Şeyh Said Sohbeti – 4

 

isediyani

 

 

 

 

 

 

 

şeyh said sohbeti

     Laik – kemalist esaslar üzerine kurulan ve bunu ırkçı – şoven bir çizgide hayata geçiren Cumhuriyet rejimine karşı gerçekleştirilen ilk büyük kıyam hareketi olan 1925 Şeyh Said Kıyamı’nın aziz rehberi Palu’lu Şeyh Said’in Diyarbakır’da idam edilerek şehîd edilmesinin 87. sene-i devriyesini idrak ediyoruz.

     İslam ve Kürdistan tarihinin o büyük liderini saygıyla, minnetle, özlemle ve rahmetle anıyoruz.

     Şeyh Said Efendi ve kıyamını daha iyi anlayabilmek, kıyamın mesajını günümüz insanlarına en temiz ve doğru bir şekilde (kıyamın özünü ve gayesini saptırmadan) aktarabilmek için, UFKUMUZ sitesi olarak Şeyh Said ve Kıyamı üzerine konunun uzmanı olan iki isimle saatler süren bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşiyi de bir sohbet havasında ifa ettik.

     9 – 10 Haziran 2012 günü Diyarbakır Prestij Otel’de gerçekleştirilen geniş katılımlı kongre neticesinde kuruluşunu ilân eden ve kısa adı AZADÎ olan “Ji Bo Maf, Dad û Azadîyê Înîsiyatîfa Îslamî ya Kurdistanê” (Hak, Adalet ve Hürriyet için Kürdistan İslamî İnisiyatifi) vesilesiyle, Şeyh Said ve Kıyamı’nın uzmanı olan bu iki ismin Diyarbakır’da biraraya gelmesini UFKUMUZ sitesi okuyucuları için bir fırsat olarak gördük ve kendileriyle Şeyh Said ve Kıyamı üzerine bir sohbet tertip etmek istediğimizi ilettik. Sağolsunlar, bizi kırmadılar.

     Her ikisi de “AZADÎ İnisiyatifi Kurucu Üyesi” olan bu iki isimle Diyarbakır’daki Ufuk Kültür ve Eğitim Derneği (UFUKDER) merkezinde yaptığımız ve dernek üyelerinin de dinleyici olarak hazır bulunduğu bu güzel sohbetimiz, üç saatten fazla sürdü.

     Bütün yönleriyle Şeyh Said Efendi’yi, öncesi, gelişimi ve sonrasıyla Şeyh Said Kıyamı’nı konuştuğumuz bu sohbette, verdikleri değerli bilgilerle bizleri aydınlatan isimlerden biri, ömrünü Şeyh Said dâvâsına adamış, Şeyh Said’in mezar yeri ve “iade-i itibar” gibi konularda hukukî mücadeleler yapmış, TBMM’ye mektuplar yazmış, kendisi bizzat Şeyh Said ailesinden, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Tahir’in torunu olan Av. Muhammed Dara Akar.

     Diğer isim de, yıllardır Şeyh Said hakkında yaptığı araştırmalarıyla bilinen, şu anda da “Bütün Yönleriyle Şeyh Said ve Kıyamı” adlı geniş kapsamlı ve belgeli / kaynaklı verilerle hazırladığı kitabını yazmakla meşgul olan, denilebilir ki Şeyh Said’in kendi ailesindeki fertler haricinde Şeyh Said hadisesini en iyi bilen isim, aynı zamanda sitemiz yazarı da olan İbrahim Sediyani.

     İlgiyle okuyacağınız ve oldukça uzun sürecek olan, bölüm bölüm yayınlayacağımız bu dosya, ne sadece söyleşidir ne de sadece sohbet. İkisi birdendir ve bu diziyi takip ederken, Şeyh Said ve Kıyamı ile ilgili çok detaylı bilgi sahibi olacak, ayrıca daha önce hiçbir yerde okumadığınız, duymadığınız bilgilerle karşılacaksınız.

     Şeyh Said’in torunu Av. Muhammed Dara Akar ve gazeteci yazar İbrahim Sediyani ile Diyarbakır’daki bu sohbeti, UFKUMUZ okuyucuları için sitemizin emektarları Fikri Amedî, Burhan Farqinî ve İdris Fidâ gerçekleştirdi.

     UFKUMUZ sitesi olarak, Şeyh Said ve Kıyamı ile ilgili bugüne kadar yapılmış belki de en doyurucu, en kapsamlı ve ayrıntılı söyleşiyi / sohbeti okuyucularımızın istifadesine sunmanın haklı kıvancını yaşıyoruz.

     Doyumsuz sohbetin 4. bölümünü ilginize sunuyoruz.

UFKUMUZ.COM

*

*    * 02

     UFKUMUZ – İbrahim Sediyani, Şeyh Said’le ilgili yazılan kitaplar ve O’nu anlatan kaynaklar, ağırlıklı olarak kıyam öncesi hazırlıklarını, kıyamın başlaması ve gelişme seyrini, bastırıldıktan sonra da estirilen devlet terörünü ve idamları anlatıyor. Ancak kıyamın rehberi Şeyh Said Efendi,  1923 yılında Cumhuriyet kurulduğunda 57 yaşında, 1925 yılında kıyam ettiğinde de 60 yaşındaydı. Dolayısıyla o son 3 yıl haricinde, Şeyh’in 57 yıllık bir hayatı daha var. Şeyh Said’in hayatıyla ilgili sadece son 3 senesi hakkında bu kadar çok yazılıp çizilmesine rağmen, 57 yıllık uzun bir dönemdeki hayatı hakkında çok az bir bilgiye sahibiz. Sizden Şeyh Said’in kyam haricindeki, yani kıyamla ilgisi olmayan o 57 yıllık hayatı boyunca neler yaptığını, nelerle iştigal ettiğini, ne tür faaliyetler ve çalışmalar içinde bulunduğunu öğrenebilir miyiz? Sonuçta bir İslam âliminden, bir halk liderinden bahsediyoruz. Böyle bir insan sadece kıyamıyla mı örnek bir liderdir? O’nun yaşantısı bizler için örnek değil mi? Bize yaşantısı hakkında ayrıntılı ve detaylı bir bilgi sunarsanız, seviniriz Hocam…

     İBRAHİM SEDİYANİ – Allâh razı olsun; tebrik ediyorum. Mükemmel bir soru sordunuz.

     Şeyh Said’in bizzat kendisi ve mübarek yaşamı, bereketli ömrü, son yılında gerçekleştirdiği âzîz kıyamdan bile çok daha fazla örnek teşkil edecek mahiyettedir. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

     Şeyh Said o kadar güzel bir insandı ki, O’nu sözle, kelimelerle anlatabilmek, o güzelliği sohbetlere sığdırabilmek mümkün değil.

kitap haber 01

     Bu coğrafyada öyle bir insanın yaşamış olmasını ve bize de kutlu bir miras bırakmış olmasını, sonraki nesiller olan bizler Allâh’ın bir lütfu olarak görmeliyiz. O mirası sahiplenmeli, devam ettirmeliyiz.

     1865 yılında, Mezire, yani bugünkü uydurma ismiyle Elâzığ ilinin Palu ilçesinde doğuyor, Şeyh Said. Adını “Mûhâmmed Said” koyuyorlar. Mûhâmmed Said bebek “kırkını çıkardığında”, yani 40 günlük olduğunda, bebeği alıp dedesi Şeyh Ali Septî’ye götürüyorlar. Şeyh Ali Septî ayağa kalkıyor, torununu kucağına alıyor, minik ve taptaze boynundan öpüyor ve şöyle diyor: “Torunum Said, Ümmet’in Said’i olacaktır.”

     Şeyh Said’in çocukluğunun ilk yılları Palu’da geçiyor. Daha sonra babası Şeyh Mahmud Fevzî Efendi tarafından Hınıs’a yerleştirilip ikâmet ettirilmiş, burada medrese tahsili görmeye ve “Fıkıh”, “Tefsîr” ve “Hâdis” dersleri almaya başlamıştır.

     Babası Şeyh Mahmud Fevzî’nin o zamanlar Palu, Hınıs ve Piran’da medreseleri vardı. Böylece Şeyh Said Efendi, daha çocukluk yaşlarından başlayarak, ilmî tahsilini babası Şeyh Mahmud Fevzî’nin medreselerinde, bölgenin en birikimli âlimlerinin yanında yapıyor.

04    

     UFKUMUZ – Kimlerin kimlerin yanında yapıyor Hocam?

     İ. SEDİYANİ – Palu’da Şeyh Hasan, Muş’ta Molla Mûhâmmed, Malazgirt’te Molla Musa ve Molla Abdulhamîd’in yanında yapıyor. Müthiş bir zekâya sahiptir, Şeyh Said. Henüz çocukluk çağında bu kıvrak zekâsı fark edilen küçük Said, babası tarafından özel bir eğitime tabi tutularak en yetenekli mollalardan İslamî ilimler alanında ciddî bir eğitim alıyor.

     Şeyh Said Efendi, zamanındaki âlimler içerisinde en muteber âlimlerin başında gelmektedir. Klasik medrese usûlüne vakıf olup, birçok kitabı ezbere dahi okuyabiliyordu. Ezberlediği normal hacimli birçok eserin yanında “İbn-i Abidîn”, “Tefsîr-ul Celâleyn” ve “Sahîh-i Buharî” gibi büyük hacimli kaynak eserleri ezbere bilir, “Melayê Cezirî Divânı”nı ve birçok divânı ezbere okurdu.

     Şeyh Said, İslamî eğitim sistemine göre tedrisat yapan medreselerde eğitim görmüş, dönemin en iyi dîn tedrisinden geçmiş, “Bediî”, “İstiare”, “Tefsîr”, “Hadîs”, “Usûl-i Fıqh”, “Sarf” ve “Nahîw” okumuştur. “İstiare”, “Bediî” ve “Beyan”ın kısımlarındandır. Şeyh Said dînî ve beşerî ilimleri aynı anda tahsil etmiş, her iki alanda da akademik donanımını tamamlamış eşsiz bir âlimdi. “İslam Felsefesi”, “Eski Yunan Felsefesi”, “Mantık”, “Astronomi”, “Felsefe”, “Geometri” ve “Matematik” derslerini okumuştu. Arapça’yı Kürtçe kadar iyi konuşuyor, okuyor ve yazıyordu.

     Şeyh Said, gençlik yaşından itibaren çevresinde ve ilim merkezlerinde sivrilmiş, tanınan ve itibar edilen bir kişilik olmuş, olgunluk çağında ise bölgede tartışmasız kabul gören saygınlığına, Nakşibendîlik’in “Postnişînlik” ünvânını eklemişti.    

     Babası Şeyh Mahmud Fevzî Efendi’nin vefâtıyla medrese ve tekke hizmetlerini yürütme vazifesi, ailenin büyüğü olan Şeyh Said Efendi’ye kalıyor tabiî.

     Şeyh Said’in torunu Abdulillâh Fırat’ın açıklamalarına göre, Şeyh Said’in kendisine bağlı 400’e yakın medresesi ve 500’e yakın tekkesi mevcut idi. Şeyh Said’in tüm bu kurumlarla teşkilâtsal bir bağı vardı. Bu medreselerin en bilinenleri Palu, Piran, Hınıs, Bingöl ve Muş’taki medreselerdi.

     Şeyh Said’in kütüphanesinde 10 bin yazma, 10 bin de matbu olmak üzere 20 bin cilt kitabı vardı. Bu eserlerin tümü kıyâmdan sonra laik rejim tarafından yakılmıştır.

  05

     Şeyh Said uzun boylu, esmer tenli ve narin yapılıydı. Temizlik ve şıklığa büyük özen gösteriyor, gabardin şalvarın üstüne, önü ibrişim işlemeli “Halep işi kırk düğme” yelek ve onun üstüne de pelerin giymeyi seviyordu. Ağarmış, apak olmuş sakalını kınalıyor, kızıl parıltı veriyordu.

     İslamiyet’te kına ve erkeklerin gözaltına sürme çekmesi sünnetti. O da Kürt erkekleri arasında yaygın olan modaya uyarak, ağarmış sakalını kınalıyor, kirpiklerinin altına sürme çekiyordu.

     Şeyh Said’in yüzü çok güzeldi. Gözleri derin, bakışları çok tatlıydı. O kadar güzel bir yüzü ve o derece tatlı bakışları vardı ki, yaşı ne kadar ilerlemiş olursa olsun genç bir delikanlı gibi dururdu. Simâsı, gözleri, bakışları, görende hayranlık bıraktırırdı.

06

     Şeyh Said Efendi ömrü boyunca üç defa evlendi. İkinci ve üçüncü evliliklerini, hânımı vefât ettikten sonra yaptı.

     UFKUMUZ – Evlilikleri hakkında bilgi verirseniz seviniriz Hocam?

     SEDİYANİ – Tabiî, seve seve.

     Elâzığ’ın Palu ilçesinden olan Şeyh Said Efendi, ilk evliliğini Bingöl ilinin Çan köyünden Şeyh Ahmed’in kızı Emine Hanım’la yapıyor ve bu evlilikten üçü erkek dördü kız olmak üzere yedi çocuğu oluyor.

     Şeyh Said’in kayınbabası olan Çanlı Şeyh Ahmed, kapatılan Refah Partisi Bingöl Milletvekili, şu anda ise HAS Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüsamettin Korkutata’nın dedesinin babasıdır.

     Döneminin en büyük İslam âlimlerinden biri olan Şeyh Ahmed’in üç kızı vardı. Hepsini de İslamî ahlak ve edebe göre yetiştirdiği kızlarından Emine Hanım’ı Şeyh Said’le, Rabiâ Hanım’ı Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Bahaddîn’le, diğer kızı Halime Hanım’ı da Şeyh Said’in amcası Şeyh Hasan’la evlendirdi. Tüm kızlarını aynı aileye verdi.

     Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Bahaddîn ve hanımı Rabiâ Hanım, HAKPAR Kurucusu ve Onursal Başkanı râhmetli Abdulmelik Fırat’ın dedesi ve ninesidir. Şeyh Said, bir kızını kardeşi Şeyh Bahaddîn’in oğluna vermiştir. Şeyh Said’in kızı Ayşe Hanım ile Şeyh Bahaddîn’in oğlu Şeyh Şahabeddîn, Abdulmelik Fırat’ın anne – babasıdırlar. Şeyh Said’in amcası Şeyh Hasan ve hanımı Halime Hanım ise, Doğru Yol Partisi Elâzığ Milletvekili râhmetli Ali Rıza Septioğlu’nun dedesi ve ninesidir. “Septioğlu” soyadı Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Septî’nin adından gelmektedir.

     Şeyh Said’in Emine Hânım’la olan eviliğinden üçü erkek, dördü de kız olmak üzere yedi çocuğu oluyor.

     Emine Hanım’ın vefâtından sonra “Cibranlı Halîd” olarak bilinen, 1921 yılında Erzurum’da kurulacak olan “Kürdistan İstiklâl Cemiyeti”, yani kısaca Azadî’nin kurucularından Cibranlı Halid Bey’in kızkardeşi Fatma Hanım ile evleniyor. Bu evliliğinden de Ahmed isminde bir oğlu oluyor.

     Şeyh Said’in üçüncü evliliği ise Nazife Hanım iledir. Bu son evliliğinden de Azize adını verdikleri bir kızı ve Abdulhalik adını verdikleri bir oğlu oluyor.

07    

     Şeyh Said yalnızca ilmî birikimi ve hem dînî hem de beşerî ilimler sahasındaki uzmanlık ve otoriterliğiyle kendisine gıpta ile yaklaşılıp itibar edilen bir İslam âlimi değil, aynı zamanda örnek kişiliği, alçakgönüllülüğü, mütevazî yapısı, insanlara sevgi ve hoşgörüyle yaklaşması, bulunduğu tüm ortamlarda insanlarla rahat dostluklar kurup sıcak ilişkiler içinde bulunan bir kişi olarak da toplumda çok sevilen ve değer verilen bir insandı.

     Şeyh Said Efendi’nin hitâbeti güçlü, irticalî konuşmaları meşhurdu. Büyük oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi, “Benim babam konuşunca tesirinde kalmamak mümkün değildi” demektedir.

     Şeyh Said, vereceği icâzeleri belağâti ve fesahâti güzel, edebî bir dille yazardı. Birine icâze verdikten sonra o talebesini yanına alıp büyük bir köye giderdi. Orada köylülere, “Yarısı sizden yarısı benden olmak üzere bir medrese yapalım” derdi. Kendisi de yaptırdığı medrese için mutlaka parayı verirdi. İlk parayı da her zaman O verirdi. Bu yaptırdığı medreseye de kendi talebesini müderrîs olarak bırakırdı. Yanında böyle icâze alan öğrencilerine medrese açıp o medreseyi bu öğrencilerine teslim ediyordu.  Şeyh Said, yetiştireceği talebelerini Hınıs’taki Dere Camiî’ne getirip zikir yaptırır, sülûkâ girdirirdi. Bunlara İslamî terbiye verdikten sonra onları güzelce yetiştirip “hilâfet” verirdi. Şeyh Said, yetiştirdiği kişileri farklı bölgelere götürürdü. Götürdüğü yerde 10 ilâ 15 gün arasında o hâlifesinin yanında kalırdı. Onu halka tanıtırdı. Bu hâlifeleri de sürekli bir şekilde kontrol ederdi. Hınıs’taki Kolhisar köyü Şeyh Said’in kaldığı merkez idi. Hâlifelerle toplantılarını ve diğer etkinlikleri burada yapardı.

     Şeyh Said, gittiği bütün yerlerdeki siyasî atmosferle yakından ilgilenirdi. Meselâ Diyarbekir’e geldiğinde iki yere uğradığı, Mesudiye Medresesi’nde âlimlerle ilmî mülahazâlarda bulunduğu ve Cemil Paşazade’lerin konağında siyasî istişarelerde bulunduğu söylenir. Modern anlamda Kürt ulusçuluğunun fikir babaları olarak kabul edilen Cemilpaşa ailesinin Şeyh Said’in mürîdi oldukları, ailenin günümüzdeki fertleri tarafından ifade edilmektedir. Şeyh Said, her gittiği yerin sosyal ve siyasal nabzını tutardı. Gezdiği yerlerde zeki, kabiliyetli talebeleri tesbît eder, medreselerinde onlara eğitim imkânı sağlar, talebelerin masraflarını da kendisi tedarik ederdi.

     Şeyh Said kendi şahsî işlerini başkalarına yaptırmazdı. Elbiselerini daima temiz tutar, insanlara yumuşak davranırdı. Kürt diliyle yazdığı yazılarını Arap Alfabesi’yle ama Fars usûlüne göre güzel bir hatla yazardı. Sabah namazından sonra tefsîr okur, akşam namazından sonra hatme-i hacegân yaptırır, halkın sorunlarını dinler, kendisi veya hâlifelerinden birine vaaz yaptırırdı.

     Şeyh Said zeki talebeleriyle özel olarak ilgilenir, birçok kitabı onlara ezberletirdi. Genel olarak ihtisas talebelerinin derslerini verirdi. Fıkıh’ta “Ehkâm’us- Sultanîye” bölümünü ezberletirdi. İslam’ın devlet sistemi, cihad gibi konular üzerinde özellikle ciddîyetle dururdu. “İlk sosyoloji kitabı” olarak kabul edilen ve sosyoloji ilminin kurucusu İbn-i Haldun’un kaleme aldığı ‘Mukaddime’ isimli eseri okutmadan hiçbir talebesine icazet vermezdi.”

     Şeyh Said Efendi, ferâset ve kabiliyetiyle bölgedeki Müslümanlar’ın rehberliğini yaptığı gibi, adaletiyle Ermenîler’in de teveccühüne mazhar olmuştu. Sünnî, Alevî, Ermenî, herkes tarafından sevilip sayılan, nasihat ve tavsiyelerine değer verilen bir âlimdi. Şeyh Said, insanlar dertlerini anlattıklarında sabırla onları dinler, insan psikolojisinden çok iyi anlar, insanların sorunlarına güzel çözümler üretirdi.

     Üstâd Bediüzzeman Said-i Nûrsî el-Kûrdî, Şeyh Said hakkında şöyle demektedir: “O’nun boyu, konuşması çok farklıydı; tipik Kürdistan şeyhlerine hiç benzemiyordu. Ben Şeyh Said Efendi’yi bir şeyh olarak değil, bir lider olarak gördüm hep.”

08

     UFKUMUZ – Maşallâh… Sediyani Hocam, Şeyh Said’in Kürtçe, Türkçe ve Arapça bildiğini biliyoruz. Bildiği başka diller de var mıydı? Şeyh Said kaç dil biliyordu?

     SEDİYANİ – Şeyh Said tam 7 dil biliyordu. Bunların en başında gelen ikisi, tabiî ki anadilleri olan Kûrmanc ve Zaza Kürtçeleri’ydi.

     Şeyh Said, Elâzığ’ın Palu ve Erzurum’un Hınıs ilçelerinde büyümüştür. Palu’da Zazalar, Hınıs’ta Kûrmanclar yaşarlar. Bu yüzden Şeyh Said, daha çocukluk yaşlarında Kürtçe’nin iki lehçesini de öğrenmiştir.

     İlginç olan bir nokta da şudur ki, Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmud Fevzî, Zaza Kürtçesi’ni bilir ama Kûrmanc Kürtçesi’ni bilmez, Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Septî ise tam tersine, Kûrmanc Kürtçesi’ni bilir ama Zaza Kürtçesi’ni bilmezken, Şeyh Said’in hem Zazaca hem de Kûrmancca bilmesidir. O’nun Kürtler arasındaki bütünleştirici yönüne vurgu yapmak isteyen eskiler, bu özelliğine gönderme yaparak şöyle derlerdi: “Bapirê Şêyh Seîd Kûrmancî dızan hzo Dımılî nezan, bavê Şêyh Seîd Dımılî dızan hzo Kûrmancî nezan; lêbelê rêberê me Şêyh Seîd Dımılî ji Kûrmancî ji zana.”

     UFKUMUZ – 🙂 🙂 🙂

     SEDİYANİ – Evet… Yani, “Şeyh Said’in dedesi Kûrmancca bilir ama Zazaca bilmezdi, Şeyh Said’in babası Zazaca bilir ama Kûrmancca bilmezdi; fakat rehberimiz Şeyh Said Zazaca da Kûrmancca da biliyor.”

09

     Şeyh Said, ticaretle iştiğal etmesi ve İslam âleminin değişik bölgelerindeki âlimlerle olan diyaloğu sebebiyle birçok dile vakıf olmuştur. Kürtçe’nin Kûrmancî ve Zazakî lehçelerinin yanısıra, bildiği diğer 5 dil şunlardı: Arapça, Farsça, Türkçe, Ermenîce ve Urduca.

     Ermenîce’yi Palu ve Hınıs’ta yaşayan Ermenîler’den öğrenmiştir. Şeyh Said ayrıca, daha önce de belirttiğimiz üzere, Hıristiyanlık dînine de ciddî derecede vâkıf bir âlimdi. Ermenîler birçok konuda anlaşmazlığa düştüklerinde Şeyh Said’in yanına gelirler ve O’nun hâkemliğinde problemlerini hallederlerdi.

     Bakın size çooook ilginç birşey anlatacağım. İyi ki aklıma geldi…

     UFKUMUZ – Buyrun Hocam…

     SEDİYANİ – Şeyh Said ile amcası Şeyh Hasan, bir aralar ilmî bir konuda mektuplaşırlar. Bu mektuplar karşılıklı olarak şiir şeklinde ve Zaza Kürtçesi, Kûrmanc Kürtçesi, Arapça, Farsça ve Osmanlı Türkçesi olmak üzere 5 dille yazılır.

     Düşünün yani, amca ile yeğen, kendi aralarında mektuplaşıyorlar. Ve bu mektuplar hem ilmî ve fikrî bir değer taşıyor, hem de 5 ayrı dilde yazılıyor. Karşılıklı bir şekilde.

     80 sayfalık bu eseri Şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi Hınıs’ta medresede ders verirken bulur fakat 1966 Depremi’nde bu muhteşem eser enkaz altında kalarak kayboluyor.

     Bir de ticaret tabiî, Şeyh Said’i anlatan unsurlardan biri de tüccarlığı.

     Kürtler’de sahip olunan koyun sayısı, zenginlik ölçüsüydü. Bu açıdan bakıldığında Şeyh Said varlıklıydı. O sürüye değil sürülere sahipti. Koyun üreticiliğinin yanında Kürtçe’de “pezê nêr” denilen “kısır koyun” ticareti yapıyordu. Satın aldığı toklu koçları, hani Kürtçe’de “hogeç” diyoruz ya, yaz ayları boyuncu Bingöl Çêwlîk yaylalarında otlatıyor, sonbaharda ise Kürtler arasında “Welatê Jêr” (Aşağı Memleket / = Güney Kürdistan)  diye bilinen Musul, Kerkük, Halep ve Şam pazarlarına götürüp satıyordu. Ticaret nedeniyle güney bölgelere yaptığı seyahâtler bir bakıma kendisi için dostlukları pekiştirme vesilesi oluyordu. Sürünün ardından Kürt önde gelenleri olan İslam âlimlerini ziyaret edip, konaklaya konaklaya şehir pazarına gidiyordu. Dönüşte başka bir yol izleyerek yine görüşmeler yapıyor, dostlarıyla buluşuyordu. İlerleyen yaşlarında ticareti büyük oğlu Şeyh Ali Rıza’ya bırakıyor, bu sayede okuma ve toplumsal olaylara daha çok zaman ayırma imkânı buluyordu.

     Şeyh Said ticaret için, ayrıca medrese, tekke ve mürîdlerini ziyaret etmek için seyahâtlerde bulunur, gittiği yerlerde halkın sosyal ve ticarî durumlarını sorardı. Şeyh Said karşısındaki insanın seviyesine göre konuşurdu. Avamdan olan halka hayvanlarının nerelerde otlandığını, hayvanların iyi süt verip vermediğini, ticaretteki kâr ve zararlarını sorardı. İlimle iştiğal edenlere ilmî tecrübe ve değerlendirmelerini aktarır, siyasî meşguliyetleri olanlarla da siyasî konuları konuşurdu. Böyle bir insandı Şeyh Said. Herkesle muhabbet eder, her insanla seviyesine göre konuşup muhatap olurdu.

     Şeyh Said, yörenin en zenginlerinden idi. Hınıs, Tekman, Karlıova ve Varto ilçelerinin arasında bulunan dağlar O’na ait olup sürüleri orada otlardı. Her yıl 30 bin tokluk hayvan alır, İran ve Suriye taraflarına götürüp satardı. Şeyh Said satıştan hemen sonra sermaye, kâr ve zekâtını ayırır, sene sonunda zekâtını verirdi. Kıyâmdan önce 90 bin madenî altını vardı. Malını medrese işleri için kullanır, ayrıca halktan ihtiyacı olanlara verirdi.

     93 Rus Harbi’nden sonra Hınıs yöresinde kıtlık olmuştu. Şeyh Said, 400 çift öküz ile 10 bin teneke buğdayı halka vermiştir.

10

     UFKUMUZ – Peki Hocam, bu kadar varlıklı olduğu halde neden hiç Hacc’a gitmemiştir?

     SEDİYANİ – Kim demiş gitmemiş diye?

     UFKUMUZ – Gitti mi?

     SEDİYANİ – Şeyh Said Efendi tam 6 defa Hacc’a gitmiştir.

     Şeyh Said Efendi, Hacc’a gitmeyi, Allâh’ın evi Beytullâh’ı ziyaret etmeyi çok severdi. Oraya gittiğinde değişik İslam ülkelerinden âlimlerle buluşup Müslümanlar’ın sorunlarını, Ümmet-i Mûhâmmed’in siyasî, içtimaî ve ilmî durumlarını konuştukları için Hacc’a gitmeyi “ümmetin buluşması” nazarında telakki eder ve çok önemserdi. Zaten tam 7 dil bildiği için, Şeyh Said’in diğer ülke ve coğrafyalardan gelen Müslüman âlimlerle arasında iletişim sorunu ve dil problemi olmazdı. Şeyh Sâid, Kürdistan coğrafyasının farklı parçalarından gelen Müslüman âlimlerle Kürtçe, Anadolu ve Orta Asya coğrafyalarından gelen Müslüman âlimlerle Türkçe, Ortadoğu ve Mağrîb coğrafyalarından gelen Müslüman âlimlerle Arapça, İran, Afganistan ve Tacikistan coğrafyalarından gelen Müslüman âlimlerle Farsça, Hindistan coğrafyalarından gelen Müslüman âlimlerle de Urduca sohbet ederdi. Zirâ Şeyh Said Efendi bu dillerin hepsine de son derece vâkıf bir insandı.

     Tabiî Hindistan dediğim, bugünkü Pakistan. O zamanlar Pakistan diye bir yer yoktu. Orası Batı Hindistan idi.

     Şeyh Said Efendi, hayatı boyunca 6 defa Hacc’a gitmiştir. 1903 yılında Hacc ibadeti için Hicaz’a gittiğinde altı ay boyunca hadîs alanında çalışmalarda bulunmuş, eğitim görmüş ve kırk günlük bir imtihandan sonra “hadîs icâzesi”ni alıp “muhaddîs” ünvânına sahip olarak Hicaz’dan Kürdistan’a dönmüştür.

     Şeyh Said, Nakşibendî tarikatının özelde Kürdistan, genelde İstanbul’a, Bağdad’a ve Hicaz’a kadar uzanan coğrafyada en tanınan isimlerindendi. Bu yüzden Hacc dışında da sık sık ilmî seyahâtlerde bulunur, değişik İslam ülkelerini ve Müslüman coğrafyaları gezerek buradaki İslam âlimleri ve mütefekkîrlerle istişare eder, ilmî, siyasî ve içtimaî sohbetler yapardı.

     Şeyh Said seyahâtlerinden birini de Hindistan ülkesine yapmış, Hindistan’ın Dehlev şehrinde Mewlânâ Halid-i Bağdadî’nin şeyhi olan Şeyh Abdullâh Dehlevî’nin kabrini ziyaret etmiştir. Ayrıca oradan da Özbekistan ülkesinin Semerkand ve Buhara şehirlerine geçip Şâh-ı Nakşıbendî’nin türbesini ziyaret etmiş, hatta Özbekistan toprakları o kadar hoşuna gitmiş ki, burada yaptığı konuşmada, “Eğer Kürdistan’daki dâvâm olmasaydı ben hep buralarda kalırdım” demiştir. Gezdiği ülkeler içinde en çok Özbekistan’ı sevmiştir, Şeyh Said Efendi.

11

     Şeyh Said Efendi seyahâtlerinden birini de imparatorluğun pay-i tahtı İstanbul’a yapmıştır. O seyahâtinden sonra İstanbul’dan gelenlere Osmanlı’nın son durumunu, İttihad ve Terakkiciler’i, savaş mes’elelerini sorardı. Şeyh Said siyasî ve güncel mes’elelerle o derece yakından ilgiliydi ki, Erzurum – Hınıs’tayken kendisine her zaman İstanbul’dan gazete gelir, düzenli olarak gündemi takip ederdi.

     Şeyh Said mutaassıb, dar düşünceli bir insan değildi. Her türlü insanla konuşur, görüş ve fikirlerini sabırla dinlerdi. Hatta öyle ki, tâ İran’dan Şiâ âlimleri Şeyh Said’i ziyaret etmek için Hınıs’a gelip kendisine misafir olur, Şeyh Said onları hoş karşılayıp ağırlar, kendileriyle İslam Ümmeti’nin vahdeti ve Şiî – Sünnî kardeşliğinin tesisi için tefekkür ve istişâre ederdi. Şeyh Said her konuda fikirlere müsamahakârdı, fakat imân konusunda asla taviz vermezdi.

     Düşünün, iletişim imkanlarının oldukça kıt olduğu, insanların diğer ülkelerdeki şahsiyetler hakkında hiçbir malumatının olmadığı o dönemde bile, Şeyh Said’in şöhreti İslam dünyasının değişik coğrafyalarına kadar yayılmış, hatta İran’dan Şiî âlimleri bile ordan kalıp tâ Hınıs’a, Şeyh Said’in ayağına gelir, O’ndan nasihatler almaya, istifade etmeye çalışırlardı.

     Şimdi böyle bir insanın, hem Sünnî dünyada hem Şiî dünyada bu kadar itibaren edilen ve sözüne değer verilen bir âlimin iletişim ağının bu kadar güçlü ve hızlı olduğu bu zamanda yaşadığını düşünün. Birçok sorunumuzda çözüm merciî olmaz mıydı? En azından bugün Ortadoğu’da ve tüm islam dünyasında yaşanan sorunlar, işte Suriye mes’elesi, Yemen, Bahreyn, değil mi?

     Şeyh Said Efendi tekfirci düşünceye, selefî mantığa şiddetle karşıydı. Çünkü o bağnaz bir insan değildi, halkçı bir insandı. Malzumlardan, mustaz’âflardan yanaydı. Bakın bununla ilgili bir örnek anlatayım. Hicaz’da ikamet eden Enqawî seyyîdlerinden Seyyîd Ali bir gün Şeyh Said’i ziyarete gelir. Şeyh Said, O’nu Varto’da karşılar ve Hınıs’a getirir. Seyyîd Ali, bir gün Hınıs Camiî’nde vaaz verirken halka Vahhabî fikirlerini empoze eder., selefî düşünceleri şırınga etmeye çalışır. Bunu duyan Şeyh Said Efendi çok kızar ve Seyyîd Ali’ye bu tür fikirleri halka aktarıp aktarmadığını sorar. Seyyîd Ali aktardığını söyleyince, Şeyh Said kendisini uyarır ve “Sen seyyîdsin, senin söylediklerini bu halk önemser; onların düşüncelerini sulandırmaya hakkın yoktur” der. Birkaç kişiyi yanına vererek O’nu ata bindirir ve Hicaz’a geri gönderir. İşte böyle muhterem bir alimdi, Şeyh Said Efendi.

     Şeyh Said Efendi, 60 yıllık bereketli ömrünün tamamını Allâh’ın rızasını kazanma, Allâh’a layık bir kul olma ve Peygamber-i Ekrem (saw)’e layık bir ümmet olma yolunda harcamış, doğumundan şehâdetine kadar da bunların haricinde hiçbir hedef ve gayesi olmamış, İslam ve Qûr’ân’ın ayaklar altında çiğnenen izzetini yükseltmek dışında hiçbir çaba ve gayret içinde bulunmamıştır. Doğduğu zaman dedesi Şeyh Ali Septî’nin kucağına alıp kokladığı ve “Torunum Said, Ümmet’in Said’i olacaktır” dediği Şeyh Said Efendi’nin idam edilmeden önceki son sözleri de “Değersiz dallarda asılmaktan yana korkum yoktur / Zira mücadelem Allâh ve Dîn içindir” sözleri olmuştur. Doğduğunda kulağına ilk olarak “Allâh” ismi fısıldanan bu mübarek insanın darağacına asılıp idam edilirken ağzından çıkan son söz de yine “Allâh” olmuştur. O’nun şeref ve izzet dolu 60 yıllık bereketli hayatında “Allâh” haricinde hiçbir hedef ve gayesi olmamıştır.

     Şeyh Said o kadar büyük bir alimdir ki, iletişim ağının bugünkü gibi ileride ve gelişkin olmadığı, bilgisayar ve hatta televizyon gibi icâdların bile olmadığı o dönemde dahi ilmî kariyeri ve şöhreti Kürdistan dışına taşmış, ismi ve nâmı Mısır’dan İran’a, Arabistan’dan Özbekistan’a kadar ulaşmıştır. Bu durum O’nu İslam dünyasında “Müslümanlar’ın vahdeti” ve “Ümmet’in yeniden ihyâsı” gaye ve gayretlerinde bir umut haline getirmiştir. Hatta öyle ki, tâ İran’dan Şiâ alimleri kalkıp O’nu ziyaret etmek için Hınıs’a geliyor, “Şiî – Sünnî kardeşliği”nin tesisi için Şeyh Said’le istişare ediyorlardı. Şeyh Said’i daha yakından tanıdığımızda, laik – kemalist rejimin 28 Haziran 1925’te nasıl büyük bir değeri idam ettiğini, ırkçı – şoven güçlerin Ümmet-i Mûhâmmed’in nasıl güzide bir önderini katlettiklerini daha iyi anlamış oluruz. Şu hakikati kesinlikle teslim etmemiz gerekiyor ki, eğer Şeyh Said, iletişim ağının ve teknolojinin bu kadar gelişkin olduğu, dünyanın “küçük bir köy” haline geldiği günümüzde, içinde bulunduğumuz zamanda yaşamış olsaydı, şu anda tüm dünyanın tanıdığı ve İslam aleminin içtihadlarına büyük değer verdiği bir ilim adamı ve lider olacaktı.

     Şeyh Said Efendi saraylarda ve köşklerde yazılan, tahrif edilmiş Emevî mirası bir sahte İslam anlayışına, yani günümüz Türkiye’sindeki İslamcılar gibi Muaviye İslamı anlayışına değil, bilakis öz Mûhâmmedî ve Qûr’ânî çizgide tevhidî bir İslamî anlayışa sahiptir. O gerçek bir Müslüman olduğu için kadim Kürdistan ülkesinin ve âzîz Kürt milletinin sorunlarına karşı duyarlıdır. Kürdistan ülkesinin dört parçaya bölünüp akrabanın akrabadan kopartılmasına, Kürt halkının en temel insanî haklarının gaspedilmesine, Kürtçe’nin yasaklanmasına ve laik rejimin Kürdistan’da işlediği her türlü zûlüm ve tecavüze karşı çıkmak, bu zorbalığa karşı başkaldırmak, Şeyh Said Efendi için itikadî bir konudur ve bu devrimci duruşu İslam’ın gereği, Allâh’ın emridir.

     UFKUMUZ – Allâh razı olsun Hocam. Bize o kadar değerli bilgiler verdiniz ki, çok teşekkür ediyoruz. Muhammed Dara Akar Hocam, size dönelim. Bize 1915 Ermenî soykırımında yaşananları ve Şeyh Said ile bölgedeki diğer âlimlerin bu katliâma karşı duruşlarını güzel bir biçimde izah etmiştiniz. Sonra Rus Savaşı var. Bu konuda bilmediğimiz, hiçbir yerde yazılmamış anekdotlar akatarabilir misiniz? Bu konuda sizin aktaracağınız değerli bilgilerden istifade etmek isteriz…

     MUHAMMED DARA AKAR – Estağfirullâh. Tabiî, seve seve.

03

     Şimdi tabiî, bakın garip birşey, bunu hiçbir yerde okumadım ama büyüklerimden çokça duydum, Cibranlı Halid Bey Ruslar’a karşı savaşıyor, Cibranlı Hesenan süvarîleri de Halid Bey’la beraber Ermenîlerî bayağı bir püskürtüyor.

     Sonra geliyorlar, güzel bir ziyafet tertip ediyorlar, şölen düzenliyorlar. Ermenîlerî ve Ruslar’ı püskürtmüşler ya, onu kutlayacaklar. Şeyh Said’in iki küçük kardeşi Şeyh Mehdi ve Şeyh Tahir de orda. Onlar da Ruslarâ karşı savaşmış, orada bulunuyorlar.

     Şeyh Mehdi Efendi geliyor, bakıyor ki davullar zurnalar var, kutlama yapılıyor, soruyor Şeyh Mehdi Efendi, Cibranlı Halîd’e soruyor, “Hayırdır, Halîd Bey? Ne yapıyorsunuz burda? Bu ne kutlamasıdır, ne davul zurnadır böyle?” diye soruyor. Cibranlı Miralay Halid Bey de diyor, “E şeyhim, Ermenîler’i kovduk, Ruslar’ı püskürttük ya, tabiî ki kutlama yapacağız. Zaferimizi kutlayacağız. Dilan yapacağız”

     Şeyh Mehdi Efendi’nin orda tarihî bir cevabı var. Cibranlı Halîd’e öyle bir cevap veriyor ki, hakikaten tarihî bir sözdür. Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Mehdî, Cibranlı Halid’e diyor ki: “Halid Bey, sen hiiiiç boşuna bu davul zurnayı çaldırma, hiç bu kadar kutlama da yapma! Vallâhi yarın bizim boynumuzu vuracak olan kılıçları bilemekten başka birşey yapmadın! Sen iyi birşey mi yaptığını sanıyorsun? Sen yarın bizim boynumuzu vuracak kılıçları biledin. Türkler için savaşmakla iyi birşey mi yaptın? Senin Türkler adına Ermenîler’e yaptığını yarın Türkler sana da yapacaklar, hiç merak etme!”

13

     UFKUMUZ – Hocam o zaman Halid Cibranî, daha sonra kurulacak olan Azadî cemiyetinin lideri, bir kere başından bu oyuna gelmiş yani.

     M. DARA AKAR – Cibranlı Halîd işin içindedir…

     UFKUMUZ – Zaten Osmanlı ordusunda subaydır…

     M. AKAR – Osmanlı subayıdır. Ve O’nun mahiyetinde de Cibran ve Hesenan birlikleri var. Bunlar savaşıyorlar Ruslar’a karşı.

     Hatta birşey daha, bakın bu çok önemlidir ve hiçbir yerde bu bilgiyi bulamazsınız, bu Hesenan ve Cibran aşiretleri, Ermenîler’i kovmakla kalmıyorlar, bu şeyleri de, tabiî bunu şimdi söyleyeceğiz ve mecbur yayınlayacağız, ama kimse kırılmasın bize, sonuçta bir vakıâdır ve yaşanmış, Cibranlılar ve Hesenanlılar bize darılmasın, bu sefer de komşu aşiretler olan Dolan, Heyderan, Xormek, Kımsorî kızılbaşlarını da taciz ediyorlar. BUNLARIN DAHA SONRA ŞEYH SAİD HAREKETİNE KARŞI ÇIKMASININ BİR SEBEBİ DE BUDUR.

14

     UFKUMUZ – Kuyruk acısı var yani…

     AKAR – Tabiîîî, tabiîîî.. Kıyamı hangi aşiretler yapıyor? Cibran ve Hesenan. Eh bu çevredeki Alevî aşiretleri de zamanında kötülük görmüş bunlardan. Yani asıl biraz da budur. Yoksa zamanında Cibran ve Hesenan aşiretleri o hatayı yapmamış olsaydı, yani Ermenîler’i kovmuş olmanın, Ruslar’a karşı zafer kazanmış olmanın verdiği şımarıklıkla, hiç sebep yokken Alevî aşiretlerine saldırıp rahatsız etmmeiş olsalardı, belki de bu Alevî aşiretleri 1925’te rejimin yanında değil Şeyh Said’in safında yer alırlardı. Zaten dikkat ederseniz, isimlerini verdiğim bu Alevî aşirtlerin hepsi kıyam olduğunda devletin yayında yer aldılar. Ama asıl mesele biraz da budur. Meseleyi sırf Alevî – Sünnî ayrışması olarak okumak yanlış olur. Kıt bir okuma olur.

     Diyorlar ki, “Şeyh Said muvaffak olsa, bu Cibranlar ve Hesenanlar zaten işin içindedir, bunlar muvaffak olsalar burda yarın bizim kökümüzü kazırlar, bizi perişan ederler”. Böyle bir korkuyla kıyamın karşısında duruyorlar.

15

     UFKUMUZ – Çok ilginç. Bunu bu şekilde anlatan hiçbir kaynak yok. Hocam, Kurtuluş Savaşı’nda Şeyh Said?

     AKAR – Tamam. Öncelikle daha gerilerde, Birinci Dünya Savaşı’nda Şeyh Said Efendi Ruslar’a karşı mücadele etmek istiyor, O da mahiyetindekilerle birlikte katılmak istiyor. Neticede bir küffar saldırısı var, Müslüman ahali katlediliyor, namus ayaklar altında çiğneniyor; bir sürü hadise var. Ona karşı çıkmak istiyor.

     Fakat İttihatçılar Şeyh Said Efendi’ye güvenmiyor, diyorlar ki “Bu bizim projelerimizi engelleyecek.”

     Şeyh Said Efendi bakıyor ki, tamam Rus geliyor ama, İttihatçı da ona teşne oluyor. Yani durum ortada. 90 bin kişiyi, 90 bin vatan evladını götürüp kendi hırsı için Sarıkamış’ta telef ediyor.

     Düşman pis, ama düşmana karşı halkı örgütleyenler daha pis. Halkı düşünmüyorlar.

     Şeyh Said neye karşı çıkıyor? Bakın size anlatayım: Şeyh Said Efendi bakıyor ki, cepheye gidecek askerleri getiriyorlar, üstlerinde hiçbir şey yok. Şeyh Said Hınıs’ta gidip komutana diyor ki, “Ya siz hiç Allâh’tan korkmuyor musunuz? Yemen’den, Güney Cephesi’nden takviye kuvvet getiriyorsunuz. Üzerlerinde çöl sıcağına uygun bir bez parçası var. Siz Allâh’tan korkmuyor musunuz? Bunların ayaklarında potin yok, üzerlerinde hırka yok. Yarın öbür gün kış bastıracak ve siz bunları bu şekilde cepheye sürüyorsunuz. Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz?”

16

     UFKUMUZ – Sarıkamış olayı bu? Karşı çıkıyor Şeyh Said?

     AKAR – Elbette. Şeyh Said komutana aynen şunları söylüyor: “Siz bu Müslüman evlatlarını bile bile ölüme mi göndermek istiyorsunuz? Bari doğru dürüst giydirin, doğru dürüst yedirin, potin koyun ayaklarına, silâh iyi verin. Niye bu Müslüman evlatlarını böyle sefil perişan bir halde cepheye gönderiyorsunuz?”

     Benim dedem anlatıyordu, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Tahir, dedem, O da katılmıştı Rus Savaşı’na, savaşın komutanlarındandı, dedem diyordu ki, “En büyük acı buydu bizim için! Düşmanın düşmanlığı saldırması değil, askerimizin bu sefil ve perişan haliydi bize acı veren ve yenilgiye uğratan. Askerimizin üstünde bir hırka bile yok. Sen Güney Cephesi’nden alıyorsun, tehlike burda, orda mağlup olmuşsun, aha burayı kaybetmeyeyim diye getiriyorsun buraya, ondan sonra ne yediriyorsun ne de giydiriyorsun, alıp bu şekilde bu zavallı çocukları Kafkas cephesine gönderiyorsun, çölden alıp karlı dağlara gönderiyorsun. Üzerlerinde bir hırka bile yok.”

     Bu itirazlar yükseliyor tabiî. Bu itirazlardan da İttihatçılar rahatsız oluyor. O yüzden Şeyh Said Efendi’yi hem Ermenî katliamı noktasında, hem bu Müslüman evlatlarını böyle ölüme gönderme noktasında, kendileri için bir tehlike olarak görüyor İttihatçılar, engel olarak görüyorlar.

     Şeyh Said Efendi zaten mahkemede söylüyor, “Birinci Dünya Savaşı’na ben katılmak istedim siz engel oldunuz, beni Piran’a sürdünüz, Kurtuluş Harbi’nde de ne malım vardı ne mülküm.”

17

     1915’ten nerdeyse 1925 yılına kadar Şeyh Said Efendi sürekli bir muhacerat halindedir zaten, muhacirdir. Savaş yılları, perişanlık. Birşey yapamıyor. Suriye’de harb var, Urfa’da var, Maraş’ta var, Anteb’de var, Mardin’de var, bu tarafta var. Sen savaşın olduğu bir ortamda ticareti mi düşünürsün? Ne yaparsın?

     Fakat Şeyh Şerif Efendi katılıyor Kurtuluş Savaşı’na. Şeyh Said Kıyamı’nda “Elâzığ Cephe Kumandanı” olan Şeyh Şerif. Kurtuluş Savaşı’na katılıyor ve düşmana karşı savaşıyor.

     Şeyh Said Efendi de yıldızı bu İttihatçılar’la bir türlü barışmıyor. Bunların zihninde başka bir proje olduğunu biliyor, görüyor. İttihatçılar’ı iyi tanıyor. İyi sezmiş. Mustafa Kemal’in de bir İttihatçı subay olduğunu iyi biliyor. Ve bir ulus devlet, millîyetçi bir devlet kurma yolundaki heveslerini de iyi biliyor. Sezmiş, hepsini sezmiş. Bunlar bugünün gözüyle değil, o günlere gittiğimizde bile var zaten bu şeyler. Yani parlamentoda, Osmanlı Mebusan Meclisi’nde konuşmalar var, çeşitli celilelerde, çeşitli gazete ve dergilerde yazılanlar var. Hülâsâ-i kelâm, böyle karmaşık bir ortam var.

 18

     O sırada da tabiî, Şeyh Tahir Efendi ve Şeyh Mehdi Efendi Lice’dedir. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yılları dahil. Şeyh Abdurrahîm Efendi de, işte Birinci Dünya Savaşı’nda ağabeyi Şeyh Said Efendi’nin Piran’a sürgünü ve mecburî iskanı var ya, O dönmüyor artık. Şeyh Abdurrahîm Efendi dönmüyor ve Piran’da kalıyor. Piran ağalarından Medine Hânım’la evleniyor, Şeyh Abdurrahîm Efendi.

(devam edecek)

     Fikri Amedî – Burhan Farqinî – İdris Fidâ

     UFKUMUZ SÖYLEŞİ / DİYARBEKİR

     7 EKİM 2012

19

     SAKIN KAPAMA GÖZLERİNİ

     Uzak diyarlarından güvercinler uçur bana
     gezmekle bitiremedim gurbet coğrafyaları
     tırmanmakla aşılmıyor Alpler’in zirveleri
     yalnız kaldığımda sen hep benimlesin
     özlemler bilirim en uzaklardan haber bekleyen
     ve sevgiler vardır hiç dile gelmemiş
     bir kez olsun umuda yaslanmamış
     şimdi bir haber gönder beni sevindirecek
     sıladan sıladan
     bir tebessüm et bitsin bu bitmez geceler
     ve sakın kapama gözlerini
     üşürüm sonra.
 
     Gökyüzünü hep simsiyah gördüm
     gündüzleri kördür gözlerim
     maviyi seçemiyorum anla beni
     ne göğün mavisini tanırım
     ne denizlerin
     ne de beklemenin
     bildiğim tek mavi ateş mavisidir
     onu da ancak yanabilenler görür
     yangınlar var gözlerinde yangınlar
     gözyaşlarında yangınlar var gûla jiyan
     sakın kapama gözlerini
     üşürüm sonra.
 
     Sen kaparsan gözlerini
     soğur bütün tonları turuncunun
     kaybolur yeşil
     karlara bürünür türkümüzü çağıran dağlar
     yumma kapanmasın gözkapakların
     bak, her bahar yeni bir yaşamdır memleketimde
     çocukların buğday renkli saçlarına düşer günışığı
     her biri bir tomurcuktur bebelerimiz
     hep güneşe doğru bakar ayçiçeği yüzleri
     dağlar yükselir, ırmaklar akar, berfinler açar
     iki memelerinin arasında
     ve yitik coğrafyaların haritasıdır
     minik avuç içlerindeki çizgiler.
 
     Selam olsun bahara
     çiçekler açmış memleketimde
     kuşlar cıvıl cıvıl ötmekte
     özlemin sarısıyla vuslatın mavisi kucaklaşmışlar
     ekinler yemyeşil bu yüzden
     dört yön beş vakit çıkmıyor aklımdan söylediklerin
     “benim yazarım”
     haykırdım eteklerinde yankılansın diye
     yüklenmiyor dağlar sevginin emanetini de
     şimdi çırılçıplak ortasındayım kavganın
     çırılçıplak, yani suskun ve kalemsiz
     ben Kafkasya eteklerinde geçireceğim bu kışı
     sırtımı Allahuekber dağlarına yaslayacağım bu mevsim
     sevdiceğim kapama gözlerini
     üşürüm sonra.
 
     Bir gül kopardım gönül bahçesinden
     parmaklarımda kan
     bir gül kopardım dilara lehçesinden
     takmak için saçlarına
     gül kokulu hicaba bürünesin diye
     devrimdir iç dünyanda yaşadığın med – cezir
     kendine yabancılaşma sandığın duygular
     aslında öze dönüştür
     yeni bir hayata başlar benliğimiz
     güneş topraklarımıza da doğar bir gün
     bir gece ansızın parçalanır zincirleri nefretin
     bir seher vakti kaldırırlar başlarını ayçiçeği çocuklar
     bir sabah yeni bir hayata açar gözlerini şiir kokulu kadınlar
     bambaşka bir ezan sesi duyulur İshakpaşa sarayından
     “Hayâ’lel hayr’ul- âmel”
     “Hayâ’lel hayr’ul- âmel”
     ve uyanır oniki bin yıllık uykudan Yukarı Fırat havzası.
 
     Nehirdir her bir şiir sana doğru akınca
     her makale bir metropoldür sen dokununca sözcüklere
     kalbin ayna tutar fikrime
     yeniden ahitleşirim yaşlı bir ağacın altında dâvâmla
     bir kez daha yürürüm Dara Hênê üzerine
     bir daha kuşatır yüreğim Diyarbekir surlarını
     yeniden sevdaya tutulur Murat suyu
     darağacına çekilir benliğim, hüzün olur Haziran
     ve aynı son sözleri mırıldanır dudaklarım:
     “We lâ ubâlî bi sulbî fî cuz’u-ir râda
     İn kâne mesre’i fî- Allâh’i we fî’d- Dîn”
     sen “Çeşm-i Gazel” yazılarımın ilhâm kaynağı
     Sediyan topraklarını besleyen Peri Çayı
     sakın kapama gözlerini
     üşürüm sonra.
 
     İbrahim Sediyani
 
     (“Gülistan”dan)

 

964 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir