Kürdistan’ın Sınırlarını Genişleten Seyyah

 

isediyani

Dünya medyasında “Kürtler’in Evliya Çelebi’si” olarak bahsedilen seyyah İbrahim Sediyani ile yapılan doyumsuz söyleşi…

 

 

     (Diyarbakır’dan yayın yapan Haber Diyarbakır sitesinin, ülke ülke gezerek kaleme aldığı Seyahatname ile ilgili seyyah İbrahim Sediyani ile yaptığı söyleşiyi ve bu minvaldeki çalışmaları hakkında kaleme aldıkları değerlendirmeyi siz sevgili gönüldaşlarımızın ilgisine sunuyoruz.)

     * * *

     Kürtler, dünya sahnesinde son 30 yılın en üretken toplumlarından biri olarak göze çarpıyor. Genel olarak Kürt bilim adamı, akademisyen, yazar, gazeteci, edebiyatçı, şair ve sanatçıların toplamı için kullanılan “Kürt entelijansiyası”, şu anda dünya halkları içindeki en üretken ve yaratıcı aydın sınıfını oluşturuyor. Bunu siyaset, fikir, kültür, sanat ve edebiyat, hemen her alanda gözlemlemek mümkün.

     Bunun en başta gelen sebebi, elbette ki Kürdistan’ın ve Kürt halkının içinden geçtiği sosyo-politik retorik. Hızlı akan bir siyasal yaşam, verimli bir coğrafya Mezopotamya ve bu verimli topraklarda fidan gibi boy veren üretken ve yaratıcı bir aydın sınıfı.

     Ancak bunlar arasından da bazıları var ki, onların ortaya koyduğu eserler daha özel bir yer tutuyor. Çünkü onlar sadece üretmekle kalmıyor, aynı zamanda ürettikleriyle bir İLK olma özelliği taşıyorlar. Daha önce hiç yapılmayanı yaptıkları için, çalışmaları da İLK’ler hanesine yazılıyor.

     Bu ropörtajımızda, işte öyle bir insanla yaptığımız sohbeti ilginize sunacağız. Kürtler adına hep İLK’leri başarmış bir kardeşimiz: İbrahim Sediyani.

     O bir gazeteci, yazar, edebiyatçı, şair, seyyah ve çevre aktivisti. Bitmeyen bir enerji, tükenmeyen bir azim, hiç yorulmayan bir kalem ve asla umutsuzluğa yer vermeyen bir gayret. 

     Aslında içimizden biri. Aramızdan çıkmış bir kardeşimiz. O’nun o “gundî” yönü, kaleme aldığı bütün yazılarına siniyor ve O bunu gizlemek bir yana, bilakis “gundîliğini” yansıtmaktan özellikle hoşlanıyor.

     Dedik ya, İLK’lerin adamı, Sediyani kardeş…

     2009 yılında yayınlanan “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabı, asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilen binlerce köy ve şehir isimlerini bir çalışmada toplayan “Cumhuriyet tarihindeki İLK kitap.”

     2012 yılında yaramazlıklarına başlayan cici kız “Guldexwîn” ise “Kürt tarihindeki İLK çizgi çocuk kahramanı.”

     Yıllardır ülke ülke gezerek kaleme aldığı “Seyahatname” ise, kategorik olarak bir İLK değil ancak hem “üslûp” ve “dil” bakımından ve hem de Kürtler’e hitap eden yönüyle bir İLK.

     Her ikisi de Türkiye’de çok tartışılan ve konuşulan “Adını Arayan Coğrafya” ve “Guldexwîn”, kamuoyunun geneli tarafından yakından bilinen çalışmalar. Ancak Sediyani’nin yıllardır sürdürdüğü ve kaleme aldığı “Seyahatname”ler, sadece İslamî kamuoyunun bildiği çalışmalar.

     Seyyah İbrahim Sediyani ile bu ropörtajı yapmamızın asıl sebebi, Türkiye’de yalnızca İslamî camianın aşina olduğu gezi yazıları hakkında toplumun diğer katmanlarını da bilgilendirmek, onlara tanıtmak.

     Özellikle de Kürt kamuoyunu. Çünkü Sediyani Seyahatnamesi, en çok da Kürtler’e hitap eden yönüyle anlamlı bir boyut kazanıyor.

     İbrahim Sediyani ile Haber Diyarbakır okuyucuları için gerçekleştirdiğimiz sohbeti ilgiyle okuyacaksınız.

HABER DİYARBAKIR

* * *

Diyarbakır’ın serin bir ilkbahar akşamında “Kürtler’in Evliya Çelebi’si” seyyah İbrahim Sediyani ile “Seyahatname”si üzerine konuştuk

Diyarbakır’ın serin bir ilkbahar akşamında “Kürtler’in Evliya Çelebi’si” seyyah İbrahim Sediyani ile “Seyahatname”si üzerine konuştuk

      – Sayın Sediyani, öncelikle bize bu söyleşiyi yapma imkanı verdiğiniz için teşekkür ederiz. Ortaya koyduğunuz çalışmaların en belirgin özelliği, genellikle alanında bir İLK olmaları. Biz bu sohbetimizde sizinle gezi yazılarınızı ve hazırladığınız Seyahatname’yi konuşacağız. Ama ondan önce, biri Cumhuriyet tarihinde İLK, biri de Kürt tarihinde İLK olan “Adını Arayan Coğrafya” ve “Guldexwîn” ile ilgili birer soru sormak ve sizden onların öyküsünü dinlemek istiyoruz. “Adını Arayan Coğrafya”dan başlayalım. 4 yıl boyunca Kürdistan’ı ve Karadeniz bölgelerini ilçe ilçe gezmek, sonra da böyle bir kitapla insanların karşısına çıkmak, doğrusu müthiş bir olay. Bize “Adını Arayan Coğrafya”nın hikayesini anlatır mısınız?

     – Öncelikle bu içten selamınız ve nezaket dolu sözleriniz için çok teşekkür ediyorum. Başta Haber Diyarbakır okuyucuları olmak üzere bütün Diyarbakır halkını da en kalbî duygularla selamlıyorum.

     Türkiye’de asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilmiş yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini araştırmak, bunları bir çalışmada toplamak fikri, bende lise son sınıfta oluştu, daha 17 – 18 yaşlarındayken. İstanbul’daydım o zamanlar.

     Ben bu konuya ilgi duymaya başladığımda ve böyle bir çalışma yapmayı kafama koyduğumda, imkânlar şimdiki gibi değildi. İnternet denen bir olay yoktu, bilgisayarın kendisi de yoktu. Dolayısıyla arzu ettiğiniz bir bilgiye oturduğunuz yerden ulaşma şansınız bulunmuyordu. Bu durumda ya o konuda yazılmış kitapları tarayacaktınız, ya da o konuyla yakından ilgili çevrelerin çıkardıkları gazete ve dergileri takip edecektiniz.

      Ancak konuyla ilgili kaleme alınmış hiçbir kitap yoktu ortada. Eğer tamamlayabilirsem ve sonra da yayınlayabilirsem, bu alanda yazılmış ilk kitap benimki olacaktı. Dolayısıyla başvuru kaynağı yönünden hiçbir şansım yoktu. Geriye sadece konuyla ilgili çevrelerin yayınlarını takip etmek kalıyordu ama onlar da böyle bir konuda hiçbir şey yazmıyor, konuyu gündemleştirmiyorlardı. Kürtçe dil yasağı, faili meçhul cinayetler, devlet terörü, köy boşaltmalar, zorunlu göç gibi konular – ki bunların hepsi de muhakkak önemli ve işlenmesi gereken konular – çok yoğun bir şekilde işleniyordu ancak bunları olması gerektiği gibi, takdire şayan bir şekilde işleyen muhalif gazete ve dergiler, nedense yerleşim birimlerimizin eski gerçek isimleriyle ilgili birşey yazmıyorlar, bu konuda herhangi bir araştırma, makale, dosya yayınlamıyorlardı. Sadece devlet teröründen veya Kürt halkının karşı karşıya kaldığı mağduriyetlerden, inkâr ve imhâ politikalarından bahsettikleri yazılarında binlerce köy isminin değiştirildiği yalnızca birkaç cümleyle belirtiliyordu, o kadar!

     Dolayısıyla, ıssız bir adaya düşen biri gibi, avlanmak için olsun ateş yakmak için olsun, elimde hiçbir alet ve edevat olmadan balık tutmak ve onu pişirmek zorundaydım.

     Benim bunun için Diyarbakır’a gidip oraya yerleşmem gerekiyordu. Çünkü orası bölgenin merkeziydi. Fakat o dönemin kaos ortamında, 19 yaşındaki bir öğrenci bunu nasıl yapacak? Tek yolu var: Dicle Üniversitesi öğrencisi olmak.

     Tek düşüncem, Diyarbakır’a yerleşmek ve birkaç sene bu şehirde yaşamaktı. Benim Diyarbakır Dicle Üniversitesi’ne kaydolup Diyarbakır’daki öğrenci yurduna yerleşmemin sebebi, dediğim gibi, kesinlikle üniversite okumak niyetiyle değildi. Sırf bu kitabı yazabilmek için gidip yerleştim. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Sosyoloji” Bölümü’ne de birkaç yıllık bir gecikmeyle başlamak zorunda kaldım böylece.

     “Adını Arayan Coğrafya” kitabı yazmak için çalışma yapmaya başladığımda, samimî konuşmak gerekirse, hedefimde sadece Kürdistan’daki köyler vardı. Yani Laz köyleriymiş, Çerkes köyleriymiş, bunlar aklımın ucundan bile geçmiyordu. Böyle birşeyi hiç bilmiyordum bile. Ben sadece bizim köylerin bu olaya maruz kaldığını sanıyordum. Fakat bir çalışma yapmaya başladığınız zaman, çalıştıkça ufkunuz genişler, çalıştıkça ufkunuz genişler ve ufkunuz genişledikçe de çalışmanızın şablonu da genişler, çerçevesi daha bir büyür, daha bir kapsamlı hale gelir.

     “Adını Arayan Coğrafya” çalışmasını yaparken, bu asimilasyon politikasının yalnızca Kürt köyleriyle veya Kürtçe isimlerle sınırlı olmadığını, ırkçı – şovenist rejimin bu topraklara ait herşeyi ortadan kaldırıp yok ettiğini, bu durumun Türkçe olmayan tüm yer isimleri için geçerli olduğunu, Lazistan’daki köylerin de aynı akıbete maruz kaldıklarını öğrendim. Yüz yıla yakındır bir “devlet” tarafından değil, bir “musibet” tarafından yönetildiğimizi, bu ırkçı – şovenist rejimin gerçek anlamda ülkemizin ve halkımızın başına musallat olmuş bir musibet olduğunu kavradım.

     Bu gerçeği öğrendikten sonra Lazistan’a da gitmeye karar verdim. Gidip Karadeniz’i de gezecek, oradaki köylerin de eski isimlerini araştıracaktım. Karadeniz’e gittim ve bu iş için Karadeniz’de bir hafta, iki hafta değil, tam bir buçuk ay kaldım. Bu süre zarfında, diyebilirim ki, gitmediğim ilçe kalmadı. Bilhassa Trabzon’un ve Rize’nin ilçelerine ve şirin köylerine de hayran kaldım, bunu da belirteyim bu arada. Cennet gibi topraklar.

     Kitap uzun bir emek sonucu tamamlandı. Kitabı bitirmiş ama ona henüz bir isim vermemiştim. İstanbul’a gidince, Mardin – Nusaybinli şâir Sabah Kara’yı ziyaret etmek ve çalışmamı kendisine göstermek için Nûbihar Dergisi’ne uğradım. Sabah ağabey çalışmayı çok beğendi; “O’na bir isim koy abi! Bütün isimleri topladım ama kitabın kendi ismi yok!” dedim. Sabah Kara da kitaba “Adını Arayan Coğrafya” ismini koyup kulağına ezanı okudu.

     Kitap uzun yıllar öylece bekledikten sonra, güzel bir tevafuk sonucu 09.09.09 (9 Eylül 2009) tarihinde Özedönüş Yayınevi tarafından yayınlandı. Benim ilk kitabım olduğu için elbette gözbebeğimdir ama beni en çok mutlu eden olay, tabiî ki asimilasyon politikaları sonucu isimleri değişen binlerce yerleşim biriminin eski gerçek isimlerini bir çalışmada toplayan “Cumhuriyet tarihindeki İLK kitap” olması münasebetiyle bütün Türkiye için de aynı anlamı taşıyor olması. 

     – Yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerini bir çalışmada toplayan “Cumhuriyet tarihindeki İLK kitap” olan “Adını Arayan Coğrafya” yayınlandıktan iki buçuk yıl sonra, 2012 Newrozu’nda da “Kürt tarihindeki İLK çizgi çocuk kahramanı” olan “Guldexwîn” doğdu. Kürtçe bir roman. Cici kız Guldexwîn’in doğum hikayesini de öğrenebilir miyiz?

     – Belki size gülünç gelecek ama, televizyonda en sevdiğim şey, çizgi filmlerdir. Ben çizgi filmleri, insanlığın icâd ettiği en muhteşem ve en faydalı buluşlardan biri olarak görüyorum.

     En sevdiğim ve hayranlık derecesinde müptelâsı olduğum çizgi film, İsviçreli küçük bir dağlı kızın yaramazlıklarını anlatan “Heidi”dir. “Heidi”yi çocuklar için en faydalı ve eğitici çizgi film olarak görüyorum. Bir “doğa okulu”dur bana göre, “Heidi” çizgi filmi. Çünkü çocuklara çevre bilinci ve ekolojik duyarlılık aşılamaya çalışan, çocuklara doğa sevgisini, hayvan sevgisini, toprak sevgisini, akarsu sevgisini, köy sevgisini aşılayan bir filmdir. Bu çizgi filme olan müptelâlığım çocukluğumdan beri var ve hiç geçmedi; öylece kaldı. Hatta büyüdükçe azalacağına, hep daha da arttı. Bir yazar olarak da, hayatta en çok kıskandığım yazar, “Heidi”nin yazarı Johanna Spyri olmuştur, diyebilirim. Öyle güzel bir öyküyü ben yazmış olmak isterdim doğrusu.

     “Kürtler’in Heidi’si” olarak çağırdığınız cici kız “Guldexwîn”i de, zaten “Heidi”ye öykünerek yazdım ve bunu gizlemek bir yana, her fırsatta itiraf ediyorum.

     Bu benim çevre bilinci konusundaki hassasiyetimle ve içimdeki doğa sevgisiyle ilgili bir durum sanırım. “Heidi”, bana göre çocuklarımız için sadece çok güzel değil, aynı zamanda çok faydalı, eğitici bir çizgi filmdir. Çocukları hayâlperest, kavgacı tipler haline getiren modern çizgi filmlerin aksine “Heidi”, çocuklara doğa sevgisini, hayvan sevgisini, toprak sevgisini ve çevre bilincini aşılayan bir filmdir.

     Heidi’nin daha 3 – 4 yaşlarından itibaren çocuklara bu bilinci aşılayan bir çizgi film olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden çok seviyorum. Guldexwîn’i yazmamın gayesi de, tıpkı Heidi gibi bir karakter ortaya çıkarmak istediğimdendi. İsviçreliler’in Heidi’si varsa Kürtler’in de Guldexwîn’i olsun istedim. Amacım buydu.

    “Guldexwîn” öyküsü, Hakkari’nin Şemdinli ilçesinin bir dağ köyünde geçiyor.

     Guldexwîn, şirin mi şirin ama bir o kadar da yaramaz bir kız çocuğu. 4 yaşında. Çok sevimli, tıpkı Heidi gibi. İki dakika yerinde durmuyor. Bütün gün köyde yaramazlık yapıyor; danalarla, kuzularla ve sıpalarla oyun oynuyor. Bir küçük kedisi, bir kuzusu, bir sıpası, bir de sarı kuşu var Guldexwîn’in; bu hayvanlar onun arkadaşları. Kedisinin adı “Mîrcan”, sıpasının adı “Yêkdane”, kuzusunun adı “Berxênaz”, sarı kuşunun adı da “Zerpêrî”.

     “Guldexwîn”i yazmakta üç amacım vardır: Bir; bu öyküde mümkün mertebe çocuklara doğa sevgisi ve çevre bilinci aşılamayı hedefliyorum. İki; Kürtçe Çocuk Edebiyatı’na ölümsüz bir eser kazandırmayı amaçlıyorum. Üç; anavatanı Hakkari, Zağros Dağları olan ve dünyada sadece bizim topraklarımızda açan bu çiçeği, Guldexwîn çiçeğini dışarıya tanıtmak, bu bitkiyi meşhur etmek istiyorum. Kısacası kendi topraklarıma, kendi doğal güzelliklerime, kendi halkıma, kendi çocuklarıma ve kendi dilime hizmet etmek istiyorum.

     – Gelelim esas mevzuya, gezi yazılarınıza. Seyyahlığa nasıl ve neden başladınız? Niçin ağırlıklı olarak gezi yazıları yazıyorsunuz?

     – Henüz ilkokul 3. sınıf öğrencisiyken, 9 yaşımda, Almanya’daydık, elime bir “Atlas” geçmişti. Daha doğrusu, evde bir Atlas vardı. Bir ara elime geçti. Sanırım ablalarıma aitti. Aynı okula gittiğimiz ve benden üst sınıflarda okuyan ablalarımın ders kitabıydı. Bir ablam benden 2 yaş büyük ve 5. sınıfta, diğer ablam benden 4 yaş büyük ve 7. sınıfta, öbür ablam benden 6 yaş büyük ve 9. sınıfta; öyle iki artı iki artı iki gidiyor işte…

     Bavyera’nın en güzel şehirlerinden biri olan ve benim için hep “memleketim” olarak kalan Aschaffenburg ilçesine bağlı Laufach köyünde yaşıyoruz.

     Atlas’tan önce şöyle bir olay yaşanmıştı evimizde. Küçük bir enstantane ama aradan geçen bu kadar zamana rağmen hâlâ dahi unutamadığım. Ve her hatırlayışımda tekrardan kendi kendime güldüğüm:

     Evdeki bir Alman gazetesine bakıyordum. Orada âdet olduğu üzere, haftada bir veya iki defa evlerin posta kutularına bırakılan ücretsiz gazetelerden biriydi muhtemelen.

     İlkokul çağındaki bir çocuk gazete okumaktan ne anlar? Oturup “amcalar” ve “teyzeler” gibi gazete okumuyordum ben de tabiî ki; gazetenin “televizyon programları” sayfasını açmış, ona bakıyordum. Hangi kanalda ne zaman hangi çizgi filmler var, onu inceliyordum; akranım olan her çocuk gibi ben de çizgi film hastası olduğum için. (Hâlâ öyleyim)

     Baktığım gazete sayfasının bir köşesinde “2 × Kenya” başlığını görünce nasıl büyük bir sevinçle zıplamıştım Allâh’ım, hiç unutmuyorum, nasıl büyük bir sevinçle fırlamıştım yerimden, nasıl büyük bir sevinçle bağırıp koşmuştum ablalarımın yanına.

     Alman gazetesindeki “2 × Kenya” ibaresini ablalarıma gösterip, “Abla abla bak, gazetede Kürtçe yazıyor!” diyordum büyük bir sevinçle…

     “Kenya”, eğer benim o çocuk aklımla yaptığım gibi Kürtçe bir kelime olarak algılarsanız, “gülmek” fiilinin “3. tekil şahıs” zamirinin “–di’li geçmiş zaman” kipi oluyor; yani “Güldü”.

     Ben işte gazetedeki o “2 × Kenya” başlığını o çocuk aklımla Kürtçe olarak algılayıp “Dû Caran Kenya” şeklinde okumuştum; yani “İki Kere Güldü” anlamında.

     Benim o ibareyi o şekil algılayıp okumama en çok sebep olan ise, “2 × Kenya” başlığının hemen altında bembeyaz dişleri olduğu gibi dışarı çıkmış, tatlı tatlı gülen iki mutlu siyâh insanın fotoğrafının olmasıydı. İşte o gülen iki insanla birlikte o ibare, ikisine aynı anda bakan küçük gözlerim, beynime öyle bir algı yöneltmişti demek ki.

     Tam hatırlamamakla birlikte, öyle sanıyorum ki, gazetenin televizyon sayfasındaki bu haber, yayın akışı içindeki bir belgesel programın tanıtımıydı ve onunla ilgiliydi. Afrika ülkesi Kenya’yı anlatan bu belgesel, demek ki o ülkeyi iki farklı yönüyle tanıtan bir belgesel olduğu için, ilgili habere “2 × Kenya” başlığı atılmıştı. Fakat ben henüz ilkokul çağında bir çocuktum; dünyada bu isim altında bir ülke olduğundan bile haberim yok.

     Büyük bir sevinçle bağırıp koşmuştum ablalarımın yanına. “Abla abla bak, gazetede Kürtçe yazıyor!” diyerek heyecanla gösteriyordum o sayfayı.

     Ayrıca şunu da belirteyim ki, o güne kadar, Kürtçe bir kelimeyi, daha kâğıt üzerine yazılmış olarak hiç görmemiştim. Kürtçe’yi ilk defa “yazılmış olarak” görüyordum (güyâ!) ve sevincimin bu kadar büyük olması bu yüzdendi.

     Ablalarım gazetede gösterdiğim habere ve yazıya baktıktan sonra, hepsi de aynı anda kendilerini yerlere atıp benim o halime nasıl da gülmüşlerdi, nasıl da gülmüşlerdi…

     Ablalarım bana gülünce, ben hemen iki elimi dürbün yapıp gözlerime götürmüş ve ağlamaya başlamıştım. Ve hızlı adımlarla anneme koşmuştum.  Annem de bir güzel fırçalamıştı ablalarımı; “Yine çocuğu ne diye ağlattınız?” diyerek.

     Ablalarım daha sonra şeker, bisküvi, çikolata gibi şeylerle gönlümü almış ve bana izah etmişlerdi, “Kenya”nın Afrika’daki bir ülkenin ismi olduğunu.

     Dünya üzerinde “Kenya” isminde bir ülke olduğunu bu şekilde öğrenmiştim.

     “Kenya”, ismini ilk öğrendiğim ülkedir Afrika’da… Evet; Afrika kıt’âsında, öğrendiğim ilk ülke ismidir, “Kenya”.

     Bunu da, işte yukarıda anlattığım küçük ama komik olay vesilesiyle öğrenmiştim.

     Kenya’nın Afrika’daki bir ülkenin ismi olduğunu öğrendikten ve ablalarımla yaşadığım bu komik hadise de böylece o küçük beynime kazındıktan sonra, aradan birkaç gün geçmişti ki, elime bir Atlas geçti. Ablalarımın okulda kullandıkları Dünya Atlası.

     Atlas’ı ilk elime aldıktan sonra bir daha bırakamadım. Müptelası oldum adetâ. O küçük ellerim ve yüreğimle, her akşam sayfalarını çevirip çevirip bakıyordum.

     “Dünya Atlası”nın ve “Haritalar”ın, 9 yaşındaki bir çocuğun ilgisini bu kadar çekmesi normal midir, bilemem, ama benim ilgimi çizgi filmler kadar çok geçmişti. Müthiş hoşuma gidiyor, beni büyüleyecek derecede ilgimi çekiyordu: Mavi boyayla boyanan yerler denizler ve okyanuslardı, kahverengi olanlar dağlardı, eğer kahverengi olanlar çok koyu boyanmışsa o dağlar çok yüksek dağlardı, hele hele o ince mavi çizgiler yok muydu, nehirler, ırmaklar, akarsular, en çok da onlar hoşuma gidiyordu. Ne güzel ince ince süzülüp gidiyorlardı, mavi mavi akıyorlardı…

     Bir yıl sonra, 4. sınıftan itibaren “Coğrafya” dersi görmeye başladık okulda. En sevdiğim dersti tabiî.

     Şimdi bunu söyleyeceğim ama bana inanır mısınız bilmem; 10 yaşında ve ilkokul 4. sınıf öğrencisiyken, dünya haritasındaki bütün ülkelerin yerlerini biliyordum. Okyanus üzerindeki küçük ada ülkelerine kadar hem de. Sınıf öğretmenimiz “Ben bile tüm ülkelerin yerlerini bilmiyorum ama sen biliyorsun” diyordu. Tüm sınıfın önünde söylüyordu. Hepsinin tek tek başkentlerinin ismini de biliyordum üstelik, ezbere.

     Bir gün öğretmenimiz, okulun müdürünü ve diğer sınıfların öğretmenlerini de sınıfımıza getirdi. Tahtaya büyük bir dünya haritası çizdi. Sonra da beni kaldırıp, harita üzerindeki tüm ülkelerin sınırlarını çizmemi, içine ülkenin ismini ve başkentinin ismini yazmamı istedi.

     Ama dedim ya, ben anlatıyorum fakat siz bana inanmasanız da gocunmam. Fakat Allâh şahidimdir; yaşadığım olayı anlatıyorum. Öğretmenimin istediği şeyi eksiksiz yapmıştım. Okul müdürü ve diğer öğretmenler (ki hepsi Alman), şaşırıp kalmışlardı. Zaten bizim öğretmenimiz bunu yapabileceğimi bildiği için, diğer öğretmenlere ve müdüre de göstermek için onları da çağırıp gözlerinin önünde yaptırmıştı bunu bana.

     Bu ilgi ve sevgi, bende ortaokul ve lise boyunca da devam etti. Diyebilirim ki, o tarihten bu yana hiç terk etmediğim bir alışkanlığım vardır. Hemen her akşam bir saat, yatmadan önce sadece Dünya Atlası’nı incelerim. 30 yıldır yapıyorum bunu ve bu huyumu hiç terk etmedim. Her akşam bir saat Dünya Atlası’na bakarım, yatmadan önce yatağımda uzanarak, bir saatimi sadece atlasa bakarak geçiririm. Adresim, mesleğim, medenî halim, herşeyim değişir ama bu huyum değişmez. İster Almanya’da olayım ister Türkiye’de, ister öğrenci olayım ister çalışan, ister evli olayım ister bekâr; bu huyum hiç değişmez / değişmedi.

     Ortaokul, lise ve üniversite dönemlerinde her akşam yatmadan önce bir saat Dünya Atlası’nı inceledikten sonra, ışıkları kapattıktan sonra da hemen uykum gelmez, bir saat da karanlıkta hayâl kurardım. O ülkelere gitmenin, o gizemli şehirlerde gezmenin hayâli. Bir gece Afrika’da bir ülkedeyim düşlerimde, bir gece Asya’da, Latin Amerika’da.

     Üniversiteyi birlikte okuduğum ve aynı öğrenci yurdunda kaldığım arkadaşlarıma sorarsanız, ki onların çoğu aramızdadır, kalemleriyle ve değişik faaliyetleriyle bilinen insanlardır, siz de tanıyorsunuz, sorabilirsiniz, anlatırlar size. Bana, “Atlas’a baktığın kadar ders kitaplarına baksaydın iki senede Doç. Dr. olurdun” derlerdi. Öğrenci yurdunda kaldığım odanın duvarlarını haritalarla kaplamıştım. Kendim çizdiğim haritalar üstelik. Gider Diyarbakır şehir merkezindeki bir kırtasiyecide beyaz resim kartonları alır, yurttaki odamda haritalar çizer, duvara asardım. Dünya Haritası, İslam Dünyası Haritası, Ortadoğu Haritası, Kürdistan Haritası; ne istersen. Hepsini de kendim çizerdim. Avrupa, Amerika, o kadar hassas davranmazdım ama İslam Dünyası’na gelince o “ülke sınırları”nı çizmeyi pek sevmezdim. Hani “Ümmetçi”yiz ya; o bakımdan yani.

     Hal böyle olunca, hep bir “seyyâh” olmayı hayâl ettim. İşte ileride ülke ülke gezecek, gezi yazıları yazacak, o ülkeleri Türkiye’deki insanlara tanıtacaktım. Böyle hayâllerim vardı işte, tâ çocukluğumdan beri.

     – Şimdiye kadar kaç ülkeyi gezip kaleme aldınız?

     – Toplam 25 ülke gezdim şimdiye dek. Afrika’da Mısır ve Kenya, Asya’da Pakistan, Filistin, İran, Katar, Bangladeş, Avrupa’nın ise neredeyse yarısı. Fakat Amerika ve Avustralya kıt’âlarına gitmek hiç nasib olmadı şimdiye kadar.

     – Bunları bölüm bölüm yayınlıyorsunuz. Dizi şeklinde?

     – Cilt cilt kaleme alıyorum. Her gezi dizisi, Seyahatname’nin bir cildi oluyor. Ölünce arkamdan böyle cilt cilt kaleme alınmış bir Seyahatname bırakmak istiyorum işte. Evliya Çelebi’nin (Türk seyyâh), İbn-i Batuta’nın (Berberî seyyâh), İbn-i Faldan’ın (Kürt seyyâh), Karl May’ın (Alman seyyâh), Marco Polo’nun (İtalyan seyyah) yaptığı gibi.

     – İlginç bir seyyahsınız. Kaleme aldığınız seyahatnameler, şimdiye kadar gezip yazdığınız bu ülkelerden nasıl tepki aldı, herhangi bir karşılık gördü mü? Yani kıymetinizi bildiler mi?

     – Yaptığım geziler ve yazdığım gezi yazıları hakkında Almanya, İsviçre, Liechtenstein, Makedonya, İran ve Doğu Türkistan medyasında haber ve makaleler yazıldı. Farklı ülkelerin medyalarında güzel bir ilgi oldu.

     Seyahatnamelerim İran’da Farsça’ya, Doğu Türkistan’da Uygurca’ya çevrildi.

     Urumçi’de bulunan yayın organlarınının ve medya temsilcilerinin bana aktardığı bilgiye göre, Doğu Türkistan’da en çok sevilen ve okunan yabancı yazar benmişim. Allâh onlardan razı olsun; özellikle Uygur gençleri çok seviyorlarmış.

     Yazdığım bu gezi yazılarından dolayı Liechtenstein Prensliği Turizm Bakanlığı, Avusturya Vorarlberg Eyaleti Turizm Bakanlığı ve Çek Cumhuriyeti Marianske Lazne Belediyesi’nden teşekkür mektupları aldım. Direk devlet adına gönderilen resmî mektuplar, teşekkür mektupları.

     Almanya’nın en büyük filozofları, kitaplarında seyahatnamelerimden bahsettiler. Beni, Hitler’e karşı mücadele eden Yahudî kadın aktivist ve edebiyatçı Hannah Arendt’e benzetiyorlar.

     Bir de seyahatnamelerim, Türkiye’deki bazı okullarda öğrencilere ders olarak okutuldu.

     Ayrıca Alman toplumu, Türk toplumu ve bir de Kürt toplumu, her üç toplumda bir lakabım oldu; bana bir lakap taktılar. Almanlar bana “Doğu’nun Karl May’ı” lakabını, Türkler bana “Çağdaş Evliya Çelebi” lakabını, Kürtler de bana “Kürtler’in Evliya Çelebi’si” lakabını taktılar. Bir de Türkiye’deki İslamî camiânın taktığı “Modern Seyyâh” lakabı var.

     Tabiî bütün bunlar, seyahatnamelerimiz henüz kitap olarak yayınlanmadığı halde yaşadığımız güzellikler. Kitaplaştırıldıktan sonra inanıyorum ki Allâh-û Teâlâ çok daha büyük güzellikler ve mutluluklar yaşatacaktır bize.

     – Niçin Seyahatname? Bu çalışmayı yapmaktaki amacınız veya amaçlarınız nedir? Neyi hedefleyerek gezi yazıları kaleme alıyorsunuz? Ve sizin kaleme aldığınız gezi yazıları, Sediyani Seyahatnamesi, nasıl bir özelliğe sahiptir? Onlarla ilgili toplumun neyi bilmesi gerekir, neyin bilincinde olarak sizin gezi yazılarınızı okuması gerekiyor?

     – Allâh sizden razı olsun. Bu soruyu sorduğunuz için çok mutlu oldum. Çünkü anlatmak istiyorum. İnsanlar bazı şeyleri bilmiyor, bu seyahatnamelerin salt gezi yazıları olduğunu sanıyorlar. Bunları yazmakla neyi amaçladığımızı bilmedikleri için, niçin bu kadar önemsediğimizi ve vaktimizin büyük çoğunluğunu onlara ayırdığımızı anlamıyorlar, doğal olarak.

     Seyahatname’yi kaleme almakta 4 önemli amacımız var:

     BİR – Öncelikle, bugüne dek yazılmış tüm seyahatnamelerin amacı ile aynı. Dünyanın değişik ülkelerini gezip onları her açıdan kaleme alarak farklı yönleriyle tanıtmak, kendi ülkeme ve toplumuma okutmak. Bu bilinen şey, işin görünür tarafı.

     İKİ – Seyahatnamemizi yıllardır yakından takip eden okuyucularımızın bildiği üzere, bunu yaparken, yalnızca o ülkeler hakkında birtakım bilgiler sunmak gibi sıradan bir amaçla yetinmiyor, bilâkis o ülkeler üzerinden kendi ülkemize bakıyor, başka toplumları seyrederek, başka coğrafyaları gözlemleyerek kendimizi tanımaya çalışıyor, kendi ülkemize farklı gözlerle bakmayı öğreniyoruz.

     Bölüm bölüm kaleme aldığımız gezi yazılarımız ve hemen ardından, gezdiğimiz ülkeler ile ilgili kaleme aldığımız yazılarımızda şöyle bir “yol haritası” takip ediyoruz: Gezi yazılarımızda, dünyadaki diğer ülkelerin şehirlerini, köylerini, dağlarını, nehirlerini ve göllerini gezerken, o ülkelere, o ülkelerdeki sosyal yaşama, o topraklarda yaşayan insanların ve toplumların yaşantılarına ve kurdukları hayat düzenine “kendi gözlerimizle” bakıyor, başka ülke ve toplumları “bir Türkiyeli gözüyle” temaşa ediyor, yabancı topraklarda şahîd olduklarımızı kendimizin bakış ve anlayışıyla mizansen yaparak işliyoruz. Bunu, üslûb ve edebiyatın gücünden yararlanarak, hiciv ve mizansen san’atını kullanarak yapıyoruz. Bu bölümler bittikten sonra bu sefer vücûdumuzu yüzseksen derece çevirip tam aksini yapmaya başlıyoruz. Bu kez, önce yaptığımızın tam tersini yapıyoruz; geziyi yaparken yaptığımızın yüz seksen derece tersini yapmaya başlıyoruz. Bu kez de “onların gözleriyle” kendi ülkemize bakıyor, kendi ülkemizi ve toplumumuzu “başkalarının gözleriyle” temaşa ediyor, “başka ülke ve toplumların penceresinden” kendi coğrafyamıza, yurdumuza bakıyoruz. Yani anlayacağınız, gezi yazıları esnasında yaptığımız, önce “AYNI GÖZLE YÜZ DEĞİŞİK ÜLKEYİ GEZMEK” (Türkiyeli gözüyle yüz değişik ülkeyi gezmek), hemen akabinde de “AYNI ÜLKEYE YÜZ DEĞİŞİK GÖZLE BAKMAK” (Türkiye’ye yüz değişik gözle bakmak) oluyor.

     Benim şöyle bir cümlem var, “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabımın önsözünde yazmışım: “Mârifet; aynı gözle yüz değişik ülkeyi gezmek değil, aynı ülkeye yüz değişik gözle bakabilmektir.”

     Gezi yazılarını yazarken, işte biz bu iki şeyi aynı anda yapmaya çalışıyoruz. Gezdiğimiz ülkeleri anlatırken ve oralarda yaşadıklarımızı kaleme alırken, bunu “kendi gözlerimizle bakarak” yapıyoruz. Bu bazen “bir Türkiyeli gözüyle” oluyor, bazen “bir Kürt gözüyle oluyor”, bazen “Türkiyeli bir Müslüman gözüyle” oluyor, bazen de “bir Elâzığlı gözüyle” oluyor.

     Bu kısımlar daha çok mizahî bir dille anlatılıyor; okuyucuyu gülmekten kırıp geçiren bir üslûp kullanılıyor. Yani orada yaşadıklarımızı ve başımıza gelenleri anlatırken, espirili bir anlatımla anlatıyoruz.

     Kesinlikle gezdiğim ülkelerdeki toplumları kötülemiyorum, onların kültür ve yaşayışlarını karalamıyorum. Böyle bir yola başvurmaktan özellikle kaçınıyorum.

     Bu bölümleri, “kendi gözlerimizle diğer ülkelere bakmak” kısmını mizahî, komik bir dille anlatıyorum. Yani tabir caizse, “bizim köyden bir deli oğlan gurbete gitmiş” tadında anlatıyorum.

     Diğer boyut ise, yani “Aynı ülkeye yüz değişik gözle bakmak”; başkalarının gözüyle kendi ülkemize bakmaya çalışıyoruz. Bu kısım da işin ciddî tarafı. Bir önceki kısım işin eğlenceli tarafıydı, bu kısım ise işin ciddî tarafı. Yani kendi gözlerimizle diğer ülkelere bakarken eğlenceli bir dil, başkalarının gözüyle kendi ülkemize bakarken ciddî bir dil.

     Yaşadığımız ülkede pekçok sorun var; ülkeye egemen olan ırkçı – şovenist rejimden kaynaklanan pekçok sıkıntıyla mücadele ediyoruz. Çünkü yaşadığımız ülkede ırkçı – şovenist bir devlet kurulmuş. Yani ideolojik bir dil kullanmaktan pek hoşlanmam ama, Türkiye’de kelimenin tam mânâsıyla faşist bir rejim vardır. Türk’ten, Türkçe’den ve Türklük’ten başka hiçbir şeye hayat hakkı tanımayan faşist bir rejim. 1992’de Güney Afrika’da Apartheid rejimin yıkılmasından sonra şu anda TC, dünyanın en ırkçı rejimidir. Yeryüzünün en ırkçı – faşist iki devleti, Türkiye ve Myanmar’dır şu anda.

     Türk olmayanların bırakın kendi kimlikleriyle hayatlarını idame etmelerini ve varlıklarını sürdürmelerini, onların varlığı anayasal olarak hiç tanınmıyor bile. Yani gazeteler ne yazarsa yazsın, siyasîler meydanda hangi “kardeşlik” nutuklarını çekerse çeksin, o sadece onları bağlar, gerçeği bağlamaz. Gerçek, Anayasa’da yazılı olandır. Ve Anayasa’ya göre Türk dışında kimse yoktur, Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür. Bitti, bu kadar!

     Sen istediğin kadar meydanlarda, televizyon ekrânlarında “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevip” kendi bakanlarını salya sümük ağlat; bunlar sadece seni bağlar. Çünkü senin yönettiğin devletin anayasası, “Bütün Yaradılanlar Türk’tür” diyor.

     Ülkemizde binlerce yerleşim biriminin, köylerin ve şehirlerin isimleri sırf Türkçe değil diye zorla değiştirilmiş, Türk olmayanlar kendi anadillerinde eğitim göremiyorlar, bırakın Müslüman olmayanları, Hanefî – Sünnî olmayanlar bile kendi mezheplerine göre dînî eğitim alamıyorlar, hatta ibadetlerini dahi yapamıyorlar, Müslüman hanımlar başörtüyle okuyamıyorlar, başörtülü olarak sosyal hayatta yer alamıyorlar.

     Köyler ve şehirler, isimleri Türkçe değil diye zorla değiştirilip uyduruk Türkçe isimler veriliyor. Kürtler, anadiliyle eğitim alamıyorlar, 75 milyonluk ülkede 30 milyon kişinin konuştuğu bir dil Kürtçe, ve bu dilin hukukî düzlemde hiçbir geçerliliği yok. Hatta yasak! Alevîler, kendi mezheplerine göre eğitim alamıyorlar, Alevî çocukları okulda mecburî bir şekilde Sünnî dînî eğitime tabi tutuluyorlar, cemevleri için istedikleri statüyü elde edemiyorlar. Başörtülü kızlar, sırf başörtülü diye üniversite kapısından kovuluyorlar, inançlarından dolayı en temel eğitim hakları gaspediliyor. Şimdi bütün bunlar ne anlama geliyor? Bu yapılanların ismi nedir?

     Dünyanın diğer ülkelerine gidin ve istediğiniz ülkede istediğiniz kişiye sorun, bunların yaşandığı bir ülkede egemen olan siyasal mekanizmayı sorun, hepsi de size “Faşizm” diyecektir. Çünkü öyledir, Faşizm’dir. Bunun dünyanın her yerinde ismi Faşizm’dir.

     İşte ben gezilerimi yaparken ve bu gezi yazılarını kaleme alırken, dünyanın diğer ülkelerindeki uygulamaları araştırıp kendi ülkemin insanlarına okutuyor, Türkiye’de bize dayatılan “tek ırk, tek dil, tek mezhep” faşizminin çağdışı bir anlayış olduğunu, dünyanın diğer ülkelerinde durumun hiç de böyle olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Yani kendi ülkeme “Dünyadan güzel örnekler” bulup önlerine sunuyorum. İşte, “Pakistan Modeli”, “İsviçre Modeli”, “Makedonya Modeli” gibi.

     Kendi ülkemin insanlarına şunu göstermeye çalışıyorum: “Bakın bizde asimilasyon politikaları var, coğrafî isimler zorla değiştirilmiş ama diğer ülkelerde böyle birşey yok, orda tabelalar, trafik levhaları çift dilli”… “Bakın bizde anadilde eğitim hakkı yok, ama diğer ülkelerde hiç de böyle değil. 2, 3, hatta 4 resmî dili olan ülkeler bile var”…. “Bakın bizde Alevî olsun, Şiî olsun, Şafiî olsun, herkes Hanefî mezhebine göre dîn dersi almak zorunda ama diğer ülkelerde böyle değil, kim hangi mezhebe mensupsa o mezhebe göre alıyor dînî eğitimini”… vs. vs. vs…

     Bana hep şöyle bir eleştiri geliyor: “Gezdiğin ülkelerin neden sadece hep güzel yönlerini anlatıyorsun? O ülkelerin hiç mi kötü yönleri yok? Ordaki devletler çok mu adil, hiç mi halkına kötülük yapmıyorlar?”

     Bana bu eleştirileri yapanlar, çünkü kibirli yetiştikleri için ve sadece kendini beğenmiş kibirli gazeteci – yazarların yazılarına alışık oldukları için, alışık değiller başkalarının onlardan daha iyi olduğunun yazılmasına. Onlar istiyorlar ki, gezdiğim ülkeleri hep kötüleyeyim, onlar da “Vay be, dünyada ne kötü devletler varmış” desinler ve Türkiye’de yaşadıkları için Allâh’a bin şükür etsinler! Çünkü Türkiye’nin Sosyal – faşist yazarlarından ve İslamo – faşist yazarlarından sürekli bunu görmüşler. Hep başka devletleri kötüle ama kendi devletine toz kondurma!

     Ben gezdiğim bütün ülkelerin mümkünse sadece iyi yönlerini, güzel taraflarını anlatmaya çalışıyorum. Bu, o ülkelerin güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmez, oralarda hiçbir sorunun olmadığı anlamına gelmez. Fakat bunları anlatsam kime ne faydası var ki? Başka ülkeleri ve toplumları gelip kendi ülkemin insanlarına kötülesem, bunun kime ne faydası var Allâh aşkına? Benim yüzümden insanlar o ülkelerden ve toplumlardan nefret edecekler; ötesi var mı? Bunun bana bir faydası var mı? Yok! Yok çünkü ben o ülkelerden sorumlu değilim. Benim görevim, başka ülkelerdeki zûlüm ve haksızlıklara karşı mücadele etmek değil ki; o, o ülkelerde yaşayan insanların görevi. Ben kendi ülkeme karşı sorumluyum, anlatabiliyor muyum? Benim görevim, kendi ülkemdeki zûlüm ve haksızlıklara karşı mücadele etmek.

     Örneğin ben bu seyahatnameleri kendi ülkemin insanlarına değil de, İsviçre, Makedonya, İran, Kenya, Bengladeş insanlarına yönelik yazmış olsaydım, o zaman tabiî ki Türkiye’de var olan ama onlarda olmayan güzellikleri yazardım, bizim ülkemizin güzel yönlerini kaleme alırdım. Böyle yapardım ki, onlar da bizdeki bu güzellikleri örnek alıp kendi ülkelerinde hâkim kılsınlar. Ama ben seyahatnamelerimi kendi ülkemin insanlarına yönelik yazıyorum, kendi vatandaşlarım okusunlar diye yazıyorum. Böyle olduğu için, tabiî ki yapılması gereken, İsviçre, Makedonya, İran, Kenya, Bengladeş gibi ülkelerde var olan ama Türkiye’de olmayan güzellikleri kaleme almak. O ülkelerin güzel yönlerini yazmalı ve anlatmalıyım ki, biz de bu güzellikleri örnek alıp kendi ülkemizde hâkim kılalım.

     Benim tarzım böyledir ve bu tarz, “komşu ülkelerde devrimci, kendi ülkesinde devletçi” olan Sosyal – faşist yazarlarımızın ve İslamo – faşist yazarlarımızın asla idrak edemeyecekleri bir tarzdır.

     ÜÇ – Bununla birlikte, yaptığımız gezileri anlatırken de, daha önce benzeri hiç yapılmamış bir anlatımla yapıyoruz. Gezileri, tamamen kendimize özgü, kendimizin geliştirdiği bir anlatım tarzı ve üslûbu ile anlatıyor, KENDİ İCÂDIMIZ OLAN BİR KALEM SAN’ATI KULLANIYORUZ. Türkçe edebiyatta gezi yazılarının yüzlerce örneği vardır ancak bizim anlatım tarzımız ve üslûbumuzla yapılmış başka bir örneği yoktur.

     Çok iddiâlı sözler oldu bunlar ama samimîyim. Bunları samimîyetle ve tamamen özgüven duygusuna sahip olarak söylüyorum. Gezi yazılarımızı baştan sona alıp dikkatli bir şekilde ve “alıcı gözüyle” okuyan herkes de bunu farkedecek, dolayısıyla rahatlıkla ifade edecektir.

     Çabamız, herhangi bir san’at dalının veya edebiyat türünün başarılı bir örneğini ortaya koymak değildir, daha önce yapılmış bir şeyi bir kez daha en iyi bir şekilde yapmak da değildir. Çabamız bunun çok daha ötesi içindir. GEZİ YAZILARINDAKİ ÇABAMIZ, KENDİMİZ YENİ BİR SAN’AT İCÂD ETMEK, KENDİMİZ YENİ BİR EDEBİYAT EKOLÜ BAŞLATMAKTIR. Bu geziler sadece gezi yazıları değildirler.

     Bunları, diğer bütün çalışmalarımızdan daha fazla önemsemimizin ve her paragrafını, her cümlesini, hatta her kelimesini titizlikle kaleme almamızın sebebi budur; bu üçüncü maddede izah etmeye çalıştığım bu çaba ve gayemizdir.

     DÖRT – Köklü bir tarih ve medeniyet geçmişine sahip olan, ancak ne hazindir ki son 200 küsûr yıldır talihinin ters dönmesi sonucu sürekli baskı, zûlüm, asimilasyon ve katliâmlar yaşayan, bugün itibariyle dilleri yasaklanıp varlıkları dahi inkâr edilen mazlum Kürt halkının, Kürdistan halkının, yeryüzünün “Kürdistan dışında kalan yerlerinde” bıraktığı tarih, kültür ve medeniyet mirasını bulup ortaya çıkarmak. Yani; “Kürdistan dışındaki Kürt izlerini” arayıp bulmak, onları ortaya çıkarmak, kaleme almak ve Kürdistan anavatanında bulunan Kürtler’i bu hususta bilgilendirmek.

     Kürtler’in Kürdistan’daki tarihi, zaten bilinen bir konu ve bu hususta Kürt yazar ve araştırmacılar tarafından, hatta Kürt olmayan yazar ve araştırmacılar tarafından da yüzlerce kitap, eser, binlerce yazı, makale kaleme alınıyor. Benim gezi yazılarımın amacı ise, Kürtler’in Kürdistan dışındaki tarihini kaleme almak. İşte bu, Kürtler açısından, Kürt tarih yazılımı açısından bir İLK. Yanılmıyorsam, bunu ilk kez ben yapıyorum.

     Sonuçta, hani okyanus üzerindeki uzak ada ülkelerinde yaşayan halklar hariç tutulursa, dünyada hiçbir millet, tarih boyunca sadece kendi topraklarında kalmamış. Kürtler de öyle. Kürtler tarih boyunca hiç mi çıkmadılar yani Mezopotamya dışına? Çıktılar, defalarca. Hem İslam’dan önce, hem de İslam’dan sonra. İşte meselâ, İranlı düşünür Dr. Ali Şeriatî anlatıyor, “Yunan Medeniyeti’ni Kürdistan’dan Yunanistan’a göç eden Kürtler kurmuştur” diyor. Sadece o değil; işte Kudüs’ü Haçlılar’dan kurtaranlar Kürtler, Mısır’ın başkenti Kahire’yi kuranlar Kürtler, Arakan’da Rohingya ülkesini kuranlar Kürtler, Afganistan’da Zend İmparatorluğu’nu, İran’da Med İmparatorluğu’nu vs. Bugün dahi, Kürdistan dışında kaç milyon Kürt yaşıyor, değil mi? İstanbul’da, Tahran’da, Bağdad’da, Pakistan’da, Mısır’da, Avrupa ülkelerinde, Amerika’da, Avustralya’da. Bulundukları yerlerde Kürtçe dergi ve gazeteler yayınlıyorlar, Kürt enstitüleri kuruyorlar, okullar, kütüphaneler, camiler açıyorlar.

     “Sediyani Seyahatnamesi”, işte bu Kürtler’in Kürdistan dışındaki, dünyanın farklı coğrafyalarındaki “Kürt izlerini” arıyor, onları bulup ortaya çıkarmaya çalışıyor. İsviçre’de Kürtler’le ilgili ne var? İtalya’da ne var? Pakistan’da, Bangladeş’te ne var? İran’da, Mısır’da ne var? Afrika’da Kürt izleri var mı, bulabilir miyim? Bunun peşine düşmüş “Kürtler’in Evliya Çelebi’si” İbrahim Sediyani.

     – Bu son maddeyi biraz daha açar mısınız? “Kürdistan dışındaki Kürt tarihi” derken neyi kastediyorsunuz?

     – Bakın; “Kürt tarihi” başka birşeydir, “Kürdistan tarihi” başka birşey. Tamam, elbette birebir ilişkili ama “anlam” olarak motamot aynı karşılığa gelmez. Çünkü biri bir halkın / milletin tarihidir, diğeri ise bir ülkenin / coğrafyanın tarihi.

     Biz “Kürdistan tarihi” dediğimiz zaman, bu sadece Kürtler’in tarihi değildir. Çünkü Kürdistan’da farklı milletler de yaşamış tarih boyunca. Asurlular yaşamış, Babilliler yaşamış, Sümerler yaşamış, Urartular yaşamış, Bizanslılar yaşamış, Persler yaşamış, Selçuklular yaşamış, Osmanlılar yaşamış vs. Günümüzde dahi Kürdistan’da sadece Kürtler yaşamıyor. Araplar var, Türkler var, Farslar var, Ermenîler var, Süryanîler var, Ezidîler var, Çerkesler var, hatta Balkan kökenliler var, hatta Yahudîler bile var.

     Biz “Kürt tarihi” dediğimiz zaman da, bu sadece Kürdistan’ın tarihi değildir. Çünkü Kürtler sadece Kürdistan’da kalmamışlar tarih boyunca, başka yerlere gitmişler, orda ülkeler, devletler, medeniyetler, kültürler kurmuşlar. Yunan Medeniyeti’ni kurmuşlar, Rohingya’yı kurmuşlar, Kahire’yi kurmuşlar, Endülüs’e bile çıkıp orda şehirler kurmuşlar. Bugün dahi Kürdistan dışında milyonlarca Kürt yaşamaktadır. Asya, Afrika, Avrupa, Amerika ve Okyanusya’nın farklı ülkelerinde.

     Kürt tarihçileri veya Kürt araştırmacı ve yazarları Kürt tarihini yazarlarken, Kürtler’in sadece anayurtlarındaki, yani Kürdistan’daki tarihlerini yazıyorlar. Benim kaleme aldığım gezi yazıları ise, yani “Sediyani Seyahatnamesi”, yapılmayanı yapıyor, Kürtler’in Kürdistan dışındaki tarihini yazıyor; Kürdistan haricindeki, dünyanın farklı ülkelerindeki ve coğrafyalarındaki “Kürt izleri”ni arıyor, onların izini sürüyor ve bulup ortaya çıkarmaya çalışıyor.

     İşte bu yüzden seyahatnamemiz, “Kürt tarih yazılımı” açısından bir İLK’tir. Bunu ilk kez ben yapıyorum.

     – Çok ilginç doğrusu. Öyleyse sizin gezi yazılarınızı en çok Kürtler okumalı ve sahiplenmeli, değer vermeli…

     – İnşallâh. 🙂 🙂 🙂

     – Asya, Avrupa ve Afrika’da onlarca ülke gezdiniz ve kaleme aldınız. Gezdiğiniz bu ülkelerde “Kürt izleri”ne çok rastladınız mı? Buldunuz mu epey hazine? 🙂 🙂 🙂

     – Çoook… Diyebilirim ki, şimdiye dek gezdiğim ve kaleme aldığım tüm ülkelerde “Kürt izleri”ne rastladım. Hepsini de yazdım ve Türkiye kamuoyuna okuttum.

     – Seyahatnamenizin şimdiye dek gezip kaleme aldığınız ülkeleri içinde bulup ortaya çıkardığınız “Kürt izleri”ni bize sıralayabilir misiniz? Şimdiye dek yazdığınız gezi yazılarındaki “Kürt izleri” hakkında bize bir döküman sunabilir misiniz?

     – Tabiî; seve seve…

     PAKİSTAN GEZİSİ

     Pakistan’ın başkenti İslamâbâd’da, Margalla Dağları’nın eteklerinde bulunan ve “Pakistan’ın sembolü” olan, minareleri Pakistan’ın en büyük övünç kaynağı olan kendi üretimleri “Şahin füzelerini” simgeleyen ve İslam dünyasının en muhteşem camilerinden biri olup binlerce kişinin aynı anda namaz kılabildiği ünlü Faysal Mescîdi’nin Dersim – Pertekli Kürt mimar Vedat Ali Dalokay tarafından yapıldığını, sadece bu da değil, Faysal Mescîdi’nin yanısıra, yine buradaki Pakistan İslam Cumhuriyeti Başbakanlık Kompleksi ve Pakistan Ulusal Anıtı’nın da 1991 yılında kaybettiğimiz Kürt mimar Vedat Ali Dalokay’ın eserleri olduğunu…

     “Pakistan Modeli”nin Kürt / Kürdistan Sorunu’nun çözümü için en ideal model olduğunu, çünkü her etnik kökenin ve her coğrafyanın kendi kimliğiyle “eşit şekilde” var olduğu bir idarî mekanizmaya sahip olduğunu…

     MISIR GEZİSİ

     Mısır’da “Kürd’üm” dediğiniz zaman insanların size karşı özel bir sevgi ve muhâbbetle yaklaştığını, Mısır’da Kürtler’e duyulan özel sevgi ve muhâbbetin sebebinin ise bu ülkeyi esâretten kurtarıp âbâd edenlerin, Selahaddîn Eyyubî ve çocuklarının olmasından kaynaklandığını…

     Mısır’ı esaretten kurtarıp âbâd edenlerin Kürtler olduğunu, antik Fustat kenti yakınlarında şimdiki başkent Kahire’yi kurup imâr edenlerin Kürt komutan Selahaddîn Eyyubî komutasındaki Kürtler olduğunu….

     Kahire’nin her yanında Selahaddîn Eyyubî’nin eserlerinin ve izlerinin görülebileceğini, ismi “Şara Selahaddîn” (Selahaddîn Caddesi) olan yolları, ismi “Midan-ı Selahaddîn” (Selahaddîn Meydanı) olan parkları, ismi “Mescîd’ul- Kurdî” (Kürt Camiî) olan camileri Kahire’nin değişik değişik yerlerinde görmenin mümkün olduğunu…

     Mısır’ın başkenti Kahire’de ismi “Mescîd’ul- Kurdî” (Kürt Camiî) olan iki tane caminin bulunduğunu, bunlardan birinin Selahaddîn Eyyubî’nin torunu ve doğduğum köyün kurucusu olup bizzat benim atam olan Okçu Yusuf tarafından kurulduğunu (içinde namaz kıldım)…

     Mısır topraklarında onlarca Kürt ve Çerkes devletleri kurulduğunu, Mısır’ı yüzyıllar boyunca Kürtler’in ve Çerkesler’in yönettiğini, Çerkesler’i Kafkasya’dan getirip Mısır’a yerleştirenlerin Kürtler olduğunu….

     Bugünkü Mısır Arap Cumhuriyeti bayrağında “Selahaddîn Eyyubî kartalı” sembolü bulunduğunu…

     Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’e Mısır kapısını açanların Kürtler olduğunu, bu “hizmetlerinin” karşılığı olarak da Osmanlı’dan sadece ihanet ve katliâm gördüklerini…

     Kürt basın ve yayıncılığının beşiğinin Mısır’ın başkenti Kahire olduğunu, Mikdad Midhad Bedirhan ve kardeşi Abdurrahmân Bedirhan tarafından yayınlanan ve “tarihteki ilk Kürtçe gazete” olan “Kürdistan” gazetesinin 1898 yılında Kahire’de yayın hayatına başladığını…

     Aynı gazetenin yayınlandığı ve 1898 yılında kurulan “Kürdistan Gazetesi Matbaası”nın da “tarihteki ilk Kürt matbaası” olduğunu, ondan 13 yıl sonra, 1911 yılında Ferecullâh Zeki el- Kurdî tarafından “Metbaa Kûrdistan a İlmîyye” (Kürdistan İlmîyye Matbaası) adında bir matbaa kurulduğunu ve bunun Kahire’de açılan ikinci Kürt matbaası olduğunu…

     25 Kasım 1957 tarihinde Suriye Kürdistanı’nın (Rojava) başkenti Qamîşlo’ya bağlı Telmâruf köyünde dünyaya gelen Şeyh Mûhâmmed Mâşuq el- Haznewî’nin Kahire’deki dünyaca ünlü El Ezher Medresesi’nde okuyan ilk Rojavalı Kürt olduğunu ve Rojavalılar tarafından kendisine “Mısır’ın Şeyh Said’i” lakabı verildiğini…

     Mısır’ın başkenti Kahire’nin güneyinde “City of the Dead” (Ölüm Şehri) diye bir semt olduğunu ve Kahire’nin en gizemli semti olduğunu, semtin tamamının mezarlıktan oluştuğunu ve insanların mezarlar arasında gecekondu evleri yapmış yaşadıklarını, “Ölüm Şehri”nin en gizemli yerinin ise “Şeyh’ul- Kurdî” denilen Kürt şeyhinin mezarı olduğunu, 1966 yılında vefât eden bu Kürt şeyhinin Allâh’ın kelâmını ezbere bildiğini, nereye giderse gitsin Qûr’ân-ı Kerîm’i hep yanında taşıdığını ve sürekli beyaz bir ata bindiğini, ayrıca Kürt şeyhinin mezarının bulunduğu sokağın isminin de “Kürt Şeyhi Sokağı” olduğunu…

      Son yarım asırlık zaman zarfında İslam dünyasında Kürtler hakkında yazılan ve Kürt halkının yanında bir duruş sergileyerek kaleme alınan en ciddî ve vicdanlı kitap olan “El- Ekradu: Yetâma el- Muslîmîne” (İslam Ümmetinin Yetimleri: Kürtler) adlı kitabı kaleme alan Arap doktor ve siyasetçi Dr. Fehmi Şinnawî’nin Mısırlı olduğunu…

     2006 yılında çekimleri yapılan ve sinema çevrelerince “ilk feminist Kürt sineması” olarak adlandırılan “Stêrk di Nav Rojêde Bêrengin” (Yıldızlar Gündüz Renksizdir) adlı filmin Mısır’ın başkenti Kahire’de çekildiğini…

     İTALYA GEZİSİ

     İtalya’nın kuzeyindeki Trentino – Alto Adige (Trentino – Güney Tirol) bölgesinin tıpkı Kürdistan’a benzediğini, halkın anadilinin başka ama ülkenin resmî dilinin başka olduğunu, ayrıca İtalya devletinin bu coğrafyada uygulamaya çalıştığı asimilasyon politikasının Türk devletinin Kürdistan coğrafyasına uyguladığı asimilasyon politikasıyla benzerlik gösterdiğini…

     ALMANYA VE İSVİÇRE GEZİSİ

     Kürdistan’ın ikiye bölünmüş şirin ama dertli bir ilçesi olan Ceylanpınar’ın Avrupa’da da “kardeşleri” olduğunu, tıpkı Kürdistan’da Serê Kanî (Ceylanpınar), Kaniya Ğezalan (Akçakale) ve Tırbê Spiyê (Şenyurt) ilçelerinin Türkiye ile Suriye arasında ikiye bölünmüş olması gibi, Avrupa’da da benzer parçalanmaya maruz kalan ilçelerin bulunduğunu, Laufenburg ve Rheinfelden ilçelerinin Almanya ile İsviçre arasında ikiye bölünmüş yerleşim birimleri olduğunu…

     “İsviçre Modeli”nin Kürt / Kürdistan Sorunu’nun “Kürtçe’nin 2. resmî dil olması” ve “Kürtçe anadilde eğitim” noktasında en ideal model olduğunu, çünkü ülkede konuşulan tüm yerli dilleri “resmî dil” statüsüne alan İsviçre’nin tam 4 tane resmî dili olduğunu, herkesin kendi diliyle büyüdüğünü ve hayatın her alanında kendi anadiliyle var olduğunu….

     İsviçre’nin sembolü olan ve tüm saat ve çikolatalar üzerinde resmi bulunan Matterhorn adlı dağın “dil”e benzediği için ülkenin sembolü seçildiğini, çünkü İsviçre’nin tüm dünyaya verdiği en önemli ve birinci mesajın, “Tüm dillere özgürlük” mesajı olduğunu…

     Avrupa’ya medeniyetin “iki nehir arası” coğrafya Mezopotamya’dan gittiğini, Batı dillerinin kaynağının da Kürtçe olduğunu, Kürtçe’nin tüm Avrupa dillerinin anası olduğunu, “Nehirler Ülkesi Kürdistan”dan Avrupa’ya medeniyet geçişi nedeniyle Avrupa’daki nehirlerin isimlerinin dahi Kürtçe olduğunu, Avrupa’nın en uzun 2.ırmağı olan ve 10 ülkenin topraklarını sulayan Tuna Nehri’nin (Almanya ve Avusturya’daki adı “Donau”, Slovakya ve Ukrayna’daki adı “Dunaj”, Macaristan’daki adı “Duna”, Hırvatistan ve Sırbistan’daki adı “Dunav”, Bulgaristan’daki adı “Dunaw”, Romanya ve Moldova’daki adı “Dunǎrea” şeklindedir) isminin kaynağının Kürtçe’de “İkisu” anlamına gelen “Duav” kelimesi olduğunu, Avrupa’nın en uzun 11. ırmağı olan ve 6 ülkeyi sulayan Ren Nehri’nin (İsviçre’deki İtalyanca adı “Reno”, İsviçre’deki Retoromanşça adı “Rain”, İsviçre, Liechtenstein, Avusturya ve Almanya’daki Almanca adı “Rhein”, İsviçre ve Fransa’daki Fransızca adı “Rhin”, Hollanda’daki Flamanca adı “Rijn” şeklindedir) isminin kaynağının Kürtçe’de “Akıntı, Akarsu” anlamına gelen “Rıjın” kelimesi olduğunu, İsviçre topraklarında akan Aar Nehri’nin isim kaynağının da Kürtçe’de “Ateş Suyu, Ateşli Su, Alev Alan Su” anlamına gelen “Avaar” kelimesi olduğunu, hatta hatta, “nehir” sözcüğünün Batı dillerindeki karşılığı olan “river” (İngilizce), “río” (İspanyolca), “rivière” (Fransızca), “reka” (Rusça), “rijeka” (Sırpça), “riçka” (Ukraynaca) sözcüklerinin hepsinin kaynağının Kürtçe’de “akıntı, akarsu” anlamına gelen “rıjın” sözcüğü olduğunu, çünkü Batı’ya medeniyetin ve dolayısıyla sözcüklerin “Nehirler Ülkesi Kürdistan”dan geçtiğini…

     ARNAVUTLUK VE MAKEDONYA GEZİSİ

     Kürdistan’ın Balkanlar’da bir “ikiz kardeşi”nin olduğunu ve bunun Makedonya olduğunu, Makedonlar ile Kürtler’in ve aynı zamanda Makedonya ile Kürdistan’ın her yönden biribirine benzediklerini…

     Kürdistan’daki Van Gölü ile Van – Tatvan şehirlerinin de “ikiz kombinasyonlar” gibi Makedonya’da “ikiz kardeşleri”nin olduğunu, bunların Ohri Gölü ile Ohri – Struga şehirleri olduğunu…

     “Makedonya Modeli”nin Kürt / Kürdistan Sorunu’nun “Kürtçe’nin 2. resmî dil olması” ve “Kürtçe anadilde eğitim” noktasında ideal bir model olduğunu, çünkü ülkede konuşulan 1. dil Makedonca ile 2. dil Arnavutça’nın, her ikisinin de “resmî dil” statüsünde olduğunu, diğer dillerde ise “anadilde eğitim”in sağlandığını…

     İRAN GEZİSİ

     İran’ın “Kürdistan” adında bir eyaleti olduğunu ve başkentinin Senendec olduğunu, orada Kürtler’in yaşadığı yerin isminin “Kürdistan” olduğunu, Kürdistan’da düzenlenen futbol liginin de İran Futbol Federasyonu tarafından resmî olarak “Kürdistan Ligi” olarak adlandırıldığını, Kürdistan’ın başkenti Senendec’deki üniversitenin adının da “Kürdistan Üniversitesi” olduğunu, Kürdistan eyaletinden İran İslam Cumhuriyeti Parlamentosu’na giden milletvekillerinin “Kürdistan milletvekili” sıfatıyla parlamentoda yer aldıklarını…

     İran devlet radyo ve televizyonu Sedâ û Simâ (IRIB)’nın bir kanalının Kürtçe yayın yaptığını (canlı yayın konuğu oldum)…

     İran’ın en büyük sanatçı ve yönetmenlerinin Kürt olduğunu…

     İran’ın başkenti Tahran’da bir otobanın isminin “Kürdistan Otobanı” olduğunu…

     İran’ın başkenti Tahran’daki Cemşidîye Tabiât Parkı içindeki bir restoranın isminin “Kürdistan Restoranı” olduğunu…

     İran ülkesini kuranların Medler olduğunu ve Zağros kökenli Medler’in de Kürtler’in ataları olduğunu, Med İmparatorluğu (M. Ö. 678 – M. Ö. 549)’nun kutsal başkentinin bugünkü başkent Tahran’ın sadece 15 km güneyinde bulunan Şehr-i Rey olduğunu…

     İran ve Afganistan tarihinin en büyük komutanı olan, İran ve Afganistan Zend İmparatorluğu’nun kurucusu olan Mûhâmmed Tuşmal Kerimxan Zend (1704 – 79)’in Şiraz doğumlu bir Kürt olduğunu, Lekistanlı bir Kürt ailenin çocuğu olduğunu…

     İran’ın başkenti Tahran’da bulunan ve ülkenin en büyük mezarlığı olup bir “şehîdler kabristanı” olan dünyaca ünlü Beheşt-i Zehrâ’nın içinde 1988 Halepçe Katliâmı Şehîdleri anısına inşâ edilmiş “Halepçe Anıtı” bulunduğunu…

     KENYA GEZİSİ

     Bugün dünyanın en çok sevilen sıcak içeceği olan “kahve”yi ilk yapıp içen ve keşfeden kişinin bir Kürt olduğunu, 16. yy’da yaşamış olan, Kürdistan’ın Botan bölgesinden (bugünkü Şırnak – Cizre) Yemen topraklarına hîcret etmiş ve Aden şehrinde kendi medresesini kurup talebe yetiştiren, İslamî irşâd ve eğitim faaliyetleriyle meşgul olan bir Kürt İslam âlimi olan Cemaleddîn Ebû Abdullâh Mûhâmmed ibn-i Saîd’in sıcak kahveyi keşfedip ilk içen kişi olduğunu, dolayısıyla bugün dünyanın en sevilen sıcak içeceği olan kahveyi bir Kürd’e borçlu olduğumuzu…

     BANGLADEŞ GEZİSİ

     Bangladeş ve Arakan (Rohingya) seyahatnamesine yeni başladım ve orda da Bangladeş topraklarını Müslümanlaştıran ve oraya İslamî dâveti götürenlerin Kürtler olduğunu, Arakan (Rohingya) ülkesini Kürtler’in kurduğunu, bu coğrafya için kullanılan “Rohingya” isminin de Kürtçe olduğunu ve Kürtçe’de “Güneşin Doğduğu Ülke” anlamına geldiğini, çünkü Kürtler’in doğuda gittikleri en uzak topraklar olduğunu ve bu yüzden bu ismi verdiklerini, bütün bilgi ve belgeleriyle ortaya koyacağım ve bunu bilimsel olarak kanıtlarıyla birlikte kaleme alacağım, Allâh’ın izniyle.

     İşte bunun çaba ve gayretini vermeye çalışıyorum. Aslında dünyanın hangi ülkesini gezip kaleme alırsam alayım, ben hep Kürtler’i ve Kürdistan’ı yazıyorum. Çünkü seyahatnamenin her ülkesinde “Kürt izleri”ni arıyorum.

     Seyahatnameye ait makaleleri yeniden hatırlatayım, isterseniz. Seyahatnamenin makalelerinin başlıkları bile, bu çabayı ifşâ etmiyor mu? İşte, “Pakistan Modeli”, “Dünyada En Çok Merak Edilen Ülke: Mısır”, “Mısır Kürt Cumhuriyeti”, “Nehirler ve Dikenliteller”, “Tirol’un Bir de Güneyi Var”, “İsviçre Modeli”, “Matterhorn”, “Nehirler Kürtçe Akar”, “Makedonya Modeli”, “Benim Adım Makedonya”, “Balkanlar’ın Kürtler’i: Makedonlar”…

     Sediyani Seyahatnamesi’nin tamamen “Kürdî” bir mantaliteyle kaleme alındığı, sadece makalelerin başlıklarına bile baktığınızda belli olmuyor mu?

     – Hocam yaptığınız iş halkımız için çok kıymetli hakikaten. Bir Kürt olarak bunları dinlerken bile göğsüm kabardı. Siz çok değerli bir çaba içindesiniz. Kürtler bu çalışmalarınızdan haberdar olmalı. Hatta bu gezi yazılarınızı Erbil’e göndermeli, Kürdistan Turizm Bakanlığı’na tanıtmalıyız. Kürtler için hiç kimsenin yapmadığı farklı bir çalışma yapıyorsunuz ve sahiplenmeli bunlar.

     – İnşallâh. 🙂 🙂

     – Dünyada başka hangi ülkeleri gezmeyi düşünüyorsunuz?

     – Allâh-û Teâlâ ömür verdikçe dünyada gezebildiğim kadar çok ülkeyi gezeceğim ve dünyadaki bütün ülkelerde “Kürt izleri”ni bulup ortaya çıkaracağım.

     – Allâh yardımcınız olsun. Biz de ilgiyle takip edecek ve severek okuyacağız.

     – Teşekkür ederim.

     – Son olarak neler söylemek istersiniz?

     – Kürtler, dünyanın en mazlum milletlerinden biridir. Kürtçe yasaktır. Kürdistan ise beş parçaya bölünmüştür. Kürtler, Kürtçe ve Kürdistan, üçü de statüsüz bırakılmıştır.

     Allâh Tebareke we Teâlâ, mazlumdan yanadır. Peygamber Efendimiz (saw), mazlumdan yanadır. İslam, mazlumdan yanadır.

     Allâh ve Resûlü’nün rızasını kazanmak istiyorsak, âzîz İslam dînine uygun hayırlı âmellerde bulunmak istiyorsak, Kürtler’e, Kürtçe’ye ve Kürdistan’a hizmet etmeliyiz. Bu onurlu ve şerefli hizmeti yapmak için Kürt olmanız da şart değildir. Allâh’tan ve hesap gününden korkan bir insan olmanız yeterlidir.

     Bölünüp parçalanmış, köy ve şehirlerinin isimleri zorla değiştirilmiş, dilleri yasaklanmış, her türlü zûlüm, katliâm, inkâr ve imhâ politikalarına maruz kalmış mazlum ve mustaz’âf bir millettir, Kürtler.

     Şu fanî dünya hayatında Kürtler’e, Kürtçe’ye ve Kürdistan’a hizmet etmekten daha şerefli, daha onurlu ve daha haysiyetli hiçbir iş yoktur.

     Cenab-ı Allâh son nefesime kadar bana bu hizmeti yapmayı nasip etsin.

     Röportaj: Cesim İlhan

     HABER DİYARBAKIR

     21 NİSAN 2013

kürdistan'ın sınırlarını genişleten seyyah 2

982 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir