiliriz:

     “MISIR” NE DEMEK?

     Bu yazımızda “Misr” (Mısır) adı üzerinde duracağız, ülkenin ismini irdeleyeceğiz. Bu ülkeye niye “Mısır” deniyor, bu ismi kimler ve ne zaman verdiler, niye bu ismi verdiler, mânâsı nedir, ona bakacağız. Bunu yaparken, ismin mânâsındaki özü, taşıdığı rûhu kavramaya çalışacak, felsefesini özümsemeye ve verdiği mesajları – varsa eğer – almak için uğraşacağız.

     Mısır’ın İslam öncesi adı “Kemet” idi ve bu isim, “Siyâh Ülke” anlamına geliyordu. İslam’dan sonra “Mısır” adı doğdu.

     Kendi ülkelerini “Siyâh Ülke” anlamında “Kemet” olarak adlandıran Eski Mısırlılar, batı tarafındaki (Afrika’ya açılan taraf) Berber kavimlerine “Lebu” diye hitâb ediyorlardı. Mısırlılar, daha sonra Mısır’ın batısındaki tüm Kuzey Afrika kıyıları için bu “Lebu” ismini kullandılar. Bugün Mısır’ın batı komşusu olan ülkenin ismi olan “Libya” ismi de işte buradan türemiştir.

     Mısır, 640 yılında İslam’ın egemenliğine girdi. Mısır’ı fetheden Amr ibn-i Âs komutasındaki Müslümanlar, bu toprakların derin tarihî ve felsefî köklerine hayran kaldılar. Fethettikleri ülkenin, medeniyetin beşiklerinden biri olduğunu, varsıl bir tarihî geçmişinin ve semiz bir kültür birikiminin bulunduğunu gördüler. Bu yüzden bu topraklara “Misr” (Mısır) adını verdiler.

     Peki neden? “Mısır” ne demekti, bu sözcük ne anlama geliyordu ? (Sahi sizler, bu ismin ne anlama geldiğini bugüne dek hiç merak ettiniz mi?)

     Bu isim, bu ülkeye verilen gerçekten muhteşem bir isimdi. Şöyle ki: “Mısır” adı, üç harften oluşan bir addır. Bunlar, “Mim” (M)“Sad” (S) ve “Ra” (R) harfleridir. Her harf, ülkenin geçirdiği ve ülke halkının yaşadığı bir tarihî süreci anlatır.

     Mısır halkı, tarihinde çok büyük zorluk ve çileler, çok büyük eziyetler ve meşakkatler yaşadılar. Birinci harf olan “Mim” (M) harfi, “meşakkat” içindir; ülkenin tarihindeki birinci süreci ifade eder.

     Peki Mısır halkı, bu zorluklara, çilelere, meşakkatlere boyun mu eğdi? Hayır, onlar bu meşakkatlere karşı hep direndiler, sabr ve sebat ettiler. İkinci harf olan “Sad” (S) harfi, “sabr” içindir; ülkenin ikinci sürecini ifade eder.

     İşte bu sabırlarının, sebat ve dirençlerinin, teslim olmayışlarının karşılığı olarak Mısır ülkesi medeniyete ve refâha kavuştu. Sabırlarının karşılığını gördüler. Üstün bir medeniyet ve refâh bir toplum kurdular. Üçüncü harf olan “Ra” (R) harfi, “refah” içindir; halkın yaşadığı üçüncü ve son süreci ifâde eder.

     “M – S – R” (Mim – Sad – Ra) harflerinden oluşan “Mısır” adının anlamı işte budur: “Meşakkat – Sabr – Refah”.

     Bütün dünya aynı şekilde ülkeyi bu mükemmel isimle, “Mısır” ismiyle anarken, hayret vericidir ki, Batılılar (yani Beyaz Adam), bu ismi hiçbir zaman kullanmadı. Batılılar, “Mısır” adını kullanmaktan her zaman kaçındılar. Onlar bu ülkeye başka bir isim taktılar ve kendilerini, kendi uydurdukları bu isimle avuttular. İngilizler ve Fransızlar “Egypt”, Almanlar “Ägypten”, İspanyollar “Egipto” dediler. Diğer bütün Avrupalılar da buna benzer isimler kullandılar.

     Niye mi? Şunun için: Bildiğiniz gibi Mısır’da Hristiyan bir azınlık vardır ve bunlara “Qıptî” denir. Batılılar bu Hristiyan Qıptîler’i her zaman için ülkenin asıl sahipleri olarak görmek istediklerinden ülkeyi bu isimlerle andılar. “Egypt, Ägypten, Egipto” isimlerindeki “-gypt, -gipt”, işte bu “qıptî” (kıptî) anlamındadır.

     “MİM” DURUMUNDAKİ İNSANLAR VE TOPLUMLAR “SAD” SÜRECİNİ YAŞAMALI VE YAŞATMALIDIRLAR Kİ “RA” EVRESİNE KAVUŞABİLSİNLER

     Toplumların ve milletlerin yaşam öyküleri, tek tek bireylerin yaşam öyküleri gibidir. Allâh-û Teâlâ’nın bir “imtihan alanı” olarak yarattığı bu dünyada insanların ve toplumların hayat serüveni işte bu üç evreden, “Mim” (M), “Sad” (S) ve “Ra” (R) harfleriyle başlayan meşakkat (zorluk, çile, sıkıntı), sabr (direnç, dayanma, mücadele etme) ve refah (düzlüğe çıkma, başarma, sefâ, genişlik) evrelerinden müteşekkîldir. Afrika kıt’âsında, Akdeniz kıyısında bir ülkenin adı olan “Mısır” adını meydana getiren bu üç harf (Mim – Sad – Ra / M – S – R), Ademoğulları’nın yaşam serüvenini “akrostij bir şiir” gibi simgelemektedir.

     Azıcık tarih bilgisi olan herkes çok iyi bilir ki, “Mim” dönemini yaşayan toplumlar ve milletler, “Sad” evresini yaşayıp yaşatmadan, böyle bir süreci başlatmadan, kesinlikle “Ra” dönemine kavuşamazlar.

     Yine Qûr’ân okuyan ve az – çok tarih bilinci olan herkes iyi bilir ki, “Sad” evresini yaşayan toplumlar kesinlikle “Ra” dönemine kavuşuyorlar.

     Bu, tarihsel bir gerçek olması bir yana, aynı zamanda Allâh’ın bir vaadidir de.

     …VE 4. SÜREÇ: RABİÂ

     Bugün Rabiâ’tul- Adeviye Meydanı’nda milyonlar halinde kutlu bir direniş gerçekleştiren, binler halinde şehâdete nail olan Müslüman Mısır halkının yaptığı, işte tam olarak budur.

     İhvan-ı Müslimîn gönüldaşları ve şehîdperver Mısır halkı, bugün bu süreçten geçiyorlar. Onlar modern firavunların (Sedat, Mübarek, Sisi) zûlmü altında “Mim” (M) sürecini yaşadılar ve geride bıraktılar. Şimdi bu “meşakkat”tan kurtulmak için “Sad” (S) sürecini tüm onur ve izzetiyle yaşıyor, idrak ediyorlar. “Sabr ve sebat” ediyorlar zûlme, cuntaya karşı.

     Mısırlı Müslümanlar – İnşallâh-û Teâlâ – bu süreci alnının akıyla atlatıp zafer kazanacak ve “Ra” (R) sürecine geçecektir.

     Fakat eğer Mısır’ın Müslüman ve şehîdperver halkı, uluslararası emperyalizmin başı ABD’nin ve bölgedeki işbirlikçisi, dünyanın en aşağılık rejimi olan habis Suudî rejiminin gerçekleştirdiği askerî darbeye ve katliâmlara karşı zafer kazanacak olursa, işte o zaman 3 harfli “Mısır” ülkesinin tarihinde 4. bir süreç başlayacaktır.

     Yeni bir süreç.

     Mısır tarihinde başlayacak olan 4. sürecin adı da, zaten 4 rakamının adıdır: Rabiâ.”

sediyani@gmail.com

     YENİ ŞAFAK GAZETESİ

     20 AĞUSTOS 2013

mısır piramitler

 

1059 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir