Kısa Öykü: “Kıtlıktan Sonra Gelen Uyanış”

 

isediyani

Edebiyatçı – yazar Mehmet Şah Aslan, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

 

Kıtlıktan Sonra Gelen Uyanış

Mehmet Şah Aslan

     İlkbaharın sıcaklığını yeni yeni gösterdiği Yukarıovalı köyünde, köylüler heyecanla ve büyük bir özlemle Nevruz’un gelişini bekliyorlardı. Kışın üç ay süren soğukluğu ve hantallığı şimdi yerini sıcaklığa ve dinamikliğe bırakmak üzeredir. Baharın gelişiyle beraber doğa; özünde barındırmış olduğu nimetleri insanlara sunmak, onlara yaşamın döngüsü için farklı yollar göstermek istiyor adeta. Yeni yeni filizlenmiş ağaçlar, soğuk kış bölgelerini bırakıp konaklamaya gelen göçmen kuşların sesi,çiçeklerin kokusu ve renk cümbüşü insanı cezbetmekte. Binlerce yıl bu güzellikleri ve her yıl yenilenen eşsiz yenilikleri iyice soluyan bölge halkı, yılın üçyüzaltmışbeş günü içinde sadece bu güne “yeni gün” anlamında “nevruz” demiştir.

     Her yıl olduğu gibi bu yıl da Nevruz’dan bir gün önce bütün köy halkı çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç hep beraber akşam üzeri en yüksek dağa çıkıp sabahın ilk ışıklarıyla beraber Nevruz’u karşıladılar. Sadece Yukarıovalı köylüleri değil, kendilerine bu kültür aktarılan bütün yöre halkı binlerce yıllık bu geleneği en iyi şekilde yerine getirmeye çalışıyordu.

     Babasının tek çocuğu olan ve daha küçükken babasını Birinci Dünya Savaşı’nda kaybeden Hüseyin, Kejê ile böyle bir günde tanışmıştı. Kejê ilk başta Hüseyin’in teklifini maddî kaygılardan dolayı kabul etmese de Hüseyin’in akıllı oluşu ve dürüst kişiliği onu çok etkilemişti. Aslında Hüseyin’in babasından ona çok toprak kalmıştı. Ama Hüseyin’in babası ölünce o zamanın miri olan Ekrem Beg babasının malına el koyar. Ekrem Beg bir tek Hüseyin’in malına değil, nerde kimsesiz ve güçsüz biri varsa malına el koyuyordu. Çünkü Osmanlı Devleti zamanında ağa, mir, beg bölgede devletin temsilciliğini güdüyordu. Onlar da bu temsilcilikten istifade ederek bölge halkına hükmedip onları sömürüyorlardı. Ekrem Beg, Hüseyin’in babasının malını zimmetine geçirdiği gün, zavallı annesi karşı çıkmaya çalışsa da, Ekrem Beg her zaman yaptığı gibi adamlarıyla Berzê’ye haber gönderir, “Eğer oğlunun kellesini görmek istemiyorsan yerinde oturursun” der. Bunu duyan kadın büyük bir sessizliğe bürünür. Hüseyin, annesi Berzê’yi ve dayısı Çeto’yu, Kejê’nin babasının evine, onu istemeye gönderir. Kejê’nin babası seksenbeş yaşlarında, zamanında bölgenin en iyi medreselerinde eğitim almış bilgili bir insandır. Gündüzleri tarla ve bahçe işlerinde çalışır, akşamları da elinin altında bulunan ve eski zamanların tarihini ve edebiyatını yazan değerli yazarların kitaplarıyla meşgul olurdu. Kendisi seksenbeş yaşlarında olmasına rağmen hep enerjik bir yapısı vardı. Bu enerjinin kaynağını soranlara da toprakla uğraşmayı ve hep yanında taşımış olduğu “ney”i gösteriyordu, “Toprak benim bedenimi, ney ise ruhumun sağlıklı kalmasını sağlıyor” diyordu.

     Misafirlikte, geçen seneden kalma mis kokulu sütlü menengiç kahvesi içildikten sonra Kejê’nin babası onların geliş sebebini bilmesine rağmen yine de mütevaziliğini koruyarak, “Gelişiniz beni şereflendirdi, bizim halkımızın kadim geleneğinde misafirliğe yüce bir anlam atfedilir. Hatta denilir ki misafir evde evsahibine tokat dahi atsa ona karşı ses çıkartılmaz.” Onun bu sözüne oradakiler tebessümle karşılık verdi. Bir tek Berzê tebessüm etmiyordu. Çünkü eşinden tek çocuk olan, gecesini gündüzünü verdiği, ona hem annelik hem babalık hem de arkadaşlık ettiği biricik oğluna kız istemenin sevincini ve hüznünü birarada yaşıyordu. Hüseyin’in babasının ona karşı sadakati ve merhameti gözlerinin önüne geliyordu. Normalde yaşadığı toplumda kadının varlığının hiçbir kıymet-i harbiyesi yokken Hüseyin’in babası, var olan yaşantının aksine eşine eşlik ederek hayat meşgalesinde ona her türlü desteği sağlıyordu. Onun bu farklı kişilik yapısı Berzê’yi çok duygulandırmıştı, Hatta o kadar duygulanmıştı ki çekinmeseydi belki de hüngür hüngür ağlayacaktı oracıkta. Kejê’yi isteme mevzusunu Hüseyin’in dayısı Çeto, Hüseyin’i överek açtı, “Hüseyin, babasız büyümesine rağmen küçüklüğünden beri edebi, ahlakı ve çalışkanlığı kendine ilke edinmiş biridir. Yeğenimdir diye demiyorum, her zaman onun gibi bir çocuğa sahip olmak isterdim. Beş erkek çocuğum var, beşi de onun kadar yok” diyordu, “Sen güngörmüş, çok bilgilisin Renas dayı. Senin yanında sözü fazla uzatmak bizim haddimize değil.”

     Çeto’nun bu sözlerine karşılık Renas dayı gülümseyerek yanında bulunan Ahmed-i Xanî’nin “Mem u Zîn” adlı kitabını gösterip derin ve anlamlı bir şekilde, “Beko olmak da benim haddim değil” dedi. Orada bulunanlar Renas dayının bu sözünün ne anlama geldiğini bildiklerinden hemen fatihalar okunup dualar edildi. Tez zamanda da düğün işlemlerine başlandı. Bütün bu olanlardan haberdar olan Ekrem Beg, Hüseyin ile Kejê’nin evliliğine engel olmaya çalışmışsa da başarılı olamamıştı. Renas’a olan korkusundan olsa gerek bu hoşnutsuzluğunu açık açık dile getirmemişti. Çünkü Renas dayı, bir keresinde Ekrem Beg’in köylülerden o sene fazladan buğday almaya çalışması sonucu adamlarına başkaldırmış ve arkadaşlarının da ona iştirak etmesiyle başkaldırış büyük bir kavgaya dönüşmüştü. Bu durumdan faydalanan aşağı köylüler, tarlada bulunan sahipsiz buğdayları eşek ve katırlara yükleyerek hızlıca evlerine götürmüşlerdi. Aşağı köylülerin begi, Ekrem Beg ile arasında geçmişten beri süregelen husumetten dolayı kendi köylülerinin bu davranışına karşı sessiz kalmış, hatta içten içe sevinmişti. Onun için Ekrem Beg hem diğer beglerin “halkına kötü davranıyor” algısını oluşturmasını engelleyip itibarını düşünmesi hem de bir daha yüklü buğdaydan olmamak için Renas dayı ile ilişkilerini pek bozmak istemiyordu. Hatta adamlarını çift sürme ve buğday toplama zamanında Renas dayıya danışmaları konusunda tembihliyordu.

     Ekrem Beg sinsi bir şekilde, konağında hizmetçi olarak çalışan Arzu’yu Kejê’nin Hüseyin hakkındaki fikrini öğrenmek için gönderir. Arzu ve Kejê çocukluk arkadaşıdır. Zaten Arzu konağa gitmeyene kadar Kejê’nin kişilik yapısına yakın bir yapısı vardı. Konağa hizmetçi olarak gittikten sonra çok havalanmış, asilliğinden hiçbir şey kalmamıştı.

     Arzu, Kejê’yi koyunları sağarken görür ve yanına gider. Biraz sohbet ettikten sonra Arzu Kejê’ye, “Kız bula bula bu kimsesiz Hüseyin’i mi buldun? Sen ki güzellikte Sultan Mihrimah gibisin” dedi. Kejê onun bu sözlerine karşılık şöyle dedi: “Ne istiyorsun Arzu? Senin gibi olmamı mı istiyorsun? Senin gibi kendine yabancılaşmış ve dalkavukluğu…”

     Ekrem Beg’in Kejê’de gözü yok ama onun yapısında başkalarının mutluluğundan, insanların birbirlerine danışmalarından ve gençlerin birbirlerine olan aşkından rahatsız olmak vardı. Çünkü ona göre sadece kendisi mutlu olabilir, yalnız o doyabilir ve insanlar bir tek onun etrafında kümelenip ona danışabilir. Ekrem Beg’in sinsilik ve fırsatları kollamak konusunda üstüne kimse yoktur. Bir keresinde Osman’ın ikinci eşi olan ve Osman tarafından sürekli şiddete maruz kalan Cemile’ye, Osman’ı zehirleyip öldürmesi karşılığında kendisine yirmi dirhem altın vereceğini söyler. Çünkü Osman ölürse toprak Ekrem Beg’e kalacaktı. Bu teklif Cemile’nin hoşuna gitse de Cemile, Osman’ın zehirle ölebileceğine ihtimal vermediğinden Ekrem Beg’in bu teklifini reddeder.

     Günlerden bir gün – Nevruz kutlama dönüşlerinden bir hafta sonra – Yukarıovalı köylüleri büyük bir telaşa düştüler. Ekrem Beg’in zulmü ve onları sömürmesi zaten her günlerini cehenneme çevirmişken, bu sefer de Zazaca “Xela” dediğimiz kıtlık kendini göstermişti. O sene 20 Mart’tan sonra yağmur yağmamıştı. Oysa yağmurun buğdaylar için en bereketli olduğu zaman, tam da 20 Mart’tan Mayıs’ın ilk haftasına kadardır. Köyün büyükleri yağmur duası niyetiyle mezarlıkta türbesi bulunan ve ne zamandan beri orda yattığı dahi bilinmeyen şeyhin türbesinde mevlütlü yemek verip dua ettiler. Buna rağmen yağmur yağmadı.

     Bütün köylüler biraraya gelmiş bu durumun akıbetini kara kara düşünürken, Ekrem Beg adamlarını köye gönderip bu sene bege verilecek koyun hissesini arttırdığını, bu karara karşı çıkanın da bedelini canıyla ödeyeceğini bildirir. Köylülerin büyük bir kısmı ölüm lafı duyduğu gibi ödleri koptu. Az bir kısmı ise “Zaten Allah belamızı vermiş, bize nimetini eksiltmiş bir de bege fazladan koyun verirsek biz ne yiyip ne içeriz?” dediler. Bu duruma şikâyet, Ekrem Beg’in adamlarının umurunda dahi olmadı.

     Ertesi gün Ekrem Beg’in adamları koyunları toplamak üzere köye geldiler. Koyunları hızlıca üstü kapalı at arabalarına bindirdiklerinde kadınların ağlamaları, kuzuların melemesi, gençlerin bağırmalarıyla Ekrem Beg’in adamlarının öfkesi iç içe girdi. Ekrem Beg’in adamları koyunları götürür götürmez, başlarında Hüseyin’in olduğu bir grup genç Renas dayının evinde toplanır. Renas dayı artık yaşlılıktan dolayı çok bitkin duruma düşmüştü. Gençlerin geldiğini görünce bir ara yatağından doğrulmak istedi, başaramadığını anlayınca başını tekrar yastığa koydu. Gençlere, eliyle işaret ederek oturmalarını istedi. Gençler dertlerini Renas dayıya anlattı. Renas dayı onları dinleyip birkaç nasihatte bulunduktan sonra en son şunları söyledi: “Evlatlarım! Ben kendimi bilgiye ve öğrenmeye vermiş, hayattın güzelliklerini hep bu kaynaktan aramışım. Bütün kadim kitaplar hep iki şey için yazılmıştır: İyilik ve kötülük… Evlatlarım! Zulme rıza zulümdür. Zulme rıza göstermekle sorumluluktan kaçılmaz. Beg yalvarmaktan anlamaz, zaten yalvarmaktan anlasaydı beg olmazdı. Bizim bugün yapmamız gereken bize bahşedilmiş ve Ekrem Beg’in zorla el koyduklarını geri almaktır. Hüseyin oğlum, bu gece Tepeköyü’ne gidip sana vereceğim mektubu Ali Kevok’a vereceksin.”

     Ali Kevok, İran sınırından Osmanlı topraklarına silah taşıyan bir silah kaçakçısıydı. Hüseyin ve arkadaşları yanlarına mektubu da alarak gizli bir şekilde Tepeköyü’ne gittiler. Ali Kevok’u bulup ona durumu anlattıktan sonra mektubu Ali Kevok’a uzattılar. Ali Kevok mektubu okuduğu gibi Hüseyin’i ve arkadaşlarını köyün dışındaki teçhizat deposuna götürdü. Onların işine yarayan silahları tanıtıp teslim etti. Aynı gece Hüseyin ve arkadaşları gizli bir şekilde köyüne döndüler. Gece çok geç olduğundan sabah erken saatte buluşmak üzere evlerine çekildiler.

     Ertesi gün Ekrem Beg olacaklardan habersiz bir şekilde uyanıp konağın aşağısında bulunan ve köylülerin koyunlarının da olduğu çiftliğine gitti. Köylülerden alınmış koyunları gördüğü zaman sevinçten havalara uçuyordu. Tuhaf olan sanki koyunları zorla değil de yıllarca kendisine aitmiş gibi bakmasıydı. Hüseyin ve arkadaşları geceden belirlemiş oldukları yerde buluştular. Orada toplanan bütün gençlerin fikri aynıydı: Ekrem Beg’i öldürmek! Peki ama bu nasıl olacaktı? Doğduklarından beri Tanrı ile bütünselleştiren ve onlara öyle öğretilen Ekrem Beg’i bırakın öldürmeyi ona nasıl karşı çıkılacak?

     Bu ve bunun gibi sorular, Hüseyin’i ve arkadaşlarını tereddüte düşürse de bu durum fazla sürmedi. Bir kere buna inandırmışlardı kendilerini. Hüseyin ve arkadaşları kendi aralarında bir plan kurdular. Planlarına göre bu gece sabaha karşı begin çiftlik nöbetçisinin uykuya daldığını gördükleri gibi içlerinden biri çiftliğe gidip koyunları önüne katıp geri getirecekti. Diğerleri de giden arkadaşı koruyacaktı.

     Tam da öyle oldu. Nöbetçi, kimse cesaret edip Ekrem Beg’in topraklarına ayak basmayacağını düşündüğünden yine de kalkıp etrafa göz attıktan sonra uykuya daldı. Hüseyin’in genç arkadaşlarından olan Mehmet gizliden çiftliğe girdi. Koyunları çiftlikten çıkardığı esnada ayağı suluğa değdi. Suluk yere düştüğü zaman ses çıkarttı ve bu durum çiftliğin yanında bulunan köpeklerin havlanmasına neden oldu. Köpeklerin havlanmasıyla nöbetçi silahını alıp hızlıca koyunların olduğu yere gitti. Karşısında Mehmet’i gördüğü gibi ona iki el ateş etti. Silah sesiyle beraber önce adamları sonra da Ekrem Beg çiftliğe doğru koşmaya başladı. Ekrem Beg’in adamları konağın kapısından dışarı çıktığı gibi pusuda duran Hüseyin ve arkadaşları onlara ateş etti. Ekrem Beg’in adamlarının karşılık vermesiyle ortalık savaş alanına döndü.

     Bu çatışma ortamında Arzu vuruldu. Arzu’nun vurulması kimsenin umrunda olmadı. Hüseyin ve adamları sayıca az olmasına rağmen haklılığın verdiği güçle çok iyi savaşıyorlardı. Ekrem Beg’in adamları ise sayıca fazla olmasına rağmen korkak ve savurgan. Ekrem Beg Hüseyin ve arkadaşlarına karşı dayanamadığını anlayınca merkezden destek istedi. Yeni kurulan devletin beglere destek vermediğini söylemesiyle Ekrem Beg dehşete düştü.

     Adamları savaşmaya devam ederken bir ara Ekrem Beg’in ortalıkta olmadığı farkedildi. Adamları savaşmayı bırakıp Ekrem Beg’i aramaya koyulurken Ekrem Beg’in çok hızlı koşmasıyla ün salan Kumeyt adlı atına binip konağın batı tarafına düşen kapıdan çıkıp hızlıca uzaklaştığını gördüler.

     Ekrem Beg Yukarıovalı köyünden yaklaşık bir kilometre uzaklaştıktan sonra hızlı koşmasıyla ünlenen atının çok hızlı koşmadığını düşünür. Bundan dolayı atından inip ayakları arkadan beline değecek şekilde koşup gözlerden kaybolur. Onun bu kaçışı ilk başta adamlarının sonra Hüseyin ve arkadaşlarının ve de köylülerin şaşkınlığına neden oldu. Adamları bir türlü anlam veremiyorlardı. Etrafında pervane oldukları, önünde diz çöktükleri kendi varlıklarını onun üzerinden tanımladıkları kişi olan Ekrem Beg’in korkuyu gördüğü gibi kaçmasına bir türlü anlam veremiyorlardı. Bu anlamsızlık kısa bir süre sonra teslimiyetlerine neden oldu. Ekrem Beg’in adamları teslim olduktan sonra Hüseyin ve arkadaşları konağa girdi.

     Hüseyin ve arkadaşlarının Ekrem Beg’e karşı mücadelesinde başarıyla çıktığını gören Yukarıovalı köylüleri çoluk çocuk, yaşlı genç sevinç çığlıklarıyla konağa doğru koştular. Bir tek ölüm döşeğinde olan Renas dayı köyde kaldı. Renas dayı köylülerin bu sevinç çığlıklarının sebebini Hüseyin’in ve arkadaşlarının başarısı olduğunu biliyordu. İçten mutluluk ve derin bir duygusallıkla elini yastığın altına koyan Renas dayı, neyini alıp son nefesini ruhu mest olup teslim oluncaya kadar üfledi.

     Hüseyin köylülerin kendilerine doğru koştuğunu ve en önde de zılgıtlar çeken annesi Berzê ile nişanlısı Kejê olduğunu gördüğünde çok duygulandı. Arkadaşlarıyla beraber köylüleri karşılamaya çıkarken gökyüzünde aniden şimşeklerin çaktığını gördüler.

     Köylüler kendilerine ulaştığı gibi yağmur da yağmaya başladı. Yukarıovalı köylülerinin sevinçten dökmüş olduğu gözyaşlarıyla yağmur damlaları birbirine karıştı. Hüseyin, arkadaşları ve köylüler ıslanmamak için konağa girdiler.

     Köylüler konağı ilk kez gördüklerinden gördükleri bu ihtişam karşısında büyülendiler. Hüseyin ve arkadaşları Ekrem Beg’in köylülerden aşındırmış olduğu malı mülkü ne varsa onlar arasında bölüştürdüler. Herkes artık konağın sahibi Hüseyin ve arkadaşlarının olduğunu düşündüğü esnada da Hüseyin eline bir tabela alarak şu yazıyı yazıp konağın en büyük kapısına astı:

     BU KONAKTA SADECE YOKSULLAR VE KİMSESİZLER KONAKLAYABİLİR!

mehmetsah676@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     1 KASIM 2020

 

409 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

12 Cevap Kısa Öykü: “Kıtlıktan Sonra Gelen Uyanış”

  1. M.emin çiçek dedi ki:

    Mehmet şah hocam kalemine sağlık

  2. Halim dedi ki:

    Cok başarılı olmuş. Devamını bekleriz sayın yazar Mehmet Şah Aslan

  3. Mehmet Salih ASLAN dedi ki:

    Muhteşem ve harika olmuş tebrikler.

  4. Çetin Karabulut dedi ki:

    Bence bu hikayeyi m.kırmızıgüle gönder filmini yapsın güzel olur.

  5. Mücahid dedi ki:

    Güzel hikaye,tanıdık da geldi aslında, olsun başlangıç için başarılı buldum. . Emeğine sağlık hocam..

  6. Emrah karabulut dedi ki:

    Tebrikler başarılarının devamını diliyorum

  7. Hüseyin Gögercin dedi ki:

    Çok güzel olmuş hocam başarıların devamını dilerim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir