Mısır İslam Devrimi

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Başını ABD’nin çektiği Batılı güçler ile onların bölgedeki işbirlikçileri olan Suudî ve diğer Körfez emirliklerinin, Mısır’ın seçilmiş meşrû cumhurbaşkanı Muhammed Muhammed Mursî İsa el- Eyyat’ı askerî bir darbeyle devirme gerekçesi ile, darbeden sonra haklı olarak başgösteren kitlesel gösterilere ve direnişe karşı askerî cuntayı desteklemesinin gerekçesi aynı değildir.

     Mısır’da yaşanan halk ayaklanmasının neticesi “İslam Devrimi” olabilirdi. Mısır, 1978’in İran’ı gibiydi.

     İhvan’ın ve direnen Müslüman halkın “Onlar bizi öldürseler de, bizi katletseler de biz elimize silah almayacağız, asla şiddet ve teröre başvurmayacağız, diktatörlük rejimini sadece sivil gösterilerle ve sloganlarla devireceğiz” şeklindeki tavrı, 1979 İran İslam Devrimi’ni en çok çağrıştıran yönü.    

     ABD – İsrail – Suud – BAE dörtlüsünün, bir yıl iktidarda kalan ve Mısır tarihinde ilk kez serbest seçimler yoluyla başa geçmiş bulunan Mursî’ye ancak bir yıl katlanabilip askerî bir darbe yaptırarak iktidardan uzaklaştırmasının sebebi, görece “daha basit” gerekçelere dayanıyordu. Ancak takip eden süreçte, İhvan-ı Müslimîn hareketinin ve Müslüman Mısır halkının ortaya koyduğu azîz direniş karşısında askerî cuntaya – katliâmlara rağmen – destek vermesinin sebebi, anlam olarak “daha önemli” gerekçelere dayanıyor.

     Aradaki fark, İhvan’ın ve İslamî hareketin “hükûmet” olmasıyla “devlet” olması arasındaki fark kadar büyüktür.

     Askerî darbe, İhvan’a ve İslamî harekete sadece “hükûmet olmayı” kaybettirmişti, ancak ülkede yaşanan onurlu halk ayaklanmasının zafere ulaşması halinde, bu, İhvan’a ve İslamî harekete “devlet olmayı” getirecekti.

     Mısır’daki direnişi salt bir “iktidar mücadelesi” olarak okuyanlar – en başta da Türkiye’deki iktidar yanlısı muhafazakâr medya – hadiseyi “eksik bir okuma”ya tabi tutuyorlar. Elbette ki, askerî darbeden hemen sonra başlayan gösteriler, itirazlar, meydandaki oturma eylemleri, bütün bunlar “iktidar mücadelesi” olarak kabul edilecek bir minvalde başlamıştı. Ancak cuntanın katliamları, binlerce şehîdin kanları, gelinen sonraki aşamada ortaya çıkan görüntü, bunu salt bir “iktidar mücadelesi” basitliğiyle değerlendirmenin çok daha ötesindedir. Mısır’da yaşananlarm bir “iktidar mücadelesi” değil, bir “devrim hareketi” idi.

     Mısır, o anda 1978’in İran’ıydı.

     Emperyalist güç odakları ve onların yerli işbirlikçileri olan gerici Arap rejimleri açısından bakarsak, şunu söyleyebiliriz: İhvan’ın ve İslamî hareketin “hükûmet” olmasına bile tahammül edemezken, sonra daha büyük bir “tehlike”yle, İhvan’ın ve İslamî hareketin “devlet” olması ihtimaliyle karşı karşıya kalmış idiler.

     Şayet askerî darbeden sonra başgösteren kitlesel gösterilere karşı, ABD – Suud maşası cunta rejimi kan dökmeseydi, katliâm yapmasaydı, bu halk gösterilerine teslim olup pes etseydi, İhvan ve İslamî hareket kaybettiği “hükûmet”i geri almış olacaktı, sadece. Fakat sonra gelinen aşamada bu teslimiyet ve pes etme, şer güçlere sadece “hükûmet”i değil “devlet”i de kaybettirecekti. Bu gerçeğin en başta ABD ve Batı farkında olduğu için, yapılan uluslararası baskılara ve cuntanın gözünü kırpmadan gerçekleştirdiği korkunç katliamlara rağmen, cunta rejimine desteklerini sürdürdüler.

     Mısır’daki olaylar salt bir “iktidar mücadelesi” değil bir “devrim hareketi” (rengi de belli olan İslam Devrimi hareketi) olduğu için, o süreçte Batı’ya “demokrasi, seçim sandığı” gibi hatırlatmalarda bulunmanın da hiçbir anlamı yoktu. Ancak Türkiye’deki medya – dediğimiz gibi, başta da iktidar yanlısı muhafazakâr medya olmak üzere – bu gerçeği okuyamadıkları için, Batı’ya “demokrasi dersi” vermeye devam etmektediyler.

     Bir kere aklı başında olan herkesin şunu idrak etmesi zor değildir: Binlerce şehîd vererek, çocuk – kadın demeden binlerce şehîdin kanlarının bereketiyle kazanılacak bir zaferin neticesi, “Sisi’nin iktidardan çekilip yerine Mursî’nin geçmesi” olmaz. Binlerce kurbanın kefareti böyle ucuz olamaz! Bunun böyle olacağını düşünenler – ve böyle düşündükleri için sürekli köşelerinde Batı’ya “demokrasi” dersi vermeye kalkanlar – dünyayı da hayatı da tanımıyorlar demektir.

     Gece gündüz demeden, hatta Ramazan ve oruç da demeden meydanlarda “Allâh-û Ekber” diye haykıran milyonluk kitleler, cunta rejiminin meydanlarda, sokaklarda, hatta camilerin içinde ve çocuk – kadın demeden gerçekleştirdiği korkunç katliâmlar, katledilen binlerce insan, binlerce şehîdin oluk oluk akan kanları, bütün bunlara rağmen bitmeyen, gerilemeyen, yavaşlamayan, hatta gittikçe daha da büyüyen, daha daha ilerleyen ve genişleyen bir halk ayaklanması… Binlerce şehîd vererek, çocuk – kadın demeden binlerce şehîdin kanlarının bereketiyle kazanılacak bir zaferin neticesi, şundan başkası olmaz: Mısır Arap Cumhuriyeti’nin yıkılıp yerine Mısır İslam Cumhuriyeti’nin kurulması.

     Bunca katliâm ve binlerce şehîdden sonra, şayet İhvan zafere ulaşsaydı, varılacak menzil bundan başkası olmayacaktı. Suud’daki “ihvan”ların ve ABD’deki “brother”lerin gördüğü, ama Türkiye’deki “kardeş”lerin göremediği gerçek budur.

     Zira Mısır’daki İslamî direniş bir “iktidar mücadelesi” değil, bir “devrim hareketi” idi. Devrim hareketinin zafere ulaşması halinde gelecek olan da “devrim”den başkası değildir.

     İran’daki İslam Devrimi’nin sembolü ve ateşleyici gücü Azadî Meydanı olmuştu. Mısır’daki İslam Devrimi’nin sembolü ve ateşleyici gücü de Adeviye Meydanı.

     Mısır’daki halk hareketinin ve İhvan öncülüğündeki İslamî kıyamın, beni bir “devrim” (daha doğrusu, inqılâb) ile neticeleneceğine dair kanaate götürmesinin sebepleri, yalnızca gösterilerin büyüklüğü ve sürekliliği ile cunta rejiminin korkunç katliâmları değildir, kuşkusuz. Başta da belirttiğim gibi, bende bu kanaati doğuran en önemli olay, İhvan’ın ve direnen Müslüman halkın “Onlar bizi öldürseler de, bizi katletseler de biz elimize silah almayacağız, asla şiddet ve teröre başvurmayacağız, diktatörlük rejimini sadece sivil gösterilerle ve sloganlarla devireceğiz” şeklindeki tavrıdır.

     “Devrim” kelimesinin ne anlama geldiğini bilen herkes, bu erdemli ve faziletli tavrın, “kutlu bir devrimin müjdecisi” olduğunu rahatlıkla anlar.

     Herşeyin en doğrusunu bilen, Allâh’tır. Gerçek bilgi ancak ve ancak O’nun katındadır.

     Ayrıca bu erdem ve fazilet timsali duruş, bize şunu da gösteriyor ki, İhvan-ı Müslimîn hareketi asıl “devrim”i kendi içinde yapmıştır.

     “Dışarıya karşı devrim”i de, ancak “kendi içinde devrim” yapabilenler başarabilirler zaten.

     Erdem ve fazilet, bir hareketin sahip olması gereken ahlakî ilkeler ve ilkesel ahlâk, bütün bunlar iktidar olmanın da zafer kazanmanın da üstündedir.

     Erdem ve fazilet, bir hareketin sahip olması gereken ahlâkî ilkeler ve ilkesel ahlâk, ne zamana göre değişir ne de coğrafyaya göre.

     Karşındaki güç zalim de olsa merhametli de olsa, sen kendin kuvvetli de olsan aciz de olsan, bu ahlâkî ilkeleri ve ilkesel ahlâkı asla ve asla terk etmeyeceksin.

     Muktedir de olsan mustaz’âf da, güçlü de olsan aciz de, her hal û kârda erdemli olmak zorundasın. Erdem, senin hiçbir koşulda terk etmeyeceğin asıl özelliğin olmalıdır.

     Zûlme uğraman, sana zalim olma hakkını vermez. Katliâma uğraman, sana katil olma hakkını vermez. Baskı ve diktatörlüğün hışmına uğraman, sana baskıcı ve diktatör olma hakkını vermez. İftiraya uğraman, sana iftira atma hakkını vermez. Irkçılığın ve mezhepçiliğin kurbanı olman, sana ırkçılık ve mezhepçilik yapma hakkını vermez.

     Düşmanına benzemeye çalışarak, ülkeni de dünyayı de değiştiremezsin. Düşmanına benzeyerek, ancak kendi kendini bozarsın.

     Mısır’daki İhvan-ı Müslimîn hareketinin ve Rabiâ’tul- Adeviye Meydanı’ndaki devrimci Müslüman halkın dünya üzerindeki tüm hareketlere, siyasî partilere, örgütlere, camiâlara, cemiyetlere ve devrimci insanlara verdiği en büyük ders budur.

sediyani@gmail.com

     YENİ ŞAFAK GAZETESİ

     18 AĞUSTOS 2013

adeviye 5

 

938 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir