Şeyh Said Sohbeti – 2

 

isediyani

 

 

 

 

 

 

şeyh said sohbeti

     Laik – kemalist esaslar üzerine kurulan ve bunu ırkçı – şoven bir çizgide hayata geçiren Cumhuriyet rejimine karşı gerçekleştirilen ilk büyük kıyam hareketi olan 1925 Şeyh Said Kıyamı’nın aziz rehberi Palu’lu Şeyh Said’in Diyarbakır’da idam edilerek şehîd edilmesinin 87. sene-i devriyesini idrak ediyoruz.

     İslam ve Kürdistan tarihinin o büyük liderini saygıyla, minnetle, özlemle ve rahmetle anıyoruz.

     Şeyh Said Efendi ve kıyamını daha iyi anlayabilmek, kıyamın mesajını günümüz insanlarına en temiz ve doğru bir şekilde (kıyamın özünü ve gayesini saptırmadan) aktarabilmek için, UFKUMUZ sitesi olarak Şeyh Said ve Kıyamı üzerine konunun uzmanı olan iki isimle saatler süren bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşiyi de bir sohbet havasında ifa ettik.

     9 – 10 Haziran 2012 günü Diyarbakır Prestij Otel’de gerçekleştirilen geniş katılımlı kongre neticesinde kuruluşunu ilân eden ve kısa adı AZADÎ olan “Ji Bo Maf, Dad û Azadîyê Înîsiyatîfa Îslamî ya Kurdistanê” (Hak, Adalet ve Hürriyet için Kürdistan İslamî İnisiyatifi) vesilesiyle, Şeyh Said ve Kıyamı’nın uzmanı olan bu iki ismin Diyarbakır’da biraraya gelmesini UFKUMUZ sitesi okuyucuları için bir fırsat olarak gördük ve kendileriyle Şeyh Said ve Kıyamı üzerine bir sohbet tertip etmek istediğimizi ilettik. Sağolsunlar, bizi kırmadılar.

     Her ikisi de “AZADÎ İnisiyatifi Kurucu Üyesi” olan bu iki isimle Diyarbakır’daki Ufuk Kültür ve Eğitim Derneği (UFUKDER) merkezinde yaptığımız ve dernek üyelerinin de dinleyici olarak hazır bulunduğu bu güzel sohbetimiz, üç saatten fazla sürdü.

     Bütün yönleriyle Şeyh Said Efendi’yi, öncesi, gelişimi ve sonrasıyla Şeyh Said Kıyamı’nı konuştuğumuz bu sohbette, verdikleri değerli bilgilerle bizleri aydınlatan isimlerden biri, ömrünü Şeyh Said dâvâsına adamış, Şeyh Said’in mezar yeri ve “iade-i itibar” gibi konularda hukukî mücadeleler yapmış, TBMM’ye mektuplar yazmış, kendisi bizzat Şeyh Said ailesinden, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Tahir’in torunu olan Av. Muhammed Dara Akar.

     Diğer isim de, yıllardır Şeyh Said hakkında yaptığı araştırmalarıyla bilinen, şu anda da “Bütün Yönleriyle Şeyh Said ve Kıyamı” adlı geniş kapsamlı ve belgeli / kaynaklı verilerle hazırladığı kitabını yazmakla meşgul olan, denilebilir ki Şeyh Said’in kendi ailesindeki fertler haricinde Şeyh Said hadisesini en iyi bilen isim, aynı zamanda sitemiz yazarı da olan İbrahim Sediyani.

     İlgiyle okuyacağınız ve oldukça uzun sürecek olan, bölüm bölüm yayınlayacağımız bu dosya, ne sadece söyleşidir ne de sadece sohbet. İkisi birdendir ve bu diziyi takip ederken, Şeyh Said ve Kıyamı ile ilgili çok detaylı bilgi sahibi olacak, ayrıca daha önce hiçbir yerde okumadığınız, duymadığınız bilgilerle karşılacaksınız.

     Şeyh Said’in torunu Av. Muhammed Dara Akar ve gazeteci yazar İbrahim Sediyani ile Diyarbakır’daki bu sohbeti, UFKUMUZ okuyucuları için sitemizin emektarları Fikri Amedî, Burhan Farqinî ve İdris Fidâ gerçekleştirdi.

     UFKUMUZ sitesi olarak, Şeyh Said ve Kıyamı ile ilgili bugüne kadar yapılmış belki de en doyurucu, en kapsamlı ve ayrıntılı söyleşiyi / sohbeti okuyucularımızın istifadesine sunmanın haklı kıvancını yaşıyoruz.

     Doyumsuz sohbetin 2. bölümünü ilginize sunuyoruz.

UFKUMUZ.COM

*

*    *

02

     UFKUMUZ – 1639 yılındaki Bağdat Seferi ve Kasr-ı Şirin Antlaşması sonrası Diyarbekir’in Bismil ilçesi Çılsıtun köyünde Osmanlı padişahı IV.  Murad tarafından gerçekleştirilen Çılsıtun Katliamı… Bu konuda verdiğiniz detaylı bilgiler için teşekkür ediyoruz. Pek bilinmeyen tarihî bilgiler bunlar… Sayın Sediyani, dediniz ki, katliamda 1925 Kıyamı’nın rehberi olan Şeyh Said’in dedesinin dedesinin dedesi Seyyîd Haşim, bütün ailesiyle birlikte kılıçtan geçiriliyor. Bu katliamda Seyyîd Haşim’in sadece bir çocuğu sağ olarak kurtuluyor. Henüz 5 yaşında bir çocuk olan en küçük oğlu Hüseyin. 1925 tarihinde laik ve kemalist Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı ayaklanan Şeyh Said Efendi, o katliamdan sağ kurtulan tek çocuk olan Hüseyin’in soyundan geliyor. Katliamın sebeblerini ve nasıl gerçekleştirildiğini anlattınız. Ondan sonra ne oldu?

     İBRAHİM SEDİYANİ – Demin de anlattığım üzere, Osmanlı padişâhı IV. Murad, 1639 senesinde, yani Bağdad Seferi’ni yapıp İran’la Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalayıp döndükten sonra uğradığı Diyarbekir’de korkunç bir katliâma imza atar. Yüzlerce savunmasız insan acımasızca kılıçtan geçirilir. Onlarca köy yakılıp yıkılır. Çılsıtun Katliâmı’nda, padişâha biat etmeyi reddeden halkın rehberi Seyyîd Haşîm, bütün ailesiyle birlikte katledilir. Seyyîd Haşîm’in kendisi, hânımı ve çocukları kılıçtan geçirilir.

08

     Bu olaya “İkinci Kerbelâ” adı verilir. Sebebi ise, tıpkı Kerbelâ’da Hz. İmam Hüseyin (as) ve yârenleri katledilirken, katliâm emrini veren Yezid’in sarayda ziyafet vermesi örneğinde olduğu gibi, Seyyîd Haşîm ve diğer âlimler ile insanlar Çılsıtun’da katledilirken, katliâm emrini veren IV. Murad’ın Kabî mahallesinde ziyafet vermesidir.

     Bu korkunç katliâmdan Seyyîd Haşîm’in sadece bir çocuğu sağ olarak kurtulur. Henüz 5 yaşında bir çocuk olan en küçük oğlu Hüseyin.

     İşte, 1925 tarihinde laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleştirilen İslamî halk ayaklanmasının âzîz rehberi Şeyh Said, 1639 yılındaki o katliâmdan sağ kurtulan tek çocuk olan 5 yaşındaki Hüseyin’in soyundan gelmektedir.

     1634 doğumlu Hüseyin, katliâm gerçekleştirilip ailesindeki tüm fertler öldürüldüğünde, henüz 5 yaşında bir çocuktu.

     Yetim kalan küçük Hüseyin, uzak akrabalar tarafından büyütülüyor ve tıpkı tüm hayatlarını Allâh yolunda ilim ve cihada adayan ataları gibi o da medresede eğitim alarak büyük bir âlim oluyor.    

     Büyüyüp de âlim olunca ve yeniden medreseler kurup talebeler yetiştirmeye başlayınca, ismi artık  Seyyîd Hacı Hüseyin el- Hüseynî’dir.

     UFKUMUZ – “Seyyîd” sıfatını kullanıyor yani…

     İ. SEDİYANİ – Evet… Şeyh Said’in soyu, Seyyîd Haşîm’den Şeyh Ali Septî’ye kadar normal ve sakin bir şekilde geliyor. Seyyîd Haşîm’in oğlu Seyyîd Hacı Hüseyin el- Hüseynî, O’nun oğlu Molla Haydar, O’nun da oğlu Molla Kasım ve O’nun da oğlu Şeyh Ali Septî.

     Şeyh Ali Septî çok önemli bir şahsiyettir; üzerinde durmamız gerekiyor.

     Şeyh Ali Septî, Şeyh Said’in dedesidir; yani babasının babası.

04

     UFKUMUZ – Şeyh Ali Septî’yi anlatırsanız seviniriz hocam. Buyurun…

     SEDİYANİ – Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Septî, 1777 yılında Diyarbekir’in Bismil ilçesine bağlı Çılsıtun (Kırkdirek) köyünde doğar. Yani 1639’daki katliâmın gerçekleştiği kendi köylerinde.

     UFKUMUZ – Aynı köyde?

     SEDİYANİ – Evet… Ali Septî, Diyarbekir’in tanınmış âlimlerinden ders alıyor. Halihazırda bugünkü Türkiye topraklarındaki en eski cami olan Ulu Camiî’nin yanındaki Mesudiye Medresesi’nde okuyor. İlmî icazetini aldıktan sonra ders vermekle meşgul olan Şeyh Ali Septî, Nebî Camiî’nde imamlık yapıyor.

     Bugün, şeyhim Muhammed Akar ile birlikte hatırâ fotoğrafı çektirdik Nebî Camiî önünde… 🙂 🙂

     MUHAMMED DARA AKAR – Sohbetin bu bölümüne sıra gelince o fotoğrafı yayınlayalım… 🙂 🙂

     UFKUMUZ – Evet, güzel olur… 🙂 🙂

     SEDİYANİ – Daha sonra, devrin en büyük âlimlerinden biri olan Mewlânâ Halîd-i Bağdadî’nin talebesi oluyor, Şeyh Ali Septî.

     Şeyhim Muhammed Akar’ın da konuşmasında belirttiği gibi, Mewlânâ Halîd’i iyi anlamak lazım, iyi analiz etmek lazım.

     Nakşibendî şeyhi olan Mewlânâ Halid-i Bağdadî, Suriye’nin bugünkü başkenti Şam’da ikamet ediyordu. Dîmeşk’te yani. Biz “Şam” diyoruz ama oranın özgün ismi “Dîmeşk”.

     Mewlânâ Halîd, Kürtler’e Nakşibendî tarikatını aşılayan kişidir. Kürtler arasında ve bir de İstanbul’da etkin taraftarları vardı. Mewlânâ Halid, aynı zamanda şâirdi. Şiirlerinden derlenen “Divan”ı, vefâtından sonra, 1844 yılında İstanbul’da yayınlanmıştır.

     Mewlânâ Halid Bağdadî  ile Şeyh Ali Septî’nin tanışmaları ve Ali Septî’nin O’nun öğrencisi olması, şu şekilde oluyor:

     Mewlânâ Halid Bağdadî, Dehlev’de “hilâfet” alıp Şam’a dönerken, Şeyh Abdullâh Dehlevî’nin isteği doğrultusunda Diyarbekir’e uğruyor ve Şeyh Ali Septî’ye misafir oluyor. Kendisiyle tanışmamaktadır; ancak Şeyh Abdullâh Dehlevî’nin ricâsını kırmamış ve O’nun referansıyla evine gidip tanışmış, kendisine misafir olmuştur.

     Şeyh Ali’yi siyâh elbiseler içerisinde gören Mewlânâ Halid, bunun sebebini soruyor. Diyor ki;

     – Sizi simsiyâh elbiseler içinde görüyorum. Bunun sebebi nedir? Siyâhı sevdiğiniz için mi, yoksa bunun özel bir anlamı var mı?

     Şeyh Ali Septî, dedesi Seyyîd Haşîm’in yasını tuttuğunu söylüyor  (IV. Murad tarafından katledilen dedesinin dedesi Seyyîd Haşîm). Diyor ki;

     – Evet, özel bir sebebi vardır. Dedemin dedesi Seyyîd Haşîm, zalim Osmanlı padişâhı tarafından tüm ailesiyle birlikte kılıçtan geçirildi, köyümüzde katliâm yapıldı. Biz yüzyetmiş senedir bu olayın yasını tutarız. Dedemin babası, dedem, babam, hep siyâh giydiler bu yüzden. Biz yaslı bir aileyiz.

     Mewlânâ Halîd, büyük bir âlim, büyük bir mutasavvıf. İlmiyle, sohbetleriyle, anlattıklarıyla, Şeyh Ali’yi çok etkiliyor.

     Kendisine misafir olduğu o birkaç günde Şeyh Ali Septî üzerinde derin etki bırakan Mewlânâ Halid Bağdadî, O’nu mahiyetine alıyor ve Şam’a giderken Ali Septî’yi de kendisiyle birlikte götürüyor.

     Yani Şeyh Ali Septî, Mewlânâ Halîd’in talebesi oluyor artık. Şeyh Ali Septî, yeni ikâmet yeri Şam’da Mewlânâ Halid’in talebesi oluyor ve O’nun dergâhında eğitim alıyor.

     Mewlânâ Halid’in Şam’daki dergâhında toplam 118 öğrenci vardır. Bunlardan ikisi, konumuz açısından bizler için çok önemlidir. Çünkü bunlardan biri, 1925 tarihinde laik Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı ayaklanan Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Septî, biri de yine Şeyh Said’in yakın arkadaşı ve Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin başkanı Seyyîd Abdulkadîr’in dedesi, Çolamerg (Hakkari) ilinin Şemzînan (Şemdinli) ilçesinden olup tarihte ilk kez “Kürdistan İslam Devleti” adını telaffuz ederek ayaklanan Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin babası Said Tâhâ’dır.

     Düşünün; Mewlânâ Halîd’in dergâhında, Şam’da, aynı sınıfta eğitim gören iki öğrenci var. Biri Şeyh Ali Septî, biri de Şeyh Said Tâhâ.

     Bunlar sınıf arkadaşı ve çok yakın iki arkadaş. Aynı sınıfta ders görüyor, aynı sofradan yemek yiyor, aynı dershanede yatıp kalkıyorlar.

     Şeyh Ali Septî kimdir? Şeyh Mahmud Fevzî’nin babası, Şeyh Said’in dedesi.

     Şeyh Said Tâhâ kimdir? Tarihte ilk kez “Bağımsız Kürdistan” isteyerek ayaklanan, tarihte ilk kez “Kürdistan İslam Devleti” ifadesini kullanan Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin babası, Seyyîd Abdulkadir’in dedesi.

     Şeyh Ali Septî’nin torunu Şeyh Said, 1925 yılında laik – kemalist Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı İslamî kıyâm ediyor, 28 Haziran 1925 günü Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda darağacına asılarak idâm ediliyor.

     Şeyh Said Tâhâ’nın torunu Seyyîd Abdulkadir de, 1908 yılında kurulan Kürdistan Teâvun ve Terakki Cemiyeti’nin “ömür boyu başkanlığı”na seçiliyor, 1912 yılında kurulan Kürdistan Teşrîk-i Mesaî Cemiyeti’nin en büyük destekçisi, 1918 yılında kurulan Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin kurucusu ve başkanı, 1921 yılında Şeyh Said’in kayınçosu Cibranlı Halid ve Yusuf Ziya Bey’in kurduğu Kürdistan İstiklal Cemiyeti’nin, yani kısaca Azadî Cemiyeti’nin “İstanbul şube başkanı” ve O da, 28 Haziran 1925 günü Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda darağacına asılarak idâm ediliyor. Hem de oğluyla birlikte.

     Şu ibretâmiz hadiseye bakar mısınız? 1800’lü yılların başında Şeyh Ali Septî ve Şeyh Said Tâhâ, en yakın arkadaştırlar, Şam’da aynı medresenin talebeleridirler, aynı sofradan yemek yiyor ve aynı yerde yatıp kalkıyorlar. Onlardan tam yüz yıl sonra, 1900’lü yılların başında torunları birlikte idâm ediliyor; yanyana sehpalarda darağacına çekiliyorlar. Şeyh Ali Septî’nin torunu Şeyh Said ve Şeyh Said Tâhâ’nın torunu Seyyîd Abdulkadir.

05

     Şeyh Ali Septî ve Şeyh Said Tâhâ, Mewlânâ Halid’in Şam’daki dergâhında gerekli tasavvufî eğitimden geçtikten sonra, “İslamî İlimler”, “Mantık”, “Felsefe” ve “Matematik” dallarında özel eğitime tabi tutulup, üst düzey bir eğitim programıyla yetiştirilmiş Nakşibendî şeyhleri oluyorlar. Değişik yerlerde görevlendiriliyorlar.

     Şeyh Ali Septî, Mewlânâ Halîd’in halifesi oluyor. Bunların hepsi, büyük tasavvuf ehlidirler, mübârek zâtlardırlar.

     Şeyh Ali Septî’nin “hilâfet” alması Cumartesi gününe tekabül ettiği için kendisine ilk orada “Septî” sıfatı takılıyor. Bütün hayatı boyunca “Septî” soyadını kullanmasının sebebi budur; Cumartesi günü “hâlife” olmasındandır. “Sebt / Sabbat”, biliyorsunuz, Arapça / İbranîce, yani Hamî – Samî kökenli bir kelime, “Cumartesi” demektir.

     Bugün Elâzığ ve Palu’da O’nun soyundan gelen aileler “Septioğlu” soyadını kullanıyorlar. Hani Elâzığ Milletvekili râhmetli Ali Rıza Septioğlu vardı, hatırlarsınız. 🙂 🙂 1991 yılında Meclis’teki yemin töreninde, Leyla Zana’nın yeşil – sarı – kırmızı bantla kürsüye çıkıp Kürtçe slogan attığı yemin töreni. Ali Rıza Septioğlu en yaşlı kişi olduğu için meclis başkanıydı. Leyla Zana’ya güyâ ihtarda bulunup “Kıjım şuş!” (Kızım sus!) deyip uyarırken, ırkçı milletvekillerinin saldırılarına karşı da “Ne dedi, ne dedi? Şij anladinij mi?” deyip aslında Leyla Zana’yı savunmaya çalışıyordu. 🙂 🙂

     UFKUMUZ – Güyâ sözde Leyla Zana’ya fırça atıyordu, halbuki alttan alttan Leyla Zana’yı savunuyordu. 🙂 🙂

     SEDİYANİ – Evet… İşte bu “Septioğlu” soyadı buradan geliyor; Şeyh Ali Septî’nin adından geliyor.

     Mewlânâ Halid-i Bağdadî, “hilâfet” nişânını verdikten sonra Şeyh Ali Septî’yi irşâd vazifesi için yeniden Kürdistan’a gönderir.

     Şeyh Ali Septî, Diyarbekir’in Lice ilçesine yerleşiyor ve orada medresesini tesis ediyor. Henüz çok genç yaşlarda olan Şeyh Ali Septî, Lice’de imamlık yapıyor.

     Şeyh Ali Septî, birkaç yıl Lice’de imamlık yaptıktan sonra Mezire, yani Elâziz ilinin Palu ilçesine giderek yerleşiyor; Palu’da tekke ve medresesini tesis ediyor.

     Şeyh Ali Septî’nin Lice’den Palu’ya göçü de oldukça ilginçtir. Bunu anlatmadan geçemem. Zirâ Şeyh Ali Septî normal bir seyahât yaparak gitmemiş, Lice’den Palu’ya giderken yolunun üzerindeki her köyde tek tek durarak orada birkaç saat kalmış, yol üstündeki her köyde halka İslam’ı ve Tevhîd’i anlatmış, o şekilde gitmiştir. Bunun için, Lice ile Palu arası o günkü şartlarda bile birkaç saatlik mesafede olmasına rağmen O’nun yolculuğu günlerce sürmüştür.

     Düşünebiliyor musunuz? Köy köy gezerek yolculuk yapıyor, her köyde birkaç saat kalıyor ve orada köy halkına İslam’ı ve Tevhîd’i anlatıp öyle gidiyor. Aynı Resûlullâh (saw) zamanındaki sahâbeler gibi. Bunun için, birkaç saatlik yolculuk birkaç gün sürüyor.

     Şeyh Ali Septî, Palu’nun Kelxasî ve  Erdûrûk köylerinde imamlık yapıyor. Kelxasî köyünün şimdiki uydurma resmî ismi Altıoluk’tur; Erdûrûk köyünün de uyduruk resmî ismi Gökdere.

     Şeyh Ali Septî Efendi, Kelxasî köyünde evleniyor.

     Palu’nun Kelxasî köyünden muvahhîde bir hânımla evlenen Şeyh Ali Septî’nin, bu evlilikten dört oğlu dünyaya geliyor: Mahmud, Hasan, Hüseyin ve Mûhâmmed.

     Oğullarının hepsi de İslamî tedrisat ve terbiye ile yetişip Qûr’ân ahlâkı ile büyüyor. Büyüdüklerinde hepsi de İslam âlimi olup yüzlerce talebe yetiştiriyorlar.

     Bunlardan, en büyük kardeş olan Mahmud, yani Şeyh Mahmud Fevzî, 1925 yılında laik rejime karşı kıyâm eden Şeyh Said’in babasıdır.

06

     UFKUMUZ – Allâh razı olsun hocam. Çok değerli bilgiler bunlar… Sayın Muhammed Akar, size dönelim tekrar. Siz bize Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmud Fevzî’yi ayrıntılı bir şekilde anlatmıştınız. Sediyani kardeşimiz de O’nun babası olan Şeyh Ali Septî’yi doyurucu bir şekilde tanıttı. Şuradan başlayalım: Şeyh Said Efendi, dedesi Şeyh Ali Septî’yi görüyor mu?

     AV. MUHAMMED DARA AKAR – Şeyh Mahmud Fevzî vefât ettiğinde, en büyük oğlu Şeyh Said Efendi otuzlu yaşlardadır.

05

     Şeyh Said Efendi Palu’da doğuyor. Ve dedesi Şeyh Ali Septî O’nu görüyor. Şeyh Said’in doğum tarihi bazı kaynaklarda 1863, bazı kaynaklarda 1865 diye geçiyor.

     Şeyh Said Efendi doğduğunda, dedesi Şeyh Ali Septî epey bir yaşlıdır artık.

     Şeyh Said doğduğunda ve “kırkını çıkardığında”, bebeği alıp dedesi Şeyh Ali Septî’ye götürüyorlar. Şeyh Ali Septî ayağa kalkıyor, torununu kucağına alıyor, minik ve taptaze boynundan öpüyor ve şöyle diyor: “Torunum Said, Ümmet’in Said’i olacaktır.”

     UFKUMUZ – Allâh-û Ekber!…

     M. DARA AKAR – Evet.. Müthiş bir olay. Hislenmemek, etkilenmemek mümkün değil.

     Şeyh Ali Septî ayağa kalkıyor, torununu kucağına alıyor, minik boynundan öpüyor ve şöyle diyor: “Torunum Said, Ümmet’in Said’i olacaktır.”

08

     Şimdi, Sediyani kardeşim bahsetti. Şeyh Ali Septî, Said Tâhâ, Ubeydullah Nehrî, Allâh razı olsun…

     Şeyh Ubeydullâh Nehrî, 1876 mı 7 mi tarihinde, birkaç maddelik bir Kanun-i Esasî bile yayınlıyor ve Kürdistan Müstakil İslamî Hükûmeti’nin Kanun-i Esasîsi’dir o. Anayasasıdır, bir mânâda.

     Şeyh Ali Septî ve Şeyh Said Tâhâ-i Nehrî, ayrıca Şeyh Şamil, O da Mewlânâ Halîd’in halifelerinden yani. Şeyh Şamil de.

     SEDİYANİ – Kafkasya’daki Şeyh Şamil mi? Çeçen?

     AKAR – Tabiî… Bunlar, bakıyoruz ki hepsi de halk önderidirler yani. Halk önderi ve hepsi de kendi halkları için mücadele etmişler, kendi halkının özgürlüğü için başkaldırmışlar. Şeyh Şamil Çeçen halkı için, Şeyh Said Kürt halkı için…

     SEDİYANİ – Ki hocam, Kafkasya’daki Şeyh Şamil ve Kürdistan’daki Şeyh Said, ben baktığım zaman, tarihte bu kadar biribirine benzeyen iki şahsiyet yok yani. Konumları, yapıları, yaptıkları ettikleri, o halkın onları sembolize etme şekli, yani sembolleşmeleri; bu kadar biribirine benzeyen iki şahsiyet tarihte yok yani…

     AKAR – Şüphesiz… Şeyh Mewlânâ Halîd Hazretleri, talebelerini hakikaten çok iyi yetiştirmiş. Klasik bir tasavvuf mantığıyla değil, işte medresede kal, zühd ve takvâ, toplumla da ilişkin olmasın, sosyal bir iddiân olmasın şeklinde değil, tam aksine, gittikleri memleketlerde sosyal mes’elelere, politik mes’elelere duyarlı talebeler olarak yetişmişler. Talebeleri arasında çok şâir var.

     Şeyh Ali Septî Hazretleri de iyi şiir yazardı. Maalesef günümüze kalan şiirleri yok, fakat dilden dile okunan kaside türü şiirleri meşhurdur. Mewlânâ Halîd’in kendisi de şâirdi. Ölümünden sonra, Sediyani bahsetti, şiirleri İstanbul’da yayınlanmıştır Mewlânâ Halîd’in.

     Şimdi Şeyh Ali Septî Efendi’nin çocuklarıdır, Şeyh Mahmud Fevzî Efendi, Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Hüseyin Efendi ve Şeyh Mûhâmmed Efendi. Bunlar Şeyh Ali Septî’nin çocuklarıdır.

     Şeyh Ali Septî’nin bütün hikâyesini anlatmak imkânsızdır. Çok ilginç bir insandır.

     Fakat şunu ifade edelim, hani yazılmamış yayınlanmamış bilgiler vermemiz açısından, ne yapıyor? Şeyh Ali Septî Hazretleri, Şeyh Mewlânâ Halîd Hazretleri’nden icazet alınca geliyor, Hani’nin Seren köyü, şimdiki Türkçe ismi, eski ismi Serdê idi Kürtçe, Lice’nin Serdê nahiyesi idi eskiden, oraya geliyor, ilk görevini orda yapıyor. Ve çok etkili bir hatiptir, çok da cezbedici konuşmaları var, görevini orda yapıyor. Serdê’de epeyce sohbetler yapıyor.

     Fakat orda da, Mala İskenderan diye, yani İskenderoğulları isminde bir aile, bu ailede badadan oğula kalmış hep imâmlık. Köyün imâmları öteden beri bu ailedir.

     Köylüler hep Şeyh Ali Septî’nin etrafında toplanınca, bunlar rahatsız oluyor, kıskanıyor. Diyorlar ki, “Ya bu genç molla geldi kaptı; biz yüzyıllardır bu köyün imâmlarıyız, seydâlarıyız. Bu genç adam geldi, cemaatimizi elimizden aldı. Bizden daha etkileyici, etrafında sohbet halkaları oluştu, halkı daha çok etkiliyor.”

     Bir gün Şeyh Ali Septî Efendi camiye gittiğinde, bakıyor ki, iki büyük aile var tabiî, biri Sadıqî ailesi biri de İskender ailesi, bakıyor ki biri caminin bir tarafında biri caminin bir tarafında oturmuşlar. Orada anlıyor tabiî. Kendisine yakın olanlar genelde Sadıqî ailesi. İskender ailesinden olanlar öbür imamın etrafında toplanmışlar.

     Şeyh Ali Septî Efendi o köyü terkediyor. Diyor ki, “Bir yerde eğer benim yüzümden ikilik oluşacaksa, asla ve kat’a ben orda durmam. Ben sizi bölmeye değil, sizi Allâh rızâsı için ıslâh etmeye geldim. Ben buraya sizi bölmeye gelmedim. Benim amacım sizi bölmek değil. Bir dâvâ gütmüyorum, bir büyüklük dâvâsı gütmüyorum, ama madem benim yüzümden köyde bir huzursuzluk var, ben ayrılacağım.”

     Köylüler peşine düşüyor, yalvarıyor yakarıyorlar, ne yapıyorlarsa ikna edemiyorlar. Durmuyor Şeyh Ali Septî Efendi, ayrılıyor oradan.  

     Ordan kalkıp Harput’a geliyor, Elâzığ Harput. Eski Harput’a geliyor. Orda şimdi cami var, Ulu Camiî yani. Orda sohbete katılıyor.

     Bakıyor ki imâm, yanlış şeyler ifade ediyor. Orda ona da karşı çıkıyor. Camide cemaatin arasında değil ama, müsait bir anında yakalayıp imamı kenara çekiyor ve ona diyor, “Hocaefendi siz böyle böyle söylüyorsunuz, lakin bunlar filhakika doğru şeyler değil”, yani akideye uygun değil, veyahut da fıkha uygun değil, neyse artık, bir itirazı oluyor. Orda da bir sıkıntı yaşıyor. Hani derler ya, birilerinin tekerine çomak sokuyor bir mânâda.

     Şeyh Ali Septî mecburen Harput’tan da ayrılmak zorunda kalıyor. Ordan kalkıp bu sefer de Palu’ya geliyor.

09

     UFKUMUZ – Yerleşmek amacıyla?

     AKAR – Yerleşmek değil. Geziyor. Kendisi bir yerde medresesini kurabilmek amacıyla geziyor; yani nerde kurabilirim, nasıl yapabilirim, nerde ne yapabiliriz, bu amaçla geziyor.

     Palu’da ciddî bir Ermenî nüfûsu var. Ama Palu’nun da yerel beyleri var, Palu beyleri. Bunlar da Palu’nun etrafındaki bütün Zaza, Dımılî köylerini adetâ sömürüyor. Ağır vergiler, “bêj” diyoruz bunlara, bêj alıyor, ağır vergiler alıyor. Köylü perişaaan! Perişan!

     Ve Şeyh Ali Septî Efendi ilk tavrını belki de işte orada koyuyor. O yüzden işte o Zazalar, bu zûlme ve sömürüye karşı çıkan, haksızlığa karşı suskun kalmayan bir şeyh görünce, O’na müthiş derecede bağlanıyorlar. Çünkü bu karakterde, böyle tavır koyan, hani günümüz tabiriyle devrimci, mazlumdan yana, ezilenden yana, ezene karşı olan bir şeyh tipi görmemişler. Şeyh demek, onların tasavvurunda, kendilerini sömüren ağalarla iyi geçinen, hatta onlarla işbirliği yapan tiplerdir. Palu’nun, yani Zaza halkının Şeyh Said ailesine olan bu bağlılığı ve aşırı güveni, işte tâ dedesi Şeyh Ali Septî ile başlayan bir duygudaşlıktır, duygu bağıdır.

10

     Şeyh Ali Septî olsun, oğlu Şeyh Mahmud Fevzî olsun, O’nun oğlu Şeyh Said olsun, bu karakterde insanlar. Ne zalim devletin tekeline girerler, ne de sömürücü ağaların beylerin. Onlar her zaman için mazlum ve gariban, aç ve sefil olan halkın yanındadırlar, köylülerin safındadırlar. Bu şeyhler, halkçıdırlar, halkçı şeyhlerdirler.

     Bunlar zaten ticarete de atılıyorlar. Medreseleri inşâ etmek, onları ayakta tutabilmek, talebelerin iâşelerini sağlamak, bütün bunlar hep maddî imkânlara bakıyor. Mecburen ticarî işlere de el atıyorlar, bunları sağlayabilmek için.

     Bu bir çeşit sosyolojik hadisedir, boşluğun doldurulmasıdır.

     Şeyh Ali Septî’nin oğlu Şeyh Mahmud Fevzî Efendi, Piran’a geliyor. Piran’da ciddî bir aydınlanma hareketi başlatıyor. Aşiretleri birleştiriyor, küçük küçük küçük aileleri ve güç sahibi insanları biraraya getiriyor ve ortak bir yönetim altında bunları buluşturuyor. Kan dâvâlarını sona erdiriyor, dâvâlı aileleri barıştırıyor.

     Meselâ şeye çok önem veriyor, kendisi, bak bu da şimdiye kadar hiçbir yerde yazılmamıştır, yayınlanmamıştır, ilk kez burada söylüyoruz, Piran’da bir caminin inşaatında bizzat çalışmıştır.

     UFKUMUZ – Şeyh Mahmud Efendi?

     AKAR – Evet… Herkes de diyor zaten, “Sel oldu, deprem oldu, her yer yıkıldı ama bu cami yıkılmadı. Çünkü Şeyh Mahmud Efendi inşaatında bizzat çalışmış”. Halkın inanışı, hani mübârek zât. 🙂 🙂

     UFKUMUZ – İsmi nedir caminin? 🙂 🙂

     AKAR – “Piran Orta Camiî” diyorlar. Yani Piran’ın üç tane camisi var; bu orta mahallenin camisi. Duruyor yani.

     Şeyh Said Efendi’nin de 1925’te gelip hutbe okuduğu, caminin damından millete va’zeylediği cami, babasının inşaatında görev aldığı cami…

     UFKUMUZ – Bir saniye Hocam, bir saniye! Şimdi Şeyh Said’in 13 Şubat 1925 günü halka vaaz verdiği cami, hani kıyamın başladığı gün, kıyamı başlatan konuşmayı yaptığı cami, bu cami bizzat babası Şeyh Mahmud tarafından mı yapılan cami yani?

     AKAR – Tabiî tabiî. Bunu pek kimse bilmiyor işte…

     Şeyh Mahmud Efendi caminin inşaatında bizzat çalışıyor. Temeline ilk taşı Şeyh Mahmud Fevzî Efendi koyuyor. Köylüler diyorlar ki, “Şeyhim, sen niye çalışıyorsun? Sen bırak biz yaparız”, elinden almaya çalışıyorlar. Ama Şeyh Mahmud Efendi bırakmıyor, köylülerle birlikte çalışıyor, O da gayret ediyor teşvik bâbında.

     Taş var orda. Halen duruyor. Diyorlar ki, “Şeyh Mahmud Efendi bu taşı 4 – 5 kişiyle tutup bööööyle getirdi ve buraya koydu”.  Temeline yani.

     Ayrıca böyle sulu ve önemli bir bahçe var orda. O bahçeyi de satın alıyor, sonra da vakfediyor, diyor ki, “Bu caminin ve yanındaki medresenin vakfiyesi olsun, talebeler bundan istifade etsin.”

     Ordan geliyor Lice taraflarına. Şeyh Mahmud Efendi böyle senede iki defa tur yapar, tura çıkar, geziye çıkar; Palu’dan, Bingöl Mingöl üzerinden gelir, Piran Miran tarafından tekrar döner, Lice Mice ordan, Genç Menç üzerinden tekrar gidermiş. Bu bölgelerde de babasının bütün halifelerini, babasının atadığı, Şeyh Ali Septî’nin atadığı halifeleri denetler, icazetlerde bulunur. Aynı zamanda huzursuzluklarla uğraşır, kan dâvâlılarını barıştırır, halkı uyarır.

     Tabiî Şeyh Mahmud Efendi vefât ettiğinde, büyük oğlu, ağabey Şeyh Said Efendi kardeşlerine sahip çıkıyor.

(devam edecek)

     Fikri Amedî – Burhan Farqinî – İdris Fidâ

     UFKUMUZ SÖYLEŞİ / DİYARBEKİR

     13 TEMMUZ 2012

11 - Kopya

İbrahim Sediyani ve Muhammed Akar, Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Septî’nin imamlık yaptığı Diyarbekir Nebî Camiî önünde

1027 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir