Diyarbakır Konferansı – 19 Mart 1993

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     İbrahim Sediyani bu konuşmayı 19 Mart 1993 tarihinde Diyarbakır’da, Dicle Üniversitesi öğrencilerine hitaben yapmıştır. O sırada kendisi de Dicle Üniversitesi öğrencisi olan Sediyani, bu konuşmayı üniversitedeki arkadaşlarının kaldığı bir öğrenci evinde gerçekleştirmiştir. Mübarek Ramazan ayında tertip edilen bu program, iftardan hemen sonra düzenlenmiştir. Konuşmanın yapıldığı gün Ramazan’ın son Cuma’sı olduğu için, ayrıca “Kudüs Günü”dür ve daha bir önem arzetmektedir. Ramazan ayında Diyarbakır Dicle Üniversitesi öğrencileri periyodik sohbet halkaları tertip ederlerdi. Bu konuşma, o sohbet halkalarının sonuncusudur. Sediyani’nin henüz 21 yaşındayken yaptığı bu konuşma, tam 4, 5 saat sürmüştür.

     * * *  

Afrika’nın Sömürgeleştirilmesi ve Siyah Devrim Bilinci

     Euzubillâhimineşşeytanirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

     Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm, Dîn Günü’nün sahibi olan Allâh’a…

     Selam, peygamberimiz, rehberimiz, yol göstericimiz Resûl-i Ekrem aleyhiselât û wesselam’a, Ashâb-ı Kiram’a ve Ehl-i Beyt’e…

     Selam, tarih boyunca yolumuzu aydınlatan ve çizgimizi çizen tüm İslam âlimlerine, âriflerine ve şehîdlerine…

     Böyle anlamlı bir günde, böyle anlamlı bir konuyu konuşmak için bir araya geldiğimiz için, Allâh’a sonsuz şükürler ediyorum.

     Öncelikle, bugünkü konuşmamız, üç açıdan önem taşımaktadır: Birincisi, konuşma böylesine anlamlı bir günde, Kûdüs Günü’nde, “İslam’ın diriliş günü” olan bu mübârek günde yapılmaktadır. İkincisi, konuşmamız, Üçüncü Dünya sorunsalı etrafında olacağından evrensel boyut kazanmakta ve bu evrensel boyutlu mes’eleyi, Olağanüstü Hal Bölgesi’nin merkezi olan bu şehrimizde, Diyarbakır’da yapmamız, olaya daha bir anlam katmaktadır. Üçüncüsü, ben hayatımda ilk defa bir kalabalığa hitaben konuşmuş olacağım…

     Afrika kıt’âsının tarihi, insanlık tarihi ile birlikte başlar. Eski Yunanlar’ın kıt’âya “Libya” dediği söylenir. Oysa Libya, bugün Afrika kıt’âsının adı değil, kıt’âdaki ülkelerden sadece birinin adıdır. Libya’nın, Yunanistan topraklarına bakan kıt’â parçası olmasının böylesi bir adlandırmaya sebebiyet verdiği, âşikârdır. “Afrika” adının kökeni, bir görüşe göre Latince’dir. Latince’de “güneşli” anlamına gelen “aprica” ya da Yunanca’da “soğuksuz” anlamına gelen “aphrike” kelimelerinden esinlenen Romalılar’ın kıt’âyı “Afrika” olarak adlandırdığı öne sürülür. Ancak “Afrika” adı, Romalılarca daha çok kıt’ânın, Avrupa’nın güney uzantısı durumundaki kuzey kıyıları için kullanılmıştır. Kuzey Afrika kıyılarında bir dönem hüküm süren Romalılar’ın, kendi yerleşim alanlarının güneyindeki bölgeye, Kartaca’nın güneyindeki bir Berberî topluluğundan dolayı – bu Berberî topluluğunun adı “Afrîg” idi – “Afrîgler ülkesi” anlamında “Afriga” dedikleri de, bir başka söylencedir. Bir diğer görüş de, “Afrika” adının, bugünkü Tunus dolaylarındaki verimli bir bölgeye ilişkin olduğu ve “mısır başakları” anlamına geldiği yolundadır. “Afrika” terimi, daha sonra yerini Arapça “İfrikiye” kelimesine bıraktı ve sadece Keyrevan bölgesini göstermek için kullanıldı. Eski Arap vakanüvisleri, Romalılar’ın neslini tipik bir şekilde “Rum”, Romalılaşmış Afrikalılar’ın neslini de “Afarik” diye adlandırdılar.

     Sevgili Dicle Üniversitesi öğrencileri! Azîz Diyarbakırlılar!

     Son yıllarda yapılan araştırmalar, Afrika’da 25 milyon yıl öncesinde insanların yaşadığını belgelemiştir. İnsanlığın ilk dönemleriyle ilgili olarak bilinen en eski fosiller Afrika’da, özellikle de Tanzanya’da bulunmuştur. Victoria Gölü yakınlarında bulunan ve “Proconsul” diye adlandırılan iskelet, dünyanın en eski “Prehominien” insanının kalıntılarıdır. “Hominien” denen türün de Afrika’da, özellikle Habeşistan ve Çad’da kalıntıları bulunmuştur. Tanzanya’da, Olduvai Mağaraları’nda 1959’da bulunan ve “Zindjanthope” denen kafatası, 1 milyon 700 bin yıllıktır. “Homo Sapiens” denen “Neanderthal” insanlarının Afrika’da türlü kalıntıları bulunmuştur. Bu insanlar Avrupa’da kısa bir süre yaşadıkları halde Afrika’da binlerce yıl yaşamışlardır. Güney Afrika’da ve Çad’ın kuzey kesimlerinde bulunan “Saldanha” insanının bundan 200 – 400 bin yıl önce yaşadığı sanılmaktadır. “Broken Hill” insanı da, Afrika’da 90 bin yıl önce yaşamıştır. Yine Güney Afrika’da bulunan “Florisbad” insanı da Homo Sapiensler’le Neanderthaller arası bir türdür. Libya’da kemikleri bulunan “Haua Ftcah” insanının M. Ö. 39. yy’da yaşadığı anlaşılmıştır. Afrika’da bulunan ilk Homo Sapiens iskeletinin de bundan 12 – 14 bin yıl önceden kalma olduğu belirlenmiştir.

     M. Ö. 5000 yıllarında Nil Vadisi’nde geçildiği anlaşılan Cilalıtaş Dönemi’nde insanlar, toplayıcılığın yanısıra, tarıma ve hayvan yetiştirmeye yönelmişlerdir. Cilalıtaş Dönemi, M. Ö. 3000 – M. Ö. 2000 yıllarında Habeşistan yaylalarında, Çad ve Nijer’de yaşandı. Bu dönemde Sahra, büyük göçlerin kavşak noktasıydı. M. Ö. 4000 yıllarında Sahra, çöle dönüşmeye başlayınca, Afrika’nın kuzeyi anakaradan kopmuş oldu.

     Tarihöncesine (prehistorya) ait belgeler, Afrika’nın, Dördüncü Zaman başından beri, kuzeyden güneye meskun olduğunu gösterir. Son 40 yıl içinde, birçok fosil kalıntısının bulunması, insanlığın gelişmesinde Afrika’nın önemini ortaya koydu. “Australopithecus” kalıntıları, Güney Afrika topraklarında bulundu. Bunlar, morfoloji bakımından bildiğimiz en eski insanlardır. Cezayir’in Oran kesiminde, Ternifine’de birçok “Atlanthropus” kalıntıları bulundu. Bunlar da, Cava Adası’nın “Pithecanthropus”larının yakın akrabaları olan çok eski “Antropien”lerdi ve üstün bir sanayiîye sahip bulunuyorlardı. Böylelikle Afrika’nın geçmişinin, Asya ve Avrupa’dakinden çok daha gerilere gittiği tesbit edilmiş bulunmaktadır.

     Bunları size niye anlattım? Bunları, zencîleri kötüleyen ahmakların, aslında atalarını kötülediklerini, zencîlere hakaret edenlerin aslında atalarına hakaret ettiklerini ve zencîleri insan yerine koymayanların, onlara zûlmedenlerin ve “ikinci sınıf vatandaş” muamelesine tabi tutanların, böyle yapmakla, “piç” olduklarını söylemek istedim.

     İnsanlar yerleşik hayata Cilalıtaş Devri’nde geçtiler. Ancak bu, her yerde aynı anda olmadı. Yani dünyanın bir bölümünde insanlar yerleşik hayata geçmişken, tarım ve hayvancılıkla uğraşırken, diğer bir bölgesinde insanlar hâlâ ilkel yaşıyorlardı. Bu, “gelişme” ile ilgili bir olaydır. Bazı topluluklar bazı topluluklardan daha çabuk gelişmiş, kültür ve medeniyette daha ileri seviyeye ulaşmıştır. Bu, tarih boyunca hep böyle olmuştur ve bugün dahi böyledir. Afrika’da Cilalıtaş Devri, M. Ö. 5000 yıllarında başlarken, Avrupa’da bu devir M. Ö. 3000 yıllarında başlar. Yani Afrikalılar yerleşik hayata geçip medeniyetler kurarken, Avrupalılar’ın aynı şeyi yapmasına daha 2000 yıl vardı. Yani bu, Afrikalılar’ın uzaya M. Ö. 31 yılında gitmeleri, Avrupalılar’ın ise uzaya ancak M. S. 1969 yılında gitmeleri gibi birşey. Arada tam 2000 yıllık bir fark var. Beyaz insan, siyah insandan 2000 yıl daha geridedir. Bunu, siyah ırkçılığı olarak söylemiyorum, yadsınamaz bir gerçek olarak söylüyorum.

     Yadsınamaz bir gerçek de şudur: Afrika’nın bugünkü Gana ülkesinin bulunduğu topraklarda siyahlar ipek elbiseler giyerlerken, Avrupalı beyazlar elbise nedir bilmiyorlardı ve edep yerlerini hayvan derileriyle, ağaç yapraklarıyla örtüyorlardı. Afrikalı siyahlar ipek elbiseler giyerlerken, Avrupalı beyazların edep yerleri keçilerin edep yerlerinden daha çok dışarıdaydı.

     (Dinleyiciler arasında gülmeler)

     Afrika, kültür ve medeniyetin, ilim ve fennin beşiğidir. Kıt’âdaki en köklü medeniyetlerden biri olan Mısır Medeniyeti, M. Ö. 5000 yıllarında, Nil kıyısında kurulmuştur. Mısırlılar, öldükten sonra dirilmeye inandıkları için cenazelerini mumyalıyorlardı ve böylelikle, onların insan vücûdu ve iç organları hakkında bilgileri oluyor, bu da, Tıb (Tıp) ilminin doğuşuna yol açıyordu. Tıb ilmi, Mısır’ın “Teb” şehrinde doğduğu için, bu ilme “Tıb” denmektedir. Mısırlılar, ayrıca yazı da kullanıyorlardı. Bunlar, bir piktogram olan “Hiyeroglif” ile bir monogram olan “Hiyeratik” yazılarıdır.

     Afrika’daki önemli medeniyetlerden biri de Kartaca medeniyetidir. Mısır’ın kendine has gücü, ülkeye yabancı sızmalarını engelliyordu, ama Mısır dışında kalan Afrika toprakları – özellikle kıyılar – denizci komşu devletlere açıktı. Bu durumdan faydalanmayı ilk akıl edenler, bugünkü Lübnan topraklarında meskun bulunan ve alfabeyi bulmuş olan Fenikeliler oldu. Tyr’in Kartaca’yı kurması (814), sonra da Kartaca’nın Büyük Sirt Körfezi’nden Hercules Sütunları’na ve daha da öteye kadar genişlemesi, bundan ileri geldi. Tamamen ticarî bir hüviyet taşımasına rağmen, Kartaca medeniyetinin, Berberîler üzerinde kuvvetli bir tesiri oldu. Gerçekten de, bir yandan yerli kervanlar, yani Fizanlı Gramantlar aracılığı ile Kartaca ticareti bütün Mağrîb’i ve Sahra’yı aşarak, tâ Nijerya’ya kadar uzanıyor, bir yandan da Fenike gemileri, M. Ö. VI. yy’daki Hannon seyahati ile Senegal kıyılarına kadar uzanıyordu.

     M.Ö. 1000’de, Nijerya’da, o meşhur Nok kültürü – Nijerya üzerinde ayrıca duracağız, daha doğrusu ben özellikle durmak istiyorum –, Sudan’da Meroe Krallığı, milattan sonra onun yerini alan Aksum Krallığı, Çad Gölü’nün güneyinde Sao kültürü, daha sonra bronz işleme tekniklerini Benin Krallığı’na aktaran İfe Krallığı doğup gelişti. O çağlarda Zimbabwe bölgesi de, taş yapılarıyla anıtsal bir mimarî san’atının beşiği oldu.

     Bu dönemde Afrika’da büyük üniversite ve akademiler kurulmuştu ve bunlar kıt’â çapında üne sahipti. Afrika’nın dört bir yanından bu üniversitelere öğrenciler gelirdi. Bu üniversitelerde dünyanın yuvarlak olduğu öğretiliyordu. Evet, yanlış duymadınız! Pîrî Reis’ten, Marco Polo’dan, Colomb’dan binlerce yıl önce, Hz. Muhammed’den, Hz. İsa’dan önce, Afrika’da eğitim veren üniversitelerde dünyanın yuvarlak olduğu okutuluyordu. O sıralar Avrupa, dünyayı öküzün boynuzları arasında sanıyordu.

     Bugün Afrika’da öyle tarihî eserler vardır ki, bu yapıtlara vurulan boyalar kendi zamanına aittir ve aradan iki bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bu boya henüz silinmemiştir. Şimdi siz, evinizin duvarını boyasanız, beş yıl sonra tekrar boyamak zorunda kalırsınız; çünkü boya siliniyor. Beyaz Adam, bugün, beş yıl bile dayanabilecek boyayı bulamamışken, iki bin yıl önce Siyah Adam’ın kullandığı boya, beş yıl – on yıl değil, yüzlerce yıl da değil, binlerce yıl silinmeden kalabiliyor. Daha önce de söyledim: Siyah adam, beyaz adamdan iki bin yıl daha ileridedir.

     Kardeşlerim;

     İslam’ın Afrika’ya ilk girişi, sanıldığı gibi Habeşistan topraklarına değil, Somali topraklarınadır. Cafer bin Ebû Talib ve beraberindeki sahabîlerin gittikleri şehir, o zamanlar Habeşistan topraklarındaydı, ama şimdi aynı şehir, Somali topraklarındadır. Yani bizim “Habeşistan’a Hicret” olarak bildiğimiz göç, aslında Etiyopya’ya değil, Somali’ye yapılıyor.

     İslam, tüm dünya halkları ve ezilen insanlar için bir kurtuluş ve özgürlük olurken, bu nimetten en fazla payını alanlar, Afrika’nın yiğit insanları oldu.

     Afrikalılar’ın, sömürgeci – emperyalist Avrupalı beyaz adamla ilk tangosu, M. Ö. 146 yılında oldu. Kartaca’yı yenen, Numidia’da Masinnisa’yı ve Mısır’da Kleopatra’yı başından savan Romalılar, Kuzey Afrika’yı, Kızıldeniz’den Akdeniz’e kadar işgal etti. Fakat Mağrib’e yerleşmesi oldukça uzun sürdü ve hiçbir zaman tam bir işgal halini almadı. Sahra’ya karşı, “limes” dedikleri sınır tahkimâtıyla ve göçebeleri durduran sürekli polis harekâtıyla iş gören Roma, bu bölgeyi hâkimiyet sahasının dışında bırakmıştı. İkinci yüzyılın sonundan itibaren, Roma İmparatorluğu’nu sarsan siyasî ve iktisadî buhran, Afrika’daki eyaletlerinin iflâsına yol açtı. İçine sosyal dâvâların da karıştığı dînî kargaşalıkların tesiriyle, bu eyaletler Roma’dan bir bir kopmaya başladı. Bu kopmada, Berberî kabilelerinin ayaklanmaları ve güçlenmeye yeni başlayan deveci büyük göçmenlerin hücûmları önemli rol oynadı.

     Bütün bunlara karşın, Afrika’nın Avrupalılar tarafından sömürülmesine öncülük edenler, Portekizliler oldu. Avrupalılar içinde, Afrika’yla ciddî olarak ilk ilgilenenler, Portekizliler oldu. Portekiz, Afrika’yı sömürmeye başlayarak, XI. ve XVI. yy’larda ticaret merkezleri kurdular; ama Avrupalılar, “karanlık kıt’â” diye adlandırdıkları iç kesimlere ancak XIX. yy’da ulaşabildiler.

     XV. yy’ın ikinci yarısında Portekizli gemicilerin Afrika kıyılarına gelerek burada ticaret ajentaları açtıkları görüldü. İlk olarak 1444’te Senegal kıyılarına, daha sonra da 1460’ta Sierra – Leone kıyılarına, 1483’te ise Kongo Irmağı’nın deltasına ayak basan Portekizliler, yerlilerle ürün değiş tokuşuna başladılar. Yerlilere silâh, pamuklu bez ve kumaş, incik – boncuk vererek, karşılığında altın, fildişi, zamk ve baharat aldılar. Bu, bir nevi kandırmaca idi ve yerliler bunun “kandırmaca” olduğunu öğrendiği zaman, iş işten çoktan geçmişti. Afrikalılar, böylece ilk defa “yalan” ve “hile” ile tanıştılar.

     1492’de Amerika kıt’âsının “keşfedilişi”, Afrikalılar için de bir dönüm noktası oldu. Çünkü Amerika kıt’âsının “keşfi”, Avrupa ülkelerinin köle talebini arttırdı. Avrupalı sömürgeciler, başlangıçta Antil Adaları’nda yaşayan halkı köleleştirerek, büyük tarım işletmelerinde tarım işçisi ya da inci avcılığında dalgıç olarak çalıştırdılar; aynı zamanda Amerika kıt’âsında da Kızılderililer, kısa bir süre için altın ve gümüş madenlerinde çalıştırıldılar. “Kısa bir süre için”, çünkü bu “kısa bir süre”den sonra bu Kızılderili kabilelerinin soyları, beyaz adamın soykırımına maruz kalıp tüketilmişti. Kızlderililer’in ve ada halklarının sayılarının hızla azalması üzerine, Portekizliler ve İspanyollar, Yeni Dünya’daki sömürgelerinde onların yerine Afrikalı köleleri çalıştırmaya karar verdiler. Bu karar, Afrikalılar için öyle bir dönüm noktası oldu ki, Afrika tarihini “bu karardan önce – bu karardan sonra” diye ikiye ayırmak mümkündür. Bununla birlikte XVI. yy’ın ikinci yarısında Amerika’nın talebi, sağlanan arzı apansızın aşıncaya kadar, köle ticareti ağır ağır gelişti. O tarihten sonra, Afrika’nın bütün kıyılarından gün geçtikçe artan sayıda köle alınmaya başlandı.

     Ortaçağ Avrupası’nın en çok tüketilen ve ticarî değeri yüksek malları baharat (biber, tarçın, zencefil, çeşitli kokular, ilaç hammaddesi), tuz, ipek ve yündü. Bu mallar Hindistan, Seylon, Endonezya ve diğer Uzakdoğu ülkelerinde üretiliyor ve iki önemli ticaret yoluyla Avrupa’ya ulaştırılıyordu. Bu yollardan birincisi Aden, Kızıldeniz, Bab’el- Mendeb, Süveyş, Kahire ve İskenderiye’ye varıyor, ikincisi Hürmüz, Basra Körfezi ve Şatt’ul- Arab üzerinden kervanlarla Halep’e veya Kürdistan’dan İstanbul’a uzanıyordu. Bu iki yolun bitim noktalarında (İskenderiye, İstanbul vs.) Venedik tüccarları malları satın alıyor ve Avrupa’ya aktarıyorlardı.

     Görüldüğü gibi tek yönlü bir ticaret sözkonusu. Yani doğudan batıya akan mallar, Avrupa’nın da altınını Doğu’ya akıtıyor. Avrupa’nın Doğu’ya satacak endüstri maddesi ya da hammaddesi yok. Bu nedenle ticaret dengesi Doğu lehine.

     İşte bu baharat ve ipek ülkelerine doğrudan doğruya karadan veya denizden gidilmesi Avrupalı açısından hayatî önem taşıyor. Haçlı Seferleri (1096 – 1270) ile bu ticaret yolunun Doğu Akdeniz limanları ele geçirilmeye çalışılmıştı. Fakat başarı elde edilemeyince, bu sefer deniz yoluyla Doğu’ya (özel olarak Hindistan’a) varmak, Avrupalılar’ın en büyük idealiydi. Coğrafî keşiflerin başlamasının en önemli sebebi işte budur.

     Pusulanın öğrenilmesi, okyanuslara dayanıklı ve hızlı yol alabilen gemilerin yapılması, cesur gemicilerin yetiştirilmesi, coğrafî bilginin ilerlemesi ve gemicilik san’atındaki diğer gelişmeler, keşiflerin başlamasında önemli rol oynadı.

     Avrupalılar’ın Amerika’ya gelmesinden sonra, emperyalist Avrupa devletlerinden her biri, Kızılderililer’e karşı bir dizi politika ve senaryolar uyguladılar. İspanyollar “Hristiyanlaştırma” politikası güderek, Kızılderili halkı Hristiyan’laştırmaya çalıştılar. İngilizler de daha sinsi hareket ederek, Kızılderililer’le resmî anlaşmalara dayalı ilişkiler (!) kurdular. Fransızlar ise sinsilikte İngilizler’den aşağı kalmayıp, Kızılderili kabile şeflerini Montreal’e davet eder ve yıllık toplantılar yaparlardı. Kızılderililer’in Beyaz Adam’a “yalancı” anlamında “çatal dilli” demesinin sebebi, bu ilişkilerin sonuçları ile ilintilidir.

     Kızılderililer ile Beyaz Adam arasındaki kanlı çarpışmaların temel nedeni, Kızılderili topraklarının ve doğal kaynaklarının beyazlar tarafından yağmalanması ve işgale çalışılmasıydı. Kızılderililer’in avlanmak için geniş alanlara gereksinimleri vardı. Beyazlar ise büyük bir hırsla yeni topraklar ele geçirmek istiyorlardı. Mülkiyet hakkı Kızılderililer’in bilmedikleri bir kavramdı. Birçok kabile aynı alan üzerinde birlikte avlanabiliyordu. Avrupa emperyalizminin sembol ismi Colomb, Kızılderililer’i İspanya kral ve kraliçesine şöyle tanıtıyordu: “Bu insanlar öyle uysal, öyle barışsever ki, yeryüzünde bunlardan daha iyi bir millet bulunmadığına Majesteleriniz’in önünde and içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar. Konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer.”

     İlkin 1487 yılında Bartelmi Diaz, Ümit Burnu’nu dolaştı. Colomb, sürekli batıya gitmekle doğuya varacağını düşünüyordu. Amacı Hindistan’a varmaktı. Bu amaçla hareket ederek Amerika kıt’âsını buldu. Colomb, öldüğünde bile yeni bir kıt’â bulduğunu bilmiyordu. Colomb’un ölümünden bir yıl sonra bu kıt’âya bir gezi yapan Amerique Vespucci, buranın Hindistan değil, yeni bir kıt’â olduğunu dünyaya ilan etti ve kıt’âya kendi adını (“Amerika”) verdi.

     Vasco de Gama, Lizbon’dan yola çıkarak Afrika’yı dolandı ve Hind Okyanusu’nu aşarak 1498’de Hindistan’a vardı.  Macellan’ın başlattığı ve Del Kano’nun tamamladığı ilk dünya turu 1519 – 1522 yılları arasında gerçekleştirildi. Böylece dünyanın yuvarlak olduğu kanıtlandı ve ayrıca Avrupalılar’ın öteden beri aradıkları, Batı’dan Doğu’ya gidecek yol da bulunmuş oldu. Marco Polo ise dünyayı karayolu ile dolaşmayı denedi, ancak kendisi Moro’da öldürülünce geziyi tamamlayamadı. Ancak başlattığı gezi, kafilesi tarafından sonuca götürüldü.

     12 Ekim 1492’den henüz on yıl bile geçmemişken birçok Kızılderili kabilesi ve yüzbinlerce Kızılderili, Beyaz Adam tarafından toplu katliama uğratıldı ve yok edildi.

     Beyaz Adam, Kızılderililer’e karşı akla gelen – gelmeyen her türlü zûlmü uyguladı. Soykırım yaptı, evlerini – ocaklarını ve ekinlerini ateşe verdi, hayvanlarını öldürdü, sularını zehirledi, mal varlıklarını ğaspetti, kadınlarına tecavüz etti.

     Kuzey Amerika Kızılderilileri’nin çoğu, ilahî ve doğaüstü bir güce inanırdı. Tek tanrılı bir dinî inanca sahiptiler. Bu güç, İraqualar’da “Orenda”, kuzey kültür bölgesindeki kabilelerde “Manitu”, Siouxlar’da ise “Wakonda” adını alırdı.

     Arkadaşlar;

     Televizyon ve sinemada Beyaz Adam, Kızılderililer’i “kafa derisi yüzen insanlar” olarak lanse ediyor. Oysa biz, asıl kafa derisi yüzücülerin kimler olduğunu çok iyi biliyoruz. Illionis Üniversitesi Kütüphane Şefi Dee Brown’un kaleme aldığı ve Türkiye’de E Yayınları tarafından neşredilen “Kalbimi Vatanıma Gömün” adlı araştırma kitabında, bir Kızılderili reisinin şu sözüne yer verilmiştir: “Beyaz adam topraklarımıza ayak basmadan önce, biz deri yüzmek nedir bilmiyorduk. Beyazlar, kadınlarımızın ve kızlarımızın cinsel organlarını kesip çiğniyor ve bazen de çiğ çiğ yiyorlardı. Biz deri yüzmeyi ilk defa onlardan gördük.”

     İspanyollar, Kızılderili köylerini yağmaladılar, yakıp yıktılar, yüzlerce kadını, erkeği, çocuğu kaçırdılar, gemilere atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler. Arawak kabilesinin direnmesi karşısında top ve kılıç kullandılar. Colomb’un 12 Ekim 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasının üzerinden daha 10 yıl bile geçmeden bütün kabileler, yüzbinlerce Kızılderili yok edildi.

     Yeni Dünya’daki kabileler arasındaki haberleşme son derece yavaştı. Avrupalılar’ın yaptıkları barbarlıkların haberleri, yeni fetihlerin ve yerleşmelerin hızlı yayılışıyla yarışamıyordu. Ne var ki, İngilizce konuşan beyaz adamlar, 1607’de Virginia’ya varmadan çok önceleri, İspanyollar’ın uygarlaştırma (!) teknikleriyle ilgili söylentiler, Powhatanlar’a ulaşmıştı. İngilizler daha zekice ve daha ince yollara başvurdu. Jamestown’u yerleşebilecek bir duruma getirinceye kadar, barışı güven altına almak amacıyla, Wahunsonacook’un başına altından bir tac geçirdiler, O’nu Powhatanlar’ın kralı yaptılar ve beyazlara yiyecek sağlamak üzere halkını çalışmaya koşması gerektiğine inandırdılar. Wahunsonacook, ilk önceleri kendi “asî” halkına mı, yoksa İngilizler’e mi bağlı kalacağı konusunda bir hayli bocaladı, ama John Rolfe, kızı Pocahontas ile evlendikten sonra bir Kızılderili’den çok bir İngiliz olduğu kararına vardı. Wahunsonacook öldükten sonra Powhatanlar intikam almak ve İngilizler’i gerisin geri denize dökmek için ayaklandılar. İngiliz silâhlarının gücünü küçümsemiştiler. Kısa bir süre sonra, 8000 Powhatan’dan yalnızca 1000 kadarı kaldı.

     Tainolar ve öteki Arawak halkları, altın ve değerli taşlar aramaya gelen sakallı yabancı Avrupalı yığınlarına karşı adalarının altını üstüne getirmeye başlayınca, güçlü bir direniş gösterdiler. İspanyollar, Kızılderili köylerini yağmaladılar, yakıp yıktılar ve yüzlerce kadını, erkeği ve çocuğu kaçırdılar, gemilere atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler. Arawaklar’ın direnmesi karşısında top ve kılıç kullandılar.

     İllinois Üniversitesi Kütüphane Şefi Dee Brown, sözünü ettiğimiz bu değerli yapıtında, “İngilizler 1620’de Plymouth’a çıktıklarında, Yeni Dünya’nın dost yerlilerinden yardım görmeselerdi açlıktan ölürlerdi herhalde” der. Zira bölgeye çıkan İngilizler’e ilk yaz geldiğinde tohumluk verip, nasıl ekip biçeceklerini ilk öğretenler, üç Wampanoag Kızılderilisi idi. Bunlar, İngilizler’in hizmetçileriydiler.

     Beyaz Adam’ın artık “New England” (Yeni İngiltere) adını verdiği toprağın kıyılarında, baştan başa balta sesleri ve birbiri ardı sıra yıkılan ağaçların gümbürtüleri yankılanıyordu. Artık yerleşme merkezleri biribirinin içine girmeye başlamıştı. 1625’te kolonicilerin bazıları, Samoset’ten, Pemaquidler’in topraklarından ek olarak bir 12 bin dönümü kendilerine vermesini istediler. Samoset, bu toprakların Yüce Rûh’tan geldiğini, gökyüzü kadar uçsuz bucaksız olduğunu ve hiçbir insana ait olmadığını biliyordu. Ama yine de, kendi tuhaf töreleri uyarınca bu yabancıları hoşnut etmek için, toprağın aktarılmasıyla ilgili bir tören düzenledi ve onlar için bir kâğıt doldurdu. Bu, Kızılderili topraklarının İngiliz kolonicilere verilişine ilişkin ilk yazılı antlaşmaydı.

     Artık binlercesi gelmeye başlayan yerleşmecilerin çoğu ise bu gibi törenlerle vakit öldürmediler. Wampanoaglar’ın büyük reisi Massasoit, 1662 yılında öldüğünde, halkı ıssız çöllere sürülmekteydi. Massasoit’in oğlu Metacom, istilacılara karşı direnmek üzere birleşmezlerse, bütün Kızılderililer’i bekleyen kötü sonu sezdi. New Englandlılar, kendisini “Kral Philiph” adıyla Pokanoketler’in başına geçirdikleri halde, Metacom zamanının büyük bir bölümünü Narragansettler’le ve yöredeki kabilelerle ittifaklar kurmaya adadı. 1675’te, kolonicilerin kalkıştığı “buyurgan birtakım davranışlar” karşısında Kral Philiph, kabileleri yok olup gitmekten kurtarmak amacıyla önderliği altındaki Kızılderili ittifakını savaşa soktu. Kızılderililer 52 yerleşim merkezine saldırdılar, bunlardan 12 tanesini tamamen ortadan kaldırdılar, ama aylarca süren çarpışmalardan sonra koloniciler, silâhça üstünlüklerine dayanarak Wampanoaglar’ı ve Narragensettler’i bütün bütüne ezdiler. Kral Philiph öldüğünde kellesi Plymouth’ta 20 yıl süreyle sergilendi. Tutsak edilen öbür Kızılderili kadınlar ve çocuklarla birlikte Kral Philiph’in karısı ve genç oğlu da Batı Hind Adaları’na köle olarak satıldı.

     Hollandalı askerler 1641’de Manhattan Adası’na gelerek Kızılderili kadınları, erkekleri ve çocukları süngülediler, gövdelerini paramparça ettiler ve sonra da köyleri ateşe verdiler.

     1760’larda Ottawalar’dan Pontiac, Göller Yöresi’ndeki kabileleri, İngilizler’i Alleghenyler’in gerisine püskürtmek amacıyla birleştirdi, ama başarıya ulaşamadı. Pontiac’ın en büyük hatası, can alıcı Detroid kuşatması sırasında Kızılderililer’e yardımdan cayan Fransızca konuşan beyaz adamlarla ittifak yapmasıydı.

     Bir kuşak sonra Shawneeler’den Tecumseh, topraklarını istiladan kurtarmak için, ortabatılı ve güneyli kabileler arasında büyük bir ittifak kurdu. Bu düş de, Tecumseh’in 1812 Savaşı’nda bir çarpışma sırasında ölmesiyle son buldu.

     1795 – 1840 yılları arasında Miamiler, zengin Ohio Vadisi’ndeki topraklarını son parçasına kadar terk edinceye dek savaş üstüne savaş verdiler, antlaşma üstüne antlaşma imzaladılar. 1812 Savaşı’ndan sonra beyazlar Illinois’e akın etmeye başladığı zaman, Sauklar ve Foxlar Mississippi’yi geçerek ötelere kaçtılar. Küçük reislerden biri olan Kara Atmaca, geri çekilmeyi reddetti. Winnebagolar, Pottawotamiler ve Kickapoolar ile bir ittifak kurdu ve yeni yerleşme merkezlerine karşı savaş açtı. Kara Atmaca 1838’de öldükten sonra, yeni kurulan Iowa Bölgesi’nin valisi, Kara Atmaca’nın iskeletini getirtti ve çalışma odasına koydurttu. 1829’da, Kızılderililer’in “Keskin Bıçak” adını taktığı Andrew Jackson, “ABD Başkanlığı” görevine getirildi. Keskin Bıçak ve askerleri binlerce Cherokee, Chickasaw, Choctaw, Creek ve Seminole Kızılderilileri’ni kılıçtan geçirdiler. Keskin Bıçak’ın öğütleri, 28 Mayıs 1830’da yasa (kanun) haline getirildi. 1850’lere gelindiğinde, Christoph Colomb’u dostça karşılayan Tainolar’dan, yani Beyaz Adam’ın karşılaştığı ilk Kızılderili kabilesinden tek bir fert kalmamış ve hepsi katledilip soyları tüketilmişti, kardeşlerim. Hepsi.

     1838’de gerçekleşen, her dört Cherokee Kızılderilisi’nden birinin ya soğuktan, ya açlıktan, ya da hastalıktan öldüğü “Gözyaşı İzleri” adı verilen kış yürüyüşünün üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki 1847’de Meksika ile yapılan savaş bitiyor ve bir yıl sonra (1848) Kaliforniya’da altın bulunuyordu.

     Avrupalılar ve torunları, kader tarafından, bütün Amerika’yı egemenlikleri altına almaya zorunlu kılınmışlardı. Beyazlar “üstün ırk” oldukları için, hem Kızılderililer’den, hem de onların topraklarından, ormanlarından, madenlerinden sorumluydular. Kader Bildirisi’ne tek karşı çıkanlar, bulundukları yerlerdeki bütün Kızılderililer’i ya ortadan kaldırmış, ya da sürüp atmış olan New Englandlılar oldu.

     1850 yılında, Modoclar’ın, Mohaveler’in, Paiuteler’in, Shastalar’ın, Yumalar’ın ve Pasifik kıyısındaki daha az tanınmış yüzlerce kabilenin hiçbirine danışılmadığı halde Kaliforniya, ABD’nin 31. eyaleti ilân edildi. 1858’de de Minnesota eyalet oldu.

     1860 yılında, Birleşik Devletler’deki beyazlardan iki grup, Mavi Ceketliler ve Boz Ceketliler, biribirleriyle savaşa tutuştular ve büyük bir iç savaş başladı.

     Topraklarını savunan Kızılderililer arasında sayıca en çok ve en güvenli olanları Oglala Tetonları (Lakotalar) idi. İç Savaş’ın başlangıcında Lakota halkının muhteşem bir lideri vardı: 38 yaşında, akıllı ve savaşçı bir reis olan “Kızıl Bulut” lakaplı Mahpiua Luta; yine Oglala Lakotaları’ndan “Kızgın At” adıyla tanınan zeki ve korkusuz bir delikanlı. Lakota Siouxları’nın küçük bir bölümü olan Hunkpapalar arasında, 25 yaşlarında bir delikanlı, avcılığı ve savaşçılığıyla ün salmıştı. Kabile meclislerinde, beyazların her türlü saldırısına yılmadan karşı konulmasını savunuyordu. Bu yiğidin adı Tatanka Yotanka veya çok ünlü olan lakabıyla “Oturan Boğa” idi. 16 yıl sonra (1876), Kızgın At ile birlikte tarihin akışını değiştirecekti. 14 yaşında ilk kez savaşa katılan ve çok geçmeden savaştaki korkusuzluğuyla nam salan, 25 Haziran 1876’de 7. Amerikan Süvari Birliği’ni yenen 3 bin 500 savaşçının lideri olan Oturan Boğa, 15 Aralık 1890’da bir polis tarafından öldürüldü.

     Ekim 1492 ile Mart 1993 arasında 500 yıl 5 ay geçmiştir ve katledilen milyonlarca Kızılderili’den sonra geriye bugün sadece 16 milyon Kızılderili kalmıştır. Onlar da halen Amerikan toplumunun, siyahîler ile birlikte en mazlum kesimini oluştururlar.

     Sevgili öğrenciler;

     Kızılderililer’in toplumsal yaşamını ve ahlakî değerlerini anlatmaya kalkıştığımızda iyi, güzel ve insanî olan herşeyi sırayla zikretmemiz gerekir. Kızılderililer, güzel ve temiz bir ahlakın tartışılmaz sembolüdürler. Terbiyeli, nazik ve hoşgörülüdürler.

     Vatan sevgileri doruktadır. Dağların, yaylaların, ovaların sevdalılarıdırlar. Toprağın bereketine, yağmurun âhenkli yağışına, çiçeklerin kokusuna, nehirlerin şırıl şırıl akıntısına âşıktırlar. Doğdukları topraklarda ölmek, en büyük arzularıdır. Yiğittirler, merttirler, emindirler; kadınlara karşı kadınlar kadar nazik, çocuklara karşı çocuklar kadar çocuksu, zorbalara karşı da aynı derecede şiddetlidirler, izzetlidirler. Korku nedir bilmezler, atılgan ve cesurdurlar.

     Onlar kendi aralarında öyle bir sosyal örgü örmüşlerdi ki, bencillik (egoizm) nedir bilmezlerdi; biribirlerine zûlm ettikleri hiçbir zaman görülmemiştir; hiçbir araştırmacı, tarihçi, onların biribirlerinin hakkını gaspettiklerini, biribirlerinin malını yağmaladıklarını kaydetmemiştir. Ancak aynı şekilde, topraklarını işgal eden, mallarını yağmalayan, hayvanlarını öldüren, namuslarına saldıran zorba ve müstekbir Beyaz Adam’a karşı da şiddetin, izzetin, direncin ve karşı koyuşun en amansızını gösterdiler. Barutlu ve ateşli silâhlarla saldıran Beyaz Adam’a karşı, oklarla ve bıçaklarla korkmadan karşı koydular.

     Kızılderililer’de egoizm hiç yer etmemiştir. Bir Kızılderili, başka bir Kızılderili’nin menfaatini, kendi menfaatinden üstün tutardı. Hatta öyle ki – çok ilginçtir –, Kızılderili dillerinde birinci, ikinci ve üçüncü tekil şahısların iyelik ekleri yoktur. Yani “ben-im, sen-in, o-nun” diyemiyorlar. Bunun yerine öyle bir iyelik eki var ki, şahıs zamirleriyle birlikte söylendiğinde, “bu şey, her ne kadar bende olsa da, sen de istediğin gibi kullanabilirsin” anlamını veriyor.

     Yeni Dünya’da binlerce yıl barış ve kardeşlik içinde yaşayan yüzlerce Kızılderili halkı, hiçbir zaman biribirleriyle savaşmamıştır. 1492’den önceki Amerika’yı incelediğimizde, insanlık için gerçekten de nümune olabilecek bir yaşam, örnek alınması gereken bir siyasal ve sosyal mekanizma görüyoruz. Yaklaşık 15 bin yıl boyunca o kıt’âda hiçbir iç savaş olmamıştır. Hiçbir hapishane kurulmamıştır, hiçbir hırsızlık vak’ası yaşanmamıştır, hiç kimse hiç kimsenin malını gasp etmemiştir, hiç kimse hiç kimsenin hakkına tecavüz etmemiştir, bir tane cinayet vak’ası yaşanmamıştır.

     Allâh ve adalet âşığı gençler;

     Nüfûsu milyonlarla ifade edilen bir ülke düşünün, hatta ülkeden de büyük, kocaman bir kıt’â ve bu muazzam coğrafyada binlerce yıl boyunca barış ve huzur yaşanıyor. Cinayet yok, hırsızlık yok, gasp yok, tecavüz yok, hapishane yok, cezalandırma yok. Hayvanlar sadece karınlarını doyurmak için avlanıyor, doğaya hiçbir şekilde zarar verilmiyor. Bir çiçeğe, bir ağaca, hatta bir ota bile insan gibi değer veriliyor, korunuyor. Onyıllar, yüzyıllar değil, binyıllar boyunca.

     Ama işte Beyaz Adam, Kızılderililer’e karşı akla gelen – gelmeyen her türlü zûlmü uyguladı. Soykırım yaptı, evlerini – ocaklarını ve ekinlerini ateşe verdi, hayvanlarını öldürdü, sularını zehirledi, mal varlıklarını ğaspetti, kadınlarına tecavüz etti.

     Bunların geçmişte kaldığını, Beyaz Adam’ın bugün değişip insanlaştığını sananlar havanda su dövmektedirler ve dünyadan habersizdirler. Dünyadan habersizdirler, çünkü Hiroşima’da, Nagasaki’de, Nd’Jemina’da, Addis Abiba’da, Dar’ul- Beyza’da, Güney Afrika’da, Somali’de, Bosna – Hersek’te olanlardan haberleri yoktur.

     Kızılderililer’in tarihini az çok bilenler, Bosna – Hersek’te, 6 yaşındaki küçük bir Boşnak kız çocuğuna yedi – sekiz Sırp askerinin birlikte tecavüz etmesi karşısında zerre kadar şaşkınlık geçirmezler. Kızılderili tarihini bilenler, ancak ve ancak, Beyaz Adam’dan insanî bir davranış gördüklerinde şaşkınlık geçirirler. Ancak Beyaz Adam’dan insanî bir davranış beklemek, bir balinanın yahut kutub ayısının şiir yazmasını beklemek gibi birşey.

     (Dinleyiciler arasında gülmeler)

     Kızılderililer, tarihin şâhid olduğu en şerefli, en yiğit ve en fedâkâr bir topluluktur.

     En ünlü reisleri, Tatanka Yotanka (Oturan Boğa)’dır Kızılderililer’in. Ve Oturan Boğa’nın en ünlü sözü de şu sözüdür: “Beyaz Adam, bize birçok sözler verdi. Gökteki yıldızlar kadar. Ama sadece birini yerine getirdiler. ‘Sizi topraklarınızdan kovacağız’ dediler ve kovdular.”

     Beyaz Adam’ın kıt’âda yaptığı bir diğer zûlüm politikası da, asimilasyondu. Kızılderili adları taşıyan bölge, nehir, dağ ve ovaların adları değiştirildi. “Amerika” adı bile, denizci Amerique Vespucci’nin adından geliyor. Colomb ve beraberindekiler, 12 Ekim 1492’de Amerika’ya geldiklerinde, ilk gördükleri adaya, daha gemiden inmeden ve adayı görür görmez isim verdiler: “San Salvador”… İngilizler kıt’âya “New England” (Yeni İngiltere) adını verdi.

     Geçen yılın Nobel Barış Ödülü’nün, soykırımın 500. yıldönümü olduğu için, Guatemalalı Kızılderili yazar Rigoberta Menchu’ya verilmesi, göstermelik bir olaydan başka bir şey değildi. Fakat Bayan Menchu, onurundan ve haysiyetinden hiçbir şey kaybetmedi. Burada “onur” ve “haysiyet” derken, Beyaz Adam’a ve emperyalizme karşı olmayı kastediyoruz. [1]

     İran’da İslam İnqılâbı’nın gerçekleşmesi, biz unutsak bile Beyaz Adam’ın asla unutamayacağı bir tarih olan 11 Şubat 1979’da İran halkının Ayetullâh Rûhullâh Humeynî önderliğinde 2500 yıllık Şâhlık rejimini devirip aziz İslam Devrimi’ni gerçekleştirmesi ve Fecr sûresinin bir şafak vakti Aryan coğrafyasını güneşin ilk ışıkları gibi aydınlatmasının üzerinden henüz birkaç aylık kısa bir zaman geçmişti ki, Lakota Kızılderilileri’nin önde gelen reisleri İmam Humeynî’ye bir mektup yazarlar. Kızılderililer bu mektupta râhmetli İmam’a aynen şu şekilde seslenirler:

     “Saygıdeğer önder Ayetullâh Humeynî;

     Asil ve onurlu tüm Kızılderili halkları adına Sizi ve şerefli halkınızı en derin sevgi ve bağlılıkla selamlıyor, Sizi yalnızca İran halkının değil, yeryüzünün zûlme ve soykırıma uğramış tüm mazlum milletlerinin, hülâsâ bu zûlüm ve soykırımlardan en derin olarak nasibini almış biz Kızılderili milletinin de önderi olarak kabul ettiğimizi bildirmek istiyoruz. Halkımız bütün kalbiyle halkınızın yanındadır. Size, Müslümanlar’ın hitab ettiği gibi ‘ey İmâm’ diyerek hitab etmek istiyoruz.”

     Kızılderililer mektupla birlikte İmam Humeynî’ye Lakota kültürüne ait çeşitli hediyeler de gönderirler. İmam Humeynî ise cevap olarak yazdığı mektupta çok duygulandığını ve 80 yıllık ömründeki “en güzel ve en anlamlı mektubu” aldığını dile getirerek, kendi mektubunda İslam’daki “Tevhîd” ve “Allâh’ın birliği” inancından bahseder.

     Bu olaydan bir yıl kadar sonra, buna benzer bir mektup daha alır, râhmetli İmam. ABD’nin Arkansas eyaletinin Springdale Lisesi’nde okuyan Kızılderili öğrencileri İmam Humeynî’ye bir mektup yazarlar. Kızılderili öğrenciler, mektupla birlikte İmam’a hediye olarak bir çift çorap gönderirler ve İmam’dan hatıra olarak kendilerine, eski ve yırtık bir çorap bile olsa, kendi şahsî bir eşyasını göndermesini isterler.

     İmam Humeynî, mektubun cevabıyla birlikte onlara bir kitap gönderir. Böylece kitap okumanın insanın gelişimi ve yükselişindeki önemine dikkat çekiyor, eski bir giysiyi saklamakla bir şey olmayacağını gösteriyordu o kızıl tenli öğrencilere.

     İmam cevap olarak yazdığı mektupta şunları söyler:

     “Bismillâhirrahmânirrahîm

     Arkansas eyaletinin Springdale Lisesi’nin azîz öğrencileri;

     Sizin sevgi dolu mektubunuzu ve değerli hediyenizi aldım. Ben Kızılderililer’in ve siyahların baskıda olduğunu biliyorum. İslam öğretilerinde beyaz, siyah ve kızıl arasında hiçbir fark yoktur. İnsanları biribirinden ayıran tek şey takva, güzel ahlak ve güzel âmeldir. Büyük Allâh’tan istiyorum ki, siz azîz çocukları başarılı kılsın ve doğru yola hidayet etsin.

     Siz azîz çocuklara, büyük İslam Peygamberi’nin nasihatlerinden bir broşür gönderiyorum ve size hayır dûâ ediyorum. İnsanî değerlerde başarılı olmanız ümidiyle.”

     Kızılderililer, doğanın çocuklarıdır. Doğayı çok severler. Öyle ki, Rigoberta Menchu, “Ben Rigoberta” adlı kitabında, “Kadın, hamileliğinin 7. ayına gelince, eski geleneğe uyarak doğanın kucağına atılır. Tarlalara gider ve ormanda gezintiler yapar. Böylece çocuk, daha annesinin karnındayken doğayı sevmeyi öğrenir. Kültürümüz böyle istiyor. Kızılderili anne, çocuğuna kendi sürdüğü yaşamı göstermek zorundadır” diyor. Bir Kızılderili atasözü de, bakın ne kadar anlamlıdır: “Biz doğayı ve yeryüzünü, babalarımızdan miras almadık; çocuklarımızdan ödünç aldık.”

     Amerika’nın keşfinden sonra, kıt’âya Afrika’dan köleler götürüldü. Ancak Afrika’dan götürülen köleler, sıradan insanlar değildi. Yani Avrupalılar, Afrika’da her önüne geleni gemiye bindirip Amerika’ya götürmüyordu. Götürülen köleler, tahsilli, bilinçli, kariyer sahibi, çoğu üniversite mezunu, mühendis, doktor ve bu tür vasıflara sahip olanlardı. Çünkü Amerika’da yeni bir medeniyet kuracaklardı ve bu medeniyet, sıradan insanlarla kurulamazdı.

     Avrupalılar Afrika kıt’âsına “Mayflower” adlı gemiyle geldiler ve Afrikalılar’ı zincirlere vurarak, kırbaçlayarak, öldürerek, kıt’âya, Amerika’ya, Yeni Dünya’ya götürdüler. Kunta Kinte’nin hikâyesi, burada başlıyor.

     Önce Portekizliler’in, ardından İspanyollar’ın Afrika kıt’âsını sömürmeye başlamasından sonra, 1494’te Papa, yeni keşfedilen toprakları ve insanlarını, Portekiz ile İspanya arasında paylaştırdığını “Tordesillas Antlaşması” ile açıkladı. Buna göre Afrika kıyıları, Hindistan ve Brezilya ile birlikte Portekiz’e bağlandı.

     Sömürgecilik yöntemlerini daha da geliştiren İspanya, Afrika’nın güçlü kuvvetli erkeklerini yakalayıp köle olarak satan şirketlerden aldığı köleleri, Amerika’daki koloni ve sömürgelerinde çalıştırmaya götürdü.

     Köle ticaretinin sürdürüldüğü 400 yıl boyunca Afrika, 90 milyon arasında genç erkeğini yitirdi. Bu dönemde Amerika’ya 15 milyon köle götürülmüştü. Aradaki fark, köleleştirilen Afrikalılar’ın yolda (okyanus üzerinde) ya da Afrika’daki bekleme depolarında ölmesinden kaynaklanmaktadır. Yani köle olarak götürülen 90 milyon kadar Afrikalı’nın 75 milyonu ölmüş / öldürülmüş, Yeni Dünya’ya yalnızca 15 milyonu sağ salim gidebilmiştir.

     1502’de İspanya ve Portekiz, 1517’de Hollanda, Fransa ve İngiltere, insanlık tarihinin en yüzkızartıcı suçlarından olan “zencî ticareti”ni resmen tanıdılar. Yerli halk, köle tüccarlarının eline düşmemek için Afrika’nın iç bölgelerine kaçıyorlardı. “Zencî ticareti” uğruna yüz milyon kadar insan ölüme sürüklendi ve bu “zencî ticareti”, Afrika’nın gelişmesini birkaç yüzyıl geciktirdi. “Zencî köle ticareti” önce 1815’te İngiliz sömürgelerinde, 1848’de Fransız sömürgelerinde, 1865’te Birleşik Amerika’da ve 1888’de Brezilya’da yasaklandı.

     Afrika kıt’âsına Avrupalılar’ın ilk ayak basmasıyla ve yaklaşık olarak 1550 yılından sonra, daha önce de bahsini ettiğimiz gibi Amerika kıt’âsında köle talebinin artmasıyla, önce Portekiz ve İspanya, ardından da İngiltere ve Fransa’dan tüccarlar (insan tüccarları), Senegal ve Gine kıyılarında, daha sonra da Gine Körfezi’nde bu iğrenç ticarete başladılar. “Altın Kıyısı” olarak nitelendirilen Gana toprakları boyunca kurdukları tahkimli ticaret merkezleri, sömürgeciliğin ilk küçük topraklarını oluşturdu. Kıt’ânın iç kesimlerinden gelen ürünler ve siyah köleler, Avrupa’dan gelen bakır, kumaş ve silâhlarla değiş tokuş edilmeye başlandı. Silâhların, ormanlık bölge krallarının gücünü arttırmasıyla, Batı Nijerya’da, Dahomey (Benin)’in ve Oyo’nun, Altın Kıyısı boyunca Dahomey, Akwamu ve Aşanti krallıklarının, batıda ve kuzeyde de daha küçük devletlerin askerî gücü arttı. Bunu, “batılılaşma” izledi. Daha güneyde yer alan Kongo Krallığı’nda Hristiyanlık yayıldı. Beyazlar, Hristiyanlık’ı zorla yayıyorlardı.

     XVII. yy’da Portekizliler, günümüzdeki Mozambik kıyılarına yerleştiler. Zambezi Irmağı’nı kaynağına doğru izleyerek, 1629’da zengin Monomotapa Krallığı’nı denetimlerine aldılar. Buna karşılık Monomotapa Krallığı’nın komşusu olan Rosvi Krallığı bağımsızlığını korumayı başardı.

     Sömürgecilik 17. yy’da Fransa ve Hollanda’nın, 18. yy’da Fransa ve İngiltere’nin, 19. yy’da ise yalnızca İngiltere’nin egemenliğinde sürdü.

     İğrenç köle ticaretini, her zaman için öyle kolayca yapamıyordu, iğrenç beyaz adam. Bazı siyahî halklar, köle tüccarlarına karşı şiddetle direnmeyi başardılar. Doğu Afrika’daki Masailer ve akrabaları sayılan Turkanalar, Karamojonglar gibi savaşçı halklar, köle tüccarlarına hiçbir zaman boyun eğmemişlerdir, kardeşlerim, hiçbir zaman. Yine Rwanda ve Büyük Göller bölgesindeki Buganda gibi merkezî krallıklar, köle ticaretinden hemen hemen hiç etkilenmemişlerdir. Uganda’nın çekirdeğini oluşturan Buganda, karmaşık bir bürokrasiye dayanan bir kral tarafından yönetilir ve bu krala “kabaka” denirdi. 19. yy’ın tam ortalarında, biribirini izleyen Buganda kralları, yerel dîn adamlarının dînsel yetkilerini azaltarak, klanın özerkliğini ve klan reisliğini devreden çıkarmak için yerlerine, kendilerine bağlı bölgesel görevlileri geçirerek, yalnızca kendilerine bağlı bir ordu oluşturarak, kişisel güçlerini büyük ölçüde arttırmışlardır. Ayrıca eski toplum bağlarını kopararak, son derece esnek ve “yükselmenin, gösterilen başarıya bağlı olduğu” bir toplum oluşturmuşlardır. Tıpkı, Nijerya’nın doğusundaki İbolar gibi. Nijerya’daki, benim adaşım olan bu “İbo” adlı kabileyi size anlatacağım, sonradan. Bu toplumda sıradan insanlar, Afrika’nın başka hiçbir yerinde olmadığı kadar kolay yükselebiliyor ve saygınlık kazanabiliyorlardı. Bunun sonuçlarından biri olarak, İslam dîni, yüzyılın sonlarına doğru Buganda’ya (Uganda) ulaştığında, karşısında yeniliklere açık bir halk bulmuştu. Ugandalılar, hiç tereddüt bile etmeden akın akın İslam’a koştular ve Uganda, İslam’ın Afrika’daki en büyük güç merkezi oldu.

     20. yy’ın başında bütün Afrika, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Belçika ve Portekiz arasında bölüşülmüştü. I. Dünya Savaşı’nda Almanya yenilince, onun sömürgeleri, zafer kazanan ülkeler arasında bölüşüldü. Bu bölüşmeden sonra, Afrika’da Habeşistan’dan başka bağımsız devlet kalmadı.

     Afrika, tarih boyunca birçok İslam Devrimi’ne şahîd oldu. Bu İslamî devinimlerin öncülüğünü hep Nijerya yaptı. Onun için “Afrika’da İslam Devrimleri” konusuna geçmeden önce, Nijerya üzerinde biraz durmak istiyorum. Zaten konuşmamın başından beri, ne zaman Nijerya adını ağzıma alsam, hemen “Nijerya üzerinde ayrıca duracağım” diyordum. Şimdi Nijerya dosyasını açmanın vakti geldi. Tüm Afrika ülkeleri arasında özellikle Nijerya’ya karşı özel bir ilgim vardır. Nijerya’ya olan bu özel ilgim sayesinde, sözkonusu ülke hakkında epey de bilgim var. Hayattaki en büyük isteklerimden biri de, bir gün bu ülkeyi gezmektir. Geçen yıl, İstanbul’da aylık “Yeryüzü” dergisinde periyodik olarak yazıyordum ve Nijerya, Güney Afrika ile ABD’deki siyahlar ile ilgili yazılarım yer aldı bu dergide.

     Kardeşlerim;

     Nijerya, 116 milyonluk nüfûsuyla, Afrika’nın en kalabalık ülkesidir. Bu ülkede birçok siyahî halk ve birçok dil mevcuttur. Nijerya, Afrika’nın bir minyatürü durumundadır; Afrika içinde küçük bir Afrika’dır. Hausalar, Fulaniler, İbolar, İbibiolar, Paganlar, Yarubalar, Edolar, İjolar, Kanuriler, Nüpeler, Tivler, Çambalar, Ekoiler, ülkenin başlıca halklarıdır. Afrika’daki en köklü ve en kalabalık halklar, Nijerya’dadır ve Afrika’nın en zengin dilleri Nijerya’da konuşulur. Buna karşın Nijerya’nın “resmî dili” nedir, bilir misiniz? İngilizce…

     Nijerya’da, 250 kadar etnik grup vardır ve bunların her biri, kendi dilini konuşur. Nüfûsun hemen hemen yarısı Müslüman, % 35’i de beyazlar tarafından Hristiyan’laştırılanlardır. % 15’i ise, kendi geleneksel dînlerine bağlıdır. Ülkede nüfûs artışı çok hızlıdır ve Nijerya halkının yarıdan fazlası 15 yaşın altındadır.

     Sayıları en fazla olan etnik kesim, Hausalar’dır. “Hausa”, Nijerya’daki Sudanlılar’a verilen addır. Bunların konuştuğu Hausaca adlı dil, Nijerya’daki en zengin dildir ve halkın büyük çoğunluğu bu dili konuşur. Hausalar, Nijerya’nın kuzeyinde yaşarlar. Bunlar, Nijer’le onun bir kolu olan Benue arasına 7. yy’a doğru yerleştiler. Daha sonra ticarete açılan ve 14. yy’da azîz İslam dînini benimseyen bu Hausa halkı, Nijerya’da küçük krallıklar kurdular. Bu krallıkların en önemli merkezleri Katsina, Kano ve Kebbi’ydi. Krallar, önemli kişilerce seçiliyordu. Fakat bu siteler, zamanla biribirleriyle savaşmaktan dolayı zayıfladılar. Geleneklerine bağlı kalan Hausalar, düzenlerini korumayı başarabildiler; iyi birer çiftçi ya da becerikli tüccarlardır. Hausa dilini bilirseniz, Orta Afrika’nın her ülkesinde rahatça dolaşabilirsiniz.

     Fulaniler de Hausalar gibi Nijerya’nın kuzeyinde yaşarlar. Bu etnik kesimin iki adı vardır; “Fulani” ve “Pöl”… Fulaniler (Pöller), Nijerya’nın ikinci büyük kesimidir. Nijerya’nın tarihi boyunca, tâğutlara ve emperyalizme karşı Nijerya halklarının ortaya koyduğu tüm İslamî direniş hareketlerine Fulaniler öncülük etmiştir; Nijerya’daki tüm İslamî kıyam ve başkaldırıların başını hep Fulaniler çekmiştir. Nijerya ile Türkiye’yi biribirleriyle kıyaslarsak, şöyle bir şeyi çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz: Fulaniler, Nijerya’nın Kürtleri’dir. Sokoto İslam Devrimi’nin üç lideri, Şeyh Osman Dan Fadio, Şeyh Ahmedu Bello ve Hacı Ebû Tawafa, üçü de Fulani’ydi. Nijerya İslamî Hareketi’nin bugünkü iki lideri, Şeyh Süleyman Kumo ve İbrahim ez- Zakzakî’dir, yine ikisi de Fulani’dir.

     Şimdi size bir kitap tavsiye edeceğim: Nijerya’da 12 yıl diş hekimliği yaptıktan sonra Türkiye’ye dönen Salih Saruhan’ın kaleme aldığı “Afrika’da İnsan Avcıları” adlı romanı lütfen okuyunuz. Roman, iki Fulani kardeşin beyazlar tarafından nasıl kandırılarak Hristiyan yapıldığını gerçekçi bir bakış açısıyla anlatıyor. Bu kitab, size Nijerya ile ilgili çok önemli bilgiler sağlayacaktır.

     Nijerya’nın bir diğer önemli etnik kesimi de, güneybatıda yaşayan Yarubalar’dır. Yarubalar, aslen Gineli’dirler ve ilk olarak 11. yy’da siteler halinde örgütlendiler. Başlıca kentleri, “siyasî merkez” olan İyo ve “dînî merkez” olan İfe’dir. Bunlar krallık idi, ama “krallık rejimi” ile değil, “halk yönetimi” ile yönetiliyordu. Beyaz Avrupa, “demokrasi” adını verdiği ideali ancak 19. yy’da uygulayabilmişken, Yarubalar bunu 11. yy’da, yani Avrupa’dan 8 âsır önce Nijerya’da uyguladılar. Yarubalar’ın sitelerinde krallar, “Büyük Meclis” tarafından 2 yıllığına seçilirdi. Evet, Türkiye demokrasisinde olduğu gibi 7 yıllığına (cumhurbaşkanı) ve 5 yıllığına (başbakan) da değil, 2 yıllığına. Yarubalar, sağlam olan siyasal düzenlerini korumuşlar, fakat bu arada “Şeytan” Beyaz Adam tarafından zorla Hristiyan’laştırılarak çoğunlukla Protestanlık mezhebine ait kılınmışlardır. Aralarında ülkenin yüksek görevlilerinin birçoğu ve becerikli tüccarlar çıkar.

     Adaşım olan İbo halkı, Nijerya’nın dördüncü büyük etnik toplumunu oluşturur. Nijerya güneydoğusuna yerleşmişlerdir. Ben “Kürt İbo” olarak nasıl ki Türkiye’nin güneydoğusuna yerleşmişsem, onlar da “İbo kabilesi” olarak Nijerya’nın güneydoğusuna yerleşmişlerdir. Konutlarının dağınık biçimde kurulmuş olması, siyasal açıdan merkezden genel ölçüde kopuk olmaları ve “halkçı, halk yönetiminden yana” anlayışlarıyla apayrı ve ilginç bir toplulukturlar. Yani onlarla sadece isimlerimiz aynı değil, başka yönlerimiz de uyuşuyor. Onlar da benim gibi dağınık ve patavatsız. Takdir edersiniz ki, yurttaki öğrenciler arasında, yattığı yatağı doğru dürüst toplamayan, yastığı, yorganı, kitaplarının her biri bir tarafta olan tek öğrenci benim. Ayrıca sizler “tuhaf” olduğumu da söylüyorsunuz; öyle ki “cins” olduğumu düşünen topluluklar arasında son zamanlarda büyük bir nüfûs patlaması yaşanıyor. Eh, ha Nijerya’daki İbo, ha Diyarbekir’deki İbo, fark etmiyor değil mi?

     (Dinleyiciler arasında kahkahalar)

     Kanuriler’in yaşadıkları alan, Çad çanağında bulunan ve 14. – 15. yy’larda önemli bir krallık olan Bornu’dur.

     Yukarı Nijer vadisinde yaşayan Nüpeler de Müslüman’dır. Bunlar, geçiş yolları üstünde bulunduklarından oldukça batılılaşmışlardır.

     Edolar, 12. yy’da Yarubalar tarafından kurulan eski Benin Krallığı’nda yaşarlar. Bu krallık tarıma dayalı, yavaş yavaş gelişen ve 15. yy’da en parlak dönemine ulaşan merkezci bir devletti. Yaruba ülkesi ve Benin, madenlerden, fildişi ve kilden yararlanarak çok değerli ve tipik bir zencî Afrika san’atı yarattılar.

     Nijerya’nın en ilginç etnik grubu, Paganlar’dır. Paganlar, yerleşim yerlerinden uzak ova ve vadilerde yaşarlar. Paganlar ilkeldirler ve anadan doğma, çırılçıplak dolaşırlar.

     Nijerya’nın, Avrupalı beyaz adamlar tarafından Hristiyan’laştırılması hikâyesi, tüyler ürpertici ve ibretâmizdir. Salih Saruhan, bu hikâyeyi “Afrika’da İnsan Avcıları” adlı romanında bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Şöyle ki; beyazlar, daha çok doktor ve mühendis olarak Nijerya’ya gelirler. Geri kalmış bölgelerde, hastahane ve sağlık ocaklarının olmadığı yerlerde, daha çok yol üzerlerinde hastahaneler ve sağlık ocakları kurar, ilkokullar açarlar. Hastahanelerde bedava tedavi yaparlar, okullarındaki zencî çocukları Hristiyan olarak yetiştirir ve İngiltere’ye, ABD’ye üniversite okumaya gönderirler. Bu yolla Nijerya’da o meşhur iç savaşı başlatırlar. Bir yanda Müslümanlar, öte yandan da onların Hristiyan’laştırılmış öz çocukları. İç savaş.

     Cecil Rhodes’in şu sözü, Nijerya’daki Hristiyanlaştırma ve sömürgecilik faaliyetini öyle güzel izâh ediyor ki: “Beyaz adam ülkemize geldiğinde bizim toprağımız vardı, onların da İncil’i. Şimdi bizim İncil’imiz var, onların toprağı.” Gerçi Cecil Rhodes bu sözü Zimbabwe’deki durumu anlatmak için söylemişti ama Nijerya’daki durum Zimbabwe’dekiyle aynı.

     Afrika, özellikle Nijerya, yer yer İslam devrimlerine şahîd oldu. Nguniler’in kültür ve dîn konusunda, büyükbaş hayvan yetiştiriciliği konusunda, ele geçirdikleri yerleri bünyelerinde eritme konusunda gelenekçi bir tutum izlemelerine karşılık, batıda, daha sonra da kuzeyde, ortaya çıkan ayaklanmaların çoğuna, İslamî devrim eşlik etti. Bu savaşlardan en önemlilerinden biri, Nijerya’nın kuzey kesimini içeren Hausalar bölgesinde oldu.

     Bölgede, İslam dînini benimsemiş olanların çoğu göçmendi. Bunların büyük çoğunluğunu da, kıt’ânın batısından gelmiş ve biribirinden bağımsız Hausa kent devletlerindeki durumlarından hoşnut olmayan Fulaniler (Pöller) oluşturuyordu. Fulaniler’in önderleri, Arap ilâhiyatçıların yanında öğrenimini yapmış olan Osman Dan Fadio’ydu. Osman Dan Fadio ve önderliğindeki halk, Hausalar bölgesinde büyük bir İslamî kıyam hareketi başlattı. Kano, Katsina ve Zaira kentlerinin art arda düşmesinden sonra, 1810’da Fulani İslam direnişçileri bütün bölgeye egemen oldular. Böylece, yaklaşık 400 bin kilometrekarelik bir alanda 15 kent – devlet, Osman Dan Fadio’nun devrimi altında birleşmiş oldu. Yirminci yüzyılın başlarında sömürgeci İngilizler tarafından ele geçirilinceye kadar bütünlüğünü koruyan bu alanın Nijerya topraklarına katılması, daha sonra oldu.

     Sömürgeci – emperyalist beyaz adamların kıt’âyı ele geçirmelerinden hemen önce, Büyük Sahra’nın güneyinde kalan kesimde, üç İslam Devrimi daha gerçekleştirildi. Şehîd Şeyh Osman Dan Fadio’nun öğrencilerinden bir Fulani olan Şeyh Ahmedu Bello, 1818’de Nijer Irmağı’nın yukarı kesimindeki Masina bölgesinde Müslümanlar’ın başına geçerek Bambaralar’a karşı cihad ilân etti ve bir İslam devleti kurup, sağlam bir biçimde örgütledi. Her eyalette temsil edilen Kırklar Meclisi yardımıyla yönettiği bu devlette içki, tütün ve dans yasaklandı.

     1850 yıllarında, Osman Dan Fadio’nun soyundan gelenler tarafından eğitilmiş başka bir İslamî hareket önderi de El- Hacc Ömer’dir. El- Hacc Ömer, Nijer Irmağı’nın yukarı kesiminde yeni bir savaşıma önderlik etmiştir. El- Hacc Ömer’in art arda zafer kazanan orduları, batıdan yaklaşmakta olan Fransız ordusuna karşı kahramanca çarpıştılar. Ama bu zaferler kısa ömürlü oldu. El- Hacc Ömer’den on yıl sonra, Fransızlar bu toprakları tekrar işgal ettiler.

     Afrika’da bağımsızlık rüzgârlarının esmeye başladığı yıllarda, Sudan’da daha da önemli sonuçlara yol açan bir İslam Devrimi gerçekleşti. Altmış yıldır, Mısır’daki Kölemenler’e bağımlı olan ve gelirlerinin büyük bölümünü köle ticaretiyle sağlamış olan Sudan’da, Mısır’daki yöneticilerin 1860 – 1870 yıllarında köle ticaretini sınırlamak istemeleri ve bu kampanyayı yürütmek için yabancıları işe almaları, bir takım iç karışıklıklara yol açtı. Bu iç kargaşadan yararlanan Muhammed Ahmed bin Abdullâh, “Mehdî’liğini” ilan ederek bütün halkı bir araya getirdi. 1880 yıllarında bu devrim, Sudan’ın her yanını sardı. Sudan’ı yöneten “kâfirlere” karşı cihad ilan eden “Mehdî”nin yandaşları, Mısır birliklerini art arda yenilgiye uğratarak, 1888’de Sudan’ın başkenti Xartum’u ele geçirdiler ve sonraki 13 yıl içinde bütün Sudan’a egemen oldular. Ancak “Mehdî”nin ölümünden sonra İngilizler, 1898’de büyük bir saldırı gerçekleştirerek Sudan’ı kendilerine bağladılar. O tarihten sonra, Afrika’nın geri kalan bölümünün önemli kesimi, Avrupa devletlerinin eline geçti.

     “Sudan” ülkesinin adı, Arapça’da “siyah” anlamına gelen “eswed” sözcüğünün çoğuludur; yani “siyahlar” demektir, “siyâhlar ülkesi”.

     Zimbabwe’nin eski adı da “Rodezya” (Rhodesia) idi. Bu ad, az önce bir sözünü naklettiğimiz Cecil Rhodes’in adından geliyordu. Cecil Rhodes, bu bölgedeki İngiliz kumpanyasına 1924’lerde başkanlık ediyordu. 1980’de Dr. Robert Mugabe başbakan olunca, ülkenin adı “Zimbabwe” olarak değiştirildi; daha doğrusu ülke, asimile adından kurtularak, gerçek adına kavuştu.

     Afrika, dökülen onca kandan ve öldürülen milyonlarca yiğit insandan sonra sömürge halinden bağımsızlığa geçerek, tarihinin çok önemli bir devresini bir sıçrayışla atladı. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Asya’da başlayan ve Afrika’ya 1956’da ulaşan – bu tarihte Fas, Tunus ve Sudan bağımsızdı – “sömürgecilikten kurtulma hareketi” bundan sonra birden hızlandı. Gelişme, “Fransız Zencî Afrikası”nda önce “1956 Kanunu” ile bir Fransız birliği (Union Française), iki yıl sonra da bir topluluk (Communauté) halinde değerlendirilmeye çalışıldı. O tarihte yalnız Gine bağımsızlığı tercih ederek sözü geçen topluluğa girmedi. Fakat bu “topluluk düzeni” de çok sürmedi ve 1960’ta bütün “Fransız Zencî Afrikası”, tam bağımsızlığa doğru ciddî adımlar attı.

     Bütün olumsuz koşullara karşın, siyah Afrika’nın, uluslararası ticaret ağına katılması önce sınırlı, savaştan sonra ise çok hızlı gelişen kentleşme, öğrenim görmüş bir elit kesimin oluşması, henüz “Nasyonalizm” (Millîyetçilik) sözkonusu olmadan, “Afrikalılık” bilincinin doğmasına yol açtı. Savaş öncesi, Afrika’nın birliğine yönelik olarak gözlenen “Afrikalılık” adı altındaki “özedönüş” hareketlerinin propagandasına oranla çok geniş kitleleri etkileyen 1939 – 45 İkinci Dünya Savaşı, Afrika’da, beyazların saygınlıklarını yitirmelerine neden oldu. Bunda, 1940 bozgunu, Fransızlar arası iç çekişmeler ve Fransa – İngiltere rekabeti de önemli rol oynadı.

     1947’deki Malgaş ayaklanmaları, Kenya’da 1952 – 56 arasındaki Kikuyu, diğer adıyla Mau Mau ayaklanmaları ve Kamerun’da 1955 – 58 arasındaki Kamerun Halklar Birliği’nin ayaklanması, Beyaz Adam’a ve emperyalizme karşı verilen en onurlu, en şedîd ve “siyah devrimci” eylemlerdi.

     Siyah millîyetçiliğine dayalı onurlu ve şiddetli hareketler, 1914 – 18 Birinci Dünya Savaşı öncesinde de bazı yörelerde, özellikle Mısır’da, Fransa’nın işgali altındaki Kuzey Afrika topraklarında, Senegal’de ve İngiliz işgali altındaki Batı Afrika’da bir ölçüde gelişme göstermişti. Başka yerlerde, anti – emperyalist hareketler, geleneksel örgütlere dayanıyor, modern bir ulusal devlet kurma hedefinin gerisinde kalıyordu. Kimi yörelerde, Avrupa’nın kültürel etkinliğine karşı, dînler bağdaştırılmaya çalışıldı. 1950’lerde Kenya’daki Mau Mau ayaklanmasında izlendiği gibi, tüm bu tepkimelerin, “etnik var olma” özlemiyle bütünleştiği hareketler oldu.

     Afrika’da ilk olarak Libya bağımsızlığına kavuştu; 24 Aralık 1951.

     1953’te Sudan’da, Sudanlı önder İsmail El- Ezherî’nin başkanlığındaki, Mısır tarafından desteklenen Ulusal Birlikçi Parti, ülkedeki İngiliz Parlamentosu örnek alınarak oluşturulmuş parlamentoda büyük çoğunluğu elde etti. Bunun üzerine İsmail Ezherî ile İngiltere, iktidarın barışçı (!) biçimde el değiştirmesi konusunda anlaştılar ve 1956’nın ilk günü Sudan, bağımsız bir cumhuriyet oldu. Ne var ki iki yıl sonra, biribirini izleyecek çok sayıda hükûmet darbesinin ilki yapıldı ve ordu, 1964’e kadar iktidarı elinde tuttu. O tarihten sonra, Sudan, bir “darbeler ülkesi” oldu.

     1954’ün başında, sonraki on yılın, Portekiz ve İspanya sömürgeleri ile Güney Rodezya (günümüzdeki Zimbabwe) dışındaki tropikal Afrika’nın bağımlılığının son on yılı olacağını pek az kişi tahmin edebilirdi. Sudan’ın kendi kendini yönetmeye başlamış olmasına, Altın Kıyısı’nın (günümüzdeki Gana) da kısa süre sonra onu izlemiş olmasına ve Mau Mau ayaklanmasının tüm Kenya’yı sarmış olmasına karşın, kıt’ânın geri kalan kesimlerinde, yaygın biçimde örgütlenmiş pek az ulusal hareket vardı.

     1958 – 50 arasındaki karışıklıklar dönemi göz önünde tutulursa, bu dönemi “en az zararla kapatan” ülkenin, sonradan adı “Gana”ya dönüşen Altın Kıyısı olduğu söylenebilir. 1951’de, ünü tüm Afrika’ya yayılmış olan Kwame Nkrumah, Altın Kıyısı sömürgesindeki İngiliz yöneticilerle, daha önce “aldatmaca” diye nitelendirmiş olduğu “sorumlu bir hükûmet” çerçevesinde işbirliği yapmak konusunda anlaştı. O tarihten sonra da, başbakan olarak, İngiliz valisinin görevlerini gün geçtikçe devraldı. Yerel hizmetleri Afrikalılaştırarak, yani Afrikalı memurların yönetimine vererek, bir yandan da partisini genel seçimlere hazırladı. Partisinin, yapılan seçimlerde yerel Yasama Meclisi’ndeki milletvekillerinin üçte ikisini kazanması üzerine, İngiltere’nin Altın Kıyısı’na özerklik tanımasını sağladı. İngiltere 1957’de, Altın Kıyısı’na “Gana” adıyla bağımsızlık tanıdı. Ne var ki, ülkeyi uzun yıllar yöneten Kwame Nkrumah, gün geçtikçe daha baskıcı bir yönetim uygulamaya ve yolsuzluklara bulaşmaya başladı. Bunun sonucunda 1966’da bir darbeyle devrildi. Böylece Gana’da, askerî – darbeci yönetimler devri başladı ve bu devir, bugün dahi bitmiş değildir.

     Fransa, işgali altında tuttuğu ülkeleri yönetmekte devam etmek konusunda ısrarlıydı. 1958’den önce, yalnızca Gine Demokratik Partisi’nin başkanı Sékou Touré ile Togo Birlik Komitesi önderi Sylvanus Olympo, açıkça bağımsızlık isteğinde bulundular. Fildişi Sahili’nin güçlü adamı Félix Houphouët Boigny gibi yöneticiler ise Fransa’ya bağlılığı sürdürdüler ve sömürgecilik karşıtı savaşımlar yerine, bölgesel çekişmelerle uğraşmayı yeğlediler.

     Nijerya’da, 1950 yıllarında siyaset, bölgesel (lokal) bir niteliğe büründü. ABD’de öğrenim görmüş bir gazeteci olan Nnamdi Azikiwe, 1944’te Nijerya ve Kamerun Ulusal Konseyi (NKUK)’ni kurdu. Ülkenin bütününden çok, üç bölgesine ağırlık veren 1951 Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra, NKUK, doğu bölgesinde yaşayan İbolar’ı ve İbibiolar’ı gün geçtikçe daha çok kayırır oldu. Bunun üzerine Yarubalar ve Hausalar, kendi siyasî partilerini kurdular. Batıda, Nnamdi Azikiwe’nin kararlı karşıtı Obafemi Awolowo, Eylem Grubu’nu kurdu. Kuzeyde, geleneksel yöneticiler olan emirlerle işbirliği yapan ve Fulani olan Ebûbekr Tawafa Balewa, Kuzey Halkları Kongresi’nin başına geçti. Bu partilerden her biri kendi bölgesel meclisinde çoğunluğu elde etti ve bölgelerin her birine, İngilizler 1957 – 58’de özyönetim hakkı tanımak zorunda kaldılar. En kalabalık bölge, kuzey bölgesi olduğu ve son İngiliz yönetimi “güney radikalizmine” güvenemediği için, Ebûbekr Tawefa Balewa, 1957’de millî bir rejimin ilk taslağını uygulamaya başladı. Üç yıl sonra da emperyalist İngiltere, Nijerya’nın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Ne ki, 1965 sonunda bölgeler arasında anlaşmazlık patlak verdi ve 1967’de ayrılıkçı İbolar, Güneydoğu Nijerya’ya katıldı. Bana göre Nnamdi Azikiwe, oldukça iyi niyetli ve halkını düşünen samimî bir insandı; ama Azikiwe’nin en büyük hatası, Nijeryalılar arasında ayrım yapması ve Fulaniler’e, Yarubalar’a, Hausalar’a ve diğer etnik kesimlere oranla, İbolar’a ve İbibiolar’a daha çok ayrıcalık tanımasıydı. Bunları yapmamış olsaydı, Nijerya daha güzel siyasî gelişmelere sahne olabilirdi.

     Kongo’da Belçikalı yöneticiler, gerek siyahlara gerekse ülkeye yerleşmiş beyazlara siyasetle uğraşmayı yasaklamışlardı. Belçikalılar ülkede bakır ve öteki yeraltı kaynaklarının işletilmesine ağırlık verdiler ve bir yandan siyasal hak isteklerine acımasızca davranırlarken, bir yandan da Afrikalılar’ı eğitimsiz bırakma siyaseti uyguladılar. 1980 yılından önce siyahlar örgüt kuramadılar. İlk yerli önderlerden biri, 1955’te “Abako” adlı partiyi kurup, tam siyasal haklar, düşünce özgürlüğü, toplanma ve basın özgürlüğü istemeye başlayan Joseph Kasavubu oldu. Ama sömürgeci Belçika yönetimi, bu isteklere yine en ağır bir baskı uygulamasıyla karşılık verdi. Bu arada Belçika hükûmeti, sömürgeciliğe yaklaşımını daha bir sistematikleştirerek, Kongo’yu en az 30 yıl daha yönetmeyi tasarlıyordu. 1957’de genel seçimlerin yapılmasına izin verilince, Kasavubu’nun partisi Abako, başkent Leopoldville (günümüzdeki Kinşasa) il meclisinde çoğunluğu elde etti.

     1958 sonunda, Afrika’nın her yanından gelen siyâh millîyetçileri, Gana’da, Accra’da toplanarak ilk “Bütün Afrika Halkları Konferansı”nı düzenlediler. Joseph Kasavubu’nun gitmesi “çok tehlikeli” bulunduğu için, Kongo’yu bu kongrede Patrice Lumumba temsil etti. Bu kongreye katılanlar arasında Nyassaland (günümüzdeki Malawi)’dan Dr. Hastings Kamuzu Banda, Kuzey Rodezya (günümüzdeki Zambia) heyetlerinin başındaki Kenneth Kuanda ve Harry Nkumbula ile Güney Rodezya (günümüzdeki Zimbabwe)’dan Joshua Nkomo da vardı. Bu genç siyasal örgütçüler, kongreden, ülkelerinde beyazların egemenliğine karşı kesin sonuç alınıncaya kadar savaşım vermek konusunda daha kararlı olarak döndüler. Bunda, Accra’daki öteki millîyetçilerden büyük destek görmüş olmalarının da payı vardı. Gana Cumhurbaşkanı Kwame Nkrumah ve Mısır önderi Cemal Abdunnasır, büyük bir olasılıkla para, hatta silah yardımı yapma konusunda söz vermişlerdi. Patrice Lumumba, Leopoldville’e, Belçikalılar’a karşı ancak ulusal bir kampanyayla başarı kazanılabilineceğine kesin olarak inanmış şekilde döndü ve hemen ivedi bir biçimde bağımsızlık istemeye başladı.

     1959 arefesinde Kongo’da şiddet olayları patlak verince, Kongo bunalımı başlamış oldu. İlk karışıklıklarda az sayıda Avrupalı beyazın ve Afrikalı siyahın ölmelerine karşılık, siyahî yiğit ve cesur ayaklanmacılar, Avrupalı sömürgeci şeytan beyaz adamlara ve beyazların egemenliğine karşı duydukları nefreti öyle ürkütücü (beyazlara göre ürkütücü, bize göre cesaret verici) bir biçimde dile getirdiler ki, Belçikalı sömürgeciler korktular ve hiçbir hazırlık bulunmamasına karşılık, 1959 sonunda seçimlere gidilmesini kabul etmek zorunda kaldılar. İşte bu, bir Siyah Devrim’di kardeşlerim, Siyah Devrim! 1959 sonunda yapılan seçimleri Lumumba’nın Kongo Ulusal Hareketi kazandı. Kasavubu’nun Abako partisi bu seçimleri boykot etmişti. 1960 yılı başlarında Brüksel’de Belçika Kralı Baudouin’in koruyuculuğunda, bundan sonra ne yapılacağını kararlaştırmak için bütün tarafların katıldığı bir konferans toplandı. Büyük baskı altında kalan Belçikalılar, mecburen Kongo’ya bağımsızlık tanımayı kabul ettiler. Kongo’da siyah şiddet, en adaletli çözümü getirmişti. Şiddetin çözüm olmadığını söyleyenler, Kongo tarihini okusunlar.

     Belçika yönetimi, Kasavubu’yu yalıtmaya ve Afrikalılar’a egemenliği, aşama aşama devretmeye çalışmaktaydı. Ama sonuçta Lumumba, Kasavubu ve öbür önderlerin şiddet kullanma tehdidinde bulunmaları üzerine, bağımsızlığa, gelecekteki ilişkiler açığa kavuşmadan, önderler deneyimsizken ve ülkede ne olacağı pek belli değilken ulaşıldı. Bunun sonucunda da “Kongo – Kinşasa” adıyla kurulan (1971’de adı “Zaire” yapıldı) yeni ülke, hızla bunalımdan bunalıma yuvarlandı. Merkezî hükûmet, taşra üstündeki denetimini yitirdi. Lumumba öldürüldü. Bol bakır bulunan güneydeki Katanga (Şeba) ili Moiz Çombe’nin başkanlığında ayrılığını ilan etti, 1964. Bundan sonra düzeni ve temel hizmetleri sağlamak için eski sömürgeye, Birleşmiş Milletler kuvvetleri gönderildi. Bu kuvvetler, Katanga’nın ayrılığına son verdiler ve Kongo’yu birleştirmeye çalıştılar. Ayaklanmanın bastırılmasında paraşütçü birlikleri BM birliklerine yardım etmiş olan Sovyetler’in ülke üstündeki niyetlerinden çekindiği için, Kongo’nun başına istikrar sağlayıcı bir önder olarak General Joseph Desirée Mobutu’nun – daha sonra “Sese Soko” adını aldı – getirilmesinde etkili oldu. Mobutu, bir süre sonra diktatörce bir rejim kurarak, ülkenin zenginliklerini kendi çıkarları için kullandı.

     İngiltere’nin, Kongo’nun doğusunda kalan sömürgelerinde, Belçika sömürgesine oranla çok daha fazla eğitim görmüş Afrikalı vardı. Daha önceleri olmasa bile, 1950’lerden başlayarak, sömürgecilik karşıtı hareketlerde büyük bir artış görüldü. Kenya’da Jomo Kenyatta, Afrikalılar’ın yerel Yasama Meclisi’ne doğrudan seçilmelerine izin vermesi için İngiltere’yi sıkıştırmaya başladı. Ama Mau Mau hareketinin en eylemci bir şekilde patlak vermesi üzerine, İngiltere “olağanüstü hal” ilan etti ve Jomo Kenyatta, ayaklanmaların önderi olmakla suçlanarak, tutuklandı.

     İngilizler’in şiddet kullanmasıyla, Mau Mau hareketi 1956’dan sonra eritildi. Bunun üzerine ulusal Afrikaner hareket akımı, sınırlı bir yerel düzeyde etkinlik göstermeye başladı. Loular’dan, Jomo Kenyatta yandaşı olan Tom Mboya, Kenya’nın başkenti Nairobi’de, “Kenya Afrika Ulusal Birliği” (KAUB)’nin örgütlenmesinde katkıda bulundu ve Afrikalılar’ın sömürge çapında siyasetle uğraşmalarına yeniden izin verilince (1959 – 60), partisi KAUB, 1961’de Yasama Meclisi’nde çoğunluğu elde etti. 1963’ün başında da, Yasama Meclisi seçimleri için oy kullanan Kenyalı seçmenler, ulusal kahramanları Jomo Kenyatta’nın ve KAUB’un kesin zafer kazanmasını sağladılar. Aynı yıl Kenya bağımsızlığına kavuştu.

     Uganda’da, İngiliz genel vali Sir Andrew Cohen, sömürgenin önde gelen krallığı Buganda’nın başındaki Mutesa II’yi sürgüne göndererek, 1953, yerli halktaki sömürgecilik karşıtı ve anti – emperyalist duyguların şiddetlenmesine yol açtı ve Uganda Halk Kongresi (UHK)’nin yandaşları kısa sürede arttı. Kuzeyli Lango halkından A. Milton Obote, bu partinin başkanlığını üstlendi. 1961’de yapılan seçimleri UHK’nin rakibi olan ve Katolikler’in desteklediği Demokratik Parti kazandıysa da, 1962’de yapılan yeni seçimleri Obote’nin UHK’si ile Mutesa II yandaşlarının koalisyonu kazandı. Başbakanlığı üstlenen Milton Obote, aynı yıl içinde ülkenin bağımsızlığa kavuşmasını sağladı.

     Tanganyika (günümüzdeki Tanzanya)’da, Kenya ve Uganda’daki gibi etnik çatışmalar olmadı. Her ikisi de öğretmen olan Julius Nyerere ve Oscar Kambona, 1954’te Tanganyika Afrika Ulusal Birliği (TAUB)’ni kurdular. Gün geçtikçe “siyah millîyetçiliği” yanlısı bir siyaset izlemeye başlayan bu parti, 1958’de Asyalılar’la ve beyazlarla bir koalisyon oluşturarak, bütün ırkların katıldığı seçimleri kazanma başarısı gösterdi. Julius Nyerere, uyumlu, renk ayrımı gözetmeyen bir ortamda, barışçıl bir değişimi savundu ve ciddî bir muhalefetle karşılaşmadan Tanganyika’yı 1961’de bağımsızlığa ulaştırdı. Irk karışıklıklarından ve Zengibar’da 1963’te yapılan bir darbeyle Araplar’ın çoğunlukta olduğu Şeyh Ali Muhsin hükûmetinin yerine Abeid Karume’nin Afrikalılar’ın çoğunlukta olduğu partisinin geçmesinden sonra, bu genç devlet, “Tanganyika Birleşik Cumhuriyeti”ne dönüştü. Adı, 1964’te “Tanzanya”ya çevrildi.

     Güneyde, her iki Rodezya’da ve Nyassaland’da, İngiliz hükûmeti, 1953’te, iktidarın Afrikalılar’a değil, ülkede yaşayan beyazlara devredilmesi kararı alarak, “Rodezyalar ve Nyassaland Federasyonu”nu oluşturdu. Afrikalı önderler, beyazların hükûmetine güvenmediler ve Güney Rodezya’da, Kuzey Rodezya’da ve Nyassaland’da, beyazların egemenliğine karşı Afrika Ulusal Kongreleri kurdular. Hastings Kamuzu Banda, İngiltere’de ve Gana’da 40 yıl kaldıktan sonra, Nyassaland Afrika Kongresi’nin başına geçmek için 1958’de ülkesine döndü. Joshua Nkomo, Güney Rodezya’daki AUK’nin başkanlığını üstlendi. Kuzey Rodezya’da Kenneth Kaunda, Harry Nkumbula’nın ılımlı AUK’sinden ayrılarak, “Birleşik Ulusal Bağımsızlık Partisi”ni kurdu. 1959’da Nyassaland ve Kuzey Rodezya, toplumsal huzursuzluklarla ve militanların eylemleriyle sarsılmaya başladı. BUBP, siyâhlar için yapılan ülke çapındaki ilk seçimleri boykot etti. Her üç sömürgede de “olağanüstü hal” ilan edildi. Güney Rodezya’da UHK’nin 500 üyesi, Nyassaland’da Hastings Kamuzu Banda ve 1000 kadar yandaşı, Kuzey Rodezya’da da Kenneth Kaunda ve BUBP’nin öteki önde gelen üyeleri tutuklandılar. Her üç bölgedeki beyazlar, böylece ulusal siyah hareketin sona ereceğini umuyorlardı. Ne var ki, 1959’daki beyaz şiddet ve misilleme, İç Afrika’daki siyah ulusal savaşımının sonu değil, başlangıcı oldu. İngilizler, Afrika’daki topraklarını ancak çoğunluğun onayıyla yönetebileceklerini anladılar. Bunun üstüne İngiltere, federasyonun dağıtılacağını açıkladı ve federasyon, 1963’te dağıtıldı. Doğu Afrika’daki gibi, bir dizi seçim yapıldı. Bu seçimler Afrikalılar’ın gücünü ortaya koydu. Nyassaland’da cezaevinden çıkan Banda, yeni Malawi Kongre Partisi (MKP)’nin başına geçti ve 1961’de yapılan geniş tabanlı seçimlerde kesin bir zafer kazandı. Ardından, 1964’te Nyassaland’ın bağımsızlığı ilan edildi ve adı “Malawi” olarak değiştirildi. Kuzey Rodezya’da, Afrikalılar’ın hak istemleri gün geçtikçe artarak sürdü ve siyahlar ile beyazların çekiştikleri iki seçimden sonra BUBP, 1963’te tam çoğunluğu elde etti. Sömürge, 1964 sonunda “Zambiya” adıyla bağımsızlığa kavuştu.

     Güney Rodezya’daki beyazlar daha kalabalıktılar ve siyahların egemenliğini engellemekte kararlıydılar. 1965’te, tek yanlı olarak “Rodezya” adıyla sömürgenin bağımsılığını (!) ilan ettiler. Ne komik, değil mi? Beyazlar, Afrika’nın bir ülkesinin “Afrikalılar’dan bağımsızlığını” ilan ediyor! Ne var ki, hiçbir ülke bu “plastik devleti” tanımadı (buradaki “plastik” tabiri bana ait) ve yaptırımlar uyguladılar. Bununla birlikte yaptırımlar sonuç vermedi ve beyaz sömürgecilerin iktidarı 1972’ye kadar, ne hikmetse içte hiçbir sorunla karşılaşmadan ayakta kaldı. O tarihte, Robert Mugabe’nin ve Josiah Tongogara’nın yönetimindeki Afrikalılar, bir gerilla savaşına girişip beyazların ekonomisini ve güvenliğini gün geçtikçe daha çok tehlikeye düşürmeye başladılar. 1979’da Londra’da bütün tarafların katıldığı bir konferansta, savaşa son verilmesi, yeni bir anayasanın yürürlüğe konması ve İngiltere’nin denetimi altında genel seçimler yapılması kabul edildi. 1980’de yapılan seçimlerde Dr. Robert Mugabe’nin Zimbabwe Ulusal Afrika Birliği (ZUAB), Nkomo’nun Zimbabwe Afrika Halk Birliği (ZAHB) karşısında kesin bir zafer kazandı. Dr. Mugabe başbakan oldu ve ülkenin “Rodezya” olan ve Cecil Rhodes’in adından gelen asimile adı atılarak, ülke gerçek ve Afrikalı adına, “Zimbabwe” adına kavuştu.

     Afrika kıt’âsının soyut ve yapay sınırlarla keyfî biçimde oluşturulmuş devletlere bölünmesi, iç ve dış çatışmaları körüklemişti. Afrika Birliği Örgütü’nün 1963’te açıkladığı “sınırların dokunulmazlığı” ilkesi, iki sorun yarattı: Bunlardan birincisi, aynı kültür ve dil ailesine bağlı toplumların sınırlarla bölünmesinin, bölgesel gerginliklere yol açmasıdır. Sözgelimi, 1976 başında patlak veren ve Somali’de bütünlüğün sağlanmasını hedef alan Ogaden çatışması, buna en uygun örnektir. İkinci sorun, daha da önemlidir: Gerçekten, Afrika’nın küçük ulusal birimlere ayrılması, sömürge döneminden kalma bir olaydır. Afrikalı siyasetçilerin küçük devletleri bölgesel bütünler biçiminde birleştirememeleri, bu küçük ülkelerin, gelişmiş ülkelere iktisadî bağımlılıklarını arttırmıştı. İktisadî yapıların bağımlılığı, siyasî rejimleri de güçsüzleştirmiş, özellikle Zencî Afrika’da, hükûmet darbelerinin biribirini izlemesine neden olmuştu. Günümüzde, Afrika’da yirmi kadar devlette yönetim, örgütlenmiş tek güç olan ordunun elindedir.

     Portekiz’de 1974’te gerçekleştirilen devrimden sonra, Angola’nın, Gine – Bissao’nun, Cabo Verde’nin, Sao Tome ve Principe’in, Mozambik’in bağımsızlığa kavuşmalarına ZUAB büyük ölçüde yardımcı oldu. Mozambik, Portekiz yönetimine karşı 11 yıl boyunca ayaklanmayı yürütmüş olan Samora Machel’in yönetiminde, 1975’te Marksist bir devlet oldu.

     Gine – Bissao 1974’te, Cabo Verde ile Sao Tome ve Principe adlı ada devletleri de 1975’te bağımsızlığa kavuştular. Bir İspanyol sömürgesi olan Ekvator Ginesi, 1968’de bağımsızlığa kavuştuysa da 1972’den 1979’a kadar, Francisco Macias Nguema’nın sert diktatörlük yönetimi altında kaldı. Komor Adaları, 1975’te Fransa’dan ayrıldılar. Hind Okyanusu’nda Seyşel Adaları da, İngiltere’nin 1976’da bağımsızlık tanımasını sağladılar.

     Afrika’nın güneyinde, İngilizler’e bağımlı Afrikalı kralların yönettikleri Lesotho ve Svaziland’a da sırasıyla 1966 ve 1968’de bağımsızlık tanındı. 1966’da Botsvana, ilk başkanı Sir Seretse Xama’nın yönetiminde bağımsız bir çokpartili demokrasi oldu. Habeşistan (Etiyopya)’da, monarşinin yerini 1974’te askerî bir rejim aldı.

     Bugün “Afrika Boynuzu” olarak anılan ve halkının, açlıktan ölmek gibi insanlık vicdanını yaralayıcı bir trajediyle başbaşa bırakıldığı Somali’nin bu duruma gelmesinin nedeni, bu toprakları ve Somali halkını sömürmüş olan İtalyan ve İngiliz emperyalistleridir. İngilizler’in burayı sömürmesinin birkaç yüz yıllık bir geçmişi vardır. İtalya’nın ise bu bölgede gücünü göstermesi, bu yüzyılın hemen eşiğine rastlar. 1899’da emperyalistlere karşı topyekûn Somali halkının gerçekleştirdiği bir İslamî Direniş hareketi olan ve “Dervişler Ayaklanması” adıyla tarihe geçen, Seyyîd Muhammed’in önderliğinde yapılan bu şanlı ayaklanma, çok şedîd ve uzun ömürlü oldu; ancak 1920’de bastırılabildi. Yani Seyyîd Muhammed’in ölümüne kadar sürdü. İtalya’nın Somali’deki varlığını pekiştirmesi, bu kıyamın denetim altına alınmasıyla aynı zamana denk düşüyor. Bu tarihten sonra Somali, İtalya’dan göçmenler getirtilerek ve verimli topraklarda meyve plantasyonları oluşturularak yoğun bir sömürüyle karşı karşıya bırakıldı. “İngiliz Somalisi” adını taşıyan Somali’nin, 1926’da bir bölümü İtalyan sömürge yönetimine bağlandı.

     5 Aralık 1934 günü, bir İtalyan garnizonu ve bir Habeşistan birliği arasında savaş çıktı. “Ual – Ual Olayı” adıyla yakından tanıdığımız bu olayda, Etiyopya Savaşı’nın başlaması için gerekli bahane kendiliğinden oluşmuş oldu. Savaşın getirdiği netice, Ogaden ve Cuba ile Şebelî’nin yüksek havzalarının Somali’ye ilhak edilmesi oldu. 1936’da faşist İtalya, Habeşistan’ı ve Somali’yi işgal etti.

     1940’ta Aosta dükünün saldırısı, İngilizler’in Somali’yi boşaltmasına yol açtıysa da, 1941’de İngilizler, burayı geri alarak İtalyan Somalisi’yle Ogaden’i de işgal ettiler ve 1950’ye kadar bu bölgeleri yönetimleri altında tuttular. Bu dönemde, millîyetçi bir “Birleşmiş Somali” duygusu gelişti. 1949’da Güney Somali, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün gözetimi altında 10 yıllık bir süre için İtalya’nın yönetimine bırakıldı ve bu sürenin sonunda ülkeye bağımsızlık verilmesi öngörüldü. 26 Haziran 1960’ta bağımsılızlığa (!) kavuştu. Beş gün sonra (1 Temmuz), yeni Somaliland (İngiliz Somalisi) devleti, bağımsızlığını elde eden İtalyan Somalisi ile birleşti ve “Somali Cumhuriyeti” oldu. Ancak Birleşik Somali, elinden alındığını savunduğu eyaletleri, yani Ogaden’i, Kenya’nın bir bölümünü ve Afarlar ve İsalar Cumhuriyeti’nin bir bölümünü geri istedi. Niteliği tartışılabilir bu bağımsızlıktan sonra Somali, üç yönlü bir sorunla karşı karşıya kaldı: Önce değişik yönetimlerin ve orduların kaynaşmasından doğan sorunlar ele alındı. Bir Somali yazısının bulunmaması ve kuzeyle güneyde ortak bir dilin yokluğundan dolayı bu sorun daha da güçleşiyordu. Kuzeyde İngilizce, güneyde İtalyanca kullanılıyordu; dînî eğitimin yapıldığı okullarda ise Arapça geçerliydi.

     1963’te Somali, Büyük Britanya ile ilişkilerini kesti. 1966’da ise Birleşmiş Milletler’den, Somalililer’in Fransız işgali altındaki kıyılarının bağımsızlığını istedi. Somali – Etiyopya sınırındaki ilk çarpışmalar, 1964’te başladı.

     1960 – 67 arasında cumhurbaşkanlığını Aden Abdullâh Osman yürüttü. Ondan sonra cumhurbaşkanlığına 1960 – 64 arasında başbakanlık yapmış olan Abdulreşîd Ali Şîrmerkî geçti. 1967’de başbakanlığa, Osman ve Şîrmerkî gibi çoğunluk partisi “Somali Youth League” üyesi olan Muhammed Hacı İbrahim Egal getirildi. 1968’de yeni başbakan, Territoire des Afars et des Issas’daki Fransız egemenliğini savundu. Bu tutum, halkın hoşnutsuzluğuna yol açtı.

     1969 yasama seçimlerinde Somali Youth League, bazı milletvekilliklerini yitirmekle birlikte çoğunluğu koruyabildi. 15 Ekim 1969’da Cumhurbaşkanı Abdulreşîd Ali Şîrmerkî öldürüldü ve altı gün sonra askerî darbe oldu. Cunta, anayasayı yürürlükten kaldırdı. Devlet otoritesi, yeni devlet başkanı General Ziyad Berrî yönetimindeki Yüksek Devrim Konseyi’nin eline geçti. General Ziyad Berrî, “İslamî Sosyalizm”e dayalı bir rejim kurdu. Ülkenin adı “Somali Demokratik Cumhuriyeti” oldu. Yabancı bankaların ve elektrik üretimiyle petrol gereksinimlerinin karşılanmasını denetleyen uluslararası şirketlerin ulusallaştırılması ve devletleştirilmesi gibi reformlara girişildi. 1972’de, Latin harfleriyle yazılan Somali dili “resmî dil” olarak kabul edildi. Ağustos 1977’de SSCB’yle bir “Yardımlaşma Antlaşması” imzalandı. Ancak Muqdîşu (Mogadişu) hükûmetinin resmen desteklemediği Batı Somali Kurtuluş Cephesi, Ogaden ve Harar yönünde saldırıya geçti. İlk başarılardan sonra, Ekim başında durduruldu. Somali, geleneksel ve ezelî düşmanı Marxist Etiyopya’ya SSCB’nin büyük yardım sağladığını görünce Rus uzmanları sınırdışı etti, Küba’yla diplomatik ilişkileri kesti. Kismaayo ve Berbera üslerini SSCB’den geri aldı. Mart 1978’de Etiyopya birliklerinin şaşırtıcı bir ilerleme kaydetmesi karşısında Somali, Ogaden’i boşalttı. 1977 – 78 Somali – Etiyopya Savaşı’ndan sonra 750 bin Etiyopyalı Somali’ye sığınmıştır.

     21 Ağustos 1980’de, ABD ile imzalanan bir antlaşmayla, Somali’nin, Berbera hava ve deniz üssünden yararlanmasına izin verildi. Kismaayo ve Berbera üslerine ABD askerleri yerleşti. Anayasa değiştirildi ve her 7 yılda bir cumhurbaşkanının referandumla seçilmesi benimsendi. Etiyopya ile barış sağlandı. Ancak Temmuz 1982’de Etiyopya ile tekrar savaş başladı. Ağustos’tan sonra çatışmalar durdu. Yönetime karşı savaşan gerillalar için 1983’te “genel af” ilan edildi. Bu affa karşın çatışmaların kesintilerle sürmesi ve 1984’te şiddetlenmesi üzerine, karışıklıkların sertlikle batırıldığı ülkede, 1987 Nisan’ındaki büyük kuraklık neticesinde, hayvan sürülerinin % 80’inin yok olması üzerine, hükûmet “sıkıyönetim” ilan etti.

     Temmuz 1988’de gerillalar yeniden saldırıya geçti ve iç savaş başladı. 1989’da gerilla savaşının son derece şiddetlendiği ülkede, halkın büyük tepkisine karşı Ziyad Berrî, Ağustos ayında çok partili seçimlere gidileceğini açıklamak zorunda kaldı. 1989 yazında başkent Mogadişu’da ve ordu içinde ayaklanmalar oldu, yüzlerce insan öldü. Ekim 1990’da geçici bir anayasa yapılarak çok partili yaşama geçilmesine izin verildi. Aralık 1990’da gerillalar, başkent Mogadişu’ya karşı saldırıya geçti. Maddî sıkıntıların gün geçtikçe artması ve 20 Ocak 1991’de gerillaların başkent Mogadişu’ya girmeleri üzerine, cumhurbaşkanı General Ziyad Berrî yurt dışına, Kenya’ya kaçtı. Ali Mehdî Muhammed, devlet başkanlığına getirildi. Gerillaların mensub olduğu Somali Ulusal Hareketi Partisi, kuzeyde “Somaliland Cumhuriyeti”ni ilan etti. Ulusal bir konferans toplanarak, altı büyük parti arasında görev bölümü ve anayasa tasarısı üzerinde anlaşma sağlanmaya çalışıldıysa da, başarı elde edilemedi.

     Kasım 1991’de Cumhurbaşkanı Ali Mehdî Muhammed devrildi. Aşiretler ve gerilla grupları arasında kıyasıya bir mücadele başladı. Savaş ve açlık nedeniyle onbinlerce kişi hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler, ülkeye askerî bir operasyon düzenlenmesi kararı aldı, Aralık 1992. Bundan sonrasını zaten biliyorsunuz; Somali “barış adına” Beyaz Adam tarafından işgal edildi ve bugüne gelindi. [2]

     Bugün İslamî bir rejimle yönetilen bir İslam devleti olan Sudan’dan bahsetmeden, Üçüncü Dünya’nın sorunlarının nasıl ortadan kaldırılacağı hiç açığa kavuşabilir, Siyah Devrim bilincinin ne olduğu hiç izah edilebilir mi? Sudan üzerinde özellikle duracağız. Ama bugünkü İslamî Sudan’ı irdelemeden önce, biraz daha gerilere gideceğiz ve oradan başlayacağız.

     Sudan’da, 19. yy. ortalarına kadar süren köle ticareti, geniş bölgelerin boşalmasına yol açmıştı. 18. yy. ortasından başlayarak kökenleri bilinmeyen Fung Sultanlığı, gerileme dönemine girdi ve 1821’de, Mısır valisi Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İsmail yönetimindeki kuvvetlere yenildi. Dongola 1820’de, Senar 1821’de işgal edilince, Xartum başkent ilan edildi ve İslamlaşma hız kazandı.

     Behr’ul- Ebyad kıyısında bir engel çıkaran Şilluk Krallığı, 1841’de boyun eğmek zorunda kaldı. Nil üzerindeki taşımacılığın sınırını oluşturan Gondokoro ve Kodok (Faşoda)’ta karakollar kuruldu. Müstahkem zeribaları olan silahlı tüccar çetelerinin elindeki köle ve fildişi ticareti, büyük ölçüde gelişti. Mısır’ın İngiltere tarafından işgalinden bir yıl sonra, 1883, köle ticareti kısıtlanır ve dînî ayrılıklar ortaya çıkmaya başlarken, köleleri Mısır ordusunda silâh altına alınan merkezdeki halkların da katıldıkları batıdaki Baggaralar ayaklandı. Muhammed Ahmed bin Abdullâh’ın kişiliğinde “Mehdî”, bu sırada ortaya çıktı. Mehdî, 1882’de Sudan halkını Mısır yönetimine karşı kışkırtmaya başladı. 1885’te Hartum’u aldı, bu sırada. General Gordon, ayaklanan halk tarafından öldürüldü. El Ubeydî’nin, Mısır Valisi Gordon’un öldürüldüğü Hartum’un alınmasını, Mehdî’nin ölümü ve yerine laik bir yönetim kuran yardımcısı Abdullâh bin Muhammed el- Teâşî’nin başa geçmesi izledi. 1886’da İngiliz ve Mısır orduları birlikte Sudan’ı yeniden ele geçirmeye başladılar (Dünkü Mısır’ın Sudan’a karşı tutumu ile bugünkü Mısır’ın Sudan’a karşı tutumu aynı, değil mi?). 1894’te İngilizler’in yeniden işgali başladı. Omdurman yakınında Mehdî yanlıları yenildi ve Hartum, İngiliz işgaline girdi, 1898. Bu tarihten sonra Sudan, 50 yıl boyunca Mısır – İngiliz ortak yönetimi altında yaşadı.

     1930’larda ve 1940’larda gelişen Sudan millîyetçiliği, ağırlığını bu ülkenin yazgısına koydu. Kuzey kökenli Sudanlılar, güneydeki yönetimden çekilerek güneyi tek başına bıraktılar. 1936 Antlaşması’na kadar bu durum sürdüyse de, “Sudan ayrılıkçılığı” düşüncesi, bu tarihten başlayarak Mısır tarafından kabul edildi. İngilizler’in himayesinde hazırlanan 1948 Anayasası’yla bir Sudan Meclisi kuruldu ve 1951’de Mısır Kralı Faruq, geçici bir biçimde “Sudan Kralı” durumuna geldi. Gerçekten de aynı yıl 1936 Anayasası ortadan kaldırıldı. Sudan Parlamentosu, ülkenin tam bir kargaşa ortamına sürüklenmesini önlemek amacıyla Sudan’ın bağımsızlığını ilan etti, 19 Aralık 1955. 13 gün sonra, 1 Ocak 1956’da “Sudan Cumhuriyeti” ilan edildi.

     Sudan, bağımsızlığını kazandıktan sonra da büyük bir istikrarsızlık içinde kaldı. Başlangıçta, Nasırcılık’a yakın bir program izlemeye çalıştı ve Müslümanlar’ın şiddetli tepkisiyle karşı karşıya geldi. 1970’te Mehdî yanlılarının, yani Ensar’ın ayaklanmasını sert bir biçimde bastırdı. Bir ara iktidardan uzaklaştırılan Numeyrî, Mısır ve Libya birliklerinin müdahalesiyle üç gün sonra yeniden ülkenin başına geçti. İzlediği siyaseti sol’dan sağ’a saptırdı ve SSCB ile bozuştu. Ekim 1971’de yeniden cumhurbaşkanı seçilen Numeyrî – aynı zamanda savunma bakanı da oldu – Mısır ve Libya ile bütünleşme tasarılarında fazla ileri gitmekten çekinmekle birlikte, Arap ve Afrika ülkeleriyle olan bağlarını güçlendirdi ve Şubat 1972’de, güneydeki Hristiyan isyancılarla, bölgelerinin özerkliği için bir anlaşma imzalayarak, “güney sorunu”nu çözmeye çalıştı. Güneydeki Hristiyanlar’ın isyanındaki temel ittiri, Numeyrî’nin “İslam Şeriâtı”nı tatbik etmeye çalışmasıydı. Numeyrî’nin çok ilginç ve kaypak bir kişiliğe sahip olduğu, sizlerin de dikkatinden kaçmamıştır: İlk ortaya çıktığında SSCB yanlısı koyu bir komünisttir; sonra iktidardan uzaklaştırılıp Mısır ve Libya tarafından iktidara üç gün aradan sonra tekrar getirilince, sağcı ve Amerikancı bir çizgiye kayıp, SSCB ile tüm bağlarını kesiyor; nihayetinde, Afrika ülkeleriyle ilişkiye geçer geçmez İslamcı oluyor ve Şeriât’ı tatbik etmeye çalışıyor.

     1973 Anayasası’yla Numeyrî’nin kişisel iktidarı daha da güçlendi ve yeniden sağlanan istikrar, sulu tarımın yayılmasına yönelik yabancı sermaye yatırımlarına yol açtı. Temmuz 1976’da yeni bir darbe girişimi olduysa da, Mısır ordusunun müdahaleleri üzerine bu darbe başarısızlığa uğradı. Bu darbe girişimi, Libya’nın yardımıyla sürgünde bir Ulusal Cephe oluşturan rejim aleyhtarlarının kışkırtmalarıyla gerçekleşmişti. Ekim 76 ve Ocak 77’de imzalanan antlaşmalarla, karışıklık durumunda Sudan’a Mısır’ın desteği sağlandı. Nisan 77’de General el- Numeyrî, yeniden cumhurbaşkanlığına seçildi. Bu arada, feshedilen Umma’nın başkanı olan cephe önderi, bir “genel siyasî af” ve “kurumların demokratikleştirilmesi” karşılığında silahlı muhalefetten vazgeçerek, yandaşlarıyla birlikte başkent Hartum’a döndü, Eylül 1977. Koalisyonun, sürekli sürgünde kalan sol kanadı, bekleyiş içinde bir siyaset izledi ve ülke içindeki özgürlüklerin yeniden sağlanması hususunda pek ilerleme olmadığını fark ederek tutumunu sertleştirdi. Ağustos 77’deki karışıklıklardan sonra ülkenin siyasî düzeninin ve yürütme sisteminin reformu sırasında Mehdî yanlılarının safdışı bırakılmaları, 1977 Barışması’nın sonuçlarını tehlikeye attı. El- Numeyrî’nin “iç siyaset”nin Batı ülkelerine göre en olumlu yanı, bölgesel özerklik vererek kuzey – güney karşıtlığını yumuşatmasıydı. Fakat bize göre O’nun “iç siyaseti”nin bir tek olumu yanı var; o da, komşu ülkelerden gelen bir milyonun üzerinde mülteciyi açıkta bırakmayarak, onlara kucak açmasıydı. Güneydeki Hristiyanlar tarafından çok sevilen Numeyrî, bazen merkezî hükûmet tarafından sağlanan yardımın azlığından ve bürokratik engellerin çokluğundan kaynaklanan kuşkular ve anlayışsızlıkla karşılaştı.

     Resmî bir parti olan Sudan Sosyalist Birliği (SSB)’nin başkanlık kurumundaki bir “temizlik” işlemi, yeni bir darbe girişimine neden oldu, Ağustos 1979. Ardından, Ocak 1980’deki yasama seçimleri ertesinde General Numeyrî, altı yıllık bir süre için SSB başkanlığına seçildi. Böylece Numeyrî Efendi’yi yeniden sosyalist çizgide görür olduk. Dış borçların önemli ölçüde artmasından dolayı Sudan, IMF’nin sıkı denetimini kabul etmek zorunda kaldı. Kasım 82’de, Sudan para biriminde % 44, 5’lik bir devalüasyon yapılması kararlaştırıldı.

     Temmuz 1983’te, ülkenin güney kesimini üç bölgeye ayırma kararı, yeni bir silahlı ayaklanmaya yol açtı. Ardından Numeyrî, iktidarda kalabilmek için Müslümanlar’ın desteğini almaya yöneldi. İnanılması güç ama – hani “garip ama gerçek” diyorlar ya, onun gibi -, Sosyalist Birlik Partisi’nin başkanı olan komünist General Numeyrî, 8 Eylül 1983’te ülkede Şeriât yasalarını ilan etti. Daha sonra da İslamî vergi ve banka sistemi uygulamasını başlattı. Şeriât’ın ilanıyla birlikte, güneydeki Hristiyanlar’ın ve animistlerin isyanı, daha bir ivme kazandı. Albay John Garang komutasındaki Sudan Halk Kurtuluş Ordusu (SHKO), gerilla savaşı başlattı ve Nisan 84’te sıkıyönetim ilan edildi. Hristiyan gerillaları desteklediği ileri sürülen Hristiyan Etiyopya devletiyle ilişkiler bozuldu. Temmuz 84’te, İslam Anayasası konusundaki meclis tartışması ertelendi. Gene aynı yıl içinde, Numeyrî’yi öldürmeyi planlayan 12 kişi tutuklandı. 1985’te % 90’lık bir devalüasyona gidildi; petrol ve temel gıda maddelerinin fiyatı arttı. Bu arada General Numeyrî, özel bir gezi için ABD’ye gidince ülkedeki gösteri ve protestolar daha da sıklaştı. 4 Nisan 1985’te genel grev başladı; iki gün sonra da, General Cafer el- Numeyrî, askerî bir darbeyle devrildi. Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı General Abdurrahman Muhammed Siwar ed- Dahab, ordunun yönetime el koyduğunu açıkladı, ardından Askerî Konsey kuruldu. Darbenin önderi General Siwar ed- Dahab, kendini “konsey başkanı” ilan ederken, Silahlı Kuvvetler Komutanı General Abdullâh Fadl, başkanın yardımcısı oldu. Askerî – darbeci yönetim, İslam mahkemelerini ortadan kaldırdı. Çeşitli partiler, sendikalar ve meslek gruplarının oluşturduğu ittifak, askerî yönetime bir muhtıra vererek, kısa sürede sivil yönetime dönülmesini, insan haklarının güvence altına alınmasını, Güney Sudan’da özek yerel yönetim kurulmasını, demokratik seçimle gelecek meclisin yeni anayasayı hazırlamasını istediler. Yeni bir anayasa hazırlandı ve Nisan 86’da seçimler yapıldı. Bu seçimden sonra sivil yönetime geçildi; Dr. Sadıq el- Mehdî başkanlığında bir koalisyon hükûmeti kuruldu. En güçlü parti olan Ümmet Partisi, bir koalisyon hükûmeti kurduysa da, kuzeyde güçlenen Ulusal İslamî Cephe’nin da koalisyona katılması, siyaset sahnesine yeni bir renk getirdi. Yeni hükûmet, İslamî vergi sistemini kaldırdı; IMF’den kredi aldı. Bir yıldır sürüyor olmakta olan kıtlık, özellikle güneyde açlık ve hastalıklara yol açtı. Bu güçlüklere, bir yıl sonrasının yazında büyük bir su baskısının ve korkunç bir çekirge dalgasının hasadı yok etmesi de eklenince, bir yıl içinde açlık ve iç savaş yüzünden ölenlerin sayısı 250 bini buldu.

     Kasım 1988’de SHKO ile anlaşma yapılarak, 5 yıldır sürmekte olan Güney Savaşı son erdirildi. İslamcı partiler ve Sudan halkı, Şeriât’ın yürürlükten kaldırılmasına karşı çıktılar. Fakat ordunun baskısıyla Sadıq el- Mehdî, muhalif siyasî parti ve sendika üyelerinin de katılımıyla yeni bir hükûmet kurdu. Yeni hükûmet, SHKO ile yapılan anlaşmayı onayladı.

     30 Haziran 1989’da, Sadıq el- Mehdî’yi bir darbeyle deviren General Ömer Hasan Ahmed el- Beşir, parlamentoyu dağıtıp anayasayı askıya alarak, siyasal partileri ve sendikaları kapattıktan sonra, yeni bir hükûmet kurdu. Bundan sonra Sudan, bir “İslam devleti” oldu.

     Sudan İslam Devleti, askerî bir darbeyle kurulmuş olmasına rağmen, objektif ve tarafsız gözlemcilerin de kabul ettiği gibi, sivil yönetimlerin bile başaramadığı kimi atılımları yapabilmiştir. Ancak emperyalistlerin, özellikle de “teröre destek veren ülkeler” listesinde İran’dan sonra Sudan’ı ikinci sırada gösteren ABD’nin, güneydeki Hristiyanlar’ı sürekli olarak İslamî yönetime karşı kışkırttığı da bilinen bir gerçektir. [3]

     Şimdi tarihiyle, bugünkü siyasasıyla ve ırkçı konumuyla insanlık için bir “utanç âbidesi” olan ülkeye geçiyoruz. İsmini telaffuz ettiğinizi duyar gibiyim; evet, ırkçılığın kıblesi olan Güney Afrika Cumhuriyeti… [4]

     Buşmanlar ve Hottantotlar, bölgenin ilk sakinleridir. Bantular, daha sonra yöreye egemen olmuşlardır. Bunlar siyahî halklar idi ve Güney Afrika topraklarının ilk yerlileri siyahlar olduğu gibi, oranın gerçek sahipleri de siyahlardır. Günümüzde çöl bölgelerine itilmiş olan bu halklar, eskiden çok daha büyük bir alana yayılıyorlardı.

     Tarihöncesine (prehistorya) ait arkeolojik bulgular, bugünkü Güney Afrika topraklarında, insanlık tarihinin, yüzbinlerce yıl öncesine indiğini göstermektedir. Alt Paleolotik Çağ’a (10 bin yıl önce) gelindiğinde, bölgede yaşayan San ve Hottantot (Koikoi) toplulukları, “avcı – toplayıcı” bir kültür seviyesine ulaşmış bulunuyordu. Göçebe hayvancılığa geçiş ise 2 bin yıl önce başladı. Aynı dönemde toprağa ekmeyi ve demir işlemeyi bilen Bantu halklarının bölgeye girmesi, yerleşik tarıma dayalı daha karmaşık toplumsal ve siyasal yapıların ortaya çıkmasını sağladı. Zamanla sığır sürülerinin sağladığı zenginlik, ileri bir düzeye ulaşan altın ve bakır madenciliği ile gelişen uzun mesafeli ticaret bir dizi uygarlığın ortaya çıkması için gerekli temeli oluşturdu.

     11. – 12. yy’larda Limpopo Vadisi’nde hüküm süren Mapungubve adlı devletin yıkılmasından sonra, 13. – 16. yy’lar arasında, daha kuzeydeki Büyük Zimbabwe ve İngombe İlede’ye bağlı çeşitli küçük krallıklar ortaya çıktı. Bu arada tarımla uğraşan küçük toplulukların şeflikler biçiminde örgütlenmeleri süreci de büyük ölçüde tamamlandı. Avcılık ve toplayıcılıkla geçinen Buşmanlar’ın yaşadıkları ülkeye, 12. yy’a doğru Hottantotlar (Koikoiler, Namalar) yerleşti. 16. yy’da gelen Bantular iki yön izlediler: Ambolar ve Hererolar güneybatıdan gelerek, eskiden Namalar’ın aşmış oldukları yolu izlediler. Zulular, Sotholar (Basutolar), Tswanalar (Beçuanalar) ve Vendalar, Hind Okyanusu kıyısı boyunca, Drakensberg’in kenarına kadar uzandılar. Hottantotlar’ı ve Buşmanlar’ı iç kesimlere doğru püskürten Bantular, bu halkların bir bölümünü de yok ettiler. Hottantot ve Buşman halklarının bir bölümü de Bantular’la karıştı.

     Xoisanlar, Portekizli ilk “kâşiflerle” ve sömürgecilerle karşılaşan ilk Güney Afrikalı siyahlardır. Portekizliler, 1510’da Masaldağı Koyu’nda Hottantotlar’la girdikleri çatışmada çok sayıda kayıp verdikten sonra, Kap (Kaapstad, Cape Town) yakınlarında karaya çıkmaktan korktular. Portekizliler’in ülkede herhangi bir tesis kurmaktan çekinmelerine karşılık İngilizler’in burada – resmen olmasa da – bir tesisleri vardı; “Union Jack”. Sömürgeci beyazlar, Güney Afrika’nın ekseri Müslümanlar’ın yaşadığı Kap şehrinde yerleşmeye 1652 yılında başladılar. Bu tarihi hiç unutmayın: 1652.

     Jan Anthonisz van Riebeeck komutasında üç gemiyle gelen Hollandalılar, 1652’de ilk sürekli tesisi Kap’ta kurdular. Başlangıçta, tesiste yaşayanların tümü, birkaç Alman ve İskandinavyalı dışında, Felemeng Doğu Hindistan Şirketi’nin ücretli memuruydu. Amsterdam yönetimi, bunlara yavaş yavaş “burger” (yurttaş) ünvanı verdi; özgür çiftlikler kuruldu. Hottantotlar da, Buşmanlar da, Hollandalılar’a karşı koyacak kadar iyi silahlanmış ya da örgütlenmiş değillerdi. Bu yüzden, yavaş yavaş iç kesimlere çekilmek zorunda kaldılar. “Free burghers” nâm ilk sömürgecilerin tarihe, “Boerler” adıyla geçmeleri, “boer” kelimesinin Hollanda dilinde “çiftçi” anlamına gelen bir kelime olmasındandır. Toprak sıkıntısı, “öncü” rûhunu geliştirdi. Bir tarım sömürgesi yaratma kuruluşu değil, yalnızca bir ticarî işletme olarak kimliğini lanse eden Felemeng Doğu Hindistan Şirketi, bu arada çiftçilerle sürekli bir çatışma içindeydi. Bu arada Afrika diliyle zaten bir sentez olan Hollanda dilinin sentezinden “Afrikaaner” dediğimiz melez dil ortaya çıktı.

     1652’de Felemeng Doğu Hindistan Şirketi, Kap’ta bir erzak istasyonu kurmaya çalıştığında, yerli Xoisanlar bu faaliyete dur demek için Hollandalılar’a (Felemengler’e, Flamanlar’a) karşı savaşa başladılar. Bu direniş yıllarca sürdü ama üstün silâhlar ve örgütlenme, çevresinde Cape Town’un kurulacağı bölgeyi Felemengler’e kazandırdı. Günün birinde müstevliler, silâhlarıyla zaten perçinlemiş oldukları bir pazarlığı kapatmak üzere yerlilere bir sandık kumaş, boncuk ve ayna armağan ettiler. Xoisanlar’ın, topraklarını geçici olarak kullanmaları karşılığında yabancılardan armağan kabul etme geleneği, doğal olarak, Felemenglerce, kendi kültürel terimleriyle “düpedüz satın alma” olarak yorumlandı. Bu, onların kapitalist vicdanlarına su serpti ve beyaz tarihçilere de, Kap’ın, Avrupa’nın malı olduğunu iddiâ etmeleri için yeterli delil oldu. Xoisanlar’ın, ülkelerinin zaptedilmesine ve zoraki çalışmanın getirilmesine karşı direnmeleri nedeniyle Felemengler, işgücü gereksinimlerini karşılamak üzere köle ithal etmek zorunda kaldılar. Kölelerin yarısı kadarı Doğu ve Batı Afrika’dan getirildi, yarısı da Güneydoğu Asya’dan. Getirilen bu köleler arasında Malezya ve Endonezya’dan olanlar İslam dînindendiler ve saldırgan Hristiyan çevrelerine ve kültür köklerinden koparılmışlıklarına rağmen inançlarına bağlı kaldılar. Böylece, ırk sınıflandırması saplantısı içindeki beyaz yöneticiler, “Kap Malayları” (“Kap Müslümanları”: Güney Afrika’da Müslümanlar’a “Malezya göçmeni” anlamında “Malay” denir) diye bir sınıf türettiler. Nedense, beyaz sömürgeciler kendilerine “Kap Felemengleri” demekten özenle kaçınıyorlardı.

     Ancak Felemengler, anayurdunda kendilerine karşı ayaklanmış olan Endonezyalı büyük İslam mücahidi Prens Şeyh Yusuf’u da Kap’a sürmüşlerdi. Şeyh Yusuf, ailesi ve bağlılarından yüz kadar kişiyle Kap’a getirtildi. Şu anda, Kap’a yirmi mil kadar uzaklıkta Faurie’de gömülmüş olduğu sanılıyor. İşin ilginç yönü, Felemeng emperyalizmine karşı bu yüzyıldaki Endonezya İslamî Direnişi de, Şeyh Yusuf’un buna benzer bir anma yerinde başlatıldı.

     Müslüman topluluğa yeni bir unsur da, İngiliz yönetimindeki Hindistan’dan yarı – köle “sözleşmeli işçilerin” getirtilmesiyle katıldı. Bu yarı – kölelerin bazıları Müslüman’dılar ve yolları Kap’a düşenler, Müslümanlar arasına karışarak topluluğun dînî ve toplumsal hayatını daha da zenginleştirdiler. Yine bu Hindliler, canla başla sarıldıkları İslam inancının kültür hayatındaki “doğulu” yöne de büyük önem verdiler.

     1685’te Fransa’da, Nantes Fermanı’nın yürürlükten kalkması, önemli bir Fransız Protestan göçmen dalgasına yol açtı. Simon von der Stel, valilik görevinden ayrıldığında, bu yeni gelenler uyum sağlamaya başlamışlardı. O sıralar Protestan Fransızlar, sömürgedeki beyaz nüfûsun altıda birini oluşturuyorlardı. Toprak genişlemesi sürerken, kölecilik de gelişmekteydi. Köleleri, kabile düzenleri bozulan Hottantotlar ya da Madagaskar ve Mozambik’ten satın alınan siyahlar oluşturuyordu.

     Hollandalılar’ın nüfûsu ve nüfûzu gittikçe artınca, 1707 yılında Boerler, Hollanda hükûmetinden özerklik istediler ve zamanla Hollanda’ya bağımlı olmaktan kurtuldular.

     Bantu kabilelerinin göçe başlamaları, 1775’te Bantular ile Hollandalı Boerler’i karşı karşıya getirdi. 1779 – 80 yıllarında bir dizi çatışma biribirini izledi. Böylece, ilk “Ksosalar Savaşı” başladı. Sayıca azınlıkta olan Boerler, “laager” (laer) yöntemine başvurarak, öküz arabalarıyla çevrili ordugâhlar kurdular. Böylece Bantular’ın saldırıları, arabaların oluşturduğu engeller karşısında duraksıyor, sonra Boer binicileri savaşçıları kovalamaya başlıyordu. Boerler yavaş yavaş üstünlük sağladılar, ama dönemin valisi, Felemeng Doğu Hindistan Şirketi’nin parasal durumu büyük ölçüde sarsılmış olduğu için Bantular’la bir anlaşma yapmayı yeğledi. Analaşmaya göre, Great Fish (Büyük Balık) Irmağı, sınır olarak belirlendi.

     1793 İngiltere – Fransa Savaşı başladığında, her iki ülke de Kap kolonisini ele geçirerek “doğu denizyolunu” denetlemek istiyordu. Felemeng Cumhuriyeti’nin, Avrupa’daki savaşta Fransa’nın yanında yer alması üzerine İngiltere, savaşın ikinci yılında Kap bölgesini işgal etti. İngiltere, ticarî yaşamı canlandırmakla birlikte kargaşalıklara son veremedi. İngiltere, Kap çevresindeki üstünlüğünü kabul ettirip ülkeye asker gönderdi. Yeni gelenler ayrı bir kültürden oldukları için Boerler’le anlaşamadılar. Üstelik, hem yerli kabilelerle, hem de Boerler’le çarpıştılar ve bunun sonucunda Boerler’e “köleliğin kaldırılmasını” kabul ettirdiler. Çok geçmeden, hem kültür farkı, görüş ayrılığı, hem de yeni alanlar bulma gereğinden dolayı Boerler, kanlı çarpışmalardan sonra iç kesimlere göç etmeye başladılar. “Grand Trek” (Büyük Göç) olarak adlandırılan bu göçe, hayvanları ve arabalarıyla birlikte binlerce Boer katıldı. Böylelikle, sömürge tarihinde de yeni bir dönem başlamış oldu. Beyazların yerleşmelerini engellemek isteyen Zulular, yerlilerden oluşan bir ordu kurdular.

     İngiliz işgaline son veren 1802 Amiens Antlaşması’nın ardından, kumpanyanın yerini alan Felemeng hükûmetine bağlı yönetim kısa sürdü. 1806’da bölgeyi yeniden işgal eden ve 1814 Paris Antlaşması’yla bölgeye resmen egemen olan İngilizler, önceleri yerel yönetime dokunmayarak bazı sınırlı reformlarla yetindiler. Zosalar’ın Büyük Balık Irmağı’nın doğusuna sürülmesinden sonra, 1820’de ırmağın batı yakasına 5 bin İngiliz göçmeni yerleştirildi. Önceki göçmenler gibi Afrikanerler içinde erimeyen ve yüncülüğün yanısıra ticaretle de uğraşarak güçlü bir konuma yükselen bu göçmenlerin baskısıyla yönetim, yasama, yargı ve eğitim alanlarında yeni kurumlar ortaya çıktı. İngiltere’deki liberal çevrelerin girişimiyle 1833 yılında kölelik kaldırıldı. Önceleri izlenen ilhakçı politikadan vazgeçilerek, siyah kabile şeflerini barışçı yollardan yatıştırma yoluna gidildi. Boerler, başlangıçta İngilizler’i pek soğuk karşılamamışlardı. Ama 1806 – 1834 yılları arasında alınan saydığımız bu yöntemler, Boerler’i çok öfkelendirmişti. İşin en ilginç yönü şuydu ki, Boerler, İngilizler’i, “zencîleri savunmakla” suçluyorlardı. Öte yandan, Orange Irmağı’nın sınır olarak saptanması, toprak edinme sisteminin değiştirilmesi ve İngilizler’in sömürgeye yerleşme hareketinin 1819’dan başlayarak geliştirilmesi, anlaşmazlık nedenlerini oluşturdu.

     İngiliz yönetiminin izlediği politikalara tepki duyan Hollandalı Boerler, 1834 – 35’te kuzeye doğru göç ederek Kap’tan ayrıldılar. 7 bin kişi göç etti. “Voortrekker” (Öncü) adı verilen bu göçmenler, siyah kabilelerle çarpışarak Natal’a ulaştılar ve 1838’de “Güney Afrika Cumhuriyeti” adı verilen kısa ömürlü bir devlet kurdular. Boerler, bu göç hareketlerine mistik bir hava da katarak, İncil’den etkilenip “Çıkış”ı yeniden yaşadıklarını ve “Arz-ı Mewud” (Vaadedilmiş Topraklar)’a doğru ilerlediklerini söylüyorlardı. Büyük Göç, Boerler’i Orange yaylalarına, Limpopo Irmağı kıyılarına ve Natal’a ulaştırdı. Bu arada Ksosalar, Tsvanalar ve Suaziler ile kanlı çarpışmalara giriştiler. Hollandalı Boerler’le yapılan ilk savaşları kazanan Zulular, A. Praetorius’un komutasındaki Boer ordusuna, 1838 Blood River Savaşı’nda yenilince, Boerler’e Natal yolu açıldı. Bu savaşlarda Zulular, 3 bin siyahî savaşçısını yitirdi.

     Natal Boer Devleti, kısa ömürlü oldu. İngilizler, 1842’de saldırdılar ve bir yıl sonra da buraları İngiliz toprağı ilan ettiler. Boerler, Highveld’e ve Orange ile Vaal ırmakları arasındaki bölgeye geçtiler. Buralarda “Natal”, “Transvaal” ve “Orange Free” devletlerini kurdular. İngilizler, Kap çevresinde bir “tampon eyaletler” kuşağı oluşturdu. Ama bazı kabilelerle ciddî anlaşmazlıklara düşünce, siyahlara karşı müttefik kazanacaklarını umarak, Boer eyaletlerinin bağımsızlığını tanımaya karar verdiler. İngilizler, 1852’de Transvaal’ın, 1854’teki Bloemfontein Antlaşması’yla da Orange Free devletinin bağımsızlığını tanıdı. Trans – Orangia’da oluşturulan “Oranje Vrystaat”, Sotholar ve İngilizler’le ortaya çıkan sınır anlaşmazlıklarını çözdükten sonra istikrarlı bir yapıya kavuştu. Önceleri iç çekişmelere sahne olan Transvaal’da Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 1860’ta canlanmasıyla, belirli bir birlik sağlandı. Yüzyılın sonlarına doğru, Afrika’nın güneyinde durum son derece karışıktı. Kap ve Natal, artık birer İngiliz ili haline gelmiş, Özgür Oranje Devleti ve Transvaal Cumhuriyeti ise bağımsız Boer devletleriydi. Bu devletlerde ve Natal’da yerliler ve melezler, beyazlara tanınan haklardan yararlanamıyordu. Kölelik görünüşte kaldırılmıştı ama yerlilerin meslek sahibi olabilmeleri için beyazlar tarafından çalıştırılmaları, neredeyse yasallaştırılmıştı. İki İngiliz ili ve iki Boer devleti arasındaki ilişkiler hiç de dostça sürdürülmüyordu.

     1867’de Oranje Irmağı yakınlarında elmas bulundu. Üç yıl sonra da Kimberley’de büyük bir elmas yatağına rastlandı. Bu durum, Güney Afrika tarihinin akışını değiştirdi. Oranje Bağımsız Devleti, elmasın bulunduğu yörede hak sahibiyken, buraya İngiliz sömürgeciler el koydu. Bu arada Kap kolonisi, 1872’de iç işlerinde bağımsız bir siyasal birim durumuna geldi. 1877’de İngilizler, Transvaal’ı işgal ettiler. Bu işgal, sert bir direnişle karşılaştı. Transvaal’da ayaklanma oldu. 1880’de Pretorius, Joubert ve Kruger’in desteğiyle, İngilizler’i Majuba Hill’de yendiler. 1881’de yapılan Pretoria Antlaşması’yla, Boer cumhuriyetlerinin bağımsızlığı tanındı.

     1886’da, Transvaal’daki Rand altın yataklarının açılması, daha büyük sorunların doğmasına yol açtı. Çoğunluğu İngiltere’den olmak üzere, Rand’a binlerce yeni göçmen gelmeye başladı. Yeni gelenlerin sayısı, Boerler’in sayısını aştı. Transvaal’ın başkanı olan Paul Kruger, ülke denetimini yabancılara kaptırmaktan korkarak, yeni gelenlerin oy kullanma hakkını kısıtladı. Sonra gözler, altın bulunan Witwatersrand’a çevrildi. İngiltere’nin Bechuanaland’ı ilhak etmesi ve Zambezi Irmağı’nın kuzeyindeki toprakların “British South Africa Company”ye bırakılması sonucunda cumhuriyetler, yavaş yavaş İngilizler tarafından kuşatıldı. Daha çok “Chartered” adıyla tanınan bu şirket, sonradan Güney Afrika Cumhuriyeti ekonomisinin tümüyle değişmesine damgasını vuracak olan Cecil Rhodes’in yönetimindeydi. Altın ve elmas yataklarının işletilmeye başlanması, ülkeyi yeni kurulan kentlerde toplanan ve çıkarları Boerler’inkiyle taban tabana çelişen “uitlanders”, yani yabancı serüvencilerle doldurdu. Bu arada Kap kolonisinde Afrikaner Bond ile birlikte hükûmetin başına geçen Cecil Rhodes, İngilizler’le işbirliği yaparak, siyahların oturduğu toprakları ele geçirmeye çalıştı. Cecil Rhodes’in, altın madenleri sayesinde Güney Afrika’nın en zengin devleti olma yoluna giden Transvaal’ı bir gümrük birliğine çekmek, böylece bütün İngilizler’in denetiminden kurtulmak denemeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Kruger’den hiçbir şey elde edemeyince, Johannesburg’da, zamanı gelince “Chartered” birliklerin de destekleyeceği yeni bir ayaklanma hazırlamaya çalıştı. Transvaal’ın doğu ve batı yönündeki yayılmasından ve Güneybatı Afrika’ya giren Almanlar’la birleşerek Orta Afrika’ya çıkış yolunu kapatmasından korkan İngilizler, Kap ve Natal kolonileriyle birlikte bir dizi işgale girişerek Transvaal’ı kuşattı. İngiliz Güney Afrika Kumpanyası ve başkanlığındaki Cecil Rhodes, kendi adı verilerek “Rodezya” olarak isimlendirilen – bugünkü Zimbabwe – toprakları ele geçirirken, Güney Bechuanaland, Kap kolonisine, Zululand ve Tongaland ise Natal’a bağlandı. Kuzey Bechuanaland da İngiliz himayesine girdi. Afrikanerler’in sürülmesinden sonra İngilizler’in ve ardından Zulular’ın yerleştiği Natal’da, içişlerinde bağımsız bir siyasal yapılanma oluşturuldu, 1893. Böylece Güney Afrika, 19. yy’ın ikinci yarısında Afrikaner cumhuriyetleri, İngiliz kolonileri ve bağımsızlığını koruyan Afrika toplumlarından oluşan bölünmüş bir yapı kazandı.

     Bu arada altın yataklarının bulunmasıyla Transvaal, yoğun bir göçmen akınına uğradı. Paul Kruger’in başında bulunduğu hükûmet, büyük bölümü İngiliz olan ve “yabancı” adı verilen bu göçmenlerin yönetimde ağırlık kazanmasını önlemek için oy hakkını kısıtlama yoluna gitti. Paul Kruger’i federasyon hedefinin önünde bir engel olarak gören Cecil Rhodes, 1895’te “uitlander” (yabancı)’leri ayaklandırarak Transvaal’a müdahale zemini hazırlamaya çalıştı. Chamberlain’in etkisiyle Rhodes son anda fikir değiştirdiyse de, Dr. Jameson, Transvaal’a bir baskın düzenledi. “Jameson Baskını” olarak bilinen bu baskın, başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine Boerler’i büyük ölçüde destekleyen Avrupa kamuoyu, şiddetli bir tepki gösterdi. Ne var ki, Chamberlain ile İngiliz yüksek komiseri Sir Alfred Milner, yavaş yavaş Güney Afrika’da İngiliz egemenliğini kesin biçimde kabul ettirmeyi yalnızca savaşın sağlayabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Cecil Rhodes, başbakanlıktan çekildi ve Kap kolonisinde İngiliz karşıtı bir tutum gelişmeye başladı. Transvaal ile Oranje Bağımsız Devleti arasındaki yakınlaşma ve Alman desteğinin gündeme gelmesi, bölgede yeni bir gerginlik yarattı.

     1898’de varılan bir anlaşmayla, Alman müdahalesi olasılığını ortadan kaldıran İngilizler, “uitlander”lerin haklarını gerekçe göstererek Transvaal üzerine baskı uygulamaya başladı. Yürütülen görüşmeler sonuçsuz kalmıştı ve savaşa Kruger’in “uitlander”lere oy hakkı vermeyi reddetmesi, İngiliz birliklerin gönderilmesine son verilmesini isteyen ültimatom, sadece bahane oldu. Çünkü 11 Ekim 1899’da, İngiltere ile Transvaal ve Oranje Free Devletleri arasında, yani İngilizler ile Hollandalılar arasında, Güney Afrika tarihi için bir dönüm noktası olan “Boer Savaşı” başladı. Bölgeyi daha iyi tanıyan Boerler, savaşın başlarında, üstün İngiliz kuvvetlerine ağır darbeler indirdiler. İngilizler bir süre sonra inisiyatifi ele geçirerek saldırıya geçtilerse de gerilla taktiklerine başvuran Boerler’i alt edemediler. İngilizler, Boer direnişini, sivil halkı da hedef alan acımasız ve sert önlemlerle kırabildi. İngilizler, Hollandalı Boerler’i 31 Mayıs 1900’de yenerek bölgeye tamamen hakim oldu.

     Güney Afrika’nın Transvaal ve Oranj Free bölgelerine yerleşen ve “Boer” adıyla anuılan Hollandalılar, bağımsızlık istemiyle İngiliz idaresine karşı ayaklanmışlardı. En zengin elmas ve altın yataklarının bilindiği bu bölgede egemenliğini sürdürmek isteyen İngiltere, Boerler’in kurduğu cumhuriyeti ortadan kaldırmak için ordu sevkederken, dünyada hiçbir ülke, Afrikalı siyahların vatanı olan o toprakları almak için savaşan İngiltere’ye ve Hollanda’ya, “Kimin malını kime veriyor, kimin malını paylaşamıyorsunuz?” diyemiyordu.

     Şimdi beni iyi dinleyin:

     İngiltere’nin kazandığı zafer üzerinden henüz bir ay bile geçmemişken, bazı Türk aydınları, İstanbul’daki İngiliz elçiliğine bir muhtıra verdi. Muhtırayı imzalayanlardan çoğunluğu Tevfik Fikret, Cenab Şahabettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Hüseyin Siret ve İsmail Safa gibi “Servet-i Fünûn” yazarlarıydı. İngiltere’yi “özgürlük ülkesi” (!) sayan bu aydınlar (!), İngiliz emperyalizmini kutlayıp ayakta alkışlarken, kendi ülkelerinde II. Abdulhamid yönetimine tepki gösterdiklerini düşünüyorlardı. Olayın saraya jurnal edilmesi üzerine imza sahipleri tutuklandı. Tevfik Fikret’in evi basıldı ve kendisi bir süre Zaptiye Nezareti’nde tutuklandı. İsmail Safa Sivas’a, Hüseyin Siret Özsever Adıyaman’a sürgün edildi. 15 Ekim 1901’de de, sömürge yandaşı ve emperyalistlerin kuklası “Servet-i Fünun” adlı dergi kapatıldı.

     Güney Afrika’daki “Boer Savaşı”na son veren Vereeniging Antlaşması’nın 31 Mayıs 1902’de imzalanmasıyla, Boer cumhuriyetleri bağımsızlığını yitirdi ve İngiliz emperyalizmi, bölgenin yegâne gücü oldu. İşin bir diğer ilginç yanı, yenilginin ardından, Louis Botha ve Jan Christian Smuts gibi liderlerin İngiltere’yle işbirliği yapmaya başlamaları oldu.

     Savaştan sonra temel sorun, yerle bir olmuş ülkeyi yeniden kurmaktı. Bu arada Boerler, işgalci birliklere karşı pasif direnme pozisyonundaydı. Bu pasif direniş, ciddî bir savaş enstantanesi göstermiyordu. Ama çok geçmeden Boerler, güvenceli gibi görünen bir federasyon çerçevesinde siyaset ve kültür yaşamına yeniden katıldılar. Hollanda dili ile yerli Afrika dillerinin karışımından “Afrikaans” adı verilen yeni bir dilin gelişmesini sağlayacak özel öğretim kurumları ve kültür dernekleri kurdular. 1906’da “Het Volk” ve “Oranje Unie” adındaki Boer partileri, Transvaal ve Oranje Free’de yapılan seçim yoklamalarında önemli başarılar kazandılar. İngilizler, savaşın yol açtığı yaraları sarmak amacıyla yoğun yatırımlara girişirken, artık “Boer” adını nerdeyse terkedip “Afrikaaner” adını alan Hollandalılar’a “belirli ödünler verme” politikasını benimsediler. 1907’den sonra Transvaal, Oranj Irmağı kolonisi ve Kap kolonisi, Afrikaaner partilerin yönetimi altına girdi. Böylece, beyazlar arasında uzlaşmayı sağlayacak bir birlik oluşturma eğilimi güçlendi. Bu yeni süreçte, tüm Avrupalı beyaz sömürgecilerin, aralarındaki savaşları ve kırgınlıkları bir yana atarak, sayıca kendilerinden kat be kat fazla olan siyahlara karşı yekvücûd olduklarını görüyoruz. Aralarında Natal’ın da bulunduğu dört koloninin, hazırlanan anayasayı benimsemesinden sonra, İngiliz Parlamentosu’ndan geçen Güney Afrika Yasası’yla, “Güney Afrika Birliği” kurulmuş oldu, 31 Mayıs 1910. Merkeziyetçi yönü ağır basan yeni anayasada, kolonilere göre farklılıklar gösteren oy hakkının, eski uygulamalar temelinde sürdürülmesi benimsendi. Böylece iki Boer devletiyle iki İngiliz ili, “federal devlet” halinde birleşti. Başkent Pretoria, federal parlamentonun merkezi de Kap (Kaapstad, Cape Town) oldu.

     Dört sömürgenin ortak anayasası olan “South African Act”in yürürlüğe konmasıyla, Güney Afrika Birliği kurulmuştu. Bir valinin yönettiği ve yerel birer meclisleri bulunan eyaletler, okul ve toplum sorunlarıyla sınırlı bir özerklikten yararlanıyorlardı. Bütün birliğin yasama gücü, iki meclisli bir parlamentodaydı: Biri, Avrupa kökenlilerin oylarıyla seçilen Millet Meclisi, biri de atama ile işbaşına gelen Senato. Yürütme gücünü, Londra’dan atanan bir genel vali üstlenmişti. Pretoria’da görev yapan başbakan ve çoğunluk partisinin başkanı olan hükûmet, parlamentoya karşı sorumluydu. Atanan ilk başbakan bir Afrikaaner (Hollandalı) idi: Louis Botha. Birlik toprakları içinde iki sömürge kalmıştı: Basutoland ve Svaziland. Ayrıca güneybatı kesim, Almanlar’ın elinde idi. Siyahların işgücünden köleymişlercesine yararlanan ve “beyazların üstünlüğünü” temel alan bu ırkçı rejim, kırsal kesimde ve maden işlerinde bu şeytanî amaca uygun yasalar çıkardı.

     Bu dönemde, kırsal alanda yaşayan az sayıda beyazın çoğunluğunu Hollandalı Boer Afrikaanerler oluşturuyordu. İngiliz kökenliler ise kentlerde oturuyor, beceri isteyen işlerde çalışıyor ve toprakların büyük bölümünü ellerinde tutuyorlardı. Yerli – Afrikalı siyahlar ise daha çok Bantu bölgelerinde, kendilerine ayrılmış alanlarda yaşıyorlar – tıpkı Avustralya’daki yerliler gibi; hem Güney Afrika’yı, hem de Avustralya’yı birlikte işgal eden İngilizler ve Hollandalılar, iki yerde de yerlileri aynı konuma ittiler -, geçimlerini beyazların çiftliklerinde, kentlerde ya da altın madenlerinde çalış(tırıl)arak sürdürüyorlardı. Tabiî ki buna “yaşamak” denirse! Bir bölgeden başka bir bölgeye geçmelerini beyazların iznine bağlayan “geçiş yasaları” gibi yalnızca siyahlar için çıkarılmış yasalara uymak zorundaydılar ve oy kullanma hakları yoktu. Aynı faşizm, siyahlara olduğu gibi melezlere (Asyalılar, Müslümanlar) uygulandı.

     Irk ayrımına (Apartheid) uğrayan toplumların hoşnutsuzluğu giderek büyüyordu. Apartheid’in sona erdirilmesi ve oy hakkının kazanılması için mücadele etmek amacıyla, 1912’de Afrika Ulusal Kongresi’ni kurdular, siyahlar. Bu arada beyaz sömürgeciler ile Afrikalılar, Asyalılar, melezler ve Müslümanlar (Malaylar) arasındaki çekişme, giderek şiddetlendi: Bir yanda beyazlar, bir yanda da tüm “koyu tenliler”. “Koyu tenlilerin” haklarının yasalarla düzenlenmesi, yeni kurulan federal devletin başlıca sorunlarından biri oldu. Yerli halkın hakları, “Native Land Act” adlı bir kararnameyle yayınlandı, 1913. Şimdi bu kararnameyle birlikte siyahlara ne tür haklar verildiğini merak etmişsinizdir. Söyleyeyim; siysahlara bir tek hak verildi: Beyazlara kölelik yapmak…

     Kararnamenin yayınlanmasından sonra şaşkına dönen yerliler, büyük kentlere göç etmek zorunda kaldılar. Kesin olarak Apartheid’i savunan tutucu ve faşist Afrikaanerler, 1914’te J. B. M. Hertzog’un kurduğu Güney Afrika Ulusal Partisi’nde toplandılar. Bu arada 1893 – 1914 yılları arasında 21 yıl Güney Afrika’da yaşayan Mohandas Karamçand Gandhi (Mahatma Ganji), Asyalılar’ın hakları için yönetimi zorladı ve birkaç kez hapis cezasına çarptırıldı.

     Güney Afrika’nın çağdaş tarihi, 1914 – 18 Birinci Dünya Savaşı sırasında başladı. Botha yönetimindeki Güney Afrika, I. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin yanında yer alarak, Güneybatı Afrika’da ve Doğu Afrika’da Almanya’ya karşı savaştı. Güneybatı bölgesi, gönderilen birliklerle ele geçirildi, Namibya ve Tanzanya alındı. Almanlar, Temmuz 1915’te teslim oldular. Öte yanda Güney Afrika gönüllü birlikleri, çeşitli cephelerde çarpıştılar. Güney Afrika, savaş sonrasında, Güneybatı Afrika’nın manda yönetimini üstlendi. “Alman Doğu Afrikası” da 1916’da, Jan Christian Smuts’un saldırılarıyla ele geçirildi.

     1918’den sonra, Güney Afrika Birliği’nin iktisadî durumu kötüleşti. Kentlerde “Labour Party” (İşçi Partisi)’nin çevresinde toplanan beyaz işçilerle fabrika patronları arasında anlaşmazlık çıktı. Botha’nın ölümü (1919) üzerine başbakanlığı üstlenen Jan Christian Smuts, 1921’de altın sanayiîndeki bunalım nedeniyle yarı kalifiye işlerde siyahları çalıştırma yoluna gitti. Beyazların buna gösterdikleri tepkileri sert biçimde bastırdı, 1922. Böylece greve gidildi. Alınan önlemler, Afrikalılar’ın bazen, beyazların % 10’u kadar ücretlerle çalıştırılması sağlandı. Bu yeni kanuna göre, aynı işte ve aynı süre zarfında çalışan bir siyah, yine aynı işte ve aynı süre zarfında çalışan bir beyazın aldığı ücretin ancak onda birini (% 10) alabilecekti. Beyaz işçileri temsil eden İşçi Partisi’nin Ulusal Parti ile kurduğu ittifak, 1924 seçimlerinde Smuts’un devrilmesini sağladı. Hertzog’un kurduğu koalisyon hükûmeti, kendince çeşitli adımlar atarak İngiltere’nin Güney Afrika üzerindeki denetimini esnekleştirdi. Ekonomik alanda koruyucu önlemler alırken, siyasal sitemde “beyazların üstünlüğü”nü daha bir pekiştiren düzenlemelere girişti.

     1929 seçimlerinde çoğunluk partisi olan Ulusal Parti, 1933’te “South Africa Party” (Güney Afrika Partisi) ile birleşerek “United Party” (Birleşik Parti) adını aldı ve çoğunluğu sağladı. Bu birleşmeden hoşnut kalmayan beyaz ırkçılar, siyah düşmanı “Nationalist Parti” (Ulusalcı Parti) çevresinde toplandılar. İki dünya savaşı arasında Apartheid önlemleri yoğunlaştırıldı. 1933 – 39 dönemi boyunca parlamentodaki ırkçı ve fanatik azınlığın temsilcisi, “United Nationalist Party” (Birleşik Ulusalcı Parti)’nin başkanı Dr. Daniel François Malan oldu.

     1939 – 45 İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Hertzog ile Smuts, aralarındaki işbirliğine son verdiler. Nazi Almanyası’na karşı tarafsızlığı savunan Hertzog’un çabaları, Smuts’un meclisten “Almanya’ya savaş açma” kararını geçirmesini önleyemedi. Smuts Hükûmeti, birçok cepheye asker gönderdi ve sanayiîyi, askerî gereksinimlere göre düzenledi. Kendi içinde bölünen muhalefetin engelleme çabaları, savaşın gidişatıyla birlikte etkisiz hale geldi. Smuts, Nazi Almanyası’na karşı savaş verdiyse de Dr. Malan’ın önderliğinde, Hollandalılar’ın İngilizler’den, beyazların da siyahlardan üstün olduğunu savunan dalgaya karşı koyamadı. Smuts, 1943 seçimlerinden zaferle çıkarken, Dr. Malan’ın partisi de “ana muhalefet” durumunda kaldı.

     İkinci Dünya Savaşı, aynı zamanda Güney Afrika sanayiînde hızlı bir büyüme sağladı. Daha önce altın üretimine dayanan ekonomi, giderek çeşitlilik kazandı. Beyazların büyük bölümü kentlerde iş bulurken, çok sayıda siyah da kentlere akın etmeye başladı. Apartheid’a karşı muhalefet, etkisini duyurmaya başladı. Savaş sonrasında Smuts’un yumuşama politikasına karşı “ırkların ayrı gelişmesi” tezini işleyen Dr. Malan, 1948 seçimlerini az farkla kazanmayı başardı ve başbakan oldu. Bu tarihten sonra ırk ayrımı (Apartheid) yasalarla desteklendi. Bu tarihten sonra Apartheid, yalnız siyahlara uygulanmakla kalmayarak, Natal’daki Hindliler’e de yayıldı ve Hindliler’in oy kullanma hakları ellerinden alındı. Beyazlar, siyahlar, melezler ve Asyalılar’ın her alanda biribirlerinden ayrılacağı ve ırkların kendi yollarında ve kendi bölgelerinde ayrı ayrı gelişeceğini öngören ırkçılık ve ırk ayrımcılığı politikası en acımasız ve faşizan haliyle uygulanmaya başlandı. Apartheid, okullardan işyerlerine, trenlerden ve otobüslerden sinema salonlarına kadar sistemli bir biçimde sosyal yaşamın bütün alanlarına egemen kılındı. Beyazlar ile beyaz olmayanlar arasında evlilikler yasaklandı. Beyaz olmayanların (siyah, melez, Asyalı) tüm ilahî ve insanî özgürlükleri ortadan kaldırıldı. Kasabalar ve kentler, her birinde yalnızca bir ırkın yaşayabileceği bölgelere büründü. Belirli meslekler ve işler, yalnızca beyazların denetimine bırakıldı. Siyahların oy kullanma, seçme ve seçilme hakları tamamen ortadan kaldırıldı. Otoriter bir yapı kazandırılan siyasal sistem, beyazların dışındaki topluluklara bütünüyle kapalı biçime sokuldu. Kap renklileri bile uzun yıllardan beri (1850’lerden beri) yararlandıkları oy verme hakkından yoksun bırakıldı. Renkliler ve Asyalılar için ayrı temsil organları oluşturulurken, siyahların oturdukları yurtluklarda güdümlü bir kurumsal yapı oluşturuldu. Buna koşut olarak, “toprak genişletme” siyaseti sürdürüldü. Örneğin 1949’da, güneybatı toprakları fiilen ilhak edildi.

     Apartheidcı politika, öbür ülkeler tarafından eleştirildi ve Güney Afrika, uluslararası etkinliklere kabul edilmedi. Başka ülkelerle yapılan spor karşılaşmaları neredeyse bütünüyle kesildi. 

     29 Mayıs 1950’de Güney Afrika’da, beyaz olmayanlar, hükûmetin ırkçı politikalarını protesto etmek amacıyla bir günlük yas ilan ettiler. 1952’de Afrika Ulusal Kongresi ve önderi Albert John Luthuli, pasif direnmeyle nitelendirilebilinecek bir “meydan okuma” hareketini başlattı. Dr. Malan’ın yerine geçen J. C. Strijdom ve H. F. Verwoerd, Malan’ın siyasetini pekiştirdiler ama Kap’taki melezlerin 1956 seçimleri için hazırlanan seçmen kütüklerinden silinmesi gibi önlemler, Hindliler’in ve siyahların muhâlefetini şiddetlendirdi. Muhalefeti bastırma çabalarına karşın hareket sürüp gitti ve 1960’ta Sharpeville’de, 1963’te Tanskei’de patlak veren kanlı sokak çatışmaları sırasında doruğa ulaştı. 20 Ağustos 1956’da, liberal – batıcı beyaz parlamento üyeleri, “İlerici Parti” adı altında biraraya geldiler.

     1956… Bu tarihi hiç unutmayın. Çünkü bu tarih, 1956, Güney Afrika tarihinde “İslamî direniş” sürecinin başladığı tarihtir. 1956’da, ülkede “Kap Malayları” olarak adlandırılan Kap Müslümanları, Hz. Resûllullâh (saw)’ın doğum yıldönümünü anmak üzere Kap şehri yakınlarındaki Claremont mahallesinde bulunan El- Camiâ Camiî’nde toplandılar. Cemaat, 32 yaşındaki Hacı Abdullâh Harun’u kendilerine “imam” olarak atadı. Abdullâh Harun’un genç olması imamlığa atanması hususunda ilk başta bazı çekinceleri doğurdu. İmam Hacı Abdullâh Harun, iyi Arapça bilgisine sahipti ve üç defa Hacc’a gitmişti.

     Sadeliği, alçak gönüllülüğü ve takvasıyla tanınan Abdullâh Harun, 1924 yılında Kap şehrinde doğmuştu. 1950’nin hemen başında Galiema Sadan adlı Müslüman hânımla evlendi. Bu evlilikten biri erkek, ikisi kız, üç çocuk sahibi oldu. En büyük çocukları Şamela 1950’nin sonlarında, tek oğulları Muhammed 1957’de, en küçük çocukları Fatımâ ise 1963’te doğdu.

     Abdullâh Harun’un imâm olarak faaliyete başlaması, öncekilerden farklı bir çalışmayı beraberinde getirdi. Camiîde kadınlar ve çocuklar için ders halkaları düzenlemeye başladı. Fâkirlere dağıtılmak üzere zenginlerden yardım toplama işine de başkanlık ediyordu. İmam Abdullâh Harun, her zaman için Müslümanlar’ı zalim ve ırkçı Güney Afrika rejimine karşı mücadele etmeye çağırıyordu. İmam Abdullâh Harun, yayıncılıkta da girdiği faaliyetlerde bir ilk adımı attı. “Muslim News” adlı bir dergi çıkardı ve bu dergi, Güney Afrika’daki Müslümanlar’ın ilk yayın organı oldu. İmam Abdullâh Harun, gerek yayın yoluyla ve gerekse camiîdeki hutbeleriyle, siyahî Müslümanlar’a ve tüm mazlumlara her zaman için, Bilâl-i Habeşî’yi anlatır ve o büyük siyahî Habeşli sahabînin yolundan gitmenin gerekliliğini izah ederdi.

     Güney Afrika’da 1961’de “cumhuriyet” ilan edildi ve ülke, İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonvealth)’ndan ayrıldı. Güney Afrika Cumhuriyeti, 31 Mayıs 1961’de yapılan bir referandum sonucu, bildiğimiz bağımsızlığına kavuştu. Charles Swart, ülkenin ilk cumhurbaşkanı oldu.

     Hevalno;

     Şimdi burada bir an için duruyor ve “Neden 31 Mayıs?” sorusunu soruyoruz. Ülkenin bağımsızlık kararı alma tarihi, 31 Mayıs 1961. Burada “1961” yılı bizim için hiç önemli değil, ama gün ve ay üzerinde, “31 Mayıs” üzerinde durmak istiyoruz. Neden 31 Mayıs? Bu bir tesadüf mü, bu tarihin hiçbir anlamı yok mu? Şimdi Güney Afrika tarihini bilmeyenler, buradaki 31 Mayıs’ın çok normal ve doğal bir tarih olduğunu, bunun bir tesadüften başka bir şey olmadığını sanırlar. Ama durum öyle değildir işte.

     Buradaki 31 Mayıs, tesadüfen seçilmiş veya hiç seçilmemiş, sadece denk gelmiş bir tarih değildir. Güney Afrika tarihinde, beyaz ırkçı egemenler için en önemli takvim yaprağı, 31 Mayıs’tır. Niye mi? Çünkü tarihte, kendileri için en önemli olaylar, hep 31 Mayıs’ta gerçekleşmiştir: 1899’da İngilizler ile Hollandalı Boerler arasında patlak veren Boer Savaşı’nda, İngilizler, Boerler’i 31 Mayıs 1900’de yenerek bölgeye tamamen hâkim olmuştu. Savaşı resmen sona erdiren ve İngilizler’i bölgenin yegâne hâkim gücü ilan eden Vereeniging Antlaşması’nın imzalanma tarihi de, tam iki yıl sonra aynı gün, 31 Mayıs 1902’dir. İngiliz, Hollandalı, Alman, Belçikalı, velhasıl tüm beyazların, siyahlara karşı ittifak kurmasının adı olan ve İngiliz Parlamentosu’ndan geçen Güney Afrika Yasası’yla “Güney Afrika Birliği”nin kuruluş tarihi, 31 Mayıs 1910’dur. Şimdi bu “31 Mayıs”ın bir “ruz-i tesâdüf” olmadığını anladınız, değil mi?

     Kurulan yeni rejim, “eski köye yeni adet” getirmemişti. Çünkü beyazları “üstün ırk”, siyahları da “insan olmayanlar” kabul eden Apartheid, aynen idame ettirildi. Güney Afrika Cumhuriyeti, âdeta ırkçılığın kıblesi oldu. Birleşmiş Milletler Örgütü, özellikle 1962’den sonra sürekli olarak, tüm dünya ülkelerinden, Güney Afrika Cumhuriyeti ile ilişkilerin kesilmesini ve ürünlerinin boykot edilmesini istediyse de, bu girişimlerden hiçbir sonuç alamadı. Yine 1964’te Nijerya’nın başkenti Lagos’ta aldırdığı kınama kararının da hiç ama hiçbir etkisi olmadı. Neden mi olmadı? Çünkü “herşeye rağmen” ve “ne olursa olsun” Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yardım eden ve bu ırkçı rejimi desteklemekte ısrar eden üç devlet vardı: ABD, İngiltere ve İsrail.

     14 Haziran 1964 tarihinde, ırkçılığa karşı yoğun bir mücadele veren “Africa National Congre” (Afrika Ulusal Kongresi) başkanı siyahî lider Nelson Mandela, ömür boyu hapse mâhkum edildi.

     1966 seçimlerinde National Party (Ulusal Parti), durumunu sağlamlaştırarak 166 milletvekilliğinden 126’sını kazandı. Aynı yıl, Başbakan H. Verwoerd’in bir beyaz tarafından öldürülmesi ve yerine B. J. Vorster’in geçmesi, önemli bir değişikliğe yol açmadı. Zaten yol açması da beklenmiyordu.

     Irkçılığa ve beyaz egemenliğine karşı verilen İslamî Direniş’in yiğit rehberi İmam El- Hacc Abdullâh Harun’un faaliyetlerinden son derece rahatsız olan faşist Güney Afrika Cumhuriyeti yönetimi, 28 Mayıs 1969’da, Abdullâh Harun’un imamlığa atanmasından tam 13 yıl sonra ve yine Resûl-i Ekrem (saw)’in doğum gününde, O’nu tutukladı ve hapse attı. Nelson Mandela’nın hapse atılması üzerinden 5 yıl geçmeden, bu kez Abdullâh Harun hapse atılıyordu. İmam Harun, dört aylık ağır ve çileli sorgulamalardan sonra, 27 Eylül 1969’da, en vahşî ve iğrenç işkenceler sonucu şehîd edildi. O artık “İmam Abdullâh Harun” değil, “Şehîd Abdullâh Harun” idi.

     1970’ten sonra, ırk ayrımına karşı çıkan “vicdan sahibi” beyazların sayısı da giderek arttı bu durumda. Bu pozitif devinim, İmam Abdullâh Harun’un şehîd edilmesiyle ilintili miydi, bilemiyorum. 1970’te, İngilizce konuşup “daha ılımlı” bir ırkçılıktan yana (nasıl oluyorsa?!) olanların oluşturduğu Birleşik Muhalefet Partisi, görece bir başarı göstererek milletvekili sayısını 37’den 47’ye çıkardı. Bu seçimlerde ilk kez sandalye kaybeden Ulusal Parti, B. J. Vorster’in altı yıllık başbakanlığı döneminde baskıcı tutumu daha da sıklaştırdı.

     Aslında iktidar partisi, Apartheid siyasetini dilediğince yoğunlaştıracak güçteydi. Nitekim, Mayıs 1968’de çıkarılan bir yasayla, 1 milyon 800 bin nüfûslu melezlerin meclise temsilci göndermeleri yasaklandı. Melezler Temsilî Meclisi olan “Coloured Persons Representative Council” (CRC)’in çoğunluk dengesi, bu meclise 1969’da hükûmet yanlısı 20 üye atanarak değiştirildi. Farklı ırklardan siyasal topluluklar arasında her türlü ilişkiyi yasaklayan yeni bir yasanın çıkarılması, çok ırklı bir siyasetten yana olan Liberal Parti’nin dağılmasına yol açtı. 1968’de beyaz öğrencilerin önce Kap Üniversitesi’nde, sonra da özellikle Johannesburg ve Durban olmak üzere öbür üniversitelerde düzenledikleri “ırk ayrımına karşı – eşitlik ve adaletten yana” gösterileri dîn yetkilileri de destekledi. Aynı yıl ülkenin kuzey kesiminde gerillalara karşı manevralar yapıldı. Güvenlik örgütü ve gizli servisler güçlendirildi. Ülke, en yeni ve en üstün teknolojik silahlarla donatılarak, Afrika’daki öbür ülkelere karşı tartışmasız bir üstünlük sağladı, askerî açıdan. Güney Afrika Cumhuriyeti, 1969’da, BM’nin Namibya’dan çekilme uyarısını reddetti. Namibya, fiilen bir Güney Afrika Cumhuriyeti eyaleti oldu ve ırk ayrımı burada da uygulandı.

     1970’ten sonra B. J. Vorster, ülkesini kuşatan yalnızlık çemberini aşmaya çalıştı. Malawi ile diplomatik ilişki kuruldu. Fildişi Sahili cumhurbaşkanı, Uganda cumhurbaşkanının da onayıyla, Güney Afrika Cumhuriyeti’yle diyaloğa hazır olduğunu açıkladı. Bu arada Mozambik ve henüz “Zimbabwe” adını almaya 10 yılı kalmış olan Rodezya sınırları yakınında, ulusalcı gerilla hareketleri gelişmekteydi. 1973’ten sonra, dünya petrol bunalımının etkileri duyulmaya başlandığı sırada, toplumsal anlaşmazlıklar da arttı. GAC hükûmeti Nisan 1974’te erken seçime gitti. Seçime, 20 milyonluk Güney Afrika nüfûsunun sadece 2 milyonluk beyaz kesimi katıldı. Çünkü 18 milyonluk “beyaz olmayan” kesimin oy kullanma, seçme ve seçilme hakkı yoktu. Sonuçta, 169 milletvekilinden 122’sini alan Vorster’in meclisteki çoğunluğu arttı. Dolayısıyla hükûmet, çokuluslu bir Güney Afrika’nın kurulmasını amaç edinen “Bantustanlar Siyaseti”ni daha da hızlandırarak sürdürdü. Kurulacak devletin, bağımsız ya da özerk (ama aslında daha da bağımlı) Bantu eyaletleriyle beyazlar hükûmetinden oluşacak bir tür federasyon olması, bu federasyonda halk topluluklarının iktisadî ve siyasî bağlarını koruyarak “biribirine koşut” evrim geçirmeleri tasarlanmıştı. Ayrıca Pretoria hükûmetinin, sanayiîleşmiş beyazlar kesiminde çalışan siyâhları, doğdukları yerin uyruğuna zorla geçirmesi, bu işçileri Güney Afrika içinde birer yabancı haline getirmişti. 1974’te ABD, İngiltere ve Fransa’nın “veto”su, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin BM’den çıkarılmasını önledi. 1975’te Angola ve Mozambik’in bağımsızlıklarına kavuşmaları, Afrika kıt’âsının bütün güney kesimindeki dengeleri değiştirdi. Londra’daki Labour Party (İşçi Partisi) hükûmeti, 1975’te İngiltere’nin Kap yakınındaki Simonstown deniz üssünü gerektiğinde kullanmasını öngören askerî antlaşmayı bozdu.

     Yönetimi elinde tutan beyaz azınlığın, çoğunluktaki siyahlara yoğun bir ırk ayrımı siyaseti (Apartheid) uyguladıkları ve siyahların “Homeland” ya da “Bantustan” adı verilen ve kendilerine ayrılmış bölgelerde (Transkei, Bophuthatsvana, Venda, Ciskei) oturmaya zorlandıkları ülkede, “Homeland”lara 1976’da başlanarak sözde bağımsızlık tanındıysa da, BM’nin de tanımadığı bu bağımsızlık biçimi, siyahların şiddetli protestolarına yol açtı. BM’nin suçlamalarına ve Batı ülkelerinin iktisadî abluka uygulamalarına – fakat çoğu, G. Afrika ile ticarî ilişkilerini el altından sürdürdü – karşın ırk ayrımının gün geçtikçe ağırlaştırılarak sürdürüldüğü Güney Afrika’da, siyahların kanlı ayaklanmaları ve şiddet hareketleri de gün geçtikçe arttı. Resmî açıklamayla “ırkların biribirinden ayrı gelişmesi” tanımıyla yumuşak gösterilmeye çalışılan Apartheid, aslında yalnızca seçme ve seçilme hakkıyla sınırlı olmayıp, bütün toplumsal  – sosyolojik yaşamı belirler. Siyahlar ve beyazlar için eğitimin ayrılmış olması, “kent siyahları” diye adlandırılan siyah işçilerin, kentlerin dışında kurulmuş ve “township” denilen yoksul semtlerde oturmak zorunda bırakılması, siyahlara çok düşük ücret verilmesi (beyazların aldığı ücretin % 10’u kadar), siyah – beyaz evliliğinin yasaklanması, herşeyi kapsayan ırk ayrımının yalnızca birkaç örneğidir.

     Haziran 1976’da, Johannesburg yakınındaki büyük siyah yerleşim birimi olan Soweto’da, “Hollanda dili ile Afrika dillerinin karışımı” olan Afrikaaner dilinin, siyahlara ait okullarda da “resmî dil / ders dili” yapılmasına karşı siyahların giriştiği yoğun protesto gösterilerinde, güvenlik (!) kuvvetlerinin göstericiler üzerine ateş açması sonucu yüzlerce siyahî öğrenci öldürüldü. Bu sırada, “Siyah Bilinç” hareketi önderi Steve Biko’nun, tutuklu bulunduğu cezaevinde işkenceyle öldürülmesi üzerine çıkan olaylara karşı devlet, 50 örgüt liderini tutukladı ve olaylar önce Kap’a, ordan da tüm ülkeye yayıldı. Irkçı rejim, olayları kanlı bir biçimde bastırdı. Uygulanan devlet terörüne karşı çeşitli ülkelerden, uluslararası kurumlardan tepkiler geldi. BM Güvenlik Konseyi, aldığı bir kararla, BM örgütü üyesi devletlerin Güney Afrika Cumhuriyeti’ne silâh satışını 1977’de yasakladı. Bu, BM Güvenlik Konseyi’nin, BM üyesi bir devlete karşı aldığı ilk ambargo kararı oldu. Buna karşın iktisadî yaptırım uygulanması istekleri, Güvenlik Konseyi’nden yeterli desteği bulamadı.

     Kasım 1977’de yapılan seçimlerde Vorster’in başkan olduğu Ulusal Parti, İngilizce konuşan seçmenlerin bir bölümü Afrikaanerler’i desteklediği için, 165 milletvekilliğinden 134’ünü kazandı. Cumhurbaşkanı Diederichs Ağustos 1978’de ölünce, yerine başbakan Vorster geçti. Pieter Willem Botha ise başbakan oldu. Ama bu, siyasal çizginin doğrultusunu değiştirmedi. Adı bir maddî skandala karışan Vorster, Haziran 1979’da istifa etmek zorunda kaldı ve yerine cumhurbaşkanlığına Ulusal Parti’nin adayı Marais Viljoen seçildi.

     Hapisteki siyahî lider Nelson Mandela’nın 18 Temmuz 1978’deki 60. yaş günü nedeniyle kendisine gelen binlerce kutlama mesajını, Güney Afrika polisi, siyahî lidere vermedi.

     Nisan 1981’de yapılan seçimlerde Ulusal Parti’nin gücünün azaldığı ama yine de 131 sandalyeyle meclisteki çoğunluğunu koruduğu gözlendi. Dış ilişkilerde düştüğü yalnızlıktan kurtulmak isteyen yönetim, ABD ile temaslara geçti. Jimmy Carter döneminde durağanlaşan ilişkiler, Ronald Reagan yönetiminde yeniden canlandı. GAC Dışişleri Bakanı Pik Botha, Reagan ile buluştu. Şubat 1982’de ABD ile GAC arasında ticarî ilişkiler canlandırıldı. Bu arada siyonist İsrail ile ilişkiler kesintisiz sürdü.

     1983’te sınırlı reformları ve daha otoriter bir yönetimi öngören yeni bir anayasa kabul edildi. Botha, geniş yetkilerle donatılan cumhurbaşkanlığı makamına getirildi. İçeride giderek yükselen muhalefeti sert yöntemlerle sindiren ırkçı – beyaz yönetim, komşu ülkelere karşı da saldırgan bir politika izledi. Uluslararası Af Örgütü de Güney Afrika devletinden, yaygınlaşan yargısız idamların, işkencenin, sivillere karşı işlenen cinayetlerin durdurulmasını istedi. Afrika Ulusal Kongresi lideri hapisteki Nelson Mandela, yeni anayasa tasarısına karşı siyahları direnişe çağırdı. Soweto’da bir kez daha gösteriler başladı. 29 Haziran 1983’te Güney Afrika hükûmeti, Nelson Mandela’ya uygulanan yasakların uzatıldığını bildirdi. Güney Afrika Kiliseler Konseyi Genel Sekreteri Rahib Desmond Tutu, tüm Hristiyanlar’ın anayasaya “red” oyu vermelerini istedi, Eylül 1983. Rahib Desmond Tutu’ya, ırk ayrımıyla mücadelede birleştirici rolü için 1984 Nobel Barış Ödülü verildi. Temmuz 1984’te yürürlüğe giren yeni anayasayla, “başkanlık” sistemine geçildi ve beyazların, melezlerin ve Asyalılar’ın üç ayrı meclisi oldu. Siyahları yine siyasal yaşamın dışında tutan bu anayasanın yürürlüğe girmesinin ardından, birçok yerde ayaklanmalar başladı. Tüm siyah direniş örgütleri, Afrika Ulusal Kongresi’nin çatısı altında birleştiler. Kimi devlet kurumlarına yönelik eylemler, hükûmet kuvvetleri tarafından acımasızca bastırıldı. Anayasanın kabulünden sonra başlayan olaylar sürüp gitti. Bir yıl içinde, gösteri ya da grevlere katıldıkları için öldürülenlerin sayısı 500’ü geçti. Yapılan seçimlerde Ulusal Parti yerini korudu ve P. W. Botha devlet başkanı seçildi, 5 Eylül 1984. Buna mukabil olarak, Temmuz 1985’te “olağanüstü hal” ilan edilmesinden sonra çatışmalar daha da şiddetlendi.

     Güney Afrika’da bir hafta süren çatışmalar sırasında 30 kişinin öldüğü Western Cape yöresinde, siyahlara ait olan 30 okul, 6 Eylül 1985’te yönetim tarafından kapatıldı (ölen her bir kişiye karşılık bir okul). 23 Aralık’ta da Durban yakınlarında bir mağazaya yerleştirilen bombanın patlaması sonucu 6 beyaz öldü, çok sayıda beyaz da yaralandı.

     Soweto olaylarının 10. yıldönümünde hükûmet, “olağanüstü hal” ilan etti. Soweto kenti askerler tarafından işgal edildi. Komşu ülkelerle ilişkiler gerginliğini korudu. Ocak 1986’da Lesotho, Güney Afrika birlikleri tarafından kuşatıldı. 13 Haziran 1986’da ise, insan hakları savunucusu siyahî rahib Desmond Tutu, altı yıllık bir aradan sonra ilk defa Botha yönetimiyle görüştü. Desmond Tutu, ülkesinde uygulanan baskıları protesto etti. Ayrıca Tutu, ırk ayrımına ve soykırıma son verilmesi için Batılı ülkeleri, uyguladıkları ambargoyu yoğunlaştırmaya çağırdı. GAC Devlet Başkanı Botha, Batılılar’ın sıkı ambargosuna karşı, siyahlara uygulanan ırk ayrımı yasalarını kaldırdığını açıkladı ve yönetimde siyahlara “danışmanlık” görevi önerdi. Ne kadar komik, değil mi? Irkçı rejim, siyâahlara uygulayacağı baskı ve katliamlar için siyahlara danışacak, siyahlar da rejime “şöyle baskı yap, şu şekilde katlet” diye akıl verecek (!!!).

     Ağustos 1986’da Güney Afrika, Angola’ya saldırdı. Zambiya ve Zimbabwe’nin, Güney Afrika’nın iç siyasetini eleştirmelerine karşılık olarak bu ülkelerden ithal edilecek mallara vergi konacağı da aynı ay içinde açıklandı. Hükûmet, askerî birliklere ve güvenlik kuvvetlerine olağanüstü yetki veren bir yasayı da kabul etti. Demiryolu işçilerinin 6 hafta boyunca süren direnişine karşı, olağanüstü yetkiye sahip güvenlik güçleri harekete geçti. Günlerce süren şiddet, dış ambargonun daha da yoğunlaşmasıyla sonuçlandı. Bu olaylarla birlikte, Güney Afrika tarihi ilk kez 2 milyon göstericinin toplu protestosuna şahîd oldu.

     1988’de BM, Güney Afrika yönetimini Apartheid’a son vermeye zorlamak için bir dizi kararı benimsedi. Bu arada çeşitli ülkeler de Güney Afrika’ya karşı ekonomik yaptırımlar uygulamaya başladılar. Haziran ayında yeniden sıkıyönetim ilan edildi. Güney Afrika hükûmeti Ağustos ayında Angola ve Küba ile, Afrika’nın güneybatısında ateşkesi ve Güney Afrika birliklerinin Angola’dan çekilmesini öngören bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşma, aynı zamanda Küba birliklerinin Angola’dan çekilmesi karşılığında, Namibya’nın 1 Nisan 1990 itibariyle bağımsızlığını kazanmasını öngörüyordu.

     1989 yılı, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin tarihinde bir dönüm yılı olmuş, devlet başkanı Pieter Willem Botha istifa etmiştir. 10 yıllık iktidarı sırasında, melezlere ve Asyalılar’a kısıtlı seçim hakları tanıyan “1984 Anayasası” gibi sınırlı reformlar yapılmışsa da, Botha, Afrikalı siyah çoğunluğa karşı acımasız bir zorunlu göç (tehcir) siyaseti uygulayan, sık sık “olağanüstü hal” ilan eden, ırkçılık karşıtlarını tutuklayıp hapse atan, siyahların yerleşme merkezlerini askerlere işgal ettiren, komşu ülkelere saldırıp yayılmacılığa girişen (meselâ Lesotho, Angola, Zambiya, Zimbabwe), ama bütün bunlara karşın protestoları ve direnişi durduramayan bir ırkçı, bir canî, bir zalim ve bir tiran olarak tarihe geçecektir. Tabiî ki bizim okullarda okuduğumuz ve beyazların yazdığı formel tarihe değil, “beyaz olmayan” tüm direnişçi ve devrimci güçlerin, siyah, esmer, kızıl, sarı, velhasıl tüm mazlum ve mustaz’af güney halklarının kanlarıyla yazacağı tarihe.

     İstifa eden Pieter Willem Botha’nın yerine Frederik Willem de Klerk geçti. F. W. de Klerk, Eylül 1989’da yapılan seçimleri kazanarak cumhurbaşkanı oldu. Botha’nın yerini alan de Klerk, beyaz olmayan halklarla bir diyalog ve görüşme siyaseti yürütmeyi tercih etmiştir. Kimden akıl almışsa?!

     De Klerk, ırk ayrımcılığına son vermeyi ve reformlar yapmayı tasarladığını açıkladı. İlk iyiniyet belirtisi olarak, hapiste bulunan Nelson Mandela, aynı şekilde hapiste bulunan arkadaşı Walter Sisulu ile yine hapiste bulunan 7 siyahî lider, Ekim 1989’da serbest bırakıldı.

     Afrika Ulusal Kongresi (ANC)’nin ömür boyu hapse mâhkum edilmiş olan lideri Nelson Mandela, 27 yıl hapis yattıktan sonra, 11 Şubat 1990 tarihinde serbest bırakıldı. Nelson Mandela’nın hapisten çıkışı, azîz İslam İnqılâbı’nın onbirinci yıldönümüne tesadüf ettiği için, İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimî Refsencanî, Nelson Mandela’yı Tahran’a davet etti. De Klerk yönetimi, bir süre sonra siyahlara da oy hakkı tanınacağını açıkladı. Afrika Ulusal Kongresi’ni ve o güne kadar yasaklanmış öbür cemiyetleri yasallaştırdı. Dört yıldır yürürlükte olan olağanüstü hal uygulamasına son verildi. 6 hafta boyunca, başta İran olmak üzere 14 ülkeyi ziyaret eden Nelson Mandela, bu ülkelerden, ezilen halkına yardım edilmesini istedi. İran, Güney Afrika’da ırkçı yönetime karşı verilecek her türlü mücadeleyi desteklediğini ve bundan sonra da destekleyeceğini ilan etti. De Klerk, tüm siyah halka karşı konan yasakları kaldırdı. Ancak siyahlar, “United Democratic Front” (Birleşik Demokratik Cephe) ile Zulu İnkatha hareketinin Natal’daki çatışmalarından zarar gördüler. Bu yüzden hükûmet, Natal’da “olağanüstü hal” uygulamasını muhafaza etti. Yönetim karşıtı bir grup siyahın Boipatong’da yağmaya girişmesi, 40 siyahın ölümüyle sonuçlandı. Afrika Ulusal Kongresi, anayasal görüşmelerden çekildi. Ayrıca Mayıs ayında hastahanelerde, Ekim ayında da ulaşım araçları, parklar ve plajlarda ırk ayrımıyla ilgili yasaklar kaldırıldı. 1991’de ABD, birçok Avrupa ülkesi ve Japonya’nın, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne uygulanan ekonomik ambargonun bir bölümünü kaldırmalarından sonra, ırk ayrımcılığını düzenleyen son yasalar da Ağustos 1991’de kaldırıldı.

     17 Mart 1992’de beyazlar, siyah çoğunluğun yönetime katılıp katılmamasına karar vermek üzere sandık başına gittiler. Sandıktan “Evet” sonucunun çıkması durumunda ezici çoğunlukta bulunan siyahî halk yönetime katılabilecek, ancak “Hayır”ların ağırlıklı olması halinde de zûlme ve ırkçılığa dayalı Apartheid rejimi devam edecekti. Seçim günü ülkede oldukça kritik anlar yaşanmıştı. Zira referandumdan önceki günlerde siyahlar ile beyazlar arasında yoğun çatışmalar olmuş ve yüzlerce kişi ölmüştü. Seçim günü de, uzlaşmacı ve devrimci siyahlar arasında patlak veren çatışmalarda 24 siyah yaşamını yitirmişti. Nelson Mandela önderliğindeki Afrika Ulusal Kongresi de, aşırı sağcı polislerin, beyazları “Hayır” oyu vermek amacıyla provokasyonlara girişip, şiddeti tırmandırdığını öne sürmüştü. Beyaz ırkçıların oluşturduğu neo – nazi Afrika Direniş Hareketi ise, sandıktan “Evet” çıkması, başka bir ifadeyle siyahların da yönetimde söz sahibi olmasının gerçekleşmesi halinde, kendi yönetimlerine karşı savaş açacakları tehdidinde bulunmuştu. Seçim sandık bölgelerine tüyler ürpertici resimler asarak beyazları “Hayır” demeye çağıran ve devlet başkanı De Klerk’in kazanması halinde savaş tehdidinde bulunan Neo – Naziler’in astığı fotoğraflarda, boynuna, üzerine benzin dökülerek ateşe tutulmuş bir otomobil lastiği geçirilmiş bir siyah görünüyordu. Güney Afrika’nın Ku Klux Klan’ı olan Afrika Direniş Hareketi’nin komandı lideri Steph Jacobson, basına yaptığı açıklamada, sandıktan “Evet” oyu çıkmasının savaş anlamına geleceğini söyledi.

     Nitekim, yapılan referandumdan sonra % 70 gibi bir çoğunluk – tam olarak % 68, 7 – “Evet” oyu kullandı. Referandum, toplam 15 seçim bölgesinde yapıldı. Sadece Porth Elisabeth bölgesinde 87 bin 216 kişinin “Evet” oyu kullandığı, buna karşılık 29 bin 909 kişinin “Hayır” oyu verdiği açıklandı. De Klerk, referandum sonuçlarının açıklanmasından sonra, “Bugün, Apartheid defterini kapattık; bu referandum, yeni ve gerçek bir Güney Afrika ulusunun doğum gününü müjdeliyor” şeklinde bir açıklama yaptı. Olumsuz oy verilmesini savunan aşırı sağcı Muhafazakâr Parti lideri Andreas Treurnicht ise, referandumda yenilgiye uğradıklarını kabul ederken, “‘Evet’ oyu verenler, bunun bedelini ödeyecekler; mücadelemiz bugünden itibaren en yeni bir aşamaya girdi” dedi. Nelson Mandela, referandum sonucunu memnunlukla karşıladığını açıklarken, bütün ırkları içeren bir hükûmetin yönetime gelmesine kadar mücâdelelerine devam edeceklerini belirtti. Referandum sonucuna bakarak heyecana kapılınmaması gerektiğini de ifade eden Mandela, halen ırk ayrımının sürdüğüne işaret etti. Öte yandan ırkçı Afrika Direniş Hareketi lideri Eugene Terre Blanche yaptığı açıklamada, “Korkunç bir devrime doğru ilerliyoruz, kendimizi buna hazırlamalıyız” dedi. GAC Devlet Başkanı de Klerk, oluşturulacak geçici hükûmette denetimi elinde bulunduracağını önceden belirtirken, 1994 yılına kadar seçimlere gitmemeyi ve yeni anayasanın en geç bu tarihe kadar benimsenmemesini öngördü. Bu referandum, bütün dünyada memnuniyetle karşılandı.

     Güney Afrika’daki bu referandum olurken, İstanbul’da yayınlanan aylık “Yeryüzü” dergisinden konuyla ilgili olarak yazdığım “Güney Afrika’da Neler Oluyor?” adlı makalemde şunları yazmışım, kardeşlerim: “Müslümanlar olarak bize düşen vazife, beyaz adamın mazlum ve mustaz’af üçüncü dünya halklarına karşı ortaya koyacağı tüm şeytanî hile ve komploları boşa çıkarmaktır. Çünkü siyahî halklar, bugün her zamankinden daha çok mazlumdurlar. Müslümanlar’ın, mazlum ve mahrum Afrika’nın siyahî halkıyla elele vermesi ve siyahların haklarını elde etmek, hem de ‘almak’ için mücadele vermesi gerekir. Nasıl mı? Bunun cevabını Malcolm X vermiştir: ‘Zarurî olan her vasıta ile’…” Bu yazıyı Güney Afrika’daki seçimlerin olduğu gün yazmıştım, derginin Nisan 1992 sayısı için. Aynı düşünceleri hâlâ taşıyorum.

     Bundan iki ay önce, Ocak ayında, Güney Afrika tarihinde ilk kez hükûmete “beyaz olmayan” bakanlar atandı. Üç bakan atanmıştı ve bunların ikisi melez, biri de Asyalı’ydı. Tüm ırkları içeren genel seçimlerin ise Nisan 1994’te yapılması kararlaştırıldı.

     De Klerk’in öncülük ettiği hızlı reform çabaları, siyahları memnun etti. Ama yüzyıllara dayalı bir mücadelenin ve yüzyıllara dayalı bir devlet terörünün böylesine ani bir “hafıza kaybı” ile bir anda unutulması bu kadar kolay olmayacak. Bir referandum, hem de sadece beyazların katıldığı bir referandum, beyazların 1652 yılından, hatta daha da geriye gidelim, Xoisanlar’dan beri işte bu şeytan beyaz adamın, zalim ve zorba beyaz adamın, kâfir beyaz adamın, sömürgeci beyaz adamın en iğrenç ve en vahşî metodlarla yaptıkları zûlüm ve talanların, sömürü ve soykırımların, cinayet ve vahşetlerin üzerine bir anda sünger çekemez, çekmemelidir.[5]

     Güney Afrika’nın gerçek sahipleri, yani siyahî halklar, “Siyah Devrim” ile “Negro Devrimi” arasındaki ince ayrımı büyük bir titizlikle yapmak zorundadır. Negro Devrimi, Malcolm X’in de dediği gibi, “öteki yanağını çevir devrimi”dir; “kardeşin senin sağ yanağına bir tokat atarsa, sen ona sol yanağını göster.”! Bunu kabul edemeyiz, edilmez de.

     Negro Devrimi uysallaştırır, legalize eder ve haklı istemleri bu legalite içinde eritir. Negro Devrimi, Elijah Muhammed’in devrimidir, Yasir Arafat’ın devrimidir, İsmail Ezherî’nin devrimidir, Kwame Nkrumah’ın devrimidir, Félix Houphouët Boigny’nin devrimidir.

     Ama “Siyah Devrim” öyle değildir. Siyah Devrim, Malcolm X’in devrimidir, Marcus Garvey’in devrimidir, Jomo Kenyatta’nın devrimidir, Abdullâh Harun’un devrimidir, Osman Dan Fadio’nun devrimidir, Sékou Touré’nin devrimidir, Sylvanus Olympo’nun devrimidir, Nnamdi Azikiwe’nin devrimidir, Joseph Kasavubu’nun devrimidir, Patrice Lumumba’nın devrimidir, Hanstings Kamuzu Banda’nın devrimidir, Tom Mboya’nın devrimidir, Milton Obote’nin devrimidir, Josiah Tongogara’nın devrimidir. Siyah Devrim, “Gana Konferansı” devrimidir, Mau Mau Ayaklanması devrimidir.

     Siyah Devrim engel tanımaz, aksiyon halindeyken önüne çıkan tüm engelleri ezer geçer, etrafı yakar kül eder, herşeyi yıkar ve yıktıktan sonra herşeyi yeniden yapar. Siyah Devrim eylemciliği, Beyaz Adam emperyalizmine ve sömürgeciliğe karşı en devrimci, en eylemci ve en tavizsiz tepkimenin adıdır. İşte Güney Afrika için yegâne çözüm yolu, budur.

     Güney Afrika için referandumlar çözüm değildir, hatta hatta siyahlar ile beyazların eşit olduğu çok ırklı bir yönetim de çözüm değildir. Açık söylüyorum, çünkü kürsüye çıkmadan önce açık konuşmak konusunda kendi kendimle ahitleştim: Güney Afrika, yalnızca “siyah”a gebe olmalıdır. “Beyaz Apartheid”dan vazgeçip, siyah – beyaz karışımı bir “Gri Apartheid” oluşturmanın hiçbir anlamı yok. Güney Afrika için önerdiğimiz tek çözüm yolu, beyazların o topraklardan defolup nerden gelmişlerse oraya dönmeleridir.

     Şimdi, Nisan 1994’te genel seçimler yapılacak Güney Afrika’da. Daha bir yıl var. Afrika Ulusal Kongresi lideri Nelson Mandela da seçimlere katılacaktır. Eğer Nelson Mandela seçimleri kazanır ve cumhurbaşkanı olursa, bu elbette bizim için çok sevindirici bir olay olacaktır. Ama yüzyıllardır süregelen beyaz terörü unutturmayacaktır.

     Nelson Mandela iktidarda oturabilir. Ama benliğini yitirip beyaz zûlmü unutabilir mi? Mandela’nın böylesine iğrenç bir hâfıza kaybına uğrayacağını sanmıyoruz. Mandela’ya güveniyoruz, kardeşlerim. O’nu seviyoruz.

     Yeni süreç, Güney Afrika’daki Müslüman siyahîlerin şâhlanışını da beraberinde getirdi. Bundan birkaç ay önce kadınlı – erkekli binlerce siyahî Müslüman’ın Kap’ta, mazlum Bosna – Hersek halkı için düzenlediği büyük gösteri, hâlâ belleğimizdedir.

     Pan – Afrika ideolojisinin ve siyah millîyetçiliğinin renkleri “yeşil – sarı – kırmızı”dır. Afrika ülkelerinin bayraklarına bakarsanız, nerdeyse tamamına yakınının “yeşil – sarı – kırmızı” renkte olduğunu görürsünüz: Mali, Etiyopya, Gambiya, Cabo Verde, Gine – Bissao, Gine, Burkina Faso, Gana, Togo, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo, Zaire, Rwanda, Mozambik, Zimbabwe, Mauritius’un bayraklarının rengi “yeşil – sarı – kırmızı”dır. En güzel bayrak ise, Zaire bayrağıdır. Zaire’nin bayrağı, gerçekten çok anlamlıdır: Yeşil bir zeminin ortasında sarı zeminli bir daire, dairenin içinde kırmızı ateşli bir meşale (özgürlük meşâlesi) ve meşaleyi tutan siyah bir el. Çok anlamlı mesaj veriyor Zaire bayrağı. Moritanya’nın devlet arması da çok güzel. Hurma ve zeytin ağaçlarının arkasında doğan ve yukarıya bakan bir hilâl ve hilâlin üzerinde de bir yıldız. Etrafında ise “Moritanya İslam Cumhuriyeti” yazılmış. Üstte Arapça “El- Cumhuriyye İslamiyye el- Muritaniyah”; altta Fransızca “Republique Islamique de Mauritanie”. Moritanya İslam Cumhuriyeti’nin bayrağında da yeşil zemin üzerinde, yukarıya doğru bakan sarı renkte ay – yıldız var. Mavi – beyaz Somali bayrağı, BM bayrağının türevidir. Çünkü BM bayrağı örnek alınarak yapılmıştır. Tanzanya’nın ambleminin üzerinde de Afrika dilinde “Uhuru na Umoja” yazılıdır. “Uhuru” sözcüğü, Afrika dillerinde “barış” demektir; ama “Umoja”nın ne demek olduğunu bilmemekle birlikte “özgürlük” ya da “kardeşlik” olabileceğini tahmin ediyorum.

     Müslümanlar, Afrika ve siyahî halk mes’elesini, kendileri için birincil mes’ele olarak görmelidirler.

     Afrika halkı, ayaklarındaki esaret prangalarını bir an önce parçalamalı ve yoğun bir mücadeleyle özgürlüklerini elde etmelidirler. Artık bunu Malcolm X gibi tavizsiz ve onurlu bir ırayla mı yaparlar, Nelson Mandela ve Robert Mugabe gibi politik atılımlarla mı, yoksa Léopold Sédar Senghor gibi edebî ve kültürel çalışmalarla mı, ya da Mau Mau gibi en eylemci bir şiddet hareketiyle mi, yoksa Osman Dan Fadio gibi devrimci bir çizgiyle mi yaparlar, bilemem. Bildiğim, bunu bir an önce yapmaları gerektiğidir.

     “Siyah Devrim” bilincini kuşanan Afrikalı’nın ortaya koyduğu ve koyacağı Siyah Direniş, Evrensel İslamî Direniş’ten bağımsız değildir. Afrikalılar’ın emperyalizme karşı siyahî direnişi ve “vatan kavgası”, kendini en “yerli” ve en “zenc” kimliğiyle ortaya koyarken, siz Müslümanlar bu direnişi desteklemek, hem de katılımcı olarak desteklemek zorundasınız. Zaten siz onu desteklemeseniz bile, o kendisini size dayatacaktır. O kendisini dayatmadan, siz ona dayanın. Eğer siz ona dayanırsanız, dayanımınızın pozitif sonuçlarını alırsınız. Ama siz ona dayanmaz, o Siyah Devrim’e kulağınızı tıkarsanız, işte o zaman o kendini dayatır ve o dayatırken, okşarcasına dayatmaz, parçalarcasına dayatır ve siz bundan çok zarar görürsünüz. Umarım ne demek istediğim tam olarak anlaşılmıştır. Müslümanlar şunu çok iyi bilmelidirler ki, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan ve taşa – toprağa tapan putperest bir kabilenin, emperyalistlerin kölesi olmayıp özgürce ve insanca bir yaşam sürmesi, Anthony Quinn’in Müslüman olmasından daha önemli bir olaydır, biz Müslümanlar için.

     Pan – Afrika millîyetçiliği, kendini en devrimci ve en eylemci bir tepkimeyle ortaya koyarak emperyalist / sömürgenci Beyaz Adam’ı tarih sahnesinden silip ulusal haklarını söke söke alacak ve bu siyah millîyetçilik, millîyetçiliğe karşı mesafeli olan biz Müslümanlar’ın gönül tahtındaki ve başının – gözünün üstündeki yerini alacaktır.  

     SSCB dağıldıktan sonra ABD prezidenti George Bush, bir NATO toplantısında aynen şunları söyledi: “Artık Doğu – Batı savaşı yoktur, Kuzey – Güney savaşı vardır.” Burada “kuzey”den kasıt ABD, Kanada ve Avrupa’dır, yani “beyaz” dünyadır. “Güney”den kasıt ise Latin Amerika, Afrika ve Asya’dır, yani siyah, esmer, kızıl, sarı, velhasıl “beyaz olmayan” tüm halklardır. Şimdi bu NATO’nun “N”si ne anlama geliyor? “North”, yani “Kuzey”. Bu durumda biz de “S” oluyoruz, yani “Güney”. Mâdem ki onlar N harfi taşıyorlar, bizim de S harfi taşımamız gerekmez mi? Herkesi S harfi taşımaya çağırıyorum.

     Hindistanlı yiğit lider Mahatma Gandhi, kendisine “Batı medeniyeti hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda, şu yanıtı vermişti: “İyi fikir”!.. Yani Gandhi şunu demek istiyordu: “Böyle bir medeniyet yok, adı zikredildiğine göre, bu yönde bir proje var herhalde”… Gandhi, Batı medeniyeti diye bir medeniyetin bulunmadığına, Batı’da medeniyet diye birşey olmadığına inandığı için “Batı Medeniyeti” tabirini bir “proje” olarak, bir “fikir” olarak algılamış ve buna “İyi fikir” yanıtını vermiştir. Böyle estetik, böyle felsefî ve böyle anlamlı bir yanıt vermek, ancak Gandhi’ye yakışır. Hindistanlılar, Gandhi’ye boşuna “Mahatma” dememişler. Biliyorsunuz; “Mahatma”, Hindce’de “Büyük adam” demek.

     Sözlerimi, Malcolm X’le bitiriyorum: “Afrikalı özgürlüğünü istiyor. Hem de hemen. Yapılacak ilk şeyin HALKIMIZI BİRLEŞTİRMEK olduğunu düşündük.”

     Nasrun minellâhi we’l feth’un qarîb.

İbrahim Sediyani

     DİYARBAKIR DİCLE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİLERİ RAMAZAN SOHBETLERİ

     19 MART 1993

     [1] Bu konuşmanın, Kızılderili soykırımın 500. yıldönümü olan 12 Ekim 1992 tarihinden sadece 5 ay sonra yapıldığına dikkat ediniz.

     [2] Bu konuşma yapıldığında Somali BM birliklerinin işgali altındaydı.

     [3] Bu konuşma yapıldığında henüz Sudan İslamî bir yönetimle yönetiliyor, dünyada bir İslam Devleti olarak biliniyordu. Sonraki yıllarda tüm İslam ümmetini üzen nahoş gelişmeler daha yaşanmaya başlanmamıştı.

     [4] Bütün Afrika ve Amerika’yı, iki kıt’ânın tamamını ele aldığı konuşmasında İbrahim Sediyani, 4, 5 saatlik konuşmanın 2 saatini sadece bir ülkeye, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne ayırmıştır. Sediyani’nin zamanını yarı yarıya bu ülkeye ayırmasının sebebi, elbette ki bu topraklarda uygulanan Apartheid rejimidir.

     [5] Bu konuşma yapıldığında Nelson Mandela henüz devlet başkanı seçilmemişti.

foto 1

1089 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir