Gümüş Nehir’in Kıyısındaki Başkentlerin Meydanlarında Haykırdım Sana Olan Sevgimi – 79

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

28 NİSAN

ARJANTİN – AMERİKA SEMÂLARI – ATLAS OKYANUSU SEMÂLARI

     Bu ülkeye geldiğimiz günden beri, her sabah mutlu bir şekilde uyanırdık. Bu sabah ilk kez hüzünlü bir şekilde uyanıyoruz.

     Çünkü bugün ayrılıyoruz bu güzel ülkeden.

     Uçağımız bu akşam Arjantin yerel saatiyle 18:00’de Buenos Aires’ten havalanacak. Yarın öğlene doğru Almanya yerel saatiyle 11:15’te Frankfurt am Main’a inecek. Latin Amerika’dan Avrupa’ya 13 saat 15 dakika sürecek bir direk uçak yolculuğu yapacağız.

     Uçağımız akşam saat 18:00’de kalkacağına göre en geç saat 16:00’da havaalanında olmamız gerekiyor. Şehirden havaalanına taksi yolculuğu da yarım saat sürdüğüne göre, otelden en geç saat 15:30’da çıkmamız icap ediyor.

     Gezi arkadaşım, sevgili Yaşar Gülen ile birlikte, sabah ilk işimiz, her zaman olduğu gibi güzel bir kahvaltı yapmak.

     Amérian Buenos Aires Park Hotel adlı otelimizin 1. katında bulunan kahvaltı salonuna iniyoruz. Yaşar kardeşimle beraber, orada kahvaltımızı yapıyoruz.

     Buenos Aires’teki, Arjantin’deki, Amerika kıtasındaki son kahvaltımız…

     Kahvaltıdan sonra odamızı boşaltıyor ve otelden kaydımızı siliyoruz. Fakat ayrılmıyoruz otelden, çünkü henüz vaktimiz var. Valizlerimizi resepsiyona bırakıp, otelin café’sinde oturup kahve içiyor, sohbet ederek vaktimizin tamamlanmasını bekliyoruz.

     Öğle vakti gelince, resepsiyondaki görevliler bir taksi çağırıyorlar bizim için. Ve öğleden sonra saat 14:30 gibi ayrılıyoruz otelden.

     Yolda taksi şoförüyle sohbet ede ede gidiyoruz. Bize, gülerek, Arjantin’i sevip sevmediğimizi soruyor. Biz de şen şakrak bir şekilde, Arjantin’in ne kadar güzel olduğunu anlatmaya çalışıyoruz:

     – ¿Argentina es hermosa? (Arjantin güzel mi?) 🙂

     – Ooo, Argentina tan hermosa… 🙂 🙂

     – Muy bien, bien, bueno… 🙂 🙂

     – Vamos a la playa, o o ohohohoo… 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Ooo honey, honey honey honey… 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Ya ya yê coco jambo, ya ya yê… 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – Heeey macarena… 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – I like the move iy move it… 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Neşeli geçen bir taksi yolculuğundan sonra, havaalanına varıyoruz.

     Şehir merkezinin 22 km güneybatısında, Ezeiza semtinin 2 km kuzeyinde yer alan Buenos Aires Uluslararası Ministro Pistarini Havaalanı (İsp. Buenos Aires Aeropuerto Internacional Ministro Pistarini) ya da bilinen adıyla Buenos Aires Uluslararası Ezeiza Havaalanı (İsp. Buenos Aires Aeropuerto Internacional de Ezeiza)’nda taksiden iniyoruz ve eşyalarımızı alıp şoför ile vedâlaşıyoruz. Bize hayırlı yolculuklar diliyor:

     – Buen viaje… (İyi yolculuklar…) 🙂

     – Muchas gracias… (Çok teşekkürler…) 🙂

     Terminal binasına girince, hemen “Lufthansa” şalterini arıyoruz. Bulmak zor olmuyor. Havaalanına erken geldik ama olsun. Orda “check – inn” işlemlerimizi bir an önce yaptırıyoruz ki, elimizdeki valizlerden kurtulalım ve bir yerde oturup rahatça kahve içelim.

     Valizleri teslim ettikten sonra rahatız artık. Biraz dolaşıyoruz havaalanı terminalinde. Sonra güzel bir café’de oturup kahve içiyoruz. (Buenos Aires Uluslararası Ministro Pistarini Havaalanı hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için bkz. Gümüş Nehir’in Kıyısındaki Başkentlerin Meydanlarında Haykırdım Sana Olan Sevgimi – 4)

     Tuhaf birşey. İkimizin de suratları asık, moral sıfır. O kadar üzüntülüyüz ki, yüzümüzden düşen bin parça.

     Arjantin’i o kadar sevdik ki, buradan ayrılmak müthiş acı veriyor ikimize de. Hiç ayrılmak istemiyoruz bu ülkeden.

     Gerçekten de ilginç bir psikoloji. Bugüne dek dünyada 4 kıta ve 30’un üzerinde ülke gezdim. Fakat bundan önce hangi geziyi bitirsem, eve dönüyordum, bu duygularla ayrılıyordum. Ama şimdi ilk kez, evet ilk kez, eve dönmüyormuşum da, evden ayrılıyormuşum gibi bir his var bende. Aynı duygular Yaşar’da da var.

     O kadar sevdik ki Arjantin’i, bu ülkeden ayrılıyoruz diye nerdeyse üzüntüden oturup ağlayacağız.

     – Abican hiç ayrılmak istemiyorum bu ülkeden. Çoook güzel be Arjantin.

     – Aynen İbrahim abi, valla çok özleyeceğiz burayı.

     – Bir daha görebilecek miyiz?

     – Bilmiyorum abi, ama özleriz, şahsen paramız olsa tekrar gelelim buraya.

     – Gelelim tabi ya, gelelim.

     – Düşünsene İbrahim abi, bu akşam Avrupa’ya uçacağız, yarın sen Almanya’dasın ben de İsviçre’de. Ne yapacağız döndükten sonra?

     – Atın götündeki sinek gibi olan yaşamımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.

     – 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂

     – O sineğin yaşadığı hayat bizimkinden daha iyi abi.

     – 🙂

     – 🙂

     – Gitmesek mi?

     – Nasıl yani?

     – Burda kalalım.

     – Burda mı kalalım? Nasıl abi?

     – İltica edelim. 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     – 🙂 🙂 🙂 🙂 🙂

     Saat 17:00 gibi kapılar açılıyor ve biz de yavaş yavaş “peron”a doğru yürüyoruz (Arjantin’in eski lideri Peron değil, havaalanı terminalindeki peron).

     İçeri girince yine bekleme salonları var. Orada bekliyoruz.

     Bu arada bir öğrenci kafilesiyle karşılaşıyoruz. Bu kafile, Arjantin’deki Yahudî cemaati tarafından 1936 yılında Buenos Aires’te kurulan ve kendini eğitime adamış bir sivil toplum kuruluşu olan ORT Argentina (ORT Arjantin) bünyesinde İsrail’e kültürel gezi düzenleyen bir öğrenci kafilesi.

     Rusça’da “Nitelikli Ticaret Teşvik Derneği” anlamına gelen “Общество Ремесленного Труда” (Obşestvo Remeslennovo Truda) ifadesinin başharfleri olan ORT, Yahudî gençleri eğitim, sanat ve ticaret alanında geliştirmek amacıyla 1880 yılında Rusya’nın St. Petersburg şehrinde kurulmuş bir sivil toplum hareketi ve 140 yıllık tarihi boyunca 5 kıtaya ve 100’den fazla ülkeye yayılmış durumda. Onun Arjantin kolu olan ORT Argentina, 1936 yılında Buenos Aires’te kuruldu.

     ORT Argentina, yaklaşık 900 öğretmen istihdam ediyor ve öğrenci topluluğu 6000 üyeyi aşıyor.

     İsrail’e seyahat etmek için toplanan ve uçaklarının kalkış saatini bekleyen Yahudî öğrencilerle hatırâ fotoğrafı çektiriyorum. Hepsi de çok mutlu, çok neşeli.

     Beni çok seviyorlar, bu Yahudî çocuklar. Onları şefkatle kucaklıyorum ben de.

     Ne de olsa ismim İbrahim. Onların “babası” sayılırım…

     Yahudî öğrencilerle vedalaştıktan ve onlara iyi yolculuklar diledikten sonra, tekrar oturup kahve içiyoruz, Yaşar kardeşimle beraber. Bu arada uyku haplarımızı da alıyoruz, uçakta uyuyabilmek için.

     Bu arada Yaşar’a bir de hediye getirmiştim tâ Almanya’dan, ama otelde vermedim kendisine, şimdi takdim edeceğim: 2015 yılında Parafiks Yayınları arasında çıkan ve 5. kitabım olan “Sözlerim Var Sevgiye Dair” adlı kitabım.

     Kitabı imzalayıp kendisine takdim ediyorum. Seviniyor ve teşekkür ediyor.

     Hemen açıp kısık bir sesle okumaya başlıyor kitabımı:

     “Bana bir mektup yaz.

     Cümleleri uzun, paragrafları kısa olsun. İçinde bir tutam sevinç, bir damla da hüzün olsun. Her satırını okuduğumda, yüreğim kıpır kıpır etsin; sözleri beni benden alsın, sana bağlasın.

     Bana bir mektup yaz.

     Her cümlesi sessiz harfle başlasın, sessiz harfle bitsin. İçinde bol bol virgül ve noktalı virgül bulunsun, ama ünlem ve soru işaretleri hiç olmasın. Beni çağırmasın, sorgulamasın, bana soru sormasın; sadece seni bana anlatsın, yalnızca senden bahsetsin. Öyle bir yaz ki, sana ait ne varsa bana aksın. Seni bir rüzgâr gibi, seni bir nehir gibi bana getirsin.

     Bana bir mektup yaz.

     Yaşadığın için mutlu olduğun, yaşamadığın için özlem duyduğun ne varsa anlat bana. Duyduğunda sevinçle dolduğun, gördüğünde ağladığın, dokunduğunda heyecanlandığın ne varsa yaz bunları bana. Yaşamadığın, tatmadığın, dokunmadığın, görmediğin, koklamadığın, işitmediğin ve söylemediğin ne varsa anlat bana. İçinde kalanları, eksik bıraktıklarını paylaş benimle. Sendeki yarımı bana anlat ki bendeki yarıma ekleyeyim.

     Bana bir mektup yaz.

     Zarfı açtığımda senin kokun yayılsın etrafa. Bütün odaya senin kokun saçılsın, evim sen koksun. Öyle bir mektup olsun ki, okumaya başlamadan önce koklayayım onu defalarca.

     Bana bir mektup yaz.

     İçinde masmavi denizler, yemyeşil yaylalar olsun. Irmaklardan, buğday tarlalarından bahset bana. Yazın insanların akın ettiği çeşmeleri, kışın kar altında beyaza bürünen evleri, ilkbaharda açan renk renk çiçekleri, sonbaharda yere düşen yaprakları anlat bana. Anlat ki o çeşmeler kurumuş dudaklarıma hayat versin, kar altındaki evler yalnızlığıma son versin, renk renk çiçekler yaşama sevincimi bana tekrar kazandırsın, anlat ki düşen her sarı yaprağa mavi bir şiir yazayım senin için. Yazayım ki yapraklar yeniden yeşile çalsın.

     Bana bir mektup yaz.

     İçinde kuş yuvaları olsun. Bahar olsun yaylalar olsun. Yaylada genç kızlar süt sağsın. Gençler kızların saçlarına gül taksın. Üzerlerine güneş doğsun. Güller ülkeye kavuşsun.

     Bana bir mektup yaz.

     İçinde bol bol tırnak işareti olsun ama hiç parantez olmasın. Cümleleri öylesine akıcı olsun ki her harfi bana bir bakışın, her sözcüğü bana bir tebessüm, her tümcesi bir buse gibi olsun. Öyle bir yaz ki, her başlayan paragrafta senden kopayım, biten her paragrafta yeniden sarılayım.

     Bana bir mektup yaz.

     İçinde sana ait herşey olsun. Ellerini koy üzerine ve tutmamı iste benden. Avuçlarını göster, içindeki çizgiler üzerinde parmaklarımı gezdirmemi iste. Yalnızlığımı paylaşmayı, paylaşırken mutlu olmayı, mutlu olurken sevinmeyi, sevinirken utanmayı, utanırken üzmeyi yaşat bana. Ve üzerken üzülmeyi. Üzülürken yalnızlığıma geri dönmeyi, her şeye yenibaştan başlamayı yaşat bana.

     Bana bir mektup yaz.

     Noktaları gamzene, virgülleri serçe parmağına benzesin. Sözleri gözlerin, anlatımı yüzün gibi güzel olsun. Okurken gözyaşım sevinçten, utancım sevgiden olsun. Öyle bir yaz ki, ne sen tanı seni, ne ben beni.

     Bana bir mektup yaz.

     İçinde kahvaltı sofrası hazırlarken mırıldandığın şarkılar, yazmanın altında görünmeyen tokalar, meleyince yüreğini kıpır kıpır eden kuzular, ağaç dallarında şakıyan kuşlar, zarif parmaklarına konan kelebekler olsun. Buram buram kokan taze ekmeği, yıkayıp da öyle sofraya koyduğun için üzerinde damlacıklar olan taze soğanı, akşam serinliğinde sırtına sardığın battaniyeyi, düşlerine sardığın gerçeği, gerçeğin içinde sakladığın sırlarını anlat bana. Anlat ki sırlarım ağaç dallarındaki kuşlar gibi şakısın, düşlerim kelebekler gibi bir günlüğüne de olsa gerçek olsun.

     Bana bir mektup yaz.

     Hüzünlü satırları yalın, sevinçli cümleleri devrik olsun. İçinde yarım kalmış öyküler, yarısı sır kalmış sevdalar olsun. Seher vaktinin serinliğinde soğuk suyla alınan abdest gibi hafif, gece karanlığında yorgun gözlerle okunan kitap gibi ağır olsun. Baktıkça gözlerim serinlesin, okudukça yüreğime kor bir ateş düşsün. Kalbimden sana bir şeyler aksın, kalbime senin isminin yazılı olduğu bir aşk yerleşsin.

     Bana bir mektup yaz.

    Yaz ki korkular güvene, hüzünler sevince, karamsarlıklar umuda, nefretler sevgiye dönüşsün.”

     Vaktimiz geliyor…

     Uçağın kapıları açılıyor ve sırayla biniyoruz. Birkaç dakika içinde de havalanıyor.

     Frankfurt yolcularını taşıyan Lufthansa şirketine ait uçağımız, Arjantin yerel saatiyle tam 18:00’de, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te bulunan Buenos Aires Uluslararası Ministro Pistarini Havaalanı (İsp. Buenos Aires Aeropuerto Internacional Ministro Pistarini) ya da bilinen adıyla Buenos Aires Uluslararası Ezeiza Havaalanı (İsp. Buenos Aires Aeropuerto Internacional de Ezeiza)’ndan havalanıyor.

     İstikamet, Avrupa kıtasında, Almanya’nın Hessen eyaletinin Frankfurt am Main şehrinde bulunan ve Almanya’nın en büyük, Avrupa’nın 3. büyük, dünyanın ise 9. büyük havalimanı olan Frankfurt Uluslararası Ren – Main Havaalanı (Alm. Frankfurt Internationaler Rhein – Main Flughafen).

     Uçak yolculuğumuz 13 saat 15 dakika sürecek. 10 gün önce Frankfurt’tan Buenos Aires’e gelirken yaptığımız uçak yolculuğu ise 13 saat 45 dakika sürmüştü. Bu kez batıdan doğuya uçtuğumuz için, yarım saat daha kısa sürüyor.

     Bu iki uçak yolculuğu, yani 10 gün önce Frankfurt’tan Buenos Aires’e ve şu anda da Buenos Aires’ten Frankfurt’a yaptığım bu iki yolculuk, benim bugüne dek hayatımda yaptığım en uzun süreli direk uçak yolculuklarıdır.

     Benim bugüne dek hayatımda yaptığım en uzun süreli direk uçak yolculukları şunlardır:

     1. Frankfurt am Main (Almanya)Buenos Aires (Arjantin) → 13 saat 45 dakika

     2. Buenos Aires (Arjantin)Frankfurt am Main (Almanya) → 13 saat 15 dakika

     3. Dakka (Bangladeş)İstanbul (Türkiye) → 10 saat

     4. İstanbul (Türkiye)Dakka (Bangladeş) → 8 saat 45 dakika

     5. İslamabad (Pakistan)Amsterdam (Hollanda) → 7 saat 45 dakika

     6. Frankfurt am Main (Almanya)İslamabad (Pakistan) → 6 saat 30 dakika

     7. Tahran (İran)Frankfurt am Main (Almanya) → 6 saat

     8. Viyana (Avusturya)Tahran (İran) → 5 saat 30 dakika

     9. Duha (Katar)Nairobi (Kenya) → 5 saat 15 dakika

     10. Nairobi (Kenya)Duha (Katar) → 5 saat

     Uçağımız havalanıyor…

     Arjantin’in başkenti Buenos Aires’ten kalkan uçağımız, önce Gümüş Nehir (İsp. Río de la Plata) üzerinde, sonra Uruguay semâlarında uçuyor ve Brezilya semâlarında yolculuğuna devam ediyor…

     Bu arada dışarıdaki hava kararıyor, gece karanlığı sarıyor etrafımızı.

     Brezilya semâlarındayken, yemek ikrâmı yapılıyor. Afiyetle yemeklerimizi yiyoruz.

     Uçağımız yavaş yavaş Brezilya semâlarını, dolayısıyla tüm Amerika kıtâsını terkediyor ve Atlas Okyanusu semâlarında yolculuğuna devam ediyor.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 11

FOTOĞRAFLAR:

Bu arada bir öğrenci kafilesiyle karşılaşıyoruz. Bu kafile, Arjantin’deki Yahudî cemaati tarafından 1936 yılında Buenos Aires’te kurulan ve kendini eğitime adamış bir sivil toplum kuruluşu olan ORT Argentina (ORT Arjantin) bünyesinde İsrail’e kültürel gezi düzenleyen bir öğrenci kafilesi.

Rusça’da “Nitelikli Ticaret Teşvik Derneği” anlamına gelen “Общество Ремесленного Труда” (Obşestvo Remeslennovo Truda) ifadesinin başharfleri olan ORT, Yahudî gençleri eğitim, sanat ve ticaret alanında geliştirmek amacıyla 1880 yılında Rusya’nın St. Petersburg şehrinde kurulmuş bir sivil toplum hareketi ve 140 yıllık tarihi boyunca 5 kıtaya ve 100’den fazla ülkeye yayılmış durumda. Onun Arjantin kolu olan ORT Argentina, 1936 yılında Buenos Aires’te kuruldu.

ORT Argentina, yaklaşık 900 öğretmen istihdam ediyor ve öğrenci topluluğu 6000 üyeyi aşıyor.

İsrail’e seyahat etmek için toplanan ve uçaklarının kalkış saatini bekleyen Yahudî öğrencilerle hatırâ fotoğrafı çektiriyorum. Hepsi de çok mutlu, çok neşeli.

Beni çok seviyorlar, bu Yahudî çocuklar. Onları şefkatle kucaklıyorum ben de.

Ne de olsa ismim İbrahim. Onların “babası” sayılırım… (ARJANTİN)

Bu arada Yaşar’a bir de hediye getirmiştim tâ Almanya’dan, ama otelde vermedim kendisine, şimdi takdim edeceğim: 2015 yılında Parafiks Yayınları arasında çıkan ve 5. kitabım olan “Sözlerim Var Sevgiye Dair” adlı kitabım.

Kitabı imzalayıp kendisine takdim ediyorum. Seviniyor ve teşekkür ediyor. (ARJANTİN)

Hemen açıp kısık bir sesle okumaya başlıyor kitabımı:

“Bana bir mektup yaz.

Cümleleri uzun, paragrafları kısa olsun. İçinde bir tutam sevinç, bir damla da hüzün olsun. Her satırını okuduğumda, yüreğim kıpır kıpır etsin; sözleri beni benden alsın, sana bağlasın.

Bana bir mektup yaz.

Her cümlesi sessiz harfle başlasın, sessiz harfle bitsin. İçinde bol bol virgül ve noktalı virgül bulunsun, ama ünlem ve soru işaretleri hiç olmasın. Beni çağırmasın, sorgulamasın, bana soru sormasın; sadece seni bana anlatsın, yalnızca senden bahsetsin. Öyle bir yaz ki, sana ait ne varsa bana aksın. Seni bir rüzgâr gibi, seni bir nehir gibi bana getirsin.

Bana bir mektup yaz.

Yaşadığın için mutlu olduğun, yaşamadığın için özlem duyduğun ne varsa anlat bana. Duyduğunda sevinçle dolduğun, gördüğünde ağladığın, dokunduğunda heyecanlandığın ne varsa yaz bunları bana. Yaşamadığın, tatmadığın, dokunmadığın, görmediğin, koklamadığın, işitmediğin ve söylemediğin ne varsa anlat bana. İçinde kalanları, eksik bıraktıklarını paylaş benimle. Sendeki yarımı bana anlat ki bendeki yarıma ekleyeyim.

Bana bir mektup yaz.

Zarfı açtığımda senin kokun yayılsın etrafa. Bütün odaya senin kokun saçılsın, evim sen koksun. Öyle bir mektup olsun ki, okumaya başlamadan önce koklayayım onu defalarca.

Bana bir mektup yaz.

İçinde masmavi denizler, yemyeşil yaylalar olsun. Irmaklardan, buğday tarlalarından bahset bana. Yazın insanların akın ettiği çeşmeleri, kışın kar altında beyaza bürünen evleri, ilkbaharda açan renk renk çiçekleri, sonbaharda yere düşen yaprakları anlat bana. Anlat ki o çeşmeler kurumuş dudaklarıma hayat versin, kar altındaki evler yalnızlığıma son versin, renk renk çiçekler yaşama sevincimi bana tekrar kazandırsın, anlat ki düşen her sarı yaprağa mavi bir şiir yazayım senin için. Yazayım ki yapraklar yeniden yeşile çalsın.

Bana bir mektup yaz.

İçinde kuş yuvaları olsun. Bahar olsun yaylalar olsun. Yaylada genç kızlar süt sağsın. Gençler kızların saçlarına gül taksın. Üzerlerine güneş doğsun. Güller ülkeye kavuşsun.

Bana bir mektup yaz.

İçinde bol bol tırnak işareti olsun ama hiç parantez olmasın. Cümleleri öylesine akıcı olsun ki her harfi bana bir bakışın, her sözcüğü bana bir tebessüm, her tümcesi bir buse gibi olsun. Öyle bir yaz ki, her başlayan paragrafta senden kopayım, biten her paragrafta yeniden sarılayım.

Bana bir mektup yaz.

İçinde sana ait herşey olsun. Ellerini koy üzerine ve tutmamı iste benden. Avuçlarını göster, içindeki çizgiler üzerinde parmaklarımı gezdirmemi iste. Yalnızlığımı paylaşmayı, paylaşırken mutlu olmayı, mutlu olurken sevinmeyi, sevinirken utanmayı, utanırken üzmeyi yaşat bana. Ve üzerken üzülmeyi. Üzülürken yalnızlığıma geri dönmeyi, her şeye yenibaştan başlamayı yaşat bana.

Bana bir mektup yaz.

Noktaları gamzene, virgülleri serçe parmağına benzesin. Sözleri gözlerin, anlatımı yüzün gibi güzel olsun. Okurken gözyaşım sevinçten, utancım sevgiden olsun. Öyle bir yaz ki, ne sen tanı seni, ne ben beni.

Bana bir mektup yaz.

İçinde kahvaltı sofrası hazırlarken mırıldandığın şarkılar, yazmanın altında görünmeyen tokalar, meleyince yüreğini kıpır kıpır eden kuzular, ağaç dallarında şakıyan kuşlar, zarif parmaklarına konan kelebekler olsun. Buram buram kokan taze ekmeği, yıkayıp da öyle sofraya koyduğun için üzerinde damlacıklar olan taze soğanı, akşam serinliğinde sırtına sardığın battaniyeyi, düşlerine sardığın gerçeği, gerçeğin içinde sakladığın sırlarını anlat bana. Anlat ki sırlarım ağaç dallarındaki kuşlar gibi şakısın, düşlerim kelebekler gibi bir günlüğüne de olsa gerçek olsun.

Bana bir mektup yaz.

Hüzünlü satırları yalın, sevinçli cümleleri devrik olsun. İçinde yarım kalmış öyküler, yarısı sır kalmış sevdalar olsun. Seher vaktinin serinliğinde soğuk suyla alınan abdest gibi hafif, gece karanlığında yorgun gözlerle okunan kitap gibi ağır olsun. Baktıkça gözlerim serinlesin, okudukça yüreğime kor bir ateş düşsün. Kalbimden sana bir şeyler aksın, kalbime senin isminin yazılı olduğu bir aşk yerleşsin.

Bana bir mektup yaz.

Yaz ki korkular güvene, hüzünler sevince, karamsarlıklar umuda, nefretler sevgiye dönüşsün.”

142 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir