Kürtler’i Kim Temsil Edebilir?

 

Yıldız Ramazanoğlu

 

 

 

 

 

     Meselenin ismi “Kürt Açılımı”ndan “Demokratik Açılım”a, oradan “Millî Birlik Projesi”ne doğru evrilip durdukça, umut bağlayan insanların içinde bir kırılma, sonuna kadar gidilemeyeceğine dair bir kuşku oluşuyor.

     Zaten baştan beri Kürtler’in ve Türkler’in kalplerinin sesini kısan, zihinlerini kuşatma altında tutan bir atmosfer var.

     Aslında demokratik taleplerini yükselten Kürt hareketi de bu ülkedeki herkesi içine alacak bir genişlikten yoksun. Hatta çok açık bir temsil problemiyle karşı karşıyayız. Kürtler’i bütün farklılıkları, geniş yelpazeleri içinde kuşatarak siyasal alanda temsil eden kim? DTP denilecektir ilk bakışta, evet ama bir yere kadar. Tanıdığım birçok mütedeyyin Kürt oyunu vermek istemiyor, ama gelecek kurguları bakımından içlerine sinmese de, ideolojik yaklaşımlarını benimsemeseler de sadece baskıların kalkması noktasında bir ileri adım olur umuduyla destekleyenler var.

     Demek ki genel anlamda Kürt hareketi Kemalist söylemlerin, baskıcı yaklaşımların yeniden üretildiği bir zemin olmak yerine, daha geniş, bağımsız ve daha özgür bir entelektüel vizyona dayansaydı, ülke adına çok büyük bir açılım olurdu.

     İÇ İÇE GEÇMİŞ AİDİYETLER

     Nuriye Akman’a verdiği bir mülakatta, DTP Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş, Kürt etnik siyasetçisi olarak algılanmaktan ne kadar rahatsız olduğunu dile getirmişti. Aslında kadınların, dînî cemaatlerin, Alevîler’in, hatta Arap kimliğinin de bastırıldığını, asimilasyondan herkesin payını aldığını, Türk kimliğinin bile yabancı emperyal hedeflerin tehdidi altında olduğunu söylüyordu. Bütün bunların sistemden kaynaklandığını, sorunlarının Türkler değil Türkler’i de ezen baskı rejimi olduğunu belirtmişti ama kaç kişi duydu bu söylenenleri? Belki de bunların daha sıklıkla dile getirilmesi lazım.

     Muhsin Kızılkaya’nın Amin Maalouf’tan aktararak söylediği bir şey var: “İnsanın neresi baskı altında ise orası kimlik haline gelir.”

     “Bu Müslümanlar için dînleri, zencîler için renkleri, Kürtler için dilleridir” diyor Kızılkaya, dile yapılan baskıların yarattığı ağır travmayı anlatmak için. Fakat dil ve inanç, birbirinin ayrılmaz parçası ontolojik olarak. Çünkü dil olmadan ne varoluş kurulabilir ne de inançlar ve değerler ifade edilip varlık alanına çıkabilir.

     Bu bölgede Müslümanlık’ı ve Kürtlük’ü ayrı kategoriler olarak düşünmek o kadar kolay değil. Dile ve kültüre yapılan baskıların, Kürtler’i dînlerinin aşağılanmasından daha fazla incittiğini düşünemeyiz. Bütün aidiyetler birbiriyle iç içe geçmiş vaziyette ve bütüncül bir müdafaayı gerektirmektedirler bu yüzden.

     Biz insan hakları, eşitlik ve özgürlük gibi liberal kavramlarla bir üst çatı kurmaya, dil oluşturmaya çalışabiliriz ama bu dille bugüne kadar neden çok daha geniş boyutlu bir çatışma yaşanmadığını açıklamakta zorlanırız.

     Yakınlarda “Adını Arayan Coğrafya” adlı bir kitap yayınlayan İbrahim Sediyani yıllarca köy köy dolaşarak Güneydoğu’da binlerce yerleşim yerinin isminin nasıl değiştirildiğini derlemiş ki adlar değişince belleğin de değişeceğini umanlara gerçekten güzel bir cevap niteliğinde bu kitap. Dilin bu kadar derinlemesine asimilasyona uğraması, türkülerin, şiirlerin, ortak keder ve sevinçlerin ifadesi olan yer isimlerinin pervasızca silinmesi bile başlı başına büyük çatışmaları tetikleyebilirdi. Bütün bu yaşananlardan sonra bizi hâlâ bir arada tutan nedir diye baktığımızda, kardeşliğimizin nihaî adaletin ortak kaynağına sahip olmak temelinde yükseldiğini görmemek imkansız.

     Norşinli âlim Sadreddin Yüksel’in oğlu yazar Müfid Yüksel’in Özgün Duruş Gazetesi’ne verdiği mülâkatta söyledikleri bir hakikate ışık tutuyor. Türkler’le Kürtler arasındaki ortak hafızâyı oluşturan en önemli şeyin ne olabileceğine dair bir ipucu. Bütün bu tartışmalar yaşanırken Türkler’in yoğun olarak yaşadığı yerlerde Çorum, Kastamonu, Manisa, Trabzon, Rize ve daha birçok yerde köy kahvelerinin, evlerin en mutena yerlerinde duvarları Kürt âlimlerin, dînî önderlerin resimlerinin süslemekte olduğunu bildiriyor Yüksel.

     ZİHİNLER BERRAKLAŞMADAN OLMAZ

     Bu tartışmalar oldukça gerçekten bölüneceğimiz endişesine kapılan, aramıza sınırlar gireceğini düşünerek ye’se düşen Türkler var. Bunlar yapay korkular değil. Farklılıkların daha da derinleşeceği endişesi yüzünden, ulusalcıların retçi söylemleriyle, Kürt kimliğinin tanınması ve gereken yasal düzenlemelerin yapılması talepleri arasında bocalayıp kalanların zihinleri berraklaşmadan çözüm olamaz. Bu bocalayanlar arasında Kürtler de var. Kürtler dışarıdan homojen, sınıfsız, imtiyazsız aynı düşünen insanlar gibi görülüyor fakat durum hiç de öyle değil.

     Bu noktada AK Parti her kesimi içine alacak cesur adımlar atıyor ama can alıcı bir yere gelince hayâl kırıklığı yaratıyor doğrusu. Meselâ 13 yaşındaki Ceylan Önkol’un ölümünü aydınlatıp, sorumluları cezalandırarak yürekleri soğutabilirlerdi.

     Hiçbir siyasî oluşum geniş mânâda bölgenin hissiyatına karşılık veremiyor. Sadece örgütlü olanların sesi çıkıyor doğal olarak ama örgütsüz ve sesini duyuramayan farklı Kürtler yok sayılıyor.

     İçinde bulunduğumuz kültürel coğrafyanın totaliter rûhunun bir yansıması olarak Kürt aydınlar da bağımsız değil. Bu konuda yurtdışında yaşayan bir aydının, Cemil Gündoğan’ın dar alanda kalma ve sığlaşma eleştirilerine kulak vermek lazım. Mardin Artuklu Üniversitesi’nde “Kürdoloji” bölümünü kuracak olan Selim Temo Ergül de hür bir sanat ve kültür hareketinin zorluğundan bahsediyor. Mevcut Kürt hareketini eleştiren aydınların Kürt siyasetinin mücadele ettiği kesimlerin içinde saklanmak ya da “hain” olarak damgalanmak durumunda kaldıklarını söylüyor ki bu da ülkemizde demokratik yapılanmanın hiçbir yerde hayata geçirilemediğinin göstergelerinden biri.

     TRT Şeş’in kurulumunda program sunan ve şarkı söyleyen Nilüfer Akbal da birçok Kürt gibi Kürt olduğunu okula başlayınca öğrenen biri. Sanat yaşamında aslında Kürtler’den de yeterince destek görmediğini anlatmıştı bir seferinde. Kürtçe ürettiği zamanlarda Türkler kadar Kürtler’e de kırılmıştı kalbi. Hiç kimse bağımsız bir ortam vaad etmemiş, sahip çıkmamıştı özgür ve bağımsız rûhu yüzünden.

     Aslında artık hiç kimse devletmiş, düzenmiş, birlikmiş, beraberlikmiş adı altında kalbinin rûhunun biricik hayatını anlamlı kılma yolunun önüne duvar örülmesini sindiremiyor. Tek istenen somut bir anayasal düzenlemeyle bütün haksızlıkların, kötülüklerin, cinayetlerin ve inkârların sona erdirilmesi. Hakikî, içten ve rızayla oluşan bir beraberliğin, Kurtuluş Savaşı sonrasındaki gibi eşit kurucu kardeşliğin tesisi.

     Şimdi bu kadar teatiden, yoklamadan sonra ümitler solmadan anayasaya dönmenin ve gereğini yapmanın sırası gelmedi mi?

     ZAMAN GAZETESİ

     22 KASIM 2009

newroz

1415 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir