Gümüş Nehir’in Kıyısındaki Başkentlerin Meydanlarında Haykırdım Sana Olan Sevgimi – 29

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

Venir con el caballo cansado.

(Eve döndüğünde yorgun atla gel.)

Arjantin atasözü

     Şehrin en hoş ve güzide mekânlarından biri olan Japon Bahçesi (İsp. Jardín Japonés; Jap. 日本庭園 [Nihon Teien])’nden sonra, bütün o yolu tekrardan yürüyerek, Centro semtinde, Viamonte ve Reconquista adlı caddelerin kesiştiği noktada yer alan Amérian Buenos Aires Park Hotel adlı otelimize geri dönüyoruz.

     Otele varınca, önce odamıza çıkıp biraz dinleniyoruz.

     Bugün sabah erkenden akşamın bu saatlerine kadar yürüdük, hep yürüdük. Ayaklarımıza kara sular indi ama, yorulmuş olduğumuzu ancak akşam otelde odalarımıza çekildiğimizde anlayabildik.

     Odamızda bir saat kadar dinlendikten sonra, akşam yemeği için tekrar aşağı indik. Niyetimiz bu akşam, yemeği başka bir restoranda yemekti. Her akşam da aynı mekânda yemek yenilmez ki! Değişiklik yapmak, değişik mekânları yaşamak istiyorduk.

     Zemin kattaki resepsiyondan, sığır bifteği yiyebileceğimiz güzel bir restoranı yakınlarda nerede bulabileceğimizi sorduk. Hemen iki sokak ötede bir tane varmış, orayı tarif ettiler.

     Sevgili kardeşim Yaşar Gülen’le birlikte onlara teşekkür edip, çıktık otelden dışarı.

     Otelden dışarı çıkar çıkmaz sola dönüp, Reconquista adlı cadde üzerinde yürümeye başladık. Gece vakti girmiş, hava karanlık olmuştu. Bu cadde üzerinde sadece 70 – 80 m kadar yürüdükten sonra bu kez sağa dönüp Tucumán adlı sokağa girdik. Bu sokakta da aynı şekilde 70 – 80 m kadar yürüdükten sonra, tarif ettikleri restoran sokağın sağ tarafında, 501 nolu adreste.

     Otantik bir yere benziyor. Girdik içeri…

     Restoranın ismi, “La Posada de 1820 Restaurante”

     İsminden de anlaşılacağı üzere, tâ 1820 yılından beri faaliyet gösteren oldukça kadim bir restoran burası. Binanın hem dış mimarisi hem iç dizaynı da eski usûl. Bir hana benziyor. Zaten ismi de öyle; “La Posada”, İspanyolca’da “Han” demek.

     Dile kolay; tam 199 yaşında bir restoran! (Bu yazıyı yazdığımız şu zamanda 200 yaşında)

     İçerisinin oldukça otantik bir ambiyansı var. İçeri girince, inanın kendinizi sanki zaman tünelinden geçmiş ve 200 yıl öncesine gitmiş gibi hissediyorsunuz.

     Seviyorum böyle ortamları, böyle duyguları…

     Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te, sadece bu şehirde – sıkı durun – tam 5010 restoran var ve bunların 329’u özel ızgara hizmeti sunuyor. Bizim şu anda bulunduğumuz ve yemek yiyeceğimiz “La Posada de 1820 Restaurante”, bunlardan biri ve en eskilerinden, en önemlilerinden biri.

     1816 yılında kurulan Arjantin’in kendisiyle nerdeyse yaşıt, bu restoran. Ülkeden sadece dört yaş daha genç. Lokanta olmadan önce burası demirci atölyesiymiş. Binanın kırmızı / turuncu renkteki özel boyası, zamana karşı bozulmasına mani olmuştur. Söylendiğine göre, Arjantin yeni bağımsızlığını kazandığında ve Arjantin Cumhuriyeti kurulduğunda, ülkenin kurucuları olan devrimci öncü tabaka, restorana sadece 600 m mesafedeki Cabildo’da kalırlar, yemeklerini de gelip burda yerlerdi. (Arjantin’i kuranların yemek yediği aynı masada yemek yediğimize göre, bakarsınız benle Yaşar da belki bir gün ülke kurarız. Gerçi benle Yaşar ülke kurarsak, bu ülke adaletli bir ülke olur, uygar bir ülke olur, demokratik bir ülke olur. Benle Yaşar ülke kurarsak, bu ülkede Müslüman, Hristiyan, Yahudî, Zerdüştî, Hindu, Budist, Şintoist; herkes inancında ve ibadetinde özgür olur, hiç kimseye dînî inancından dolayı baskı yapılmaz. Benle Yaşar ülke kurarsak, bu ülkede Kürt, Türk, Laz, Fars, Arap, Ermeni, Çerkes, herkes eşit ve kardeş olur, kimsenin kimseye ırkından ve etnik kökeninden dolayı üstünlüğü olmaz, herkes kendi anadiliyle eğitim alır ve her toplum kendi diliyle yaşar. Benle Yaşar ülke kurarsak, kadınlar ve erkekler tam eşit olurlar, kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yapılmaz, kimse de kadınları ezmeye kalkamaz. Benle Yaşar ülke kurarsak, tıpkı insanlar gibi hayvanların ve bitkilerin de hak ve hukukları olur, onların da özgürce yaşama hakları anayasal olarak güvence altına alınır. Benle Yaşar ülke kurarsak, yeni nesiller hurafelerle değil, bilim ile, sanat ile büyürler. Benle Yaşar ülke kurarsak, bu ülke adam gibi bir ülke olur beee, adam gibi bir ülke olur. Sizinkiler gibi ırkçı, despot ve faşist olmaz!..)

     “La Posada de 1820 Restaurante”nin menüsünde – sıkı durun – 150 çeşit yemek bulunuyor. Menüsü oldukça zengin ve çeşitli. Pategonya kuzusundan tutun farklı balık çeşitlerine, göz bifteğinden tutun ev yapımı mantıya kadar herşeyi bulabilirsiniz menüde.

     Personelleri ise olağanüstü. Güleryüzlü, sıcak, dostane. Hizmet tek kelimeyle A kalite. Ayrıca içeride ücretsiz WIFI de var.

     Restoran haftanın yedi günü açık. Her gün öğle saat 12:00’de açılıyor, geceyarısı saat 01:00’de kapanıyor.

     İçeride güzel bir masaya geçiyoruz ve siparişlerimizi veriyoruz. Sığır bifteği, yanında pilav, patetes kızartması, nefis bir salata ve içecek olarak da meşrubat. Salatalar açık büfedir; tezgâha gidip tabağına kendin seçip koyuyorsun. Biz de öyle yaptık.

     Biraz sonra yemeklerimiz geliyor…

     Masamıza bıraktıkları Arjantin sığır bifteğine bakınca sevinç ve heyecandan gözlerim faltaşı gibi açılmış, vücûdumun beşerî kimyası bozulmuş, hücrelerimdeki DNA ve RNA’lar kolbasti dansı oynamaya başlamış, endoplazmik retikulumlarım ve granüllü ekzoplazmik retikulumlarım yer değiştirmiş, golgi aygıtı ile lizozomların oluşturduğu yapı tamamen tahrip olmuş, alyuvarlarım ile akyuvarlarım sevinçten zılgıt çekmeye başlamış, mitokondrilerim ve klorofillerim fotosentez yapmış, ribozomlarım ve amino asitlerim “lorke lorke” deyip halay çekmeye başlamış, prokaryot kloroplastlarım ve ökaryot lökoplastlarım halı saha maçı yapmaya başlamış, miyofibril ve miyoflamenter antizotrop sarkomerlerim ve izotrop nebulinlerim mayoz ve mitoz bölünme geçirmiş, vücûdumdaki ökaryot hücrenin içindeki veziküller ve sentriyoller birleşip sitoplazmaya karşı askerî darbe yapmaya kalkışmış, hücre zarımdaki peroksizomlar olağanüstü hal ilan edip plazmodesmataları vücûdumdan dışarı atmak için kanun hükmünde kararname çıkartmış, solunum sistemimdeki omuriliğin içinde yer alan tilakoid kloroplastlar koful tonoplastlara karşı bağımsızlık referandumuna gitmiş, midemdeki patojen bakterilerin polihedral zarında bulunan peptidoglikanlar konuyla ilgili bir makale kaleme almış, boğazım ile göğsümün birleştiği yerde bulunan telkoik asit makromolekkülerin içindeki lipopolisakkaritler ile kambilobakterler arasında etnik ve mezhebî çatışmalar yaşanmış, lipidler ve lipoproteinler alpha – helix proteinin üzerinde karşılıklı oturup nargile çekmiş, gamma globulinlerim ve hidroperoksitlerim toplanıp kovalentlerim içinde barbekü partisi düzenlemiş, E = mc² formülündeki enerjisi hızlı bir ivme kazanan kalp atışlarımın sayılarının OBEB ve OKEK’i karşılıklı tavla oynamaya başlamış, nefes alırken düğümlenen boğazımın ters hiperbolik fonksiyonları iflâs etmiş, gama fonksiyonu yerden kesilen bacaklarımın titreme geçiren gauss integrallerinin kosinüs alfası ile sinüs betası “yaylalar yaylalar” şarkısını söylemeye başlamış, logaritmik bademciklerimin iç açılarının toplamı ile trigonometrik bademciklerimin ikizkenar açıları birbirine âşık olmuş, bakışlarımdaki “göz gez arpacık” üçgeninin hipotenüsü olduğu gibi meydana çıkmıştı. Arjantin sığır bifteğini görünce öyle bir “Allah Allah” çekmiştim ki, José Sosa’nın Fenerbahçe’ye attığı golden sonra sevinç tezahüratı yapan Trabzonspor tribünlerinin “Allah Allah” çekmelerine bile takvâ yönünden beş çekerdi, hamsi buğulama çarpsın ki.

     Restoranın ambiyansı o kadar hoştu ki, yemeklerimizi yedikten sonra da kalkmadık. Yemekten sonra en az iki saat oturduk masada. Bol bol içecek aldık, Yaşar kardeşimle sohbet ettik.

     Arjantin’i kuran tarihî şahsiyetlerin oturup yemek yediği aynı masada oturup yemek yediğimiz Yaşar kardeşimle o masada sohbet ederken, Türkiye’deki demokrasi mücadelesinden tutun Kürt sorununa varana dek hemen her konudan konuştuk fakat neler konuştuğumuzu burada anlatmayacağım. (Türkiye henüz buna hazır değil)

     Gece saat 00:00 sularında kalkıyoruz masamızdan. Sadece 150 m ötedeki otelimize doğru yürüyoruz.

     Otele doğru yürürken, yol üstünde bir markete uğruyorum – hâlâ açıklar, işte hayat budur yaa – ve sigara alıyorum. Ama, bir paket fazla! Nedenini birazdan anlayacaksınız…

     Otele varınca odamıza çıkıyoruz.

     Odamıza girer girmez balkona çıktım. Dün kendisine sigara ikram ettiğim, ailesiyle beraber sokakta kaldırımın üzerinde yatan adamı aradım.

      Bu gece de ordalar. İçimi parçalıyor bu manzara. Onların o haline bakınca, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum.

     Kaldırımın üzerinde evsiz bir aile, sokakta yatıyorlar. Yere kilim veya karton (karanlıkta tam seçemiyorum) sermişler, üzerinde yatıyorlar. Üstlerini de battaniye ile örtmüşler.

     Bir aile. Anne – baba ve üç çocuk. Çocuklardan biri bebek denecek yaşta üstelik. İçim parçalanıyor. Yüreğim dağlanıyor bu manzara karşısında.

     Arjantin’in pekçok güzelliklerinin yanında, böyle nahoş yönleri de var ne yazık ki. Bu ülkede binlerce değil milyonlarca evsiz insan var. Sokakta yatan birçok aile var.

     Balkona çıkar çıkmaz adama el salladım, adam da büyük bir sevinç duyarak bana el salladı.

     Kendisine sigara paketini gösterdim ve henüz marketten yeni aldığım, hiç açılmamış sigara paketini balkondan aşağıya attım.

     – Tómalo hermano, esto es para ti… (Al kardeşim, bu senin için…), dedim.

     Çok mutlu oldu, adam. Sağ elini üç kez öpüp kalbine dokundurdu, içten teşekkür amacıyla. Tam üç kez.

     – Muchas gracias (Çok teşekkür ederim), diye bir söz çıktı, kardeşimin ağzından.

     Güldüm, “rica ederim” anlamında başımı salladım.

     Adam yerine, ailesinin yanına döner dönmez bunu karısına anlattı. Bir yandan elindeki sigara paketini, bir yandan da beni karısına göstererek heyecenlı heyecanlı birşeyler anlatıyordu. Kadın da gülümseyen mutlu bir yüz ifadesiyle bana baktı.

     Utandım. Onlara “iyi geceler” anlamında el salladım ve odaya hızlıca geri döndüm.

     Dün gece yaptığım şeyi bu gece de yapmıştım. Ve Arjantin’de bulunduğum süre boyunca her gece yapacaktım. Her gece adama bir paket sigara alıp ikram edecektim. Avrupa’ya dönene kadar her gece tekrarlayacaktım bunu…

     Yataklarımıza girip uyuduğumuzda, saatin kaç olduğunu bilmiyorduk. Hem, ne önemi vardı ki? Bu ülkede ve hususen bu şehirde o kadar güzel bir hayat vardı ki, saatin kaç olduğunun hiçbir önemi yoktu.

     Arjantin’de, Buenos Aires’te saatin kaç olduğunun bir önemi yoktu. Çünkü burada yaşam vardı.

     Çok güzel bir yaşam.

sediyani@gmail.com

     SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ

     CİLT 11

FOTOĞRAFLAR:

Restoranın ismi, “La Posada de 1820 Restaurante”

İsminden de anlaşılacağı üzere, tâ 1820 yılından beri faaliyet gösteren oldukça kadim bir restoran burası. Binanın hem dış mimarisi hem iç dizaynı da eski usûl. Bir hana benziyor. Zaten ismi de öyle; “La Posada”, İspanyolca’da “Han” demek.

Dile kolay; tam 199 yaşında bir restoran! (Bu yazıyı yazdığımız şu zamanda 200 yaşında)

İçerisinin oldukça otantik bir ambiyansı var. İçeri girince, inanın kendinizi sanki zaman tünelinden geçmiş ve 200 yıl öncesine gitmiş gibi hissediyorsunuz.

Seviyorum böyle ortamları, böyle duyguları… (ARJANTİN)

“La Posada de 1820 Restaurante”nin menüsünde – sıkı durun – 150 çeşit yemek bulunuyor. Menüsü oldukça zengin ve çeşitli. Pategonya kuzusundan tutun farklı balık çeşitlerine, göz bifteğinden tutun ev yapımı mantıya kadar herşeyi bulabilirsiniz menüde. (ARJANTİN)

1816 yılında kurulan Arjantin’in kendisiyle nerdeyse yaşıt, bu restoran. Ülkeden sadece dört yaş daha genç. Lokanta olmadan önce burası demirci atölyesiymiş. Binanın kırmızı / turuncu renkteki özel boyası, zamana karşı bozulmasına mani olmuştur. Söylendiğine göre, Arjantin yeni bağımsızlığını kazandığında ve Arjantin Cumhuriyeti kurulduğunda, ülkenin kurucuları olan devrimci öncü tabaka, restorana sadece 600 m mesafedeki Cabildo’da kalırlar, yemeklerini de gelip burda yerlerdi. (ARJANTİN)

Buenos Aires, 22 Nisan 2019

164 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir