Kısa Öykü: “Şeyhin Defçileri”

 

isediyani

Edebiyatçı – yazar Ahmet Bozkaplan, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

 

Şeyhin Defçileri

Ahmet Bozkaplan

     Dedem kör olduğu için elindeki bastonu rastgele sertçe yere vurdu. Etrafında toplanan kalabalığa postasını koydu. “Torunlarıma vasiyetimdir” dedi, “Torunlarım şeyhin hizmetine girmeseler hiçbirinize hakkımı helal etmem.”

     Birbirine benzeyen yaşlı, kara kuru amcalarım ve halalarım dedemin dizinde ağlaştılar. Dedem “Hiçbirinize babalık hakkımı helal etmem” diye tutturdu. Cehennem korkusuna kapılan çocukları gün boyu hüngür hüngür ağladılar. Gün içinde pekçok komşu evimize uğradı, ama hiçbiri dedeyi ikna edemedi.

     Sonunda dedemin istediği oldu. Karar kılındı; dört kişi şeyhin hizmetine girecektik. Dört erkek torun arasında ben de seçildim. Biz seçilenler, şeyhe daha iyi hizmet etmemiz için saf, itaatkâr ve çalışkan oluşumuza göre seçildik. Dedemin evlenmesine vesile olan, O’na kısmet yolu açan şeyhin hizmetine girecektik.

     Tüm kuzenler aynı yaştaydık. Henüz hiçbirimizin bıyığı çıkmamıştı. Salim, Rıfat, Faik ve ben Mendo, yolculuğa hazırlandık. Şeyhin dergâhı köyümüzden bir gün yürüme mesafesindeydi. Köylünün gözüne girmiş köy çobanı Keldani Simon yolda bize rehberlik edecekti.

     Sabah erkenden henüz ağaçların gölgesi yere düşmeden uyandırıldık. Evin geniş avlusunda herkes hazır vaziyetteydi. Katırlara semer vuruldu. İkişer ikişer katırlara bindik. Bizler dışında herkes mutluydu. Dedem, görmeyen gözleriyle bize el salladı. “Benim yerime şeyhin sakallarını üçer defa öpün” diye tembih etti. Katırların arkasından su dökülerek yola koyulduk. Hepimiz heyecanlıydık. Hayatımızda hiç şeyh görmediğimiz için O’nun sakalını şaka konusu ettik. Simon, bunun için bize kızdı. Bir günlük yolculukta şeyhin silueti hakkında onlarca hayâl kurduk. Hepimizin ortak olduğu nokta şeyhin uzun sakallı oluşuydu. Simon, kahrımızdan delirmek üzereydi. Bizi yarı yolda bırakmakla tehdit ediyordu. O’nun tehditleri umurumuzda değildi. Biz dört kuzen katır sırtında yırtınıncaya kadar gülerdik. Gülme krizine giren Salim’in bindiği korkak katır korkudan kulaklarını hep dikleştirirdi.

     Ekili çeltik tarla sınırlarını takip ederek şeyhin dergâhına vardık. Dergâh, köyün uzağında kurulmuştu. Kendine has mistik bir havası vardı dergâhın. Katırlardan inince heyecanımız arttı. Gülmekten kırışan yüzümüze ciddiyet geldi.

     Dergâhta çalışan hizmetliler koşar adımlarla katırların iplerini ellerine aldılar. Hediye götürdüğümüz canlı horozu, tavuğu ve süt ürünlerini kaşla göz arasında dergâha taşıdılar. Ömrünü dergâha çalışarak adayanlar öyle seri çalışırlardı ki onları çıplak gözle takip etmek mümkün değildi. Hizmet edenlerin gözleri sürekli ziyarete gelenlerin elinde olurdu. Karınca gibi dergâha eşya taşıyıp dururlardı. Simon, içeriye girmeden ayrıldı. Kendisini çok kızdırdığımız için halen bize öfkeliydi. “Belanızı bulun” der gibi bize el sallamadan ayrıldı. Dergâhın kapısı hükûmet kapısından kalabalıktı. Türlü türlü dertleri olanlar ölü gömmüş gibi sessiz ve birbirine saygılıydılar.

     İki saat sonra şeyhin huzuruna çıktık. Dedemin selamını söyleyip sakalını üçer defa öptük. Sakalı yumuşacıktı. Biz sakalını öperken o yerinden hiç kıpırdamadı. Gözleriyle bizi süzdü. Şeyhin karşısında terbiye görmüş çocuklar gibi çömeldik. Şeyh ağzından birşeyler geveledi. Alt çenesi bir ara geviş getirir gibi oldu. Oda kapısında bekleyen hizmetçisine işaret etti. Sonrasında başka odaya alındık.

     İlk gün bize çok iyi bakıldı. Yedik, içtik, temiz odalarda uyuduk. Akşam yemeğinden sonra dûâlar okuduk, yataklarımıza geçtik. Her şeyin ebediyete kadar böyle güzel geçeceğine inandık. Sabah uyandığımızda dergâhın avlusunda hınca kalabalık vardı. Boş, batıl inançlara bütün varlığıyla inanan insanlar cömertçe şeyhin huzuruna hediyeler sunuyorlardı.

     Kırk yıllık ibadetini bir kadeh şaraba satmayan hizmetçibaşı bizi eğitime aldı. Her birimizin eline birer def verdi. Defle birlikte birkaç ilahî ezberletti. Defle zikir ettik, durmadan ilahîler söyledik. Dîn adamı olacağımızı düşündük, hatta Simon’u bile dînimize davet edecektik. Ama tüm bu ilahîleri, defleri dîn adamı olmamız için değil de dilenmek için öğrettiklerini anlayınca biraz üzüldük. Görevimiz köy köy dolaşıp def çalmaktı. Dergâh için, şeyhimiz için dilenecektik.

     Sıcak, kurak köy yollarında terli, yağlı bedenimizle def çalıp ritim tuttuk. Canlı kümes hayvanı, yağ, bal topladık. Harman yerlerini ziyaret edip arpa buğday çuvallarını sırtladık. Aylarca hiç usanmadan birer toplayıcı olduk. “Şeyhin dergâhı için” dedik mi insanlar bize birşeyler vermek için adetâ yarışırlardı. Çoluk çocuklarının kursağından kesip bize veriyorlardı. Dergâhın çöplüğünde kesilen kümes hayvanlardan bir yığın kesik baş vardı. Şeyhimiz, hizmetçibaşı aracılığıyla bizi uyarırdı. Kartlaşmış değil de daha taze, yavruluktan yeni çıkmış kümes hayvanlarını isterdi. Yavruluktan yeni çıkmış, Kürtçe’de “varık” dediğimiz tavuk ile “çéldîk” dediğimiz horozu isterdi. Onların eti yumuşak olurmuş, tam da şeyhimizin dişine göreymiş. Şeyhimiz onları pek severmiş. Yediği etlerden yağdanlığa dönen şeyhimiz için durmadan hizmet ettik durduk.

     Birkaç yıl sonra Salim, Faik, Rıfat dergâhtan kaçıp köye döndüler. Bir ben kaldım. Dergâhın hizmetine  yeni alınan çocuklara def çalmayı, ilahî söylemeyi öğrettim. Tamı tamamına onbeş yıl şeyhimin dergâhında gönüllü çalıştım. Dilenmeye çıkmadığım bir gün dergâhta oturuyordum. Gün içinde onlarca misafir gelip geçti. Elinde dolu hediyelerle gelenlerin genelde fakir insanlar olduğu her hallerinden belliydi. Bazıları dergâha ilk adım attıklarında oracıkta bayılıyorlardı. Sırf yoğun saygılarından dolayı bayılıyorlardı. Lüks araçlarla dergâha gelen bölgenin ileri gelenleri, fakirlerin getirdiğini mideye indirmek için salya akıtırlardı. Özellikle millet meclisine, en akıllı insanı seçme döneminde bu ziyaretler daha da sıklaşırdı. Şeyhimiz binbir çileyle topladığımız ürünleri politik adamlara peşkeş çekerdi. Keçiler, kuzular kesilir, ağıla kurt girmiş gibi hayvanlar yere serilirdi. O gün olup bitenleri görünce şeyhime kırıldım. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Anamın sütü üstüne yemin içtim ve dergâhtan çıkmaya karar verdim. Başka yerlerde daha iyi şeyhlerin olduğunu da biliyordum. Belki onların dergâhına gidip hizmet edebilirdim; ama yapamadım. Onbeş yıl boyunca çaldığım defi, papağan gibi ezberlediğimi nağmeleri arkamda bırakarak köyüme döndüm.

     Köye döndükten sonra işler daha da kötüye gitti. Çoğu Cuma namazını bile kılmayan köylünün gözünde dînden çıkmış gibi görüldüm. Onlara göre dergâhta bir ömür geçirmeliydim. Onbeş yıl hizmet edip geri döndüğüm için dînden dönmüş, zındık başı olmuştum. Gençliğimin en güzel onbeş yılını arpa, buğday çuvallarını taşıyarak geçirdim. Bunu hesaba katan olmadı. İsmim gâvur Mendo’ya çıktı.

     O gün bu gündür yalnız dolaşırım. Dolaşırken de ne zaman bir horoz görsem aklıma yağdanlık şeyhim gelir. Horozu kesip O’na götüresim geliyor.

ahmetbozkaplan1948@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     8 TEMMUZ 2020

 

270 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir