Tanrı’nın Eli – Şeytan’ın Ayağı – Peygamber’in Dili

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Küçükken bir köpeğim vardı. Adını “Maradona” koymuştum. Çok tatlı ve sevimli bir köpekti. Ufacıktı.

     14 – 15 yaşlarındaydım. Ortaokul yıllarımdı. Yaşadığım Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde, mahalle arasında köpeğimi gezdirir, “Maradona gel bana”, “Maradona koş hadi” diye vakit geçirirdim. Hatta mahallede top oynadığımız çayırlığa götürür, onunla top oynardım.

     Bir keresinde harçlığımı biriktirip çarşıda kendime açık mavi bir tişört alışımı, sonra da evin duvarlarını boyamada kullanılan beyaz plastik boyayla o açık mavi tişörtün üzerini eşit beyaz çizgilerle ikiye bölecek şekilde boyayışımı, arkasına da siyah renkte “10” numarayı ve numaranın üstüne de “MARADONA” yazışımı, böylece kendime tıpkı orijinaliyle aynı bir Arjantin forması hazırlayışımı hiç unutamam ve halen dahi her hatırlayışımda tebessüm ederim.

     O benim çocukluktan gençliğe geçerkenki ergenlik dönemimin kahramanıydı.

     Ergenlik çağı, hayatı ve dünyayı tanıma yıllarıydı. Gençlik çağı ise hayatı ve dünyayı yorumlama yılları.

     Gençlik çağında siyasî, dînî, felsefî ve ideolojik akımlarla tanışıp bu minvalde bir “bilinçlenme” yaşayınca, normalde futbolculara olan hayranlığımızın azalması hatta bitmesi gerekirdi ama aksine benim Diego Armando Maradona Franco’ya olan hayranlığım daha da artmıştı.

     O sadece mükemmel bir futbolcu değil, aynı zamanda iyi bir devrimciydi de. Ernesto Che Guevara (1928 – 67)’nın, Fidel Alejandro Castro Ruz (1926 – 2016)’un yoldaşıydı, O.

     O, Vatikan’a, Roma’ya imân eden muhafazakâr bir dîndar değildi. Peygamberlerin (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun) gerçek tevhidî yoluna imân eden, gerçek Hz. İsa (as)’ya, gerçek Hz. Musa (as)’ya, gerçek Hz. İbrahim (as)’e imân eden hakikî bir dîndardı.

     Dünya futbolunun – bana göre ve milyarlarca insana göre – gelmiş geçmiş en büyük ismi olan Arjantinli eski efsane futbolcu Diego Maradona, dün (25 Kasım 2020) vefat etti. Maradona 60 yaşındaydı.

     Arjantin basını, ünlü teknik direktör ve eski futbolcu Diego Armando Maradona’nın ölüm sebebinin kalp ve akciğer yetmezliği olduğunu bildirdi. Kısa bir süre önce geçirdiği beyin ameliyatından sonra taburcu olan ve Tigre’deki evinde bulunan Maradona’nın geçirdiği kalp krizi sonrasında öldüğü duyuruldu.

     O’nun ölümü beni derinden sarstı dersem abartmış olmam. Özellikle de daha geçen yıl Arjantin’e gidip gezmiş ve “Gümüş Nehir’in Kıyılarındaki Başkentlerin Meydanlarında Haykırdım Sana Olan Sevgimi” başlıklı ve bölüm bölüm kaleme aldığımız “Arjantin ve Uruguay Seyahatnamesi” henüz devam ederken ve bitmemişken.

     O bir filozof, bir devrimci, bir dîndardı.

     * * *

     Diego Armando Maradona, 30 Ekim 1960 tarihinde Corrientes’ten fakir bir ailenin çocuğu olarak Buenos Aires eyaletinin Lanús kentindeki Evita Hastanesi’nde dünyaya geldi.

     Lanus’un bir gecekondu mahallesinde, fakir bir ailede büyüdü. Ailenin üç kızından sonra ilk oğullarıydı. Evlerinde elektrik yok, su yok, hatta ekmek bile yok. Ailenin hiçbir şeyleri yok.

     Çocukluğu, bu gecekondu mahallesinde top oynayarak geçti, Diego’nun. 10 yaşındayken bir yetenek avcısı tarafından farkedildi ve mahalle kulübü olan Estrella Roja’da amatör olarak oynamaya başladı. 12 yaşındayken devre aralarında top ile cambazlık yaparak seyircileri eğlendiriyordu. Kısa bir süre sonra Los Cebollitas adlı kulübe geçti ve orada üç sezon geçirdikten sonra Buenos Aires’in Argentinos Juniors kulübünün altyapısına girdi.

     … ve 1976 Askerî Darbesi.

     Arjantin tarihinin en karanlık ve en kirli sayfası.

     1973’te Genelkurmay Başkanı olmuş ve 1975’te Başkomutanlık’a atanmış olan General Jorge Rafael Videla Redondo (1925 – 2013) öncülüğünde, Arjantin’de 24 Mart 1976 tarihinde askerî darbe oldu.

     Ordunun yönetime el koymasıyla Isabel Peron cumhurbaşkanlığından uzaklaştırıldı. General Jorge Rafael Videla, General Orlando Ramón Agosti Echenique (1924 – 97) ve Amiral Emilio Eduardo Massera Padula (1925 – 2010) ile birlikte oluşturduğu üç kişilik bir askerî cuntanın başı olarak devlet başkanlığını üstlendi. Ülkede düzen yeniden kurulduktan sonra sivil yönetime geçileceğini açıkladı; Ulusal Kongre’nin çalışmalarını durdurdu ve yasama yetkilerini 9 kişiden oluşan bir askerî komisyona devretti. Mahkemelerin, siyasî partilerin ve sendikaların çalışmaları durduruldu; bütün önemli görevlere subaylar atandı. Yalnızca Mart ayının son haftasında yolsuzluk suçlamasıyla 4 bin kişi tutuklandı. Bundan sonra ekonominin canlanması amacıyla Peronizm’in düzenlemelerine son vererek serbest pazar ekonomisini güçlendiren önlemler aldı. Bu önlemlerin bir ölçüde başarılı olmasına karşın emekçilerin hoşnutsuzluğu sürdü.

     Askerî darbe sonucunda kurulan askerî rejim, başta Sol düşünceli insanlar olmak üzere muhaliflere karşı “Millî Yeniden Örgütlenme Dönemi” (İsp. Proceso de Reorganización Nacional) adını verdiği, muhaliflerin ve tarafsız çevrelerin “Kirli Savaş” (İsp. Guerra Sucia) olarak adlandırdığı bir devlet terörü uygulamaya başladı. ABD destekli bu kirli savaş, 1976 – 83 arası 7 yıl kadar sürdü.

     20 Ekim 1976 tarihinde Maradona, Argentinos Juniors adlı kulüple ilk profesyonel sözleşmesini imzalarken 16 yaşına girmesine on gün kalmıştı ve Arjantin’de askerî rejim döneminin başlangıcıydı. Arjantin Millî Takımı’na da 16 yaşında seçildi ve millî formayı ilk giydiğinde 16 yaş 120 günlüktü. Maradona ilk millî maçına 27 Şubat 1977 tarihinde, Macaristan karşısında çıktı. 18 yaşındayken Dünya Gençler Futbol Şampiyonası’nda oynadı; finalde karşılaştıkları ve 3 – 1 kazandıkları Sovyetler Birliği maçında parladı.

     Bu dönemde devlete bağlı askerler, polisler, birtakım sağcı gruplar ve Arjantin Antikomünist İttifakı, Sol düşünceyle ilişkili olduğunu düşündükleri kişileri kaçırıp öldürmekteydi. Bu kanlı dönemdeki ölü sayısının 7.000 ilâ 30.000 kişi arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bununla birlikte baskı altına alınan veya işkence gören sendikacılar, öğrenciler, gazeteciler, Marksistler ve Peronistler’le birlikte bu sayının 150.000 – 250.000 arasında olduğu belirtilmektedir.

     Öldürülen ya da kaçırılan kişilerin aileleri çocuklarını bulmak için onyıllarca süren mücadeleler vermişlerdir.

     30 Nisan 1977 tarihinde başkent Buenos Aires’teki Plaza de Mayo (Mayıs Meydanı)’da toplanan kayıp anneleri, başlarına beyaz başörtüler bağlayarak büyük bir gösteri düzenlediler ve kayıp olan yakınlarının bulunmasını istediler. Bunlara “Madres con Pañuelo Blanca” (Beyaz Başörtülü Anneler) ya da “Madres de Plaza de Mayo” (Mayıs Meydanı Anneleri) dendi.

     Bu gösteriyle birlikte “Madres de Plaza de Mayo” hareketi doğdu. O günden sonra her hafta bu eylemi gerçekleştiren anneler, her Perşembe günü Arjantin yerel saatiyle 15:00 – 16:30 arasında Plaza de Mayo isimli meydanda toplanıp gösteri yapıyorlar.

     Faşist bir askerî rejimle yönetilen Arjantin, işte böyle kirli ve karanlık bir dönem yaşarken, 1978 FIFA Dünya Futbol Şampiyonası, 1 – 25 Haziran 1978 günleri arasında Arjantin’de düzenlendi. Bu, bugüne dek Arjantin’de düzenlenen ilk ve tek Dünya Kupası’dır.

     Final maçında Arjantin – Hollanda karşı karşıya geldiler. Arjantin, 38. dakikada Mario Alberto Kempes’in attığı golle 1 – 0 öne geçti. Hollanda bu gole 82. dakikada Dick Jacobus Willem Nanninga ile cevap verdi ve maç 1 – 1 berabere bitti. 30 dakikalık uzatma bölümüne geçildi. Uzatma dakikalarında, 105. dakikada Mario Alberto Kempes Arjantin’i bir kez daha öne geçirdi. 115. dakikada ise Daniel Ricardo Bertoni final maçının sonucunu belirledi: 3 – 1.

     Hollanda’yı 3 – 1 yenen Arjantin, dünya şampiyonu oldu. Bu, Arjantin’in kazandığı ilk Dünya Kupası’ydı. Arjantinli futbolcu Mario Alberto Kempes, attığı 6 golle turnuvanın gol kralı oldu.

     Dünya Kupası’nı kazanarak spor dünyasında küresel çapta sempati kazanan Arjantin, siyasî olarak ise tüm dünya halklarının nefretini üzerine çekiyordu. Askerî cunta rejimi ülkede halka kan kusturuyordu.

     2 Haziran 1979 tarihinde Maradona, Arjantin A Millî Takımı’ndaki ilk golünü Hampden Park’ta 3 – 1 kazandıkları İskoçya maçında attı. 1979 ve 1986 yıllarında FIFA 20 Yaşaltı Dünya Kupası ve FIFA Dünya Kupası’nda “Altın Top” alarak bunu başaran tek futbolcu oldu.

     1976 – 81 yılları arasında çıktığı 167 maçta 115 gole imza attıktan sonra, Arjantin’in en güçlü futbol takımlarından Club Atlético Boca Juniors (CABJ)’a transfer oldu. 1981 sezonunun yarısında Boca Juniors’a transfer olan Maradona, 1982 yılında ilk kez lig şampiyonluğu madalyasını aldı.

     Maradona’nın millî takım bazında oynadığı ilk turnuva, 13 Haziran – 11 Temmuz 1982 günlerinde İspanya’da düzenlenen 1982 Dünya Kupası oldu. Arjantin 2. Tur’da elendi. Maradona sadece 2 gol atarken, son maçta da kırmızı kart gördü.

     … ve Falkland (Malvinas) Savaşı.

     2 Nisan – 20 Haziran 1982 tarihleri arasındaki Falkland Savaşı (İsp. Guerra de las Malvinas; İng. Falklands War), “Amerika” kıt’âsının en güneyinde, son 40 yıl içinde yaşanan en dehşetli ve unutulmaz sıcak savaştı.

     Arjantin ile Avrupa ülkesi Büyük Britanya Birleşik Krallığı yani İngiltere arasında yaşanan o savaşın izleri ve acı hatırâları hâlâ dahi silinebilmiş değil.

    2 Nisan 1982’de başlayan, Güney Georgia Adaları’nın işgaliyle genişleyen ve iki ay süren, 20 Haziran’da sona eren savaşta, İngiltere’nin 258, Arjantin’in 649 askeri öldü.

     Falkland Adaları (İsp. Islas Malvinas; İng. Falkland Islands), Arjantin’in güneydoğusunda, Atlas Okyanusu üzerinde, Arjantin’in güney toprakları olan Patagonya coğrafyasının Ateş Ülkesi (İsp. Tierra del Fuego) bölgesinin 395 km doğusunda bulunan takımadalar. Bu takımadalar, Doğu Falkland (İsp. Isla Soledad; İng. East Falkland) ve Batı Falkland (İsp. Isla Gran Malvina; İng. West Falkland) olarak adlandırılmış 2 büyük ada ile 776 küçük adadan oluşuyor. Toplam, 778 ada. 12 bin 173 km²’lik bir alanı kaplayan takımadalar üzerinde günümüzde 2 bin 922 kişi yaşıyor. Takımadalar İngiltere’nin işgali altında ve özerk bir yönetime sahip.

     Falkland ve Georgia Adaları, İngiltere hâkimiyetinde kalmasına rağmen, Arjantin bu takımadaların kendisine ait olduğu söyleminden vazgeçmiyor ve oraları “İngiliz işgali altında bulunan Arjantin toprakları” olarak kabul ediyor.

     Ve Arjantin, 1982’deki o yenilginin acısını hâlâ atabilmiş değil.

     Aslında Arjantin’e 480 km, İngiltere’ye ise 12.000 km uzaklıkta olan Falkland (Malvin) Adaları’nın hangi devlete ait olduğu konusundaki anlaşmazlıklar, adaların 16. yy’da keşfedilmesinden beri süregelen bir sorun. Adaları İspanyollar’ın mı İngilizler’in mi önce keşfettiği, ilk anlaşmazlıklardan biriydi. Adalar keşfedilmesinden sonra Fransız hatta Amerikan egemenliğine de geçmiştir; ancak uzun yıllar İspanya ve İngiltere arasında el değiştirmiştir.

     1592 yılında keşfedilen adaların mülkiyeti, o günden beri tartışma konusu oldu. Kısa adı VOC olan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (Flm. Vereenigde Oostindische Compagnie)’ne bağlı Hollandalı koramiral ve “kâşif” Jan Jacobus Sebald de Weert (1567 – 1603), adalara 1600 yılında kendi ismi olan “Sebald” ismini verdi. Adalar 18. yy’a kadar bu adı taşıyordu.

     1690 yılında İngiliz denizci ve kaptan John Strong (1654 – 93), adalara ilk giren İngiliz oldu ve iki ana ada arasındaki boğaza İskoç politikacı Anthony Cary Falkland (1656 – 94)’ın adını vererek “Falkland Kanalı” yaptı. Ancak daha sonra “Falkland”, tüm takımadaların adı olarak kullanıldı.

     Fransız denizciler, 1698 – 1712 yılları arasında adaları haritaladılar. Bu harita ilk olarak 1716’da Fransa’nın Bretonya bölgesindeki Ille-et-Vilaine ilinin Saint-Malo ilçesinde yayınlandığı için, adalar “Iles Malouines” (Malouin Adaları) ismiyle işaretlenmişti.

     1764 yılında Fransız denizci, siyasetçi ve yazar Louis Antoine de Bougainville (1729 – 1811), adalarda ilk Fransız kolonisini kurdu. Bu koloni Ekim 1766’da Fransız devleti tarafından İspanya’ya satıldı. 1 Nisan 1767’de koloni resmî olarak İspanya’ya ait oldu ve İspanyollar adalara şimdiki halen Arjantin’de kullanılan ve geçerli İspanyolca ismi olan “Islas Malvinas” (Malvin Adaları) ismini verdiler.

     Aralık 1766’da Britanya Kraliyet Donanması Kaptanı John MacBride (1735 – 1800), daha sonra “Falkland” olarak bilinen Saunders Adası’na (İspanyolca adı Isla Trinidad) indi ve İngiliz iddiâlarını güvence altına almak için deniz ordusu kaptanı Anthony Hunt (1734 – 95)’un emrine küçük bir güç bıraktı. Böylece “Falkland” ismi başlangıçta tekil olarak anlaşılmıştı ve komşu bugünkü Doğu Falkland’a (Isla Soledad) değinmiyordu; çoğul “Falkland”; sadece İngilizler tarafından daha sonra kullanıldı.

    Kasım 1769’da bir İngiliz gemisi ile bir İspanyol gemisi Falkland Sound’da biraraya geldi. Birbirlerinden Falkland Adaları’nı boşaltmasını istediler, ama kimse uymadı. Bu, İngiltere ve İspanya arasındaki ilk Falkland krizine yol açtı ve bu da neredeyse iki ülke arasında çatışmaya yol açtı. Mayıs 1770’te bir İspanyol olan Buenos Aires Valisi Francisco de Paula Bucarelli y Ursúa Lasso de la Vega Villacís y Córdova (1708 – 80), İngiliz donanması tarafından 10 Haziran 1770’te konuşlanan 13 İngiliz’i teslim olmaya zorlayan 5 fırkateyn gönderdi. İngiltere ve İspanya arasında yaklaşmakta olan bir savaş, İspanya’nın yol açtığı ancak Falkland Adaları üzerindeki egemenliği saklı tuttuğu 22 Ocak 1771 tarihli gizli bir barış bildirgesiyle önlendi. 16 Eylül 1771’deki bir başka sözleşmede, iki taraf Falkland Adaları (Islas Malvinas) ile ilgili önceki haklarını karşılıklı olarak tanıdı. Bununla birlikte, sonraki yıllarda İngilizler adaları kalıcı olarak kolonileştirmek için farkedilir bir girişimde bulunmadı.

     Falkland (Malvin) Adaları’ndaki son İspanyol garnizonu, 1811 yılında Puerto Soledad (Port Louis) yerleşiminin sakinleri ile birlikte Uruguay’ın başkenti Montevideo’ya çekildi. Bundan sonra adalar pratik olarak ıssızdı ve farklı ülkelerden denizciler ve balina avcıları tarafından geçici olarak ziyaret ediliyordu. (Çoğunlukla gemileri onarmak ve tatlı su almak için)

     İlk kez Haziran 1829’da Buenos Aires yönetimi Falkland (Malvin) Adaları’na resmî olarak bir vali atadı. Yeni vali, ABD vatandaşı olup Almanya’nın Hansestadt Hamburg şehrinde doğan bir Fransız tüccar olan Luis Elias Vernet (1791 – 1871) idi. Bu şahıs, ilk kez üç yıl önce, 1826’da Arjantinli sığır üreticilerinin yardımıyla adalara gelip orada yabanî sığır avlama amacıyla kalan ve 1828’de adalar üzerinde bir yerleşim inşâ eden kişiydi.

     1833 yılında İngilizler adaları işgal ettiler ve bir daha oradan çıkartılamadılar.

     1862’de Río de la Plata Birleşik Eyaletleri ve Arjantin Konfederasyonu’nun halefi olarak kurulan yeni devlet Arjantin Cumhuriyeti, kurulduğu tarihten başlayarak İkinci Dünya Savaşı (1939 – 45)’nın başlangıcına kadar İngiltere ile iyi ilişkiler sürdürdü aslında ve bu dönemde sadece dolaylı olarak Falkland Adaları’nı talep ediyordu. 1941’de – Cihan Harbi sürerken – adalar resmî bir belgede, 1849’dan bu yana ilk kez bahse konu oldu. Bu savaş sırasında iki devlet arasındaki ilişki belirgin bir şekilde soğudu, çünkü Londra’nın baskısına rağmen Arjantin savaşta sonuna kadar neredeyse tarafsız kaldı.

     Ancak savaştan ve Birleşmiş Milletler (BM)’in kuruluşundan sonra Arjantin, 1960’ların başlarında dünyanın sömürgeleştirilmesine ilişkin tartışmada Falkland Adaları ile ilgili olarak daha aktif bir tutum almaya başladı. Bununla birlikte, Falkland Adaları’nın yaklaşık 1900 kişilik sakinleri kesinlikle Arjantin egemenliğine girmeyi reddetti.

     Falkland Adaları üzerindeki egemenlik sorunu 1964’te BM’de Sömürge Sorunları Komisyonu’nun gündemine geldi. Arjantin, adaların 12 bin km uzaklıktaki bir devlette olmasını hazmedemiyordu. Falkland Adaları’nın İngiltere tarafından sömürüldüğünü iddiâ ediyordu. Arjantinliler’e göre, Malvinas olarak bilinen adalar Arjantin’in bir parçasıydı. Adaların Güney Amerika’ya coğrafî yakınlığı vardı. Arjantin, İspanya’nın halefi olduğunu ileri sürüyordu. Dolayısıyla İngiltere adalar üzerindeki hükümranlığı Arjantin’e devretmeli, yönetimi belirli bir anlaşmaya uygun olarak sürdürmeliydi. İngiltere (Birleşik Krallık) ise adada yaşayan Büyük Britanya asıllıların isteklerine aykırı olduğundan, böyle bir düzenlemeye gidemiyordu. İngiltere 1833’ten beri adalar üzerinde “işgal ve yönetimi” sürdürdüğünü ve BM Antlaşması’nın 1. maddesine göre Falklandlılar’a “self-determinasyon” ilkesinin uygulanması gerektiğini ileri sürüyordu. Britanya’ya göre Falkland Adaları Arjantin’in yönetim ve denetimine geçerse sömürge durumu sona ermeyecek, tam tersine başlayacaktı. Sakinlerin kendi kaderini tayin hakkını vurgulayan BM Şartı’nın 73. maddesine istinaden, o zamanki BM İngiliz temsilcisi Hugh Mackintosh Foot (1907 – 90), Ağustos 1964’teki BM Genel Kurulu’ndan önce Falkland Adaları üzerindeki Arjantin iddiâlarını reddetti. Kısa bir süre sonra, Aralık 1965’te, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İngiltere ve Arjantin’in adalar üzerinde hemen müzakerelere başlaması ve soruna barışçıl bir çözüm bulması yönünde bir karar (BM’nin 2065 Sayılı Kararı) çağrısında bulundu.

     Bunlar belki de sadece görünürdeki nedenlerdi. 1960’lardan bu yana, Falkland (Malvin) Adaları’nın yanı başındaki Antarktika’da zengin petrol rezervlerinin bulunduğundan bahsedilmesi sürekli tartışma yaratıyordu. Başta İngiltere olmak üzere pekçok devlet, Antarktika’ya yakın adaları ele geçirmeye çalışmıştı. Adalara ilişkin tartışmalar bunun en bilinen örneğiydi. Her ne kadar çevre antlaşmaları nedeniyle Antarktika civarında madencilik, petrol ve gaz sondaj faaliyetleri yürütülemese de antlaşmaların yakın gelecekte gözden geçirilme ihtimali, yer kapma manevralarına sebep olmuştu.

     Talebi takiben Büyük Britanya ve Arjantin, adaların geleceği hakkında 1965 yılından itibaren müzakere etmeye başladı. Ancak 17 yıl sonra savaşın patlak vermesine kadar hiçbir anlaşmaya varılamadı.

     Bir Peronist grup, Eylül 1966’da bir Douglas DC – 4 tipi uçağı kaçırıp adaların başkenti Port Stanley’e (şimdiki ismi sadece Stanley, Arjantin haritalarındaki İspanyolca ismi Puerto Argentino) kaçırdıktan sonra Falkland Adaları’nı hemen Arjantin’e teslim olmaya zorlamak için iki İngiliz yetkiliyi rehin aldı. Görüşmeler geçici olarak kesintiye uğradı. Daha sonra İngilizler adaları daha iyi “korumak” için Port Stanley’e 45 kişilik küçük bir askerî grup yerleştirdi.

     1968 yılında Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Alun Arthur Gwynne Jones Chalfont (1919 – 2020) Falkland Adaları’nı ve hatta Arjantin’i ziyaret etti. Adaların sakinleri üzerinde bir kamuoyu araştırması yapan Chalfont, Falkland Adaları halkının İngiliz kalmak istediğini yineledi, ancak Arjantin iddiâsında ısrar etti. Böylece sorunu çözmeden (silahlı) bir çatışma çıkacağından korkuluyordu. Artan muhalefete rağmen, İngiltere Dışişleri Bakanı Robert Michael Maitland Stewart (1906 – 90) ve Arjantin Dışişleri Bakanı Nicanor Costa Méndez (1922 – 92), aynı yıl bir mutabakata vardı. Mutabakata göre, Falkland Adaları sakinlerinin “en iyi yararına” olacak şekilde, İngiltere hükûmeti tarafından henüz belirlenmemiş bir tarihte ve “ileriki bir zamanda”, İngiltere adalardaki egemenliğini Arjantin’e devredecekti.

     O gelişmeden sonra, adaların esas olarak koyun ve yüne dayanan ekonomik durumu bozulmaya başladı. İngiliz hükûmeti ve daha sonra adaların çoğuna sahip olan dokuz büyük toprak sahibi, adaların “25 yıl içinde” Arjantin’e devredileceğini beklediğinden, ne hükûmet ne de özel girişimciler Falkland Adaları’na yatırım yapmak istemediler. 1971 yılında, kesilmesi gereken haftalık Montevideo nakliye bağlantısı için sübvansiyonları keserek, İngiliz hükûmeti nihayet adalardaki havayolu ulaşımı için Arjantin ile bir havacılık anlaşmasına varmayı başardı. Sonuç olarak, devlete ait Arjantin havayolu şirketi Líneas Aéreas del Estado (LADE), anakara bağlantısını devraldı, ancak Arjantin ile Falkland (Malvin) Adaları arasındaki uçuşları bir “iç uçuş” olarak kabul etti ve yolcuları, ada sakinlerini Arjantin vatandaşı (İngiliz hükûmetinin de zımnen kabul ettiği) olarak tanımlayan özel bir Arjantin kimlik kartını kabul etmeye zorladı. Bu uygulama daha doğrusu dayatma en azından ada sakinleri için büyük bir sıkıntıydı ve hem Buenos Aires’e hem de Londra’daki hükûmete olan güvensizliklerini arttırdı. Sorunlar bununla da bitmedi. Aynı zamanda İngiliz hükûmeti adalarda yol yapmayı, Port Stanley Limanı’nı modernleştirmeyi veya adalarda modern uçaklara uygun bir havaalanı inşâ etmeyi reddetti. Arjantinliler daha sonra bu görevi savunma bütçelerinden karşıladılar ve 1972’de modern Puerto Argentino (Stanley) Havaalanı’nı inşâ ettiler.

     1975’ten sonra iki ülkenin siyasal hayatında çok önemli gelişmeler yaşandı. Arjantin’de 1976 yılında askerî darbe ile iktidarı ele geçiren askerî cunta yönetimi ülkede bir baskı rejimi kurdu. Parlamento, siyasî partiler ve sivil toplum kuruluşları kapatıldı. Bunun doğal sonucu olarak ülke ekonomik bunalıma girdi. General Jorge Rafael Videla (1925 – 2013) yönetimindeki cunta yönetimi içteki karışıklığı bertaraf etmek adına kamuoyunun dikkatini yıllardır üzerinde hak iddiâ edilen kadim soruna, Falkland (Malvin) Adaları’na çekmiştir. Ülkedeki milliyetçi duyguların zirve noktasına tırmandırılmasıyla darbenin getirdiği iç karışıklıklar unutturulmaya çalışılmıştır. İngiltere de aynı şekilde o yıllarda çok sıkıntılı bir durumdaydı. Büyük Britanya Başbakanı ve “Demir Leydi” lakabıyla anılan Margaret Hilda Thatcher (1925 – 2013), ülkesinde giderek artan enflasyon oranları ile artan ekonomik sıkıntıların iktidarına olan desteği azaltmasını iyi okumuş ve Falkland Adaları’nı büyük bir devlet meselesi ve Britanya’nın “onur mücadelesi” haline getirmiştir. Velhasıl her iki ülkede de ceberrut iktidarlar içteki muhalefeti ve huzursuzluğu dizginlemek için dikkatleri “dış tehlikelere” çekmiş, halka milliyetçilik pompalayarak iktidarını sürdürmeye çalışmış, bunun neticesinde de yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği bir savaşın adım adım temelleri atılmıştır.

     Darbe döneminin son demlerini yaşayan ve demokrasi taleplerinin gür bir sesle dile getirildiği günlerde, Arjantin’in yönetimini elinde bulunduran Leopoldo Fortunato Galtieri Castelli (1926 – 2003) cuntası, Falkland (Malvin) Adaları’nın ülkenin bir parçası olduğunu hiddetle savundu. İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ise görünürdeki nedenlerin yanısıra 1983 seçimlerini de düşünerek Falkland (Malvin) Adaları’na ilişkin söylemini sertleştirdi.

     19 Mart 1982 tarihinde Falkland Adaları yakınlarında yer alan Güney Georgia Adası’na ayak basan Arjantin kuvvetleri adayı ele geçirdi. 2 Nisan günü de savaş Falkland Adaları’na yöneldi ve Arjantin birlikleri “Rosario Operasyonu” adını verdikleri bir harekatla Falkland Adaları’na çıkmaya başladılar. Ertesi gün, 3 Nisan, İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher şu açıklamayı yaptı: “Arjantin’le ilişkilerimizde gerilim son günlerde doruk noktaya ulaşmıştı. Falkland Adaları’nı işgal eden Arjantin’e, hazırlıklar tamamlanınca büyük bir askerî güç gönderilecek.”

     İngiliz halkından önemli oranda destek alan Thatcher’ın bahsettiği hazırlık, 27 bin asker ve 120 gemiydi. Büyük Britanya hükûmeti 5 Nisan günü harp filosunu bölgeye yolladı ve böylece savaş başladı. İngilizler’in bölgeye askerî gücünü göndermesiyle savaş resmen başlamış oldu.

     Arjantinliler’in takımadaları kazanmasını önlemek için Margaret Thatcher hükûmeti, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük askerî gücü seferber etti. Çatışma, Pasifik Savaşı (1937 – 45)’ndan bu yana ilk deniz savaşına da yol açtı.

     25 – 26 Nisan günlerinde Britanya birlikleri Güney Georgia Adası’nı ele geçirince, Falkland Adaları’ndaki Arjantin birlikleri komutanı teslim oldu.

     4 Mayıs günü de Arjantin’in iki “Super Etendart” savaş uçağı saat 14:00 sularında Falkland (Malvin) Adaları’na doğru yol alan İngiliz savaş gemilerine birer Exocet füzesi attılar. Bir füze hedefi vuramadı ama diğeri İngilizler’in en önemli destroyerlerinden H.M.S. Sheffield’i vurdu. Füze geminin tam ortasına isabet kaydederek gemiyi batırdı.

     Atılan ilk 4 Exocet’ten üçü hedeflerini vurmuş ve 2 İngiliz gemisi batırılmıştı. İngilizler’in kaybı her geçen gün daha da artıyordu. İngilizler, ilerleyen günlerde 4 gemi, 2 fırkateyn, 1 yük gemisi ve 1 destroyer daha kaybetti. Arjantin’i burada öne çıkartan en büyük gücü “Super Etendard” uçaklarından attığı Exocet füzeleriydi. Ancak zamanla Exocet füzeleri hedefleri vuramıyordu. İngilizler’in mağlubiyet olasılığı, Fransa’nın İngilizler’e füzelere karşı savunma konusunda teknik bilgi vermesi ve Arjantinliler’in yeni füzeler elde etmesine mani olmak için sağladığı destek sayesinde önlendi.

     İngiltere, uluslararası kamuoyundan aldığı yoğun destek sayesinde savaşın seyrini kendi lehine çevirmeyi başarmıştır. Britanya, BM ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)’nda büyük diplomatik destek gördü; Arjantin’e ekonomik zorlama tedbirleri uygulandı. ABD ve Fransa’dan lojistik ve ikmal, BM ve AET’den diplomatik destek sağlayan ve NATO’dan da olağanüstü askerî destek gören İngiltere savaşı kazanmıştır.

     74 gün süren ve 20 Haziran 1982 tarihinde kesin olarak biten savaşta, İngiltere’nin 258, Arjantin’in 649 askeri ölmüştür.

     Ancak Arjantin’in savaşı kaybetmesi Arjantin için hayırlı olmuştur. Savaşın sonucu, Arjantin’deki askerî cuntanın devrilmesine ve demokratik sistemin yeniden işlerlik kazanmasına yol açtı. Falkland (Malvin) yenilgisinin ardından Videla cuntası 1983’te ülke yönetiminden çekilirken, demokrasiye geçilir geçilmez darbecilerin tamamı hapse mahkûm edildi. Arjantin, diktatörlükten demokrasiye geçti.

     Falkland Savaşı’yla istediğini elde eden İngiltere’de ise bir yıl sonraki seçimleri açık ara kazanan Thatcher, 1980’lerde etkin siyasî bir aktör hâline geldi ve “Demir Lady” lakabını aldı. Margaret Thatcher, 1983 seçimlerini kazanmasının ardından Falkland Adaları’nı ziyaret etti.

     Falkland (Malvin) Savaşı, İngiltere ile Arjantin arasındaki anlaşmazlığı çözmedi. Falkland (Malvin) ve Georgia Adaları, İngiltere hâkimiyetinde kalmasına rağmen Arjantin, tarihî söyleminden vazgeçmedi. İki ülke de adalara dair hak iddiâsını ve taleplerini dillendirmeyi bugün de sürdürüyor.

     Her iki ülke 1990’a kadar diplomatik ilişkileri kestiler. Arjantin ile İngiltere arasındaki ilişkiler, 1989 yılında iki ülke hükûmeti tarafından İspanya’nın başkenti Madrid’de düzenlenen toplantıda yayınladıkları ortak bildiri ile yeniden onarılmaya başlandı.

     Ancak iki ülke de adalar üzerindeki iddiâlarından vazgeçmediler ve vazgeçmiş de değiller. Hatta 1994 yılında Arjantin devleti, “Islas Malvinas (Falkland Adaları), Arjantin Cumhuriyeti topraklarıdır” maddesini bizzat Arjantin Anayasası’na yazdırdı.

     Birleşmiş Milletler (BM) Örgütü ise, çevredeki sularıyla birlikte üç takımadayı “tartışmalı bölgeler” olarak görmeye devam ediyor.

     Savaşın en ilginç türevi de, ideolojik terminolojiye kazandırılan teolojik “Tanrı’nın eli” (İngilizce “Hand of God”, İspanyolca “Mano de Dios”) kavramıydı.

     Savaşı kazandıktan sonra, İngiliz televizyonları adalarda yaşayan sakinlerin görüşlerini alan yayınlar yaptılar. Falkland (Malvin) Adaları’nda yaşayan İngilizler, “Savaşta bize Tanrı’nın eli yardım etti, Tanrı’nın elini yakından hissettik” diyorlardı. İngiliz televizyonları bunları iştahla yayınlayarak bütün dünyaya izlettirdiler. İngiltere’deki gazeteler de hemen her gün “Tanrı’nın eli” üzerine haberler ve yazılar yazıyorlardı.

     İngiliz medyasının bu “Tanrı’nın eli” metaforu Arjantinliler’in kanına çok dokunmuştu. Bunu asla unutmadılar.

     Falkland (Malvinas) Savaşı ve 1982 FIFA Dünya Kupası bittikten sonra, Diego Armando Maradona, Avrupa’nın yolunu tuttu.

     İspanya’da düzenlenen 1982 Dünya Kupası’nda kendisini izleyen Katalon ekibi ve bir dünya devi olan FC Barcelona, rekor bir transfer ücretiyle Maradona’yı renklerine bağladı.

     Maradona niçin FC Barcelona takımını tercih etti?

     Çünkü FC Barcelona, “Més que un club”, yani “Bir kulüpten daha fazlası”dır. FC Barcelona, çatır çatır bağımsızlık isteyen ve bunu her fırsatta dile getirmekten de imtinâ etmeyen Katalonya’nın millî takımı gibi görülür.

     İspanya Futbol Ligi (La Liga)’nde FC Barcelona ile Real Madrid arasındaki rekabet sadece etnik değil, aynı zamanda ideolojiktir. “El Clásico” olarak adlandırılan FC Barcelona – Real Madrid ezelî rekabeti, İspanya İç Savaşı (1936 – 39) esnasında siyasî boyut kazanmış, Katalonlar ile Kastilyalılar arasında kültürel ve siyasî gerilimlerin sembolü olmuştur. O günden bu yana FC Barcelona futbol takımı “rejime karşı muhalefeti” ve “devrimci çizgiyi”, Real Madrid futbol takımı ise “baskıcı merkezî otoriteyi” ve “faşist rejimi” sembolize etmektedir. Real Madrid “Kral’ın takımı”dır; FC Barcelona ise “Proleterya”nın, “Mustaz’âflar”ın, “Yalınayaklılar”ın takımı.

     FC Barcelona’nın maçlarında, özellikle de Real Madrid maçlarında, Barcelonalı taraftarlar tribünde devâsâ büyüklükte şu pankartı açarlar: “Barcelona İspanya Değil Katalonya’dır”.

     Başkenti Barcelona şehri olan Katalonya bölgesinde, etiketinin üzerinde Katalonca’sı da yazılı olmayan herhangi bir gıda ürününün dahi satılma şansı yoktur. Katalonya’daki marketler, etiketinde Katalonca olmayan bir ürünü değil müşteriye satmak, dükkândan içeri bile sokmazlar. Bunun içindir ki, dünyanın başka bir ülkesindeki bir üretici firma bile, Katalonya pazarına mal satabilmek için ürettiği ürünün etiketi üzerinde İngilizce ve İspanyolca’sını yazdığı gibi Katalonca’sını da yazar. Yazmazsa; malını sokturmazlar o bölgeye.

     Arjantin’deki 7 yıllık askerî cunta rejimi, 30 Ekim 1983 tarihine kadar sürdü.

    İnsan hakları örgütlerinin raporlarına göre 1976 – 83 diktatörlüğü sırasında çoğunluğu rejim karşıtı 30 bin Arjantinli kayboldu. Diktatörlük döneminde hamile kadınları öldürmek, kendilerini “Batılı ve Hristiyan” olarak tanımlayan ordu mesupları tarafından yasaklanmıştı. Bunun yerine hamile aktivistleri doğurana kadar ellerinde tutup doğumdan sonra öldürüyorlar; doğan bebekler de yetiştirilmek üzere çocuksuz ordu mensuplarına veriliyordu. Bu yolla rejim düşmanlarını tamamen imhâ edeceklerine inanıyorlardı. Bu şekilde yaklaşık 500 bebek, öz ailelerinden koparılıp ordu mensuplarınca yetiştirildi.

     1976 darbesi sırasında işlenen suçlar Arjantin’da derin izler bıraktı. Üzerinden 45 yıl geçmesine rağmen ülke hâlâ yaralarını sarmaya çalışıyor. Son 10 yılda 600’den fazla ordu yetkilisi insanlık suçu işledikleri için tutuklanırken, 1000’den fazlası hakkında dâvâ açıldı. Fakat Arjantin’de adaletin sağlanması için süre giderek daralıyor. Diktatörlük zamanında katliâmlara katılanların 227’si ölürken birçoğu 90’lı yaşlarına ulaştı bile.

     Örneğin 1970’lerin sonunda başkent Buenos Aires’e 200 km uzaktaki Parana Delta’sının farklı adalarında çalışan bir görgü tanığı, o günlerde tanık olduklarını şöyle anlatıyordu: “Askerî uçakların, bölgeye garip paketler attıklarını hatırlıyorum. İçlerinde ne vardı bilmiyordum. Sonra bu paketlerin, nehir kenarlarında sürüklendiğini gördüm. Birini açtığımda ödüm patladı. Paketlerin içinde cesetler vardı.”

     Bu kan donduran olaylar, 1976 – 83 yılları arasındaki faşist askerî cunta döneminde yaşandı. Cunta, “Kirli Savaş” dönemi olarak bilinen o yıllarda siyasî muhaliflere karşı kanlı operasyonlar yürütüyordu. Resmî rakamlar, dönem içinde neredeyse 20 bin kişinin “kaybolduğunu” belirtirken, gerçek rakamın ise en az 30 bin olduğu tahmin ediliyor. Hükûmet dışı bir kuruluş olan Arjantin Adlî Antropoloji Ekibi şimdiye kadar 600’den az kişinin bulunup kimliklerinin belirlendiğini açıklıyor.

     Kayıplar, onyıllar boyunca Arjantin toplumunda, özellikle de kayıp aileleri üzerinde derin bir yara bıraktı. Tutuklananlar, benzer akıbetlerle karşılaştılar. Birçoğu evlerinden gece yarısında alınmış, gizli gözaltı merkezlerinde işkenceden geçirilmiş ve daha sonra cesetleri uçaklardan atılmıştı. Yıllar süren soruşturmaların ardından, bazı cesetlerin dinamitlerle tahrip edildiği, diğerlerinin bilinmeyen toplu mezarlara gömüldüğü, ancak çoğunluğunun uçaklardan Atlas Okyanusu’na atıldığı biliniyor.

     Askerî dikta, ölüm kamplarında Nazi dönemini hatırlatan yöntemlerle organize cinayetlere girişmişti. Doktorlar tarafından vücûtlarına sinir sistemini etkileyen sedatif enjekte edilen birçok muhalif, canlı canlı Atlas Okyanusu’nun dondurucu sularına atılmıştı.

     Darbenin ardından, Arjantin karakollarındaki tüm polisler ordu tarafından mülakata tabi tutuldu. Birçoğu bu dönemde insan hakları ihlallerine karıştıkları için mahkûm oldular.

     Birçok kişi konuşmaktan çekiniyordu, ancak üst düzey askerî yetkililerin yargılanıp tutuklanmaları, konuşmak isteyenlere gerekli cesareti vermişti.

     Hapisteyken dünyaya getirdikleri çocukları askerî dikta tarafından ellerinden alınan çocukların izlerini süren Mayıs Meydanı Anneleri (Beyaz Başörtülü Anneler)’nin de adalet arayışı sürüyor. Mayıs Meydanı Anneleri (Beyaz Başörtülü Anneler), bugüne dek 119 çocuğa ulaşabildi.

     Maradona’ya dönersek, o sırada İspanya – Katalonya’da, FC Barcelona takımında oynuyordu.

     Ama mutsuzdu. Serbest yaşayan, katı kurallara gelmeyen, futbolu bir meslek olarak değil bir hobi ve zevk olarak gören Maradona, katı disiplin kuralları olan FC Barcelona’da huzursuz günler geçiriyor. Hayatının bundan sonrasında başına en büyük sorun ve belaları açacak olan kokaine de bu yıllarda alışıyor.

     1983 yılında César Luis Menotti teknik direktörlüğünde Maradonalı FC Barcelona, Real Madrid’i eleyerek Copa del Rey’i, Athletic Bilbao’yu yenerek Supercopa de España’yı aldı. Ancak, Maradona’nın Barcelona macerası kısa sürdü. Athletic Bilbaolu oyuncu Andoni Goikoetxea ile mücadelesinde ayak bileği kırıldı ve futbol kariyeri tehlikeye girdi. Ama tedaviden sonra sahalara geri döndü. Sakatlık geçirmesine rağmen Maradona 58 maçta 38 gol attı. Ancak daha sonra kulübün başkanı Josep Lluís Núñez ile sık sık anlaşmazlık yaşadı.

     FC Barcelona, yıldız futbolcu Maradona’yı 1984 yılında satış listesine koyuyor. Dünyanın en büyük ve güçlü kulüpleri Maradona’yı istiyor. O, her kulübün almak istediği rüyâ bir oyuncu. Ama O’nu isteyen dünya devlerinin yanında, bir de mütevazi, ne uluslararası hatta ne de ulusal bir başarısı olan, parası da olmayan bir takım da var: İtalya’nın güneyindeki SSC Napoli takımı.

     Fakir bir ailenin çocuğu olan ve karakter olarak devrimci bir kişiliğe sahip Maradona’nın da gönlü SSC Napoli’den yanadır ama Napoli’nin ne anı şanı var, ne de Maradona’yı alacak parası.

     Napoli şehrinde halk Maradona’yı istiyor. Bütün şehir seferber oluyor. Yoksul Napoli halkı, cebinden arttırdığı paraları Maradona için fedâ ediyor, ekmeğinden suyundan kısarak Maradona için para topluyorlar. Ve tüm şehir halkının seferber olmasıyla, FC Barcelona’nın Maradona için istediği para 15 gün gibi kısa bir sürede toplanıyor.

     Ve Maradona çok az insana nasip olacak bu olağanüstü sevgi ve fedakârlığa olumlu karşılık vererek, 1984 yazında Napoli’nin yolunu tutuyor. Bir dünya yıldızı Maradona ama, o artık hiçbir uluslararası başarısı olmayan, İtalya’da bile şampiyonluğu ancak rüyâsında görebilecek mütevazi bir takımın, SSC Napoli’nin oyuncusu.

     Maradona niçin SSC Napoli takımını tercih etti?

     Çünkü SSC Napoli, faşist Kuzey İtalya’ya karşı sosyalist Güney İtalya’nın takımı. Zenginlere, kapitalistlere, faşistlere karşı fakirlerin, proleteryanın, ezilen mazlum kesimlerin takımı.

     Maradonalı SSC Napoli, İtalya Serie A’da ilk sezon 8., ikinci sezon 3. oldu. Maradona Napoli’de profesyonel kariyerinin zirvesine ulaştı. Kısa sürede taraftarların sevgilisi oldu ve takım en başarılı dönemini yaşadı.

     … ve 1986 FIFA Dünya Kupası.

     1986 yılındaki Dünya Kupası organizasyonu, 31 Mayıs – 29 Haziran 1986 tarihleri arasında Meksika’da düzenlendi.

     Falkland (Malvinas) Savaşı’ndan 4 yıl sonra, Meksika’da düzenlenen 1986 Dünya Kupası’nda, çeyrekfinalde Arjantin ile İngiltere rakip olunca, bütün dünya nefesini tutmaya başlamıştı. Zirâ bu iki ülke, iki düşman ülke idiler ve birbirlerine karşı yaptıkları savaş daha yeni bitmişti.

     Savaşın en ilginç türevi de, ideolojik terminolojiye kazandırılan teolojik “Tanrı’nın eli” (İngilizce “Hand of God”, İspanyolca “Mano de Dios”) kavramıydı.

     Savaşı kazandıktan sonra, İngiliz televizyonları adalarda yaşayan sakinlerin görüşlerini alan yayınlar yaptılar. Falkland (Malvin) Adaları’nda yaşayan İngilizler, “Savaşta bize Tanrı’nın eli yardım etti, Tanrı’nın elini yakından hissettik” diyorlardı. İngiliz televizyonları bunları iştahla yayınlayarak bütün dünyaya izlettirdiler. İngiltere’deki gazeteler de hemen her gün “Tanrı’nın eli” üzerine haberler ve yazılar yazıyorlardı.

     İngiliz medyasının bu “Tanrı’nın eli” metaforu Arjantinliler’in kanına çok dokunmuştu. Bunu asla unutmadılar.

     Ve tam 4 sene sonra, buna mükemmel bir cevap verdiler. İngilizler’in kendilerine referans yaptıkları “Tanrı’nın eli”, tam 4 sene sonra tokat olup İngilizler’in suratına çarpıyordu.

     1986 FIFA Dünya Kupası, Çeyrekfinal…

     22 Haziran 1986 günü Meksika’nın başkenti Ciudad de México’daki Aztek Stadı’nda oynanan maçta tribünlerde 114 bin 580 biletli seyirci oturuyor, maçı Tunuslu hakem Ali bin Nasır yönetiyordu.

     Arjantin, maçı efsane oyuncusu Diego Armando Maradona’nın attığı iki golle 2 – 1 kazandı. Arjantin yarıfinale çıkarken, İngiltere kupadan elendi.

     Maçtan sonra Maradona’nın her iki golü de bütün dünya tarafından hayretle izlendi. Birinci gol elle atıldığı için, ikinci gol de ustaca olduğu için.

     Maradona ilk golü elle atmıştı. Ama hakem farketmemiş, kafayla attığını zannedip golü vermişti. Maradona’nın ikinci golü ise ustalık işiydi. Tam 7 kişiyi tek başına çalımlayıp, 7 İngiliz oyuncuyu tespih tanesi gibi dizip en sonunda kaleciyi de çalımlayarak yıllarca unutulmayacak muhteşem bir gol atmıştı.

     Ancak maçtan sonra Maradona’nın kameralar karşısında yaptığı açıklamada söylediği söz, gollerden daha fazla konuşuldu. 4 yıldır İngilizler’in kullandığı metafora tokat gibi bir cevap vermiş, “ilahî adalet” yerini bulmuştu.

     Maçtan sonra kendisine mikrofon uzatan televizyonlar, O’nun elle attığı ilk golü sormuştu. Maradona şu tarihî cevabı verdi: “O el benim elim değildi. Tanrı’nın eliydi.”

     Yarıfinalde Arjantin’in rakibi Belçika idi ve Arjantin bu maçı da 2 – 0 kazarak finale yükseldi. Her iki gol de yine Diego Armando Maradona’dan.

     Final maçı Arjantin ile Almanya arasında oynanacaktı.

     Arjantin ile Almanya arasında oynanan 1986 Dünya Kupası Finali, 29 Haziran 1986 tarihinde başkent Ciudad de México’daki Aztek Stadı adlı stadda öğle vakti saat 12:00’de başladı. Tribünlerde 114 bin 600 biletli seyircinin izlediği maçta Brezilyalı hakem Romualdo Arppi Filho düdük çalıyordu.

     Maçın 23. dakikasında José Luis Brown, Arjantin’i 1 – 0 öne geçirdi ve karşılaşmanın ilk yarısı bu şekilde bitti. İkinci yarıya yine hızlı başlayan Arjantin, 56. dakikada Jorge Alberto Francisco Valdano’nun golüyle durumu 2 – 0 yaptı. Rakip başka bir ülke olsaydı herkes “Tamam, Arjantin bu işi bitirdi” diye düşünürdü, ama futbolu bilenler Almanya’yı da bilirdi ve hakem son düdüğü çalmadan Almanya oyunu bırakmazdı. Oyunun son 20 dakikasında birden şahlanan Almanya, önce 74. dakikada takım kaptanı Karl-Heinz Rummenigge ile skoru 2 – 1 yaptı. Ardından 81. dakikada Rudolf Völler’in golüyle Almanya 2 – 0 geriye düştüğü maçta 2 – 2’lik beraberliği yakaladı. Maçın sonlarına doğru herkes maçın uzatmaya gideceğini tahmin ederken güçlü Arjantin bir kez daha sahneye çıktı ve Jorge Luis Burruchaga, Arjantin’i 3 – 2 öne geçiren golü attı.

     Final maçını 3 – 2 kazanan Arjantin, tarihinde ikinci kez “Dünya Futbol Şampiyonu” oldu.

     Turnuva boyunca Arjantin’in 14 golünün 10’u Maradona’dan geldi veya O’nun asistiyle gerçekleşti. Dünya Kupası sonunda yapılan oylamayla “turnuvanın en iyi oyuncusu” seçilerek “Altın Top” ödülünü aldı. Azteca Stadyumu’nun girişine heykeli dikildi.

     1986 yılı, Arjantin için bir “altın yıl” olmuştu: Arjantinliler hem İngilizler’in 4 yıl önceki Falkland (Malvinas) Savaşı’nın akabinde kullandıkları “Tanrı’nın Eli” metaforunun intikamını mükemmel bir şekilde ve filozofça almış, hem de Dünya Kupası’nı kazanmışlardı.

     Dünya Kupası’ndan sonra İtalya’ya, Napoli’ye dönen Maradona’yı Napoli halkı sanki kendileri dünya şampiyonu olmuş gibi coşkuyla karşıladılar.

     Napoli’de gazeteciler O’na Dünya Kupası’nda İngiltere’ye elle attığı golü sordular, “Pişman mısınız? İngiltere’ye elle gol attığınız için vicdan azabı çekiyor musunuz?” Maradona tarihe geçecek şu cevabı verdi: “Hayır, asla! Hırsızın malını çalmak, günâh değildir. Bilakis, hırsızı soyarsan, Tanrı senin 100 yıllık günâhlarını affeder.”

     Ne muhteşem bir cevap, ne kadar da asil bir söz, Allah’ım!..

     Maradona’nın bu harikulade açıklaması büyük sempati oluşturdu, hatta Napoli’deki kiliseler ve papazlar da bir açıklama yaparak Maradona’nın bu söylediklerini dînî olarak desteklediklerini ilan ettiler.

     Maradona Arjantin’i şampiyon yapar da, O’na kucak açan, O’na kalbini, yüreğini açan Napoli’yi ihmal eder mi?

     Maradona önderliğindeki SSC Napoli takımı, kimsenin hayâl bile edemeyeceği olayı gerçekleştirdi ve Napoli 1986 – 87 sezonunda İtalya Şampiyonu oldu.

     İnanılmaz denilen şey gerçekleşmişti. O gün Napoli’de “resmî tatil” ilan ediliyor, ertesi gün okullar kapanıyor ve kutlamalar nedeniyle hiçbir esnaf kepenkleri kaldırmıyor.

     Napoli halkı, Napoli Şehir Mezarlığı’na, orada yatmakta olan Napolili ölülere mesaj niyetine şu pankartı asıyor:

     “Neler kaçırdığınızı bir bilseydiniz!”

     Fakat ertesi gün uyandıklarında, o pankartın oradan atıldığını ve yerine başka bir pankartın asılı olduğunu gördüler. Pankartta şunlar yazılıydı:

     “Kaçırdığımızı nerden biliyorsunuz?”

     Ölüler cevap vermişti…

     Bir sonraki sezon, 1987 – 88, SSC Napoli aynı ligi ikinci sırada bitiriyor. Maradona Serie A’da gol kralı oluyor. Ama ondan sonraki sezon, 1988 – 89, daha da inanılmaz olan gerçekleşiyor ve Maradonalı Napoli uluslararası bir başarıya da imza atarak tarihinde ilk kez UEFA Kupası’nı kazanıyor.

     “Proleter” Güney İtalya takımı SSC Napoli’yi durduramayan “faşist” Kuzey İtalya takımları AC Milan ve İnter Milan, Napoli’yi durdurabilmek için flaş transferlere imza atıyorlar: O dönem Hollanda futbolunun dünya yıldızları olan ve Hollanda’ya 1988 UEFA Avrupa Kupası’nı kazandıran Marcel van Basten’ler, Ruud Dil Gullit’ler, Franklin Edmundo Rijkaard’lar AC Milan’ın yolunu tutarken, Belçika futbolunun efsane ismi Vincenzo Deniele Enzo Scifo ve Almanya futbolunun efsane isimleri Andreas Brehme ile Lothar Herbert Matthäus da İnter Milan’ın yolunu tutuyor. Bütün bunlar, Maradona’yı ve Napoli’yi durdurabilmek için.

     Ancak bu üç “Hollanda peyniri” artı iki “Alman sosisi” artı bir “Belçika reçeli” de bir tane “Arjantin bifteği”ni durduramıyor. Maradona tek başına hepsinin hakkından geliyor ve SSC Napoli, 1989 – 90 sezonunda ikinci kez İtalya Şampiyonu oluyor.

     Maradona artık Napoli’de gerçek bir kahraman. Şehre heykelleri dikiliyor. Hatta Napoli’de Maradona Kilisesi adında bir kilise dahi açılıyor ve kilisenin binlerce üyesi var.

     Aynı Maradona, o yıllarda bir gün Roma’ya gitti, Vatikan’ı gezdi. Orada Katolikler’in ruhanî lideri Papa II. Ioannes Paulus ya da gerçek adıyla Karol Józef Wojtyła (1920 – 2005) ile tartıştı.

     Napoli’ye dönüşünde, kendisine Papa’yla niçin tartıştığını sordular. Şu tarihî açıklamayı yaptı, Maradona: “Evet, Papa’ya karşı çıktığım doğru. Neden mi? Vatikan’a gittiğimde oradaki çatıların saf altından olduğunu gördüm. Sonra da Papa’nın vaazını dinledim. Diyordu ki, ‘Kilise, yeryüzündeki tüm fakir çocuklar için üzüntü duyuyor.’ Külahıma anlat!”

     İşte böylesine muhteşem ve asil bir insandı, Maradona.

     … ve 1990 FIFA Dünya Kupası.

     1990 yılındaki Dünya Kupası organizasyonu, 8 Haziran – 8 Temmuz 1990 tarihleri arasında İtalya’da düzenlendi.

     Maradona için en dramatik eşleşme ise, yarıfinaldeki İtalya – Arjantin eşleşmesiydi ve üstelik maç Napoli’deydi.

     Yıllardır top koşturduğu, tarihî başarılara imza attığı Napoli’deki San Paolo Stadı’nda, evsahibi İtalya’ya karşı oynayacaktı, Maradona.

     Maradona, maçtan bir gün önce basının karşısına çıkıp Napoli halkına şöyle sesleniyordu: “364 gün İtalya’yı destekleyebilirsiniz ama yarın beni destekleyin.”

     Napoli halkı O’nun dediğini gerçekten yapıyor ve kendi ülkelerine karşı Maradona’yı destekliyor. Dünya tarihinde eşine az rastlanır bir olay bu. Tribünlerdeki 59 bin 978 kişi, hep birden Arjantin’i destekliyor. Hem Arjantin tribünleri hem İtalyan tribünleri maçta Arjantin’i tutuyor. İtalya millî takımı, kendi ülkesinde deplasman takımı muamelesi görüyor.

     İşte Maradona’nın büyüklüğü bu! Maradona’yı Maradona yapan bu!

     Karşılaşma 1 – 1 berabere bitiyor. Maç uzatmaya gidiyor ama uzatma dakikalarında gol sesi çıkmayınca penaltı atışlarına geçiliyor. Penaltı atışlarında 4 – 3 galip gelen Arjantin finale yükselen taraf oluyor.

     İtalya adetâ deprem yaşıyor. Napoli halkı tümden “vatan haini” ilan ediliyor. Maçtan sonra yaptıkları açıklamada, İtalyan futbolcu Paolo Cesare Maldini – ki AC Milan oyuncusudur – şunları söylüyordu: “Bu maç Napoli dışında İtalya’nın hangi şehrinde oynansaydı biz kazanırdık. Ama Napoli’de kazanmamız mümkün değildi, çünkü Buenos Aires’te oynuyor gibiydik.”

     Maradona kaptanlığındaki Arjantin, 1990 FIFA Dünya Kupası’nda finalist oldu ancak finalde Almanya’ya 1 – 0 yenildiler. Kader bu ya, golü de penaltıdan Inter Milan oyuncusu Andreas Brehme attı.

     İtalya’da yaşadığı süre boyunca Maradona’nın kişisel sorunları arttı. Ayak bileğinden geçirdiği bir sakatlık O’nun performansını etkiledi. Stresten kokain kullanmaya başladı ve kaybettiği maçlar ve turnuvalardan dolayı kulüp tarafından 70.000 $ para cezası aldı. Kokain ve uyuşturucu testlerinde başarısız olan Maradona 15 ay futboldan men edildikten sonra 1992 yılında Napoli’den ayrıldı.

      Daha sonra Maradona’nın Napoli’deki başarılarının şerefine giydiği 10 numaralı forma emekliye ayrıldı.

     İspanya’dan FC Sevilla’ya gitti ve bir yıl orada oynadı.

     1993 yılında Arjantin’e döndü ve Club Atlético Newell’s Old Boys’a transfer oldu.

     1994 FIFA Dünya Kupası’nda sadece iki maçta oynadı. Yunanistan’a bir gol attı. Maç sonrasında kendisine yapılan doping testinde başarısız olan Maradona evine gönderildi. Maradona otobiyografisinde dopingin çıkmasının nedeninin antrenörünün verdiği “rip fuel” adlı bir güç içeceği olduğunu savundu. Antrenörü ise farkında olmadan farklı bir kimyasal verdiğini söyledi. Arjantin o sene ikinci turda elendi.

     1995 yılında Boca Juniors’a geri döndü ve iki yıl orada oynadı.

     Diego Maradona, Arjantin millî takımı ile çıktığı 91 maçta 34 gol attı.

     Maradona futbolu bıraktıktan sonra, çeşitli takımlarda teknik direktörlük yaptı. Hatta 2008 – 10 yılları arasında Arjantin millî takımının başındaydı. 2010 FIFA Dünya Kupası’nda Arjantin’in başında Diego Armando Maradona vardı. Arjantin çeyrekfinalde Almanya’ya 4 – 0 yenilerek elendi. Yenilgiden sonra Maradona, Arjantin teknik direktörlüğü geleceği hakkında “Yarın bırakabilirim” dedi.

     Futbolcu olarak harikalar yaratan ve ismini tarihe altın harflerle yazdıran Maradona, teknik direktör olarak pek başarılı olamadı. Esasında O’nun futbolculuk dışındaki tüm hayatı başarısızlıkla geçmişti. Ama başarılı olduğu tek alan olan futbolculuk alanında dünyanın bir numarası idi.

     * * *

     Bu boyu küçük ama ismi büyük harika adam, hayata gözlerini yumdu.

     Diego Armando Maradona vefat etti. O artık yok.

     Arjantin Futbol Federasyonu (AFA), yaptığı açıklamada Maradona’nın ölümünü doğruladı. AFA Başkanı Claudio Fabián Tapia, derin bir üzüntü içinde olduğunu belirterek, “Her zaman kalbimizde olacaksın” ifadelerini kullandı.

     Yine dünya futbolunun gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden biri olan Brezilyalı eski efsane futbolcu Pelé ya da gerçek adıyla Edson Arantes do Nascimento, Maradona’nın vefatının ardından yaptığı açıklamada, “Dostları bu şekilde kaybetmek üzücü. Bir gün gökyüzünde birlikte bir topa vuracağımız kesin” dedi. 

     Arjantin’de 3 gün ulusal yas ilan edildi. İtalya’nın Napoli şehrinde de aynı şekilde yas ilan edildi.

     O benim çocukluktan gençliğe geçerkenki ergenlik dönemimin kahramanıydı.

     O’na olan hayranlığımdan ötürü, Arjantin, her zaman için en çok görmek istediğim ülkelerden biri olmuştur. Bu hayâlim geçen yıl gerçekleşti. 19 – 28 Nisan 2019 tarihleri arasında Arjantin ve Uruguay’ı kapsayan 10 günlük muhteşem bir gezi gerçekleştirdik.

     Almanya’ya döndükten sonra “Seyahatname”nin 11. cildi olan Arjantin ve Uruguay gezisini kaleme almaya başladım. Ama daha “Arjantin ve Uruguay Seyahatnamesi” bitmeden, kahramanım Maradona’nın vefat edeceğini ve şu anda okumakta olduğunuz böyle bir makaleyi yazacağımı asla düşünmemiştim.

     Allah rahmetiyle muamele etsin. Mekânı Cennet olsun.

     Her fanî gibi Maradona da öldü ama bazı isimler ölümsüzdür. O hep kalbimizde yaşayacak.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     26 KASIM 2020

 

290 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir