Baltık Kıyılarında Her Gün Bir Ülke – 20

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

Ela ise, lase teisi ka elada.

(Kendiniz için yaşayın ki, başkalarını yaşatabilesiniz.)

Eston atasözü

     Sessiz ama mutlu bir şekilde Letonya (Let. Latvija) ülkesinden çıkıp Estonya (Est. Eesti) ülke topraklarına giriyoruz.

     Yeni bir ülke, yeni bir heyecan, yeni maceralar ve yeni bir öykü…

     Estonya’dayız, dostlar…

     Estonya’ya girince ilk karşımıza çıkan yerleşim biri, Pärnu ilinin Häädemeeste ilçesine bağlı Ikla köyü oluyor.

     Ikla köyünde kahvaltı yapacağız.

     Letonya’dan Estonya’ya girer girmez, yolun hemen sağ tarafında güzel bir café var. Yeşil bir alanda, etrafında hiçbir başka binanın bulunmadığı, asude bir havası olan bu pastanenin önündeki park alanına sürüyoruz aracımızı.

     Bekledik bekledik çok sabrettik ama, değdi doğrusu. Kahvaltı, hem de doğa ile başbaşa kahvaltı için son derece mükemmel bir yere benziyor burası.

     Arabadan çıkıyoruz.

     İlk kez bu ülkeye ayak bastığımız ve yeni bir ülke fethettiğimiz için, çekecek kılıçlarımız olmadığından dolayı sigaralarımızı çıkarıp çektik.

     “Pärnamäed Pagariäri” (Pärnu Dağları Pastanesi) adlı bu pastanenin oldukça hoş bir görüntüsü var. Binanın üzerinde pastanenin ismi, iri harflerle asılmış. İnsanların oturup kahve içtikleri bölümün dış cephesinde büyükçe bir kahve fincanı sembolü var. Yanında da “Kohvik” yazıyor. “Kohvik”, Estonca’da “Kahve” demek. (Dil öğrenme konusunda ne kadar kabiliyetli olduğumu görüyorsunuz işte. Dakika bir gol bir! Daha bu ülkede ilk dakikada ilk kelimeyi öğrendim bile. “Anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz…”)

     Pastanenin bahçesinde çocuk oyun parkı da var. Tam bize göre. Aileler içeride keyifle kahvelerini içerken, çocukları da dışarıda salıncakta sallanıyor, kaydıraçta kayıyor. Gezi arkadaşlarım Nedim Yeşilfiliz ağabey ve Ali Sayan gidip çocuk oyun parkında oynamak istiyorlar ama bu geziyi daha sonra kaleme alacağım için bunu yapmaya korkuyorlar. İçlerinde ukde olarak kalıyor. Onlara, “Abi siz madem bu kadar istiyorsanız, gidin biraz oynayın çocuk parkında, söz veriyorum bu kısmı yazmam, aramızda kalır” diyorum ama, “Yok yok, birşey olmaz” diyorlar. Anlaşılan güvenmiyorlar verdiğim teminata.

     Ikla, Letonya sınırının sıfır noktasında, şirin mi şirin bir Estonya köyü. Tarihî Via Baltica (günümüzde E 67) yolu üzerinde bulunan bu köyde sadece 140 kişi yaşıyor.

     Bağlı bulunduğu il merkezi olan ve bizim de oraya gidip gezmek için yolculuk ettiğimiz Pärnu şehrine 56 km mesafede bulunan Ikla “küla”sında (“küla”, Estonca’da “köy” demek; etti size ikinci kelime, bu gidişle Estonca’yı sökecem), evler Baltık Denizi’ne sadece birkaç yüz metre uzaktadır ve bu evlerin önü çoğunlukla plajdır.

     Köyden bahseden en erken kaynaklar 1624 yılına aittir ve burada ismi Almanca olarak Uexküll olarak geçer. Söylendiğine göre, köy henüz kurulmadan önce burada Alman bir soylu ailenin ferdi olan Heinrich Yxkuli (? – ?)’nin malikanesi bulunuyordu. Köyün ismi de bu ailenin isminden gelir. Köyün Uexküll olan Almanca ismi zamanla değişerek Estonca olan Ikla şekline dönüşmüştür.

     1925 yılında köyde demiryolu istasyonu kurulmuş, köyden diğer yerleşim birimlerine tren seferleri başlamıştır.

     1977 yılına kadar Pärnu – Riga karayolu üzerindeki mevcut Ikla köyünün doğu kısmı Metsa köyü, daha doğu kısmı Piiri köyüydü. Ancak bu tarihte bunlar Ikla ile birleştirildi.

     Pastanenin içine giriyoruz.

     İçerisi oldukça geniş, fırın bölümü de epey zengin. Çalışanlar güleryüzlü:

     – Tere tulemast. (Hoşgeldiniz.)

     Bu ablamız, bizimle Estonca konuşan ilk insan olarak adını İslam Tarihi’ne altın harflerle yazdırıyor.

     Ne yiyeceğimizi seçmeye çalışırken, dışarıda, açıkhavada da masaların olduğunu farkediyoruz. Bu çok hoşumuza gidiyor. Onlara, dışarıda oturmak istediğimizi söylüyoruz. Sorun olmadığını söylüyorlar. Sonra kendilerine, bizim için özel bir kahvaltı hazırlamalarını rica ediyoruz. Menemen, yumurta, peynir falan. Karışık bir menü. Bunu yapabileceklerini söylüyorlar. Memnun oluyoruz ve dışarı çıkıp, açıkhavada, çimenlerin üzerindeki masaya oturuyoruz.

     Biraz sonra kahvaltı geliyor. Nefis bir kahvaltı hazırlamışlar gerçekten…

     Kahvaltıyı oldukça doğal bir ortamda yapıyoruz. Açıkhavada, çimenlerin üzerinde. Hemen yanımızda küçük bir dere akıyor ve derenin şırıl şırıl akan suyunun sesi masamıza kadar geliyor.

     Harika, harikulade…

     Ortam güzeldi. Mis gibi hava vardı. Solumuz pastane, sağımız çocuk oyun parkı, hemen arkamızda ise nazlı nazlı akan bir derenin şırıl şırıl sesi. Böyle güzel bir ortamda oturmuş kahvaltımızı yapıyor, keyifli keyifli kahvemi yudumluyordum.

     Hem hava hem de ortam çok güzeldi. Kuş cıvıltıları ve nazlı nazlı akan derenin suyunun sesi, kulaklarımıza kadar geliyordu. Hem kahvemi yudumlayıp bu ânın tadını çıkarmaya çalışıyor, hem de tefekkür ediyordum. Öylesine nezih bir ortam vardı ki, şiir gibiydi herşey. Cıvıl cıvıl bir hayat akıyordu.

     Herşey o kadar güzel ki, hiç bitmesini istemiyordum bu saatlerin. Baltık’ın küçük ülkesi Estonya’nın şirin mi şirin köyü Ikla’da, çok güzel bir pastanenin bahçesinde, ağaçların ve çiçeklerin kokusu, kuş seslerinin ve dere sesinin arasında yapıyorduk kahvaltımızı. Hem de, Frankfurt’ta aynı muhitte yaşadığımız dostlarımla, kardeşlerimle birlikte. Sohbet ede ede üstelik.

     Onlarca imparatorluğa ve krallığa evsahipliği yapmış, nice nice başpiskoposlar ve devlet başkanları görmüş, bir zamanlar heybetli İsveç Krallığı’nın hüküm sürdüğü, bir zamanlar Alman Nazi ordularının tanklarla girip dağıttığı, bir zamanlar Rus Çarlığı’nın canının istediği gibi yönettiği, bir zamanlar İsveçliler’in, Almanlar’ın ve Ruslar’ın biribirleriyle yüzlerce yıl savaştıkları bu topraklarda, bir zamanlar Sovyet tanklarının gümbür gümbür ezip geçtiği, bir zamanlar Komünizm propagandasının en gür şekilde yapıldığı, bir zamanlar Sovyet Rusya’nın korkusu altında tir tir titreyen bu topraklarda, şimdi ise deredeki kurbağalar vıraaak vıraaak diye ses çıkarıyor, açık olan lambaların etrafındaki sivrisinekler vızzzzz vızzzzz diyerek dönüyor, nahırdan dönen inekler mööööö mööööö diye bağırıyor, sütten kesilen kuzular meeeee meeeee diyerek zıplıyor, börtüböcekler migmig migmig migmig migmig diye ses çıkararak cemiyet hayatına katkıda bulunmaya çalışıyor, örümcekler ağlarını örüp pireler yorgan kavgası verirken tırtıl böcekleri yolda pıtpıt pıtpıt pıtpıt pıtpıt diye ses çıkararak salına salına yürüyor, karıncalar üç vardiya halinde ve tüm sendikal haklardan mahrum bir şekilde harıl harıl çalışırken ağustosböcekleri eline sazı alıp “Lê lê lê Sakine, niye düştün tütüne, gel beraber gidelim, Adıyaman êline” türküsünü çalıyor, ayakları olmadığı için AB sürecine ve Euro para birimine ayak uyduramayan yılanlar ve solucanlar bu ağır ekonomik şartlarda sürüm sürüm sürünürken arı kovanındaki arılar yeni kraliçelerini seçmek için referanduma gidiyor, elma ve kiraz ağaçlarına tüneyen kuşlar cik cik ciiiik cik cik ciiiik diye ötüşürken kafesin içindeki yeşil, mavi ve sarı muhabbet kuşları “Ne olacak şu memleketin hali?” deyip kendi aralarında istişare ediyor, evlerin çatılarına tüneyen leylekler bütün köyü doyurabilecek olan ağzındaki baklayı dışarı çıkarmak için fırsat kollarken gözlerden uzakta tarladaki köstebekler yer altında habire tüneller kazıp yeni yeni “çılgın proje”lere imza atıyor, göllerin kenarlarındaki yengeçler akreplere karşı askerî darbe yapmaya kalkışırken Baltık Denizi’ndeki farklı balık türleri kendi aralarında Şampiyonlar Ligi maçları düzenliyor, yükselen konut fiyatları nedeniyle pekçok fare evsiz kalırken kaplumbağalar başlarını sokacakları bir evleri olduğu için her pazar kiliseye gidip Tanrı’ya şükrediyor, nehirler ve köprüler bu topraklara gelip yolculuk eden seyyâhların göz ve gönül zevkini mest ediyor, böğürtlenler ve çitlembikler minik minik gövdeleriyle ağaçlara ayrı bir güzellik katıyor, ahududular ve ebegümeciler ebenize selam söylüyor, Sediyani abêniz elinde çatalıyla büyük bir keyifle önündeki kahvaltı tabağına tiridine tiridine banıyor, bu arada dağın eteklerinde hafiften rüzgâr esiyordu…

     Kahvaltıdan sonra kalkıyoruz. Yolcu yolunda gerek…

     Letonya’dan Estonya’ya girince yol değişmiyor ama yolun ismi değişiyor. Letonya’dayken kodu A 1 olan bu yol, Estonya’da 4 nolu yol olarak kodlanmış durumda. Avrupa karayolları kodu aynı, E 67.

     Şu anda bulunduğumuz Ikla köyü, gitmek istediğimiz Pärnu il merkezine 56 km mesafede.

     Yola veriyoruz…

     Biraz sonra Metsapoole köyü çıkıyor karşımıza. Köyün içinden Treimani adlı nehir akıyor.

     Treimani, bizim Estonya topraklarında gördüğümüz ilk nehir oluyor. Toplamda ise bu gezide gördüğümüz 15. nehir durumunda.

     Devam eden yolculuğumuzda, Treimani köyünü geçtikten sonra, bu sefer de Loode adlı nehir kesiyor önümüzü.

     Bu akarsuyun üstünden geçerek, yolculuğumuza devam ediyoruz. Orajõe adlı köyü geçtikten sonra, bu sefer de Lemmejõgi adlı nehir çıkıyor karşımıza.

     23 km uzunluğundaki bu ırmak, Nigula Bataklığı’nda doğuyor ve Majaka köyünde sularını Baltık Denizi’ne bırakıyor. Suladığı toplam alan, 56, 8 km²’lik bir mıntıkaya tekabül ediyor.

     Devam eden yolculuğumuzda, Majaka köyünü geçtikten sonra da Kabli Nehri selamlıyor bizi.

     Daha da gidince, bu kez de Priivitsa Nehri’yle karşılaşıyoruz.

     Bir süre sonra da, Kadaka Nehri.

     Devam eden yolumuzun biraz daha ilerisinde ise bizi selamlayan ırmak, Häädemeeste Nehri.

     Onun da ötesinde, Arumetsa Nehri.

     Bu nehri geçince, nihayet kahvaltı yaptığımız Ikla köyünün bağlı bulunduğu Häädemeeste ilçesine varıyoruz.

     Gidip gezmek için yolculuk ettiğimiz Pärnu ilinin bir ilçesi olan Häädemeeste, sadece 585 kişinin yaşadığı küçücük bir ilçedir. Aslında bir kasaba büyüklüğünde dahi değil, ama yine de ilçe statüsüne sahip. (Laa oğlım zaten ülkenin kendisi ne kadar?!)

     İlçeye uğramadan direk yolumuza devam ettik. Çünkü ilçeye gitseydik, oranın halkı bizi başlarına kral seçerlerdi. Niye mi? E ilçenin ismi, “Häädemeeste”, Estonca’da “İyi Erkekler” demek.

     Bizim gibi “iyi erkekleri” nerde bulacaklar? Hele şu Nedim abinin haşin bakışlarındaki çekim gücüne, Ali Sayan’ın yüzündeki esmerliğin kadim Mezopotamya toprağının antik zamanlarına kadar uzanan asaletine bir bakın! Var mı dünyada bir benzeri? Daha odur “Dünyanın 8. Harikası” olan kendimi hiç söylemiyorum bile.

     Aslında, her ne kadar küçücük bir yerleşim birimi ise de, benim gibi UFO’larla ve uzaylılarla kafayı sıyırmış insanlar için Häädemeeste oldukça tanıdık bir yer. Häädemeeste, özellikle son 10 yıldır, UFO görüntüleri ve uzaylılarla temas olaylarının sıkça yaşandığı (en azından dillendirildiği), bu tür paranormal hadiseler ve haberlerle dünya gündemine sıkça giren bir yerleşim birimi.

     Örneğin 2010 yılında Häädemeeste’ye taşınan bir tıp doktoru olan Ivo Kolts (? – halen hayatta), UFO fenomenini daha ayrıntılı olarak incelemeye ve fotoğraflamaya başlamıştır. Aynı yıl Estonya devlet televizyonu Eesti Televisioon (ETV)’da yayınlanan “Pealtnägija” (Görgü Tanığı) adlı program, Häädemeeste’deki uzaylı fenomenleri hakkında bir haber yaptı. Aynı yılın Aralık ayında, Urmas Eero Liiv (1966 – halen hayatta) adlı belgesel film yönetmeni, “Häädemeeste UFO” adlı belgeseli tamamladı. 2016 yılında da “MoonGold Production” film şirketi adına Joonas Palmi (? – halen hayatta) ve Steven Eomoisi (? – halen hayatta), uzun metrajlı “Häädemeeste Fenomeni” belgeselini hazırladılar. Belgeselde, Eston UFO’log Igor Volke (1950 – halen hayatta) ile 2014 yılında yapılmış geniş bir söyleşi de yer alıyor. UFO ve uzaylılar fenomeni ve Häädemeeste’deki bugüne kadar yaşanmış mistik olaylar konuşuluyor. (Belgeselin tanıtım videosuna şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=_62bat9qmTk)

     Aslında gerçeği söylemek gerekirse, Häädemeeste’de kalıp, ama birkaç gün değil, bir – iki yıl gibi uzun bir süre kalıp araştırma ve gözlem yapmak isterdim. Ama yanımda Nedim abiyle Ali varken olmaz tabiî. Onlar dünyadaki varlıklardan bile korkuyorlar; uzaylıları görseler tümden ödleri kopar herhalde.

     Devam ediyoruz yolculuğumuza…

     Biraz sonra karşımıza Rannametsa (Kassioja) Nehri çıkıyor.

     31 km uzunluğunda bir akarsu bu. Suladığı toplam havza, 173 km²’lik bir coğrafya.

     Bir adı da Kassioja olan Rannametsa, bizim Estonya topraklarında gördüğümüz 9. nehir oluyor. Toplamda ise bu gezide gördüğümüz 23. nehir durumunda.

     Devam eden yolculuğumuzda, sırasıyla Võiste, Tahkuranna, Metsaküla, Uulu, Mereküla, Silla ve Reiu köylerini geride bıraktıktan sonra, nihayet Pärnu il merkezine varıyoruz.

      Pärnu’ya güneybatı tarafından, Raeküla semtinden girdik. Daha sonra şehiriçi tabelaları takip ederek, şehir merkezine doğru sürüyoruz aracımızı.

     Şehir merkezine varınca, Koidula Park adlı parkın etrafındaki sokaklardan birine arabamızı parkediyor ve dışarı çıkıyoruz.

     Estonya’nın en büyük 4. şehri olan, Baltık Denizi kıyısında ve ülkenin yaz turizmi merkezi olup bu ülkede “Estonya’nın Antalya’sı” olarak anılan Pärnu şehrini gezmeye başlıyoruz.

     Seyyâh, bakalım bu şehirde neler keşfedecek?

     Mâlumunuz: 7 milyarlık dünya nüfûsunun büyük çoğunluğu şehirde yaşar ve şehirlerin içinde büyürler.

     Benim gibi insanlar ise, “içinde şehirler büyütürler”.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 12

FOTOĞRAFLAR:

Sessiz ama mutlu bir şekilde Letonya (Let. Latvija) ülkesinden çıkıp Estonya (Est. Eesti) ülke topraklarına giriyoruz.

Yeni bir ülke, yeni bir heyecan, yeni maceralar ve yeni bir öykü…

Estonya’dayız, dostlar…

Estonya’ya girince ilk karşımıza çıkan yerleşim biri, Pärnu ilinin Häädemeeste ilçesine bağlı Ikla köyü oluyor.

Ikla köyünde kahvaltı yapacağız. (ESTONYA)

Letonya’dan Estonya’ya girer girmez, yolun hemen sağ tarafında güzel bir café var. Yeşil bir alanda, etrafında hiçbir başka binanın bulunmadığı, asude bir havası olan bu pastanenin önündeki park alanına sürüyoruz aracımızı.

Bekledik bekledik çok sabrettik ama, değdi doğrusu. Kahvaltı, hem de doğa ile başbaşa kahvaltı için son derece mükemmel bir yere benziyor burası. (ESTONYA)

“Pärnamäed Pagariäri” (Pärnu Dağları Pastanesi) adlı bu pastanenin oldukça hoş bir görüntüsü var. Binanın üzerinde pastanenin ismi, iri harflerle asılmış. İnsanların oturup kahve içtikleri bölümün dış cephesinde büyükçe bir kahve fincanı sembolü var. Yanında da “Kohvik” yazıyor. “Kohvik”, Estonca’da “Kahve” demek. (Dil öğrenme konusunda ne kadar kabiliyetli olduğumu görüyorsunuz işte. Dakika bir gol bir! Daha bu ülkede ilk dakikada ilk kelimeyi öğrendim bile. “Anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz…”) (ESTONYA)

Pastanenin bahçesinde çocuk oyun parkı da var. Tam bize göre. Aileler içeride keyifle kahvelerini içerken, çocukları da dışarıda salıncakta sallanıyor, kaydıraçta kayıyor. (ESTONYA)

Gezi arkadaşlarım Nedim Yeşilfiliz ağabey ve Ali Sayan gidip çocuk oyun parkında oynamak istiyorlar ama bu geziyi daha sonra kaleme alacağım için bunu yapmaya korkuyorlar. İçlerinde ukde olarak kalıyor. Onlara, “Abi siz madem bu kadar istiyorsanız, gidin biraz oynayın çocuk parkında, söz veriyorum bu kısmı yazmam, aramızda kalır” diyorum ama, “Yok yok, birşey olmaz” diyorlar. Anlaşılan güvenmiyorlar verdiğim teminata. (ESTONYA)

Estonya’daki ilk dakikalar, açıkhavada kahvaltı…

Ikla köyü, 24 Ekim 2019

248 Total Views 5 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir