Kadın Peygamberler – 44

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

– geçen bölümden devam –

     ■ PEYGAMBERLİĞİN ŞARTLARI VE KADIN PEYGAMBERLERİN BU ŞARTLARI TAŞIMASI FAKAT BAZI ERKEK PEYGAMBERLERİN TAŞI-MA-MA-SI

     İslam mezhepleri ve Müslüman âlimler, insanların bu dünyada sahip olabilecekleri en yüksek makam olan “peygamberlik” için gerekli olan bazı şartlar tespit etmişlerdir. “Peygamberliğin Şartları” olarak sistematize edilen bu şartlar, bir kişinin peygamber olarak kabul edilip edilmemesi için gerekli olan şartlardır.

     Bunlar temel aile eğitiminden tutun okullara, camilerden tutun dînî sohbetlere, medreselerden tutun İslamî kitaplara kadar her yerde ve zamanda anlatıldığı için, bu şartların neler olduğunu hemen her Müslüman iyi bilir.

     Bunlardan sadece birini, “Erkek olmak” diye öne sürdükleri absürd ve cinsiyetçi şartı bir tarafa bırakarak (zaten onu kabul etseydik böyle bir çalışmayı hiç ortaya koymazdık), diğer şartlara şöyle bir göz atalım. Bu şartlar şunlardır:

     1 – Allah’tan vahiy alması

     2 – İnsan olması ve ölümlü olması

     3 – Sağlıklı olması, peygamberlik yapmasını zorlaştıracak herhangi bir hastalığı ve biyolojik engeli bulunmaması

     4 – Akıllı ve büluğa ermiş olması

     5 – Hür olması, köle veya esir statüsünde olmaması

     6 – Doğru sözlü olması, yalan söylememesi

     7 – Allah’a şirk koşmaması, putlara tapmaması

     8 – Günah işlememesi

     9 – Söyledikleri sözlerin, kendisinden önceki peygamberlerin söylediklerine uyması

     10 – Kişiliği ve yaşamının Allah’ın standartlarına uyması, getirdiği şeriâta en başta kendisinin uyması

     11 – Mucize göstermesi

     12 – Şehirli olması

     İşin garip yönü de şudur ki, toplam sayıları 14 olan kadın peygamberler bu şartların tamamına sahip oldukları halde yine de geleneksel Müslüman zihin onları peygamber olarak kabul etmez. Niye mi? E çünkü kadındır.

     Buyrunuz, işte “Peygamberliğin Şartları” ve kadın peygamberlerin bu şartların tümüne sahip olması:

     1 – Allah’tan vahiy alması

     Kadın peygamberler Allah’tan vahiy almışlardır. Kendilerine Cebrail meleği gelmiş, onlara âyetler getirmişlerdir. Bu kadınlara Allah tarafından vahiy geldiği, hatta bazılarıyla Allah’ın direk olarak konuştuğu, onlara Cebrail’in geldiği ve bazı direktifler verdiği, Cebrail ile sohbet ettikleri, bizzat hem Tevrat’ta, hem İncil’de, hem de Kur’ân-ı Kerîm’de açık biçimde anlatılır. (3152)

     2 – İnsan olması ve ölümlü olması

     Kadın peygamberlerin hepsi insan idi (şayet “yaratılmışların en üstünü ve en şereflisi” olduğunuza inandığınız siz erkekler büyük bir lütûf ve ihsanda bulunup kadınların da insan olduklarını kabul ederseniz tabiî) ve ölümlü idiler.

     3 – Sağlıklı olması, peygamberlik yapmasını zorlaştıracak herhangi bir hastalığı ve biyolojik engeli bulunmaması

     Kadın peygamberlerin hepsi de sağlıklı idi, peygamberlik yapmalarını zorlaştıracak hiçbir hastalık ve biyolojik engeli bulunmuyordu.

     4 – Akıllı ve büluğa ermiş olması

     Hepsi de erkeklerden daha akıllıydılar, merak etmeyin. Ayrıca büluğa da ermişlerdi. (Gerçi bu “büluğ” meselesi sizin için problem olmaması lazım. Zirâ nasıl olsa size göre kız çocukları 5 yaşından itibaren büluğa ermiş sayılıyor ve o yaşta evlendirilebilir.)

     5 – Hür olması, köle veya esir statüsünde olmaması

     Toplam sayıları 14 olan kadın peygamberlerin 11’inde bu konuda sıkıntı yok. Sadece Hz. Hacer (Hagar), Hz. Yoxebed ve Hz. Miryam (Meryem)’in durumu biraz kritik.

     Hacer, Hz. İbrahim – Hz. Sara çiftinin ailesine dahil olmadan önce köle statüsünde idi. (3153) Fakat kendisine peygamberlik, bu aileye dahil olduktan sonra verilmiştir. Hacer’i ise o ailedeyken “köle” olarak görmek pek mümkün görünmüyor; çünkü İbrahim ve Sara ile birlikte o ailenin normal bir ferdi gibi yaşamıştır. (3154) Dolayısıyla bir sorun görünmüyor.

     Hz. Musa ile Hz. Harun’un ablası olan Hz. Miryam ve annesi Hz. Yoxebed’in durumları ise kritik. Çünkü onların yaşadığı dönemde, Mısır’da İsrailoğulları köle statüsündeydiler. (3155)

     Fakat hemen sevinmeyin: Aynı şey Musa ve Harun için de geçerli.

     6 – Doğru sözlü olması, yalan söylememesi

     Kadın peygamberlerin tamamı doğru sözlü idiler, asla yalan söylediklerine şahîd olunmamıştır ve yalan söylediklerine dair en ufak bir kanıt / anlatı yoktur. (Bilakis, hepinizin şeksiz şüphesiz peygamber kabul ettiği yanlarındaki kocalarının bunu yaptıklarına, artı, bunu yaptıkları için o kadınlardan azar işittiklerine dair kutsal kitaplardaki kıssalarda pekçok örnekler vardır. (3156))

     7 – Allah’a şirk koşmaması, putlara tapmaması

     Kadın peygamberlerden hiçbiri Allah’a şirk koşmamıştır, hayatları boyunca Allah’tan başkasına kulluk etmemişledir. Hepsi de tevhidî çizgide, muvahhid ve muttakî mübarek hânımlardırlar.

     Bunlardan hatta Hz. Sara ve Hz. Asiye (Taduxepa; Nefertiti) yaşadıkları çoktanrılı dönemde dünyada Tek Tanrı inancını başlatan insanlardırlar. (3157)

     8 – Günah işlememesi

     Kadın peygamberlerden hiçbiri günah işlemedi, asla günah işlediklerine şahîd olunmamıştır ve günah işlediklerine dair en ufak bir kanıt / anlatı yoktur. (Cennet’teki elma ağacından elma koparıp yedi diye “kadın milleti”ni doğuştan günahkâr kabul etmezseniz tabiî.)

     9 – Söyledikleri sözlerin, kendisinden önceki peygamberlerin söylediklerine uyması

     Hz. Sara ne söylemişse Hz. Asiye (Taduxepa; Nefertiti) de onu söylemiştir. Hz. Deborah ne söylemişse Hz. Hulda da onu söylemiştir. Hz. Esther (Hadassa) ne söylemişse Hz. Meryem de onu söylemiştir.

     10 – Kişiliği ve yaşamının Allah’ın standartlarına uyması, getirdiği şeriâta en başta kendisinin uyması

     Toplam sayıları 14 olan kadın peygamberlerin 11’i, herhangi bir yeni şeriât getirmemiştir. Onlar, kendilerinden önceki peygamberlerin şeriâtını devam ettiren nebîye peygamberlerdir.

     Fakat Hz. Sara, Hz. Asiye (Taduxepa; Nefertiti) ve son kadın peygamber Hz. Meryem böyle değiller. Bu kadınlar, yeni bir şeriât getiren resûl peygamberlerdir. (3158) Getirdikleri şeriâta en başta kendileri riayet etmişlerdir, elbette ki.

     11 – Mucize göstermesi

     Hz. Sara’nın mucizeleri (3159), Hz. Yoxebed’in mucizeleri (3160), Hz. Asiye (Taduxepa; Nefertiti)’nin mucizeleri (3161), Hz. Miryam’ın mucizeleri (3162), Hz. Esther (Hadassa)’in mucizeleri (3163), Hz. Anna’nın mucizeleri (3164) ve Hz. Meryem’in mucizeleri (3165) Tevrat, İncil ve Kur’ân’da, kutsal kitapların her üçünde de uzun uzun anlatılır.

     Kadın peygamberlerin peygamberliğine imân etmek için kanıt olarak tek başına kutsal kitaplar yeterlidir aslında.

     12 – Şehirli olması

     Toplam sayıları 14 olan kadın peygamberlerin 13’ü şehirli idiler. Hatta çoğu, yaşadıkları ülkenin başkentlerinde doğmuş ve yaşamıştır.

     Sadece Hz. Havva’nın durumu öyle değildir. O da yaratılan ilk kadındır zaten.

     Evet… Peygamberlik için gerekli olan şartlar bunlar ve gördüğünüz gibi kadın peygamberler bu şartların tamamına sahipler. Fakat bütün şartları taşımalarına rağmen, Saray İslamı’nın mirası olan bugünkü hakim Resmî İslam ve Müslümanlar, onları yine de peygamber olarak kabul etmiyorlar. Niye mi? Sadece ve sadece bir sebepten dolayı: Kadın oldukları için.

     Fakat asıl garabet bu değil, bundan daha büyük bir garabeti söyleyeyim ben size: İstisnasız bütün Müslümanlar’ın ve tabiî bizlerin de, hepimizin şeksiz şüphesiz peygamber olarak kabul ettiğimiz erkek peygamberlerin bazıları, bizzat aynı İslam âlimleri tarafından “Peygamberliğin Şartları” olarak formüle edilen bu şartları taşımıyorlar. Evet evet, yanlış okumadınız, erkek peygamberlerin büyük kısmı bu şartların bazılarını taşımıyorlar. Ama yine de peygamber olarak kabul ediyoruz.

     İmdi, herhangi bir yanlış anlamaya sebebiyet vermemek için, buna geçmeden önce küçük bir açıklama yapmak zorundayım:

     Biraz sonra okuyacağınız şeyler, yazdığımız halde bizim inandığımız, düşündüğümüz şeyler değildir. Asla siz sevgili okurlarımızın aklına böyle bir düşünce gelmemeli. Biz elbette ki Hz. İbrahim (as)’in de, Hz. Yusuf (as)’un da, Hz. Musa (as)’nın da, Hz. İsa (as)’nın da, Hz. Muhammed (sav)’in de peygamber olduklarına imân ediyoruz elhamdülillah. Fakat bizim bunu yapmaktaki ve bunları yazmaktaki amacımız, “kadından peygamber olmaz” diyenlerin bir yandan dînde nasıl kaideler ortaya koyduklarını ve sonra da kendi koydukları kaidelerle bizzat kendi inançlarının nasıl çeliştiklerini ortaya koymaktır. Kadınlara peygamberliği ve daha birçok üstün özelliği yakıştıramayan, kadınları hep “düşük insan” olarak gören bu ataerkil zihniyetli dîn anlayışının nasıl bir çelişki içinde debelendiğini gözler önüne sermektir.

     Saray İslamı’nın mirası olan Resmî İslam’a imân etmiş muhafazakâr ve gelenekçi kesimlerin nasıl bir ahlâka sahip olduklarını, ilmî ve aklî delillere karşı aciz kalınca nasıl her türlü çamur, iftira ve saldırıları yaptıklarını çok iyi bildiğim için, konuya başlamadan önce bu açıklamayı yapma zarureti hissettim. Zirâ günümüz 1, 5 milyarlık Dünya Müslümanları’nın büyük çoğunluğunun tabi olduğu Sünnî – Hanefîlik mezhebinin imamı olan yüce ve bilge insan İmam-ı Âzam Ebû Hanife (ra)’ye bile “kafir” demiş, O’nu tekfir edip katletmiş olan hakim Resmî İslam, sana bana ne yapmaz?

     Tekrar tekrar söylüyoruz: Aşağıda okuyacağınız şeyler, bize ait düşünceler değildir. Bilakis, aşağıda okuyacağınız ve fakat hayretler içinde kalarak ve şok geçirerek okuyacağınız bilgilerin tamamı, sadece kutsal kitaplar TEVRAT, İNCİL ve KUR’ÂN’da yazılı olan şeylerdir. Bizler Tevrat, İncil ve Kur’ân’da yazılı olan şeyleri paylaşıyoruz sadece. Bunlar, herhangi bir dînî kaynaktan veya tarih kitaplarından aktardığımız şeyler de değildir. Aktardığımız şeylerin tamamı, sadece ve sadece Tevrat, İncil ve Kur’ân’da yazılı şeylerdir. Biz kadın peygamberleri peygamber kabul ettiğimiz gibi, elbette ki erkek peygamberleri de peygamber olarak kabul ediyoruz. Yani tutarlı davranıyoruz; ayrımcılık yapmıyoruz, cinsiyetçilik yapmıyoruz. Fakat bizim biraz sonra okuyacaklarınızı anlatmamızın sebebi, kadınların peygamberliğini kabul etmeyen, ileri sürdükleri çocukça ve eften – püften sebeplerle o mübarek kadınların peygamber olamayacaklarını iddiâ eden hakim Resmî İslam anlayışının, erkek peygamberlerde peygamberlik noktasında daha büyük sıkıntılı durumlar olmasına rağmen yine de nasıl görmezden geldiklerini, dolayısıyla nasıl bir çelişki içinde debelendiklerini çıplak biçimde gözlerinizin önüne sermektir.

     İşte Resmî İslam anlayışının “Peygamberliğin Şartları” diye formüle ettiği hususlar ve aynı hakim dîn anlayşının şeksiz şüphesiz peygamber kabul ettiği erkek peygamberlerden bazılarının bu şartları taşımaması:

     (Tamamı sadece kutsal kitaplar TEVRAT, İNCİL ve KUR’ÂN’dan)

     1 – Allah’tan vahiy alması

     Müslümanlar’ın inancına göre, Allah, 313’ü resûl olmak üzere toplam 124.000 peygamber göndermiştir ve bunların hepsi de erkektir. (3166)

     Ancak Kur’ân bunların hepsinden bahsetmez. Hem, nasıl bahsedilsin ki? 200 – 300 değil, 124.0000 kişi! Yani bunların hepsinin Allah’tan vahiy aldıklarına dair elimizde hiçbir bilgi, en ufak bir anlatı yok! Ama böyle bir bilgi hiç olmamasına rağmen, Müslümanlar yine de hepsini peygamber olarak kabul ediyorlar. Zorlanmıyorlar da, kabul ederken: Çünkü hepsi erkek. Hepsi erkek olunca, kabul etmeleri de kolay oluyor.

     Ama Sara’nın, Yoxebed’in, Miryam’ın, Hulda’nın, Meryem’in Allah’tan vahiy aldıkları, Allah’ın onlarla direk konuştukları, Cebrail aracılığıyla onlara mesajlar gönderdikleri bizzat kutsal kitaplar Tevrat ve Kur’ân’da açık açık anlatılmasına rağmen, Müslümanlar onları yine de peygamber olarak kabul etmiyorlar? Niye mi? E kadındır, olmaz.

     Ben şunu sormak istiyorum, Müslüman kardeşlerime: Siz 124.000 peygamber olduğuna ve bunların hepsinin erkek olduğuna inanıyorsunuz. Öyle mi? Öyle. Fakat Kur’ân’da ve hadis kaynaklarında bunlardan sadece 25 – 30 tanesinden bahsediliyor. Doğru mu? Doğru. Geri kalan 123.975 (yüzyirmiüçbin dokuzyüz yetmişbeş) kişi hakkında elinizde en ufak bir bilgi dahi yok, onların Allah’tan vahiy aldıklarına yönelik bir tanecik dahi anlatı yok! Doğru mu? Bu da doğru.

     Peki buna rağmen – yani elinizde hiçbir delil olmamasına rağmen – bu erkeklerin peygamber olduklarını bu kadar rahat kabul ediyorsunuz da, bizzat imân ettiğiniz dînin kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’de Allah’tan vahiy aldıkları, Allah’ın onlarla direk konuştuğu, Allah’ın onları “özel olarak seçtiğini” söylediği, onlara Cebrail’i gönderdiği, Cebrail’in onlarla sohbet ettiği ve mesajlar ilettiği Sara, Yoxebed ve Meryem gibi kadınları niçin peygamber olarak kabul edemiyorsunuz?

     Allah aşkına dürüst olun ve bunun sebebini açıkyüreklilikle söyleyin. Neden? Sebep nedir? Sırf kadın oldukları için, değil mi?

     Ondan sonra da, kadın düşmanlığı yapmadığınızı ve hatta utanmadan bir de kadınlara en büyük değeri sizlerin verdiğini iddiâ ediyorsunuz.

     2 – İnsan olması ve ölümlü olması

     İslam inancına göre Hz. İsa ölmemiştir, göğe yükselmiştir. (3167) Hristiyanlık inancına göre de Hz. İsa “Tanrı’nın oğlu” (3168) hatta “Tanrı”dır (3169). Bu durumda, hangisini doğru kabul ederseniz edin, İsa, peygamberlik için gerekli olan bu şartı taşımıyor demektir.

     İster Hristiyanlar’ın inandığı gibi İsa’nın “Tanrı’nın oğlu” hatta “Tanrı” olduğuna inanın, isterse Müslümanlar’ın inandığı gibi İsa’nın ölmediğine ve göğe yükseldiğine inanın, nasıl inanırsanız inanın, her iki durumda da İsa’nın peygamberliği güme gidiyor.

     Eğer İncil’in söylediğini doğru kabul edersek, o zaman İsa peygamberlik için gerekli olan “insan olmak” şartını taşımıyor demektir; yok eğer Kur’ân’ın söylediğini doğru kabul edersek, o zaman da İsa peygamberlik için gerekli olan “ölümlü olmak” şartını taşımıyor demektir.

     Böylece İsa konusunda Hristiyanlar ile Müslümanlar birbirleriyle kavga ederken, “Yehova’nın takdiri” işte, haklı çıkan Musevîler oluyor: “İsa peygamber değildir.”

     3 – Sağlıklı olması, peygamberlik yapmasını zorlaştıracak herhangi bir hastalığı ve biyolojik engeli bulunmaması

     Hz. İshak yaşlılığında görme yetisini kaybetmiştir, kör olmuştur. Ama peygamber vasfı devam etmektedir. (3170)

     Hz. Musa kekemedir, konuşamıyor. (3171) Zaten böyle bir sağlık sorunu ve biyolojik engeli olduğu için, Allah kendisine yardımcı olsun ve O’nun yerine konuşsun diye Hz. Harun’u da peygamber yapıyor. Musa kekeme olduğu için ve konuşamadığı için, nereye giderse gitsin ağabeyi Harun’u da beraberinde götürüyor ve Musa’nın yerine Harun konuşuyor, Musa’nın söyleyeceklerini Harun anlatıyor insanlara. (3172)

     Çünkü Musa konuşmayı beceremiyor, kekemedir.

     Düşünün ki, bir peygamberin en temel görevi insanlarla konuşup onlara Allah’ın emirlerini anlatmaktır. Musa daha bu en temel işi dahi yapabilecek durumda değil, çünkü kekemedir. Ama böyle olduğu halde, Müslümanlar yine de Musa’nın peygamber olmasını normal görüyorlar, Musa’ya peygamberliği yakıştırıyorlar. Hem deee, öyle herhangi bir peygamber değil, “Ulu’l- Âzm” yani en büyük 5 peygamberden biri, kendisine kutsal kitap verilmiş peygamber. Niye mi? E çünkü erkektir. Erkek oldu mu, hiçbir şey sorun değildir. İsterse sağır kör topal olsun, farketmez! Erkek ya, siz ona bakın.

     Ama öte yandan, Musa’nın ablası Miryam, muhteşem bir zekâya sahip olmasına ve çok akıllı bir insan olmasına, müthiş bir konuşma ve hitabet gücüne sahip olmasına, insanları ikna kabiliyeti olağanüstü derecede olmasına (ki daha küçük bir kızken Firavun’un sarayına girip Asiye’yi ve diğer saray eşrafını zekâsıyla ve konuşma becerisiyle nasıl ikna ettiği, hem Tevrat hem Kur’ân’da anlatılır (3173)) ve üstüne üstlük kutsal kitap Tevrat’ta kendisinden “Miryam Peygamber” denilerek bahsedilmesine (3174) rağmen, Müslümanlar yine de Miryam’ı peygamber olarak kabul etmiyorlar. Niye mi? E çünkü kadındır. Şayet kadınsa, isterse parmağıyla dünyayı yerinden oynatsın, yine de böyle yüce mertebelere layık olamaz. İsterse o kadının peygamber olduğunu direk Allah söylesin, bizzat kutsal kitaplarda yazsın, Müslümanlar yine de sırf kadın olduğu için O’nun peygamber olduğunu kabul etmez. Allah söylese bile kadını kabul etmezler!

     Kadın peygamberlerin varlığını kabul etmeyen, kadınlardan peygamber olamayacağını “kanıtlamak” (!) için eften püften sebepleri (hamilelikmiş, aybaşı halleriymiş, âdet günleriymiş, kadın duygusalmış) “engel” diye ortaya atan Müslümanlar ve – sözümona – İslam âlimleri, bir peygamberin en temel faaliyeti olan “insanlarla konuşmak” fiilini dahi yapamayan Musa’nın kekeme olmasını peygamberlik için engel olarak görmüyorlar.

     Hayır, asıl utanç verici olan nedir, biliyor musunuz? Buna rağmen, böyle davranmalarına ve böyle olmalarına rağmen, yine de hiç ama hiç utanmadan ve azıcık olsun hâyâ duygusu taşımadan, kalkıp pişkince “Biz asla kadın düşmanlığı yapmıyoruz. Dînimiz kadınlara en büyük değeri vermiştir” diyebiliyorlar. Yine de çıkıp çok rahat bir biçimde bunu söyleyebiliyorlar.

     İnsanı asıl çileden çıkartan da bu işte.

     4 – Akıllı ve büluğa ermiş olması

     Müslümanlar’ın zihin dünyasında, İbrahim – Hacer çiftinin oğlu İsmail daha çocukken peygambermiş gibi bir algı var. Özellikle annesiyle ıssız bir yere bırakıldığında ve orada küçük bir çocuk olarak topuğunu yere vurup zemzem suyu ortaya çıktığında, bu olayı anlatan bütün İslamî kaynaklar, küçük bir çocuk olan İsmail’den peygambermiş gibi bahsederler. İstisnasız bütün İslamî kaynaklar!..

     5 – Hür olması, köle veya esir statüsünde olmaması

     Hz. Musa’ya ve abisi Hz. Harun’a peygamberlik verildiğinde, Mısır’da İsrailoğulları köle statüsündeydiler. Ülkede köle oldukları için, inşaatlarda ve tarlalarda köle olarak çalıştırılıyorlardı. (3175)

     Dolayısıyla ikisinin de peygamberliği geçersizdir.

     6 – Doğru sözlü olması, yalan söylememesi

     Hz. İbrahim, Mısır’a gittiklerinde, hanımı Sara’yı “kızkardeşimdir” diye tanıtmakla yalan söylemiştir. (3176) Aynı İbrahim, oğlunu kurban etmek için götürmeye hazırlanırken, uşaklarına “Siz burada eşeğin yanında bekleyin, biz ibadet etmek için oğlumla beraber ıssız bir yere gidip geleceğiz” diyerek yalan söylemiştir. Halbuki amacı oğlunu boğazlayıp kurban etmekti. (3177)

     Hz. İshak da aynen babası gibi, Filist Kralı Avimelek’e gittiğinde, hanımı Rebekka’yı “kızkardeşimdir” diye tanıtmakla yalan söylemiştir. (3178)

     Hz. Yakub ise babası İshak ve dedesi İbrahim’in yer yer başvurdukları “yalan söyleme” işini nerdeyse bir meslek, bir karakter haline getirmiştir. Müslümanlar pek bilmez hatta hiç bilmez ama, Yakub’un isminin böyle olmasının sebebi de “çok yalan söyleyen, hilekâr bir insan” olmasından dolayıdır. “Yakub” veya İbranice orijinal haliyle “Yaaqov” (יעקב), İbranice’de “Topuk tutan”, “Hilekâr”, “Düzenbaz”, “Yalancı” hatta “Başkasının yerini alan” gibi anlamlara gelmektedir. (3179) Böyle olduğu için, peygamber olduktan sonra Allah O’nun ismini tam tersi bir anlama gelecek şekilde “İsrail” (Tanrı’nın yolunda; Doğru yolda) olarak değiştirmiştir. (3180) Yakub, yalan ve hile ile babası İshak’ın varisi olmuş, peygamber olmuştur. Yakub’un Esav isminde ikiz bir kardeşi vardı. Esav daha önce doğmuştu. Bu yüzden babası İshak’ın varisi O’ydu. Babaları İshak Esav’ı daha çok severdi, anneleri Rebekka ise Yakub’u daha çok severdi. İshak artık çok yaşlanmış, gözleri de görmüyordu. Bir gün hanımı Rebekka’ya, “Oğlum Esav’ı çağır, yanıma gelsin. O’nu kutsayacağım ve kendime varis kılacağım” der. Rebekka ile oğlu Yakub bir plan kurarlar ve sahneye koyarlar. Yakub, gözleri görmeyen babası İshak’a kendisini Esav diye tanıtır. İshak da O’nu kutsar ve kendisine varis kılar. Böylece İshak’ın varisi Yakub olur. (3181) Yakub ayrıca “Nehir kenarında Allah ile güreştim ve güreşte Allah’ı yendim” diyerek insanları kendisine güldürtmüştür. (3182)

     Hz. Yusuf Mısır’da Firavun’un veziriyken, bir gün kardeşleri buğday satın almak için Mısır’a gelirler. Çünkü yaşadıkları ülkede kıtlık vardır. Mısır’da ise Yusuf sarayda vezirdir ve buğday işine de O bakmaktadır. Bu yüzden kardeşler, saraya gelirler. Kardeşleri Yusuf’u tanımamakta, ama Yusuf kardeşlerini tanımaktadır. Yusuf, kardeşlerinden birinin çantasına gizlice Firavun’un su kabını koydurtur. Sonra da saray görevlilerini tembihleyerek, onların hırsızlık yaptığı iftirasını atar. Saray görevlileri, “Ey kafile, siz hırsızsınız!” diye bağırırlar. Yusuf’un kardeşleri ise, “Hayır, biz birşey çalmadık” derler. Çantalarını ararlar ve içinde Firavun’un su kabını bulurlar. Böylece Yusuf hem yalan söyler, hem başkalarına iftira atar, hem de onları suçsuz yere hapse attırır. Bunlar da O’nun öz kardeşleridir üstelik. Bu hadise gerçektir ve hem Tevrat’ta hem Kur’ân’da anlatılmaktadır. (3183)

     Bu güzel birşey mi? Aynısı size yapılsa hoşunuza gider mi?

     Siz Türkiye’de yaşıyorsunuz. Diyelim ki ülkenin İçişleri Bakanı evinizi ziyarete geldi ve ordayken evinize gizlice “terör örgütü propagandası içeren broşürler” yerleştirdi. Bizzat İçişleri Bakanı yapıyor bunu, sizin ise hiçbir şeyden haberiniz yok. Bunu yapan İçişleri Bakanı, hemen ertesi günü evinize polisleri ve terörle mücadele ekiplerini göndertip arama yaptırıyor. Sonra da dün kendi eliyle koyduğu broşürleri güyâ “buldurtup”, sizi de “terör örgütü mensubu” olarak hapse attırıyor.

     Devlet size bunu yapsa, güzel birşey mi yapmış olur?

     Eğer hem Tevrat’ta hem Kur’ân’da açıkça anlatılan bu olayda bile kıvırıp Yusuf’u savunacaksanız (imânlısınız ya, yaparsınız), o halde benim söyleyebileceğim tek şey şu olabilir: Allah devletimize zeval vermesin, devletimizi başınızdan eksik etmesin.

     Musevîlik ve Hristiyanlık’a göre peygamber olmayıp sadece bir kral ve “ulusal lider” olan ancak İslam’a göre peygamber olan Davud, kâhin Ahimelek’in yanına gittiğinde, O’na, “Kral beni gizli bir görev ile görevlendirdi” der, ama yalandır. (3184) Aynı Davud, Şimi’yi öldürmemek için Allah’a yemin eder, ama yeminini tutmayarak O’nu öldürür. (3185) Yine aynı Davud, Kur’ân’da ismi Talut olarak geçen Saul’a, ailesine birşey yapmayacağına dair Allah adına yemin eder (3186), ama yeminini tutmayarak ailesini öldürür, çocuklarını asar (3187).

     Davud’un oğlu, yine Musevîlik ve Hristiyanlık’a göre peygamber olmayıp sadece bir kral ve “ulusal lider” olan ancak İslam’a göre peygamber olan Süleyman, ağabeyi Adoniya’ya “Seni bağışladım” diyerek yalan söylemiş, sonra adam tutarak O’nu öldürtmüştür. (3188)

     7 – Allah’a şirk koşmaması, putlara tapmaması

     Hz. Yakub ve hanımı Raxel, Raxel’in babası ve Yakub’un da hem kayınbabası hem öz dayısı olan Lavan’ın evine misafirliğe gittiklerinde, Raxel babasının evindeki putları çalmış, Yakub da bu hırsızlık olayında karısına yardım etmiş, sonra Lavan peşlerine düşüp eşyalarını aramak isteyince, Raxel çaldığı putları devesinin semerine koymuş ve üzerine oturmuştu. Babasına da, “Efendim, huzurunda kalkmadığım için kızma, âdet görüyorum da” diyerek yalan söylemiştir. Lavan çadırı didik didik aradıysa da putları bulamadı. Yakub da putları karısının çaldığını bildiği halde, kayınbabasına (aynı zamanda dayısı), “Suçumuz neydi ki böyle peşimize düştün? Biz ne yaptık ki?” diyerek hiçbir şeyden haberi olmayan saf rolü oynamıştır. (3189) Sonra Yakub ve hanımı Raxel, bu putları kendi evlerine koymuşlardır. (3190)

     Hz. Harun kendi eliyle put yapmış, halkını da o puta tapmaya teşvik etmiştir. Hem de peygamber olduktan sonra yapmıştır bunu. 40 gün Sina Dağı’nda tek başına, daha doğrusu “Tanrı ile başbaşa” kalan Hz. Musa, dağdan inmeyince, İsrail halkı tedirgin olmaya ve korkmaya başlar. Halk Musa’nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun’un çevresine toplandı. İsrail halkı, Harun’a, “Kalk, bize öncülük edecek bir ilâh yap” dediler, “Bizi Mısır’dan çıkaran adama, Musa’ya ne oldu bilmiyoruz.” Harun, “Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin” dedi. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Harun’a getirdi. Harun altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı biçiminde dökme bir put yaptı. Halka da, “Ey İsrailliler, sizi Mısır’dan çıkaran Tanrınız budur!” dedi. (3191)

     Düşünün ki, Tanrı’nın seçtiği bir peygamber, kendi eliyle bir put yapıyor ve sonra da halkına bu putu göstererek “İşte Tanrı budur” diyor!?..

     İşin daha da ilginç tarafı ise, aynı olayı Kur’ân’ın da anlatması. Kur’ân’daki anlatıma göre, Tur’dan dönüşte kavminin bir buzağı yapıp ona taptığını gören Musa öfkelenerek levhaları yere atıyor ve bu putu yapan kardeşi Harun’u hırpalıyor. Kur’ân bu şekilde anlatıyor. Musa abisi Harun’un saçlarından tutup çekiyor ve Harun’u resmen dövüyor. Hatta canı acıyan Harun, kardeşi Musa’ya “Saçımı çekme” diye yalvarıyor. Ardından kavminden seçtiği 70 kişiyle toplu olarak tevbe ediyorlar. (3192)

     Musevîlik ve Hristiyanlık’a göre peygamber olmayıp sadece bir kral ve “ulusal lider” olan ancak İslam’a göre peygamber olan Davud’un evinde aile putu vardı ve karısı Mixal ile beraber bu puta tapıyorlardı. (3193)

     Davud’un oğlu, yine Musevîlik ve Hristiyanlık’a göre peygamber olmayıp sadece bir kral ve “ulusal lider” olan ancak İslam’a göre peygamber olan Süleyman, yaşlandığında putlara tapmaya başlamış, putperest olarak ölmüştür. (3194) Müslümanlar’ın büyük bir peygamber olarak kabul edip camilerde, sohbetlerde hatta namazlarda ihtiram ile andıkları Süleyman’ın sonradan Allah’ın yolundan saptığı ve putlara taptığı, hatta putlara tapınmak için puthaneler inşâ edip hanımlarıyla beraber o puthanelerde putlara tapındıkları, Süleyman’ın kâfir olarak öldüğü bizzat kutsal kitap Tevrat’ta belirtilir. (3195) İnanmayacaklar için (gerçeğe hiçbir zaman imân etmeyen imânlılar için), Süleyman’ın taptığı putların isimlerini de verelim: Saydalılar’ın tanrıçası Aştoret ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek. (3196) (Buradaki “iğrenç” ifadesi bana ait değil, Tevrat’a ait. Benim “iğrenç” kavramından anladığım şeyler, Davud ve oğlu Süleyman’ın yaptığı daha başka şeyler. Onları bir sonraki maddede anlatacağım.)

     Hz. Eyyûb, âhirete inanmıyordu. Kendisine âhireti ve öldükten sonra dirilmeyi anlatan Allah’a, “Bir bulutun dağılıp gitmesi gibi, ölüler diyarına inen bir daha çıkmaz” cevabını vermiştir. (3197) Eyyûb ayrıca dîni ve hatta bizzat kendisinin de icra ettiği peygamberlik olayını da sorguluyordu. Allah’a şöyle demiştir, peygamber Eyyûb: “İnsan ne ki, üzerinde bu kadar kafa yoruyorsun? Her gün insanları yokluyorsun, her an onları imtihan ediyorsun. Nedir bu yani, niye bunu yapıyorsun? İnsanlar günah işlemişse işlemiş, ne var yani bunda? Sana bir kötülük mü yaptılar?” (3198)

     Bu sözlerin tıpatıp aynısını, günümüzde ateistlerden ve deistlerden sık sık işitiriz. Ve onlara kızıp öfkeleniriz, böyle konuştukları için. Halbuki günümüzde ateistlerin ve deistlerin söyledikleri bu sözlerin aynısını onlardan binlerce yıl önce Peygamber Hz. Eyyûb söylemiştir.

     Aynı Eyyûb, bir seferinde de, “Allah bana haksızlık etti. Çünkü o adaletli bir Tanrı değildir” demiştir. (3199)

     Ayrıca Hz. Musa’ya indirildiğine inandığımız Tevrat’ın ilk 5 kitabında âhiret hayatına dair tek bir cümle dahi yoktur.

     Bununla birlikte, Hz. Yakub’un vasiyet ederek kendi cesedini mumyalatması (3200), aynı şekilde oğlu Hz. Yusuf’un da ölmeden önce vasiyet ederek kendi cesedini mumyalatması (3201), onlarda da bu inancın olmadığı, Eski Mısır Dîni’ne imân ettikleri şüphesini uyandırıyor. Bu şüpheyi uyandıran en önemli husus, Hz. Yakub’un bizzat Mısırlı hekimler tarafından mumyalanması, mumyalama işinin 40 gün sürmesi ve Mısırlılar’ın Yakub için 70 gün yas tutmasıdır. (3202)

     Hayırdır inşallah… Sebep ne ola ki?

     Sadece bunlar da değil. Bu şüpheyi uyandıran başka güçlü emareler de var. Hz. Yakub Firavun’u kutsamış, O’na hayır dûâ etmiştir. (3203) Hz. Yusuf ise bir seferinde yemin ederken, “Firavun’un başına yemin ederim ki…” diyerek yemin etmiştir. (3204)

     8 – Günah işlememesi

     Şu peygamberler içki içerlerdi, alkol alırlardı: Hz. Nûh (3205), Hz. İbrahim (3206), Hz. Lut (3207), Hz. İshak (3208), Hz. Yakub (3209), Hz. Yusuf (3210), Hz. Musa (3211), Hz. Eyyûb (3212), Hz. İsa (3213). (Ben bile hayatım boyunca içki içmedim, alkol kullanmadım. Ağzıma bir damla dahi sürmüş değilim. Avrupa’da yaşadığım halde. Sırf “haram” olduğu için, “günah” olduğu için ömrüm boyunca alkolden uzak durdum. Tadını dahi bilmiyorum.)

     Hz. Lut, gece vakti şarap içip sarhoş olunca kendi iki öz kızıyla cinsel ilişkiye girmiş, üstelik kızlar babalarından hamile kalmışlardır. (3214)

     Tevrat’ın söylediğine göre Hz. Yusuf fala bakardı. (3215) Kur’ân’ın söylediğine göre Yusuf ayrıca hırsızlık da yapıyordu. (3216)

     Hz. Musa cinayet işlemiş, katil olmuştur. Bu cinayet, Musa’nın ilahî sebeplerle yahut Tanrı’nın emri gereği değil (zaten henüz peygamber de değil), tamamen dünyevî sebeplerle hatta milliyetçi / kavmiyetçi saiklerle hareket ederek işlediği bir cinayettir. Bu olay hem Tevrat’ta hem İncil’de hem Kur’ân’da anlatılır. (3217) Tevrat ve İncil’deki anlatımda, bu cinayet anlatılırken, Musa’da en ufak bir pişmanlık belirtisi göremiyoruz. Bilakis tek endişesi, işlediği bu cinayetin başkaları tarafından duyulmasıdır. (3218) Ancak Tevrat ve İncil’in aksine, Kur’ân’daki anlatımda, bu cinayet nedeniyle Musa’nın çok pişman olduğunu, afv ve mağfiret dileyerek Allah’a tevbe ettiğini, sonra da Allah’ın kendisini affettiğini, işlediği suç nedeniyle pişman olduğu için kendisini bağışladığını görüyoruz. (3219)

     Fakat Kur’ân’ın bu anlatımı da ilginçtir: Zirâ bu cinayet hadisesi olurken, Musa henüz peygamber değildir. Zaten Musa’ya bu olaydan yıllar sonra peygamberlik verildiği bizzat Kur’ân’da da belirtilir. (3220) Tevrat’ta da bu şekilde belirtilir. (3221) İncil’e göre de, Musa’ya peygamberlik verilmesi, bu cinayet olayından taa 40 yıl sonradır. (3222) Bu durumda, bu cinayet olayı zamanında Musa henüz peygamber olmadığına göre, Allah kendisini affetmişse Musa bunu nereden bilecek?

     Aynı Musa, kavmiyle beraber Mısır’dan çıkarken, Mısırlılar’ın evlerindeki bütün eşyaları çalmış, onları soymuştur. (3223)

     Musevîlik ve Hristiyanlık’a göre peygamber olmayıp sadece bir kral ve “ulusal lider” olan ancak İslam’a göre peygamber olan Davud, onbinlerce insanı kadın – çocuk demeden öldürmüş, büyük ve korkunç katliâmlar yapmıştır. Bu olay, o dönemde ezgilere bile konu olmuştur: “Saul binlercesini öldürdü / Davud ise onbinlercesini.” (3224) Sadece Saul’un kızı Mixal’ı alabilmek için “başlık parası” olarak 200 mâsum insanı katletmiş, öldürdüğü 200 kişinin derilerini de tek tek yüzdürerek getirip Saul’a takdim etmiştir. (3225) Onbinlerce insanın katili olan Davud’un öldürdüğü insanların 12’si peygamber çocuklarıdırlar üstelik. (3226)

     Aynı Davud, kendi komutanı Uriya’nın hanımı Bat-Şeva’yı görür görmez güzelliğine kapılarak adamları vasıtasıyla kadını yanına getirtip O’na zorla tecavüz etmiş, sonra da kadının kocası Uriya’yı öldürtmüştür. (3227) Yine aynı Davud, kendi kayınbabasının hanımlarıyla (üvey kayınvalideleriyle) bile zina etmiş (3228), hatta Davud kendi öz baldızına bile – kadın evliydi – zorla sahip olmuştur (3229).

     Davud’un oğlu, yine Musevîlik ve Hristiyanlık’a göre peygamber olmayıp sadece bir kral ve “ulusal lider” olan ancak İslam’a göre peygamber olan Süleyman, babası kadar olmasa da birçok cinayet işledi. Kendi öz ağabeyi Adoniya’yı bile öldürmüştür. (3230)

     Aynı Süleyman, 153.600 (yüzelliüçbin altıyüz) insanı köleleştirmiş, köle olarak kendi işlerinde çalıştırmıştır. (3231)

     Süleyman’ın, bizzat kutsal kitapta yazdığına göre tam 700 karısı ve 300 cariyesi vardı, yani 1000 kadına sahipti. (3232)

     Hz. Eyyûb, hastalanıp yatağa düşüyor. İyileştikten sonra kalkıp karısını dövüyor. (3233)

     Hz. Yunus, tebliğ için görevlendirildiği Ninova halkı Allah’a imân edince buna sevinip şükredeceğine bilakis bu duruma kızmış, üzülmüş ve tedirgin olmuştur. Çünkü Ninovalılar ile İsrailliler’in arası iyi değildi. İsrailliler’le dostça ilişkileri olmayan Ninova halkı şirki terkedip yalnızca Allah’a imân ve ibadet etmeye başlayınca Yunus bu yüzden çok kızmış, bu duruma üzülmüştür. (3234)

     Düşünün ki, Allah’ın gönderdiği bir peygamber, bir halk imân etti diye sevineceğine üzülüyor, şükredeceğine kızıyor. Peygamber olduğu halde “Allah’a ve âhiret gününe imânı” değil, “ulusal çıkarlarını” önceliyor!

     Hz. İsa, etnik olarak İbrani olmayan diğer tüm milletlerden bahsederken “Köpekler” diyerek bahsetmiş ve ırkçılık yapmıştır. İsa, Sur ve Sayda bölgesine geçiyor. Burada bir eve giriyor. Bu sırada Kenanlı bir kadın kendisine yaklaşıp yardım istiyor. Bu kadın, Yahudî olmayan Suriye – Fenike kavminden. Kadın, “Ey Davud’un oğlu, halime acı! Kızım cine tutuldu, çok kötü durumda” diye feryâd ediyor. İsa’nın bu çaresiz anneye verdiği yanıt şu: “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim. Çocukların ekmeğini alıp köpeklere atmak doğru değildir.” (3235)

     Bir peygamber ırkçı olabilir mi, şovenist olabilir mi? İnsanlar arasında “benim kavmimden – başka kavimden” diye ayrım yapabilir mi? Bir kutsal kitap, inananlara “Tanrı adına” ırkçılığı, milliyetçiliği, şovenizmi öğütleyebilir mi?

     Bugün yaşadığımız gezegen üzerinde 2, 5 milyarlık bir Hristiyan dünyası ve 1, 5 milyarlık bir İslam dünyası var. Yani şu anda dünyada 4 milyar insan İsa’yı peygamber olarak görüyor ve O’na insanüstü büyük bir saygı gösteriyor. O’ndan bahsederken “Hazret-i İsa” diyor, “Efendimiz İsa” diyor, ismini zikrettikten sonra “aleyhisselam” (selam üzerine olsun) diyor. Hristiyan veya Müslüman olup da İsa’yı sevmeyen var mı? Dünyanın yarısından fazlası. Ve bu Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın hiçbiri İbrani değil! Ama gel gör ki, İsa’ya göre biz İbrani olmayanlar, bizler, biz Kürtler, Türkler, Farslar, Araplar, Yunanlar, İtalyanlar, İspanyollar, Fransızlar, Almanlar, Hollandalılar, İngilizler, biz hepimiz “Köpekler” oluyoruz.

     9 – Söyledikleri sözlerin, kendisinden önceki peygamberlerin söylediklerine uyması

     Bu konuda yazılar makaleler değil, cilt cilt kitaplar yazılır. Her birinin anlattığı birbirinden farklı, birbiriyle çelişkili. Kimi Cumartesi tatil günü demiş, kimi Pazar, kimi Cuma. Kimi şaraba “kutsal içecek” muamelesi yapmış, kimi “haram” demiş. Kimi “şu şu hayvanların eti haram” demiş, kimi de “yok yok şu hayvanların eti haram” demiş. Bunların hepsini geçtim; Tanrı’nın ismi bile her birinin dilinde farklı. Kimi Tanrı’nın ismi “Yehova” demiş, kimi “Allah” demiş.

     Herkesin bildiği bir durum olduğu için, uzatmadan geçiyorum.

     10 – Kişiliği ve yaşamının Allah’ın standartlarına uyması, getirdiği şeriâta en başta kendisinin uyması

     Hz. Musa, getirdiği şeriâtta “sünnet olma” emri olduğu halde kendi oğlunu sünnet ettirmemiş, Allah yapmasını ısrar ettiği halde yapmamış, bunun üzerine Allah Musa’yı öldürmek istemiş, ama Musa’nın hânımı Zippura araya girerek alelacele çocuğunu sünnet ettirmiş, derisini de getirip kocası Musa’ya sürmüş, Zippura’nın hatırı için Allah Musa’yı affetmiştir. (3236)

     Hz. İsa, yabancı bir erkek ile bir kadının kimsenin olmadığı bir ortamda başbaşa bulunmasını ve sohbet etmesini havarilerine yasaklamış, bunun “günah” olduğunu bildirmiştir. Fakat İsa’nın kendisi Samiriye’nin Sihar kentine gelirken yabancı – hatta İbrani bile değil, Samiriyeli – bir kadınla bir kuyunun başında yanlarında başka kimse olmadığı halde saatlerce oturup başbaşa sohbet etmiştir. Üstelik bu kadın, başka erkeklerle düşüp kalkan ve aynı evi paylaşan günahkâr bir kadındı. Bunu gören havarileri İsa’ya tepki göstermiş, kendisini ayıplamışlardır. (3237)

     İslam dînine göre bir erkek aynı anda en fazla 4 kadınla evli olabilir. (3238) İslam peygamberi Hz. Muhammed’in ise aynı anda 9 hanımı vardı. (3239)

     Yukarıda Hz. İsa ile ilgili İncil’den naklettiğim olayda benim dikkatimi cezbeden başka bir nokta var: Daha önce, 8. maddede (“Günah işlememesi”) anlattığımız olayda, İsa, hasta çocuğunun tedavisi için kendisine gelen yabancı (İbrani olmayan) kadına, “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim” diyerek o çaresiz anneyi başından savıyor. Hem de kadına hakaret ederek. Kadın kendisine imân ettiği halde üstelik. Halbuki o kadının İsa’nın yardımına ihtiyacı vardı, çocuğu hastaydı, çocuğu için çırpınan bir anneydi. Burda ise aynı İsa, yabancı (İbrani olmayan) genç kadınla çeşmenin başında başbaşa oturuyor, onunla saatlerce sohbet ediyor. Tatlı tatlı dînden bahsediyor. Dakikalarca değil, saatlerce. Hayırdır İsa Efendi, hayırdır? Hani sen yalnızca İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderilmiştin? Demek ki kadın yaşlı, evli barklı ve çocuklu oldu mu başından defedip atacaksın, ama kadın genç, güzel ve bekâr oldu mu oturup saatlerce tatlı tatlı sohbet edeceksin. Ne iştir bu, Hazret-i İsa? Anlayalım yani, anlayalım…

     Kıssadan hisse: Sözkonusu “kadın” oldu mu, bütün erkekler aynıdır! Peygamber bile olsa.

     İsa’nın bu durumu, bana benim kendi üniversite yıllarımı anımsattı. Üniversite okurken, bizler İslamcı gençleriz tabiî, ait olduğumuz bir çevremiz, camiâmız var. Bu camiânın içinde de “abiler” var. Eh biz genciz sonuçta, kız arkadaşlarımız olsun isteriz, bir sevgilimiz olsun isteriz, üniversitede birbirinden güzel hanımlar var ve haliyle ilgisiz kalamıyoruz, normaldir. Bazen şık ve modern giyimli kızlarla üniversitenin bahçesinde başbaşa oturup tatlı tatlı sohbet ederdim, aynen İsa’nın yaptığı gibi. Ama İsa rahat, çünkü peygamber, “Tanrı’nın oğlu”, “ölümsüz”, dolayısıyla kimseye hesap vermesi gerekmiyor. Fakat biz fanî kullar öyle miyiz? Camiânın içindeki “abilerimiz” görse ne der? Kızlarla konuşurken, “Müslüman abilerimize” yakalanmamaya dikkat ediyoruz tabiî. Birkaç defa yakalandım. Beni ayıplayıp ne yaptığımı sorduklarında, onlara şöyle deyip kendimi savunurdum: “Abi olayı siz yanlış anlıyorsunuz. Onlara İslam’ı tebliğ ediyorum.”

     Yersen tabiî…

     11 – Mucize göstermesi

     Peygamber olarak kabul ettiğimiz erkek peygamberlerin büyük çoğunluğu hiçbir mucize göstermemiştir. En azından bununla ilgili kutsal kitaplarda ve dînî kaynaklarda hiçbir anlatı yok. Fakat buna rağmen hiçbir şüphe duymadan onları peygamber olarak kabul ediyoruz.

     12 – Şehirli olması

     Hz. Âdem şehirli değildi. Zaten ilk insandır ve dünyada henüz hayat başlamamıştır. Fakat kendisi peygamberdir.

     Hz. Şit de şehirli değildi. Çünkü henüz dünyada şehirler kurulmamıştı.

     Hz. İdris de şehirli değildi. Çünkü henüz dünyada şehirler kurulmamıştı.

     Hz. Nûh da şehirli değildi. Çünkü semavî dînlerin (Musevîlik, Hristiyanlık, İslamiyet) her üçüne göre de dünyadaki ilk şehir, bizzat kendisi tarafından Nûh Tufanı’ndan sonra kurulmuştur. Ancak peygamber olması Tufan’dan öncedir.

     Hz. İsa da şehirli değildi. Doğduğu yer olan memleketi Nasırâ, O’nun yaşadığı dönemde bir köydü.

     Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemde Mekke henüz şehir değildir, küçük bir kasabadır. Fakat İslam’ın doğduğu yerin Mekke değil Petra olduğunu kabul ederseniz, o zaman sorun yok. Çünkü Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemde Petra büyük bir şehirdir ve hatta tam da Kur’ân’ın belirttiği gibi “Ümm’ül- Qurâ” (اُمَّ الْقُرٰ) (3240) yani “Şehirlerin anası” (= Metropolis) durumundadır.

     Evet…

     İslam âlimlerinin “Peygamberliğin Şartları” olarak tespit ettiği ve okuldan camiye, evden üniversiteye bütün Müslümanlar’a da bu şekilde öğretilen maddeler bunlar ve bizzat kendilerinin şeksiz şüphesiz peygamber kabul ettikleri isimlerin bu şartları taşıyıp taşımama durumu da bu.

     Sevgili okurlar;

     Yukarıda anlatılanları nasıl bir psikolojiyle ve acı duygularla okuduğunuzu tahmin ediyorum. Bunları hem üzüntü hem kızgınlık içinde okuduğunuzu bilebiliyorum ve bu halet-i rûhiyenizi de gayet iyi anlıyorum. Şundan emin olunuz ki ve Allah şahîdim olsun ki, sizler bunları hangi acı duygularla okuduysanız, ben de yazarken aynı acı duygularla yazdım; sizler okurken hangi kızgınlık ve üzüntü duygularını yaşadıysanız, ben de yazarken aynı kızgınlık ve üzüntü duygularını yaşadım. Ama bunların tamamı gerçek. Tamamı.

     Müslümanlar bunları bilmiyorlar. Çünkü peygamberler ile ilgili olarak onlara camilerde, okullarda, dînî sohbetlerde ve İslamî kitaplarda sadece hikâyeler, peri masalları anlatılıyor.

     Küçük bir çocuk televizyon karşısında çizgi filmleri hangi duygularla izliyorsa, onlar da kendilerine anlatılan bu peri masallarını aynı duygularla dinliyorlar / okuyorlar. Küçük çocukların zihninde çizgi film kahramanları nasıl bir yere sahipse, onların zihninde de peygamberler aynen öyle birşey.

     Tamamını sadece kutsal kitaplar Tevrat, İncil ve Kur’ân’dan aktardığımız ve kutsal kitaplar dışında ikincil durumdaki bir tek kaynaktan bile hiçbir şey yazmadığımız bütün bu özelliklere, sıkıntılı ve sorunlu durumlara rağmen, bu şahıslar sırf erkek oldukları için, onların peygamberlikleri gayet normal görülüyor ve kimse de bu durumu garipsemiyor. Ve fakat, sayıları alt tarafı yalnızca 14 tane olan kadın peygamberlerin hepsi de bu şartların tamamını en mükemmel şekilde taşıdıkları halde ve gerek kişiliklerinde olsun gerek yaptıklarında olsun en ufak bir yanlışlık, kötülük olmamasına rağmen, sırf kadın oldukları için, onların peygamberliklerini kabul etmiyorlar.

     Kadın peygamberlerin hayatlarında asla böyle şeyler bulamazsınız. Yoktur çünkü.

     Kadın peygamberler Hz. Havva, Hz. Sara, Hz. Hacer (Hagar), Hz. Yoxebed, Hz. Asiye (Taduxepa; Nefertiti), Hz. Miryam, Hz. Deborah, Hz. Hannah, Hz. Abigail, Hz. Hulda, Hz. Esther (Hadassa), Hz. Nadya, Hz. Anna ve Hz. Meryem, tertemiz hayatlar yaşayan tertemiz insanlardılar.

     Bu mübarek hânımlar, hayatları boyunca yalnızca Allah’a imân ve ibadet ettiler, O’na asla şirk koşmadılar ve putlara tapmadılar.

     Bu mübarek kadınlar, hayatları boyunca bir kez bile olsun hile yapmadılar, yalan söylemediler, kimseye iftrira etmediler ve mallarını gaspetmediler.

     Bu muhteşem ve mükemmel kadınlar, asla zina etmediler, ırzlarını ve iffetlerini kirletmediler.

     Hırsızlık yapmadılar. Kimseyi öldürmediler. Kimseyi köleleştirmediler.

     Falcılık büyücülük yapmadılar, ırkçılık yapmadılar, hiçbir toplumu ve hiçbir milleti aşağılamadılar, insanlar arasında ayrımcılık yapmadılar.

     Çünkü bu harika kadınların yüreği insan sevgisi ile doluydu. Kalpleri Allah sevgisi ile doluydu. Allah’ı nasıl sevdilerse, insanları da öyle sevdiler. İnsanları nasıl sevdilerse, hayvanları ve bitkileri de öyle sevdiler.

     Çünkü bu harikulade kadınlar, insanlığı kurtuluşa eriştirecek gerçek öncülerdi.

     ■ “KADINDAN PEYGAMBER OLMAZ” DİYENLERİN ARGÜMANLARI VE ONLARA KARŞI YANITLARIMIZ

     Kadından peygamber olamayacağını ileri süren ataerkil ve cinsiyetçi çevreler, savundukları bu bağnaz fikirlerini geniş halk kitlelerine kabul ettirebilmek için çeşitli argümanlar geliştirmişlerdir.

     Aslında çoğu kadın düşmanlığı içeren, ipsiz ve temelsiz, ancak cahil kitlelerin veya 5 – 10 yaş arası çocukların inanabileceği gülünç argümanlardır bunlar. Ancak böyle olduğu halde, bu argümanlar “Dîn” ve “Allah” adına konuşarak ortaya atıldığı için, üzülerek söylemek gerekir ki, Müslüman dünyasının genelini buna inandırabilmişlerdir. Bugün Müslümanlar bu şekilde inanmakta, bunları “Allah’ın takdiri” bilmektedirler. Daha üzücü olan ise, inanç ve samimiyetlerinden hiçbir şüphe duymadığımız, kalpleri temiz ve niyetleri halis olan Müslüman hânımların da bu şekilde inan(dırıl)mış olması.

     Oysa dile getirilen bu argümanların hepsinde kadın düşmanlığı yapılmakta, istisnasız her bir argümanda kadınlar hem biyolojik olarak hem de duygu ve akıl olarak aşağılanmaktadır. Fakat dediğimiz gibi, bunlar “Dîn” adına, “Allah” adına yapıldığı için, ne hazindir ki bizzat Müslüman bacılarımız da bu argümanları konuyla ilgili sohbetlerde rahatlıkla dile getirebiliyorlar. Kendi kendilerini aşağıladıklarının, kendi kadınlık haysiyetine hakaret ettiklerinin farkında dahi olmadan.

     Dediğim gibi, çoğu kadın düşmanlığı içeren, ipsiz ve temelsiz, ancak cahil kitlelerin veya 5 – 10 yaş arası çocukların inanabileceği gülünç argümanlardır bunlar. Şahsen bu argümanlara yanıt vermeyi dahi hem kendime hem siz sevgili okurlarıma saygısızlık olarak addederim. Beni doğuran ve büyüten kadınlara hakaret sayarım. Ama maalesef Müslümanlar’ın geneli bu iğrenç ve aşağılık söylemlerin hakikat olduğuna inandırılmış olduğu için, bu kitapta bu söylemlere yanıt vermek mecburiyetindeyim.

     Müslüman olsun veya olmasın, bütün kadınların affına ve anlayışına sığınarak, şimdi tamamı kadın düşmanlığı ile yoğrulmuş bu argümanlara tek tek cevap vereceğim:

    ● “Kur’ân’da bütün peygamberlerin erkek olduğu belirtilmiştir. Bu yüzden kadın peygamberlerin olduğunu savunmak saçmalıktır.”

     Hayır efendim, yalan söylüyorsunuz! Kur’ân’da asla öyle bir şey yoktur.

     Kur’ân-ı Kerîm’de konuyla ilgili üç âyette, “Nahl” sûresinin 43. âyeti, “Yusuf” sûresinin 109. âyeti ve “Enbiyâ” sûresinin 7. âyetinde geçen “ricalen” (ﺮﺠﺎﻻ) kelimesi, “iki ayağı üzerinde yürüyen canlılar” yani “insanlar” anlamındadır. Âyet-i kerimeler, Hz. Muhammed’in peygamberliğine itiraz eden Mekkeli müşriklerin, “Bize elçi olarak bir melek gönderilmeli değil miydi?”, “O da bizim gibi bir insan iken, Tanrı’nın bize elçi olarak seçtiğine nasıl inanalım?” şeklindeki itirazlarına cevap olsun diye nazil olmuşlardır. Ama kadınlara peygamberliği yakıştırmayan erkekegemen ve cinsiyetçi bir zihniyete sahip olanlar, her üç âyette de geçen “ricalen” kelimesini “erkekler” şeklinde tercüme etmiştir. Erkeklik – dişilik husususun konuyla ve âyetlerin iniş sebepleriyle hiçbir alakası olmadığı halde.

     Bunun izahatını kitabın daha önceki bölümünde detaylı ve açıklayıcı bir şekilde yapmıştık. (3241)

      ● “Allah akıl yönünden erkekleri kadınlardan üstün yaratmıştır. Kadınlar erkeklere oranla daha zayıf ve güçsüzdürler. Akıl yönünden de eksiktirler.”

     Ciddi ciddi dile getirilen argümanlardan biri olan bu söyleme cevap vermek bile akla ve mantığa hakarettir. İnsanlığa hatta insanı yaratan Allah’a hakarettir. Fakat ne yazık ki bu tür utanç verici söylemler – sözümona – “İslam âlimi” gibi sıfatları taşıyanlar tarafından, “Dîn” adına, “Allah” adına çok rahat bir biçimde seslendirilebiliyor.

     Ben cevap vermeye bile değmez diye düşünüyorum.

     Kadından peygamber olamayacağını, çünkü kadınların erkeklere oranlara daha güçsüz ve zayıf olduklarını, hatta akıl yönünden noksan olduklarını ileri süren ataerkil zihniyetli İslam âlimlerine en net ve tokat gibi cevabı, Eyyubî Kürt İmparatorluğu döneminde yaşayan Diyarbekirli büyük İslam âlimi Kürt müfessir, dîn bilgini, muhaddis, fakih, tarihçi ve filozof Amidî ya da tam adıyla Seyfeddîn Ali bavê Hesen kurê Muhammed et- Tağlebî el- Amidî (1156 – 1233) vermiştir: “Erkeklerin kadınlardan akıl ve meziyet olarak daha üstün olduğu düşüncesi çok uç bir düşüncedir ve bizatihi bu düşüncenin kendisi akıldışıdır. Zirâ akıl meselesi her insan için farklı farklı olabilir ve cinsiyet ile bağlantılı değildir. Kadınlardan nice kadınlar vardır ki erkeklerin çoğundan daha değerli ve her yönden daha üstündür. Özellikle Hz. Meryem ve benzerleri gibi.” (3242)

    ● “Kadın zayıftır, zorluklara ve sıkıntılara katlanamaz.”

     Kim diyor bunu? Aslı astarı yoktur bu söylemin. Tam aksine hayat şartlarına, zorluk ve sıkıntılara karşı kadınların erkeklere nazaran çok daha fazla dayanıklı oldukları, metanetlerini daha iyi koruyabildikleri bir gerçektir. Acı, zûlüm ve baskılara dayanma konusunda dahi kadınlar erkeklerden daha üstündürler.

     Kadın peygamberler Hz. Hacer (Hagar) ve Hz. Asiye (Taduxepa; Nefertiti), İslam’ın ilk şehîdi Hz. Sümeyye (sa), Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatımâ (sa) ve O’nun da kızı Hz. Zeyneb (sa), kadın evliyâlardan Hz. Rabiâ (ra), insan gücünün ve bedeninin kaldıramayacağı, aklın dahi sınırlarını zorlayan büyük zorluklara ve sıkıntılara katlanmış, çok ağır baskı ve zûlümlere maruz kaldıkları halde bunlara karşı sabr ve sebat göstermiş, karşılaştıkları onca baskıya ve acıya rağmen mücadelelerinde asla geri adım atmamış ve pes etmemişlerdir.

     Kadınların hayat şartlarına, zorluk ve sıkıntılara karşı erkeklere nazaran daha dayanıklı olduklarına, metanetlerini daha iyi koruyabildiklerine, yalnızca kadın peygamberler, kadın sahabeler ve kadın evliyâlar değil, normal tarihteki kadınların örnek duruşları da delalet etmektedir. Avrupa’da 19. ve 20. yy’lar boyunca erkekegemen zihniyete, kapitalist sömürü sistemine ve faşizme karşı mücadele eden emekçi ve devrimci kadınların verdiği kadın hakları mücadelesi, 20. yy başında Anadolu’da emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu kadınlarının destansı fedakârlığı, 20. yy sonunda İran’da gerçekleşen İslam Devrimi sürecinde İranlı kadınların Şâhlık rejimine karşı ortaya koyduğu direniş, Kürdistan’da onyıllardır zûlüm, baskı, katliâm, inkâr ve asimilasyona karşı verilen Kürt özgürlük mücadelesinde Kürt kadınlarının direnç ve metaneti hatta bu mücadeleye öncülük etmeleri, Latin Amerika ülkelerindeki askerî darbelere ve askerî rejimlere karşı kadınların verdiği devrimci direniş, Filistin’deki, Kafkasya’daki, Keşmir’deki ve Arakan (Rohingya)’daki Müslüman kadınların katlandığı acılar ve sıkıntılar, “Kadın zayıftır, zorluklara ve sıkıntılara katlanamaz” söyleminizin içi boş bir söylem olduğunu ve gerçeği yansıtmadığını göstermektedir.

     Arjantin’deki “Madres con Pañuelo Blanca” (Beyaz Başörtülü Anneler) ya da “Madres de Plaza de Mayo” (Mayıs Meydanı Anneleri) olarak anılan kadınların, Türkiye’deki “Cumartesi Anneleri” olarak anılan kadınların verdikleri mücadeleyi hangi babalar verebilir, gösterdikleri sabr ve metaneti hangi erkekler gösterebilir?

     Almanya’da Clara Josephine Zetkin (1857 – 1933), Róża Luksemburg (1871 – 1919) ve Hannah Arendt (1906 – 75), Norveç’te Aasta Hansteen (1824 – 1908), Hindistan’da Meryem Cemile ya da gerçek adıyla Margaret Peggy Marcus (1934 – 2012), İran’da Zeyneb Burucerdî ya da gerçek adıyla Zehra Kazımî Rahneverd (1945 – halen hayatta), Irak’ta Bint’ul- Xwedâ ya da gerçek adıyla Âmine Sadr (1937 – 80), Kürdistan’da Leyla Qasım (1952 – 74), Bahreyn’de Âyet Hasan Muhammed el- Qurmezî (1991 – halen hayatta), Mısır’da Zeyneb Ğazalî (1917 – 2005) ve Emine Qutb (1927 – 2007), Kenya’da Wangari Muta Maathai (1940 – 2011), Ruanda’da Victoire Ingabire Umuhoza (1968 – halen hayatta ve hapiste), Guatemala’da Rigoberta Menchú Tum (1959 – halen hayatta), Meksika’da Digna Ochoa y Plácido (1964 – 2001) ve dünyanın farklı ülkelerinden isimlerini sayamadığım elleri öpülesi kadınlar…

     Kadın zayıfmış daa, zorluklara ve sıkıntılara katlanamazmış daa, hadi orda bee, hadi ordan! Kadın düşmanı, cinsiyetçi, bağnaz ve yobaz mahluklar sizi!..

     Size katlanıyorlar ya, daha ne olsun? Sizden âlâ zorluk ve sıkıntı mı olur? Evin içinde bu kafadaki “koca”lara, evin dışında da dîn adına bu zırvaları anlatan “hoca”lara katlanan kadınlar, zaten dünya hayatındaki en büyük musibete katlanıyorlar demektir, şu imtihan dünyasındaki en büyük imtihanı başarıyla geçiyorlar demektir. Sizin gibi kocalara ve sizin gibi hocalara katlanabilen kadın, emin olun ki dünyadaki her türlü zorluk ve sıkıntıya katlanabilir. Bu konuda hiç kimsenin şüphesi olmasın.

     “Kadın zayıftır, zorluklara ve sıkıntılara katlanamaz” diyenler, acaba toplam sayıları 14 olan kadın peygamberlerin hangisinde bu duruma şahîd oldular? Bütün kadın peygamberlerin hayatları ve mücadeleleri elinizdeki bu kitapta en ince ayrıntılarına kadar anlatılmıştır. İçlerinden bir tanesi dahi, kadın olarak zayıf olduğu için zorluklara ve sıkıntılara katlanamayıp pes etmiş veya geri adım atmış mıdır? Buyurun, hepsinin biyografisi önünüzde. Bu söyleminizi doğrulatacak bir tane dahi örnek gösterebilir misiniz?

     Sakın ola ki, hakikat bunun tam tersi olmasın? Zorluklara ve sıkıntılara katlanamayanlar, bilakis erkek peygamberler olmasın sakın?

     “Kadın zayıftır, zorluklara ve sıkıntılara katlanamaz” diyenler, bu argümanlarının doğruluğunu kanıtlamak için kadın peygamberlerin hayatlarında bir tek örnek dahi gösteremez! Ama ben, hakikatin tam tersi, “Erkek zayıftır, zorluklara ve sıkıntılara katlanamaz” olduğunu kanıtlamak için erkek peygamberlerin hayatlarından örnekler verebilirim.

     Aslında sizi üzmek istemiyorum, gerçekten hiç kimseyi üzmek istemiyorum. Ama bu kavgayı siz başlattınız. İlk taşları siz attınız. Kadın düşmanlığı yaparak, “kadın bu bakımdan eksiktir şu bakımdan noksandır”, “kadından şu olmaz bu olmaz”, “kadınlar şunu yapamaz bunu yapamaz” diyerek bu cedelleşmeyi siz başlattınız. Saldırının olduğu her yerde savunma da olacaktır.

     “Kadından peygamber olmaz; çünkü kadın zayıftır, zorluklara ve sıkıntılara katlanamaz” diyorsunuz, öyle mi? Bu iddiânızı kanıtlayabilir misiniz? Hayır. Kadın peygamberlerin hayatlarında, bu iddiânıza kanıt olabilecek tek bir örnek dahi bulamazsınız. Ama ben size tam tersini kanıtlayabilirim. Kadınlar için bu söylediklerinizi, erkekler için ispatlayabilirim. Erkek peygamberlerden örnekler vererek hem de. Hem de bunu bizzat kutsal kitaplardan, Allah’ın gönderdiği kitaplardan aktararak.

     Buyurun; zorluklara ve sıkıntılara katlanamadığı için görevden kaçan, peygamberlik vazifesini yapamayan ve bu yüzden Allah’ın hışmına uğrayan erkek peygamberler:

     (Tamamı sadece kutsal kitaplar TEVRAT, İNCİL ve KUR’ÂN’dan)

     Allah’ın peygamberlik verdiği şu isimler, peygamberlik görevinde başarısız olmuş, onlarca hatta kimi yüzlerce yıl topluma Tevhîd’i ve Tek Tanrı inancını tebliğ etmelerine rağmen kimseyi hak yola getirememiş, onlar bu işte başarısız olunca Allah onları gönderdiği toplumları helak etmek zorunda kalmıştır: Hz. Nûh (3243), Hz. Hûd (3244), Hz. Salih (3245), Hz. Lût (3246) ve Hz. Şuayb (3247).

     Allah Hz. Musa’ya ilk kez seslendiğinde ve kendisine peygamberlik verdiğinde Musa bunu kabul etmemiş, “Ben yapamam” demiştir. Sonra Allah ısrar edince, Musa “Ben kekemeyim, konuşmayı beceremiyorum ki. Nasıl peygamberlik yapayım?” demiştir. (3248) Allah kendisine yardım edeceğini bildirince, Musa bu sefer Allah’a “Benim yerime peygamberlik görevini abim Harun’a ver, O benden daha iyi yapar” demiş, bunun üzerine Allah da Harun’u Musa’ya yardımcı peygamber yapmıştır. (3249) Aynı Musa, peygamber olduğu gün Allah’tan aldığı ilk emir gereği birkaç gün sonra Firavun’un huzuruna çıkıp halkını serbest bırakmasını istemiş, Firavun bunu kabul etmemiş, Musa bu çabasında başarısız olunca daha ilk icraatından sonra pes etmiş, nerdeyse Allah’ı azarlarcasına “Ben Sana demedim mi bu işi ben beceremem diye” demiş, “Yâ Rabb, niçin bu halka kötü davrandın? Beni bunun için mi gönderdin? Senin adına Firavun’la konuşmaya gittim gideli Firavun bu halka kötü davranıyor. Sen de kendi halkını kurtarmak için hiçbir şey yapmadın!” diyerek nerdeyse Allah’tan hesap sormuştur. (3250)

     Hz. Eyyûb peygamberlikte başarısız olunca artık bu işi yapmak istememiş, Allah yapmasını ısrar edince, Allah’a “Çek elini üzerimden” diyerek rest çekmiştir, “Gözünü üzerimden hiç ayırmayacak mısın? Tükürüğümü yutacak kadar bile beni rahat bırakmayacak mısın?” diyerek isyan etmiştir. (3251)

     Hz. Yunus kıssası ve bir balığın karnında üç gün yaşaması, Müslümanlar’ın en çok sevdiği kıssalardan biridir. O kadar çok sevmişlerdir ki bu kıssayı, “delfin” balığına “yunus balığı” adını vermişlerdir. Yaşanan hadiseyi çok sevmişlerdir sevmesine ama, bu hadisenin niçin yaşandığını bilmezler. Çünkü katıldıkları dînî sohbetlerde ve okudukları dînî kitaplarda onlara sadece kıssa anlatılır, kıssanın sebebi anlatılmaz. Müslümanlar’a bir iyilik yapıp, o olayın niçin yaşandığını söyleyeyim: Hz. Yunus peygamberlik görevinde başarısız olunca görevi bırakıp Allah’tan kaçmaya çalışmış, sırf peygamberlik yapmamak için bir gemiyle kaçmaya çalışırken Allah da şiddetli bir fırtına göndererek O’nu cezalandırıp denize atmış, Yunus üç gün bir balığın karnında yaşamıştır. (3252)

     Şimdi söyleyin bakalım, hücrelerine kadar kadın düşmanlığı ile yoğrulmuş, konuştukları her sözde kadın düşmanlığı yapan – sözümona – âlimler, hocalar ve hiçbir zaman özgür bir kafayla düşünmeyip beyinlerini bu adamlara kiraya vermiş olan mü’mînler, şimdi söyleyin bakalım: Zorluklara ve sıkıntılara katlanamayanlar kimler?

     Kadınlar mı yoksa erkekler mi?

    ● “Kadınların kadın olmaktan kaynaklı doğal biyolojik halleri onların peygamberlik yapmasına uygun değildir. Hamile olduğunda bu görevini nasıl yapacak? Ayrıca kadınların aybaşı halleri var, âdet görmesi var.”

     Ancak 5 – 10 yaş arası çocukların ikna olabileceği bu komik argümanlara nasıl cevap vereceğimi inanın ben de bilmiyorum (çünkü ben de bir erkeğim sonuçta). Hamilelik, aybaşı gibi gerekçeleri ileri sürmek için, insanın hakikaten nasıl bir zihin yapısına sahip olması gerekiyor acaba?

     Bugün 7 milyarlık dünya nüfûsunun yarısı kadındır. Milyonlarca değil milyarlarca kadın, farklı farklı iş sahalarında çalışmaktadır. Fabrikada veya tarlada çalışan kadından tutun, doktorluk veya öğretmenlik yapan, gazetecilik, avukatlık yapan kadınlara kadar. Bu kadınlar, acaba aybaşı halleri her olduğunda işyerinden 10 gün izin mi almaktadırlar? Örneğin, bir kadın öğretmen, âdet olduğu zaman bir hafta okula gitmemekte midir? Bunca kadının siyasetçi, sanatçı, sporcu olmasına “kadınlık” engel değildir de, peygamber olmasına mı engeldir? Kaldı ki, diğer mesleklere nazaran, peygamberlik konusunda Allah’ın her türlü yardımına ve korumasına da sahip iken? Öyle “sıkıntılar” sahiden olsa bile, Allah istese o sıkıntılı hallerinde ona yardım edemez mi? Dayanma gücü veremez mi?

     Biz erkekler böyleyiz işte. İş tarlada çalıştırmaya, mutfakta yemek pişirmeye, canı çıkana kadar evi temizlemeye, ayaklarını yıkatmaya, çocuk bakmaya gelince kadınların “biyolojik olarak zayıf oluşlarını” hiç dikkate alma, aybaşı da olsa hamile de olsa kadınları yine de bütün bunları yapmaya zorla, fakat iş peygamberlik, imamlık, yöneticilik, başbakanlık, cumhurbaşkanlığına gelince “biyolojik olarak zayıf oluşlarını” engel olarak gör, aybaşı ve hamilelik hallerini gerekçe olarak sun!

     Bunlara sorsan, desen ki, “Hz. İbrahim nasıl Hacer’le İsmail’i alıp Hebron’dan taaa Mekke’ye yürüyerek götürmüş, hem de o çölde? Yahu aradaki mesafe 1500 km. Bu nasıl mümkün olur?”, sana verecekleri cevap, “Allah isterse herşey mümkündür, Allah yardım etti mi hiçbir şey sorun değildir” olacaktır. Bunlara desen ki, “Hz. Musa nasıl denizi ikiye yarmış? Deniz yarılmış da binlerce insan aradan geçerek karşı kıyıya geçmiş. Bu nasıl mümkün olur?”, sana verecekleri cevap, “Allah isterse herşey mümkündür, Allah yardım etti mi hiçbir şey sorun değildir” olacaktır. Bunlara desen ki, “Hz. Yunus nasıl balığın karnında 3 gün yaşamış? Yahu insan bir balığın karnında yaşabilir mi?”, sana verecekleri cevap, “Allah isterse herşey mümkündür, Allah yardım etti mi hiçbir şey sorun değildir” olacaktır. Bunlara desen ki, “Hz. İsa nasıl olur da 5 ekmek ve 2 balıkla 5000 kişiyi doyurmuş? Yahu 5000 insanın karnı 5 ekmek ve 2 balıkla doyar mı?”, sana verecekleri cevap, “Allah isterse herşey mümkündür, Allah yardım etti mi hiçbir şey sorun değildir” olacaktır.

     Ve fakat bunlara sorsan, desen ki, “Kadın peygamber olur mu?”, sana verecekleri cevap “Olmaz, çünkü kadın zayıftır, hamilelik ve aybaşı halleri vardır” olacaktır. Asla ve asla “Allah isterse herşey mümkündür, Allah yardım etti mi hiçbir şey sorun değildir” sözlerini işitemezsiniz onlardan. Erkek peygamberler konusunda her zaman akıllarında olan “Allah’ın yardımı”, mevzû kadın peygamberler olduğunda akıllarından uçup gider, asla akıllarına gelmez. Çünkü onların inandıkları Tanrı da tıpkı kendileri gibi erkektir. Böyle olduğu için, erkek peygamberlerin her ânında yardıma koşan, onların her türlü sıkıntısında hemen yardım edip bu sıkıntıyı sıkıntı olmaktan çıkaran “onların Tanrı’sı”, kadın peygamberlerin hamilelik, aybaşı, âdet hallerinde dahi küçücük bir yardımı esirger, onları kendi sıkıntılarıyla başbaşa bırakır. Kendileri nasılsa, inandıkları Tanrı da öyledir, tıpkı kendilerine benzer.

     Hz. Musa’nın kekeme olması ve bu yüzden konuşamaması, daha odur bir peygamberin en temel görevi olan “insanlarla konuşma” fillini dahi yerine getirememesi bile peygamber olmaya engel değil, ama kadınların hamileliği, aybaşı ve âdet olması peygamberliğe engel, öyle mi? Bunu mu söylemek istiyorsunuz sahiden? “Söylemek istiyorsunuz” ne demek, söylüyorsunuz zaten.

     Kadın peygamber olamazmış da, çünkü kadınların hamilelik, aybaşı halleri varmış da, onları dinlerken bile tiksiniyor insan…

     Yahu bu peygamberlik dediğimiz şey zaten 40 yaşından sonra verilmiyor mu? Eee sorun ne o zaman? O yaştan sonra kadınların böyle bir dertleri yok ki zaten. Neyi problem ediyorsunuz siz?

     “Ulu’l- Âzm” sayılan, kendisine ilk kitap verilmiş peygamber olan ve semavî dînlerin sıfır noktası durumundaki Hz. Musa’ya peygamberlik verilmesi 80 yaşındadır. (3253) Bu görev aynı yaştaki bir kadına verilmiş olsaydı, bu kadının ne gibi hamilelik, aybaşı, âdet sorunu olabilirdi ki?

     Şaka gibisiniz gerçekten.

    ● “Kadınların erkeklere konuşma yapması doğru değildir. Bu haramdır.”

     Bunları okurken güldüğünüzü biliyorum. Haklısınız çünkü gülmemek elde değil. Bunlar, kadından peygamber olamayacağını savunmaya çalışırken, “Kadınların erkeklere konuşma yapması doğru değildir, çünkü bu haramdır” sözünü dahi ciddi ciddi çıkıp söyleyebiliyorlar.

     Yapacak birşey yok. Bunlar galiba Hz. Âdem’den başlayıp Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberleri Nakşibendî tarikatının Halidiye koluna mensup zannediyorlar.

    ● “Kadınların güzellikleri ve cazibeleri, peygamberlik yapmalarına uygun değildir. Erkekler onlara şehevî gözlerle bakabilirler.”

     İnsan bazen ne diyeceğini bilemiyor. Çünkü kelimeler tükeniyor artık, söz bitiyor.

     Boşuna dememişler, “Arifin fikri neyse zikri de odur” diye. Bu argümanı seslendirenler, aslında bir nevi “kendilerinin ne mal olduklarını” itiraf ediyorlar. Zirâ söylemek istedikleri şey tam olarak şu: “Allah yarattığı kulların nasıl insanlar olduğunu bilmez mi? Bizleri biliyor. Bildiği için, aslında hiç kadın peygamber göndermemekle kadınları bizden korumuştur. Çünkü bize kadın peygamber gönderilse, biz ona tecavüz etmeye çalışırız.”

     Söylemeye çalıştıkları şey tam olarak bu!

     Diyelim ki bunu kastetmediler aslında ve “şehevî duygular” derken aslında “duygusal ilgi” demek istediler ama Arapça düşünüp Türkçe konuşan insanlar oldukları için, Müslüman olmalarından dolayı Türklük’lerini, Kürtlük’lerini, Farslık’larını, Urduluk’larını, Bengallik’lerini kaybedip hepsi Arap’laştığı için, meramlarını tam anlatamadılar. Burada aslında mâsum bir şekilde “duygusal ilgi” demek istediler. Diyelim ki öyle oldu, “olduydu”, “olabilitesi” var.

     Peki aynı şey erkek peygamberler için de geçerli değil mi? Hz. Yusuf – Züleyha olayı nedir o zaman?

     Ama tabiî, bunların zihniyetine göre kadın asla bir erkeğe duygusal ilgi göstermez, kadın âşık olmaz, kadın sevmez, kadın istemez, kadın arzu duymaz; bütün bunları erkek yapar. Kadın sadece bir metadır, maldır. Bir cisimdir.

    ● “Kadınlar duygusaldır. Duygusal oldukları için liderlik / yöneticilik yapmaya elverişli değildir.”

     İşte en güçlü bir şekilde dile getirilen argüman bu ve mevzûbahis tartışmada en başta dile getirilen argüman olduğu halde kasıtlı olarak en sona bıraktık.

     Sağlıklı bir akla sahip her insanın gülüp geçeceği bu söylemler, mâlesef ilim sahibi İslam âlimlerinin ağzından çıkmış söylemlerdir ve bunları kadınların peygamber olamayacağının gerekçeleri olarak rahatlıkla sıralayabiliyorlar. Benim asıl hayret ettiğim nokta ise, kadınları alenen aşağılayan bu tür söylemleri, yazıları ve vaazları dinleyen Müslüman hânımların, bu tür söylemlerin sahiplerine “Hocam Allah sizden razı olsun, bu konuda bizi aydınlattınız”, “Sağolun hocam, sayenizde kafamızdaki pekçok sorunun cevabını bulmuş olduk” şeklinde karşılık vermesidir.

     İnsan bazen ne diyeceğini bilemiyor. Dîn, böyle bir afyondur işte. Karşınızdaki kişiye hakaret de etseniz, o yine de rahatsız olmaz, üstüne bir de sizi tasdik eder. Çünkü siz “Tanrı adına” konuştuğunuz için, karşınızdakiler zaten sizi bir tür vecd halinde, kendi kendisini içgüdüsel olarak uyuşturarak, söyleyeceklerinizi daha en başından kabul etmek üzere kendini şartlayarak dinlemektedir.

     “Kadınlar duygusal oldukları için liderlik / yöneticilik yapmaya elverişli değildir” iddiâsı tamamen absürd bir iddiâdır ve hakikat ile uzaktan – yakından ilgisi yoktur.

     Fakat bu argümanı seslendiren İslamcılar, aynı İslamcı kafalar, 15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelanda’nın Güney Adası’ndaki Christchurch kentindeki iki camiye Cuma namazı sırasında düzenlenen ve 50 kişinin yaşamını yitirdiği silahlı terör saldırısından sonra (3254), ortaya koyduğu erdemli duruş, ülkedeki Müslümanlar’la dayanışması, hatta Müslümanlar’la dayanışma örneği sergilemek için İslamî değerleri sahiplenmesi, başörtü takıp ekrâna çıkması, teröristlere asla müsamaha göstermemesi nedeniyle Yeni Zelanda Başbakanı (kadın) Jacinda Kate Laurell Ardern’e övgü üstüne övgüler dizmiş, ne kadar İslamcı televizyon, gazete ve haber sitesi varsa “İşte Gerçek Başbakan Bu!”, “Bir Devlet Başkanı İşte Böyle Olmalı”, “Örnek Lider” gibi başlıklar atmışlardır. Jacinda Ardern için bu başlıkları atanlar, O’nu bu sözlerle taltif edenler, kadından peygamber olamayacağını “kanıtlamak” (!) için “Kadınlar duygusaldır. Duygusal oldukları için liderlik / yöneticilik yapmaya elverişli değildir” diyen aynı çevreler, aynı kişiler, aynı kafalardır.

     E hani kadın bu işi yapamazdı? Hani kadınlar duygusal oldukları için liderlik / yöneticilik için uygun değildi? Katıldığınız dînî sohbetlerde, camilerde dinlediğiniz hutbelerde, okullarda ve medreselerde size verilen dînî eğitimde, okuduğunuz İslamî kitaplarda size böyle anlatılmıyor mu? Ve siz de size anlatılan bu inancı olduğu gibi kabul edip sağda solda aynı söylemleri dile getirmiyor musunuz? Öyleyse neden Yeni Zelanda Başbakanı Hanımefendi’ye övgü üstüne övgüler dizdiniz, “İşte Gerçek Başbakan Bu!”, “Bir Devlet Başkanı İşte Böyle Olmalı”, “Örnek Lider” başlıkları attınız? Siz değil miydiniz “Kadınlar duygusaldır. Duygusal oldukları için liderlik / yöneticilik yapmaya elverişli değildir” diyen?

     Kusura bakmayın sevgili İslamcılar; hoşsunuz ama boşsunuz. Sahip olduğunuz inanç ve ideoloji, tümüyle yalanlar üzerine kurulmuş. Acınacak haldesiniz. Çünkü sadece bir tane hayatınız var ve o biricik hayatınız başından sonuna kadar yalanlar dinlemekle, yalanlara inanmakla ve yalanları seslendirmekle geçiyor. Ne kadar acınası bir durum? Sahi, o biricik hayatınızı size bağışlayan ve sizden onu verimli / bereketli bir şekilde geçirmenizi isteyen Tanrı’ya nasıl hesap vereceksiniz? Hesap gününü hiç düşünüyor musunuz sahiden? Yoksa o güne inanıyorsunuz fakat o gün geldiğinde size yalnızca başınızdaki örtünün, sakalınızdaki kılların ve elinizdeki 99’luk tespihin sorulacağını mı düşünüyorsunuz? Bir insanın “Kadınlar duygusaldır. Duygusal oldukları için liderlik / yöneticilik yapmaya elverişli değildir” diyebilmesi için nasıl bir kafaya sahip olması lazım? Bir insanın böyle bir kafaya sahip olabilmesi için, ya fanatik bir Müslüman, ya fanatik bir Hristiyan, ya da fanatik bir Yahudî olması lazım; başka türlü mümkün değil çünkü. Zirâ “insan beyni” ancak ve ancak “dîn” kullanılarak böyle bir mutasyona uğratılabilir. Zirâ “insan” dediğimiz canlı türü, ancak ve ancak “dîn” kullanılarak 200.000 yıl önceki haline, yani “homo sapiens” (düşünen varlık) olmadan önceki haline geri döndürülebilir.

     Bugün ulaştığımız bilimsel gelişmenin ve sahip olduğumuz uygarlığın temeli olan Antik Uygarlıklar’ın önemli bir kısmı anaerkil (kadınegemen) idiler. Tarih boyunca pekçok kraliçeler, kadın liderler varlık göstermiş, güçlü devletlere liderlik, güçlü uygarlıklara öncülük etmişlerdir. Günümüzde de dünyadaki pekçok ülke, kadın liderler tarafından yönetilmektedir.

     Bir toplumun kadın liderler tarafından yönetilmesi, Müslümanlar’ın zannettiği gibi toplum için felâket değildir, onların helakına sebep olacak bir durum hiç değildir. Allah hiçbir toplumu başlarına lider olarak bir kadını seçtiler diye helak etmemiştir. Böyle bir anlatı, kutsal kitapların hiçbirinde yoktur. Ne Tevrat’ta vardır, ne İncil’de, ne Kur’ân’da. Bunlar sizin televizyon “âlim”lerinizin, cami hocalarınızın, cemaat abilerinizin yazdıkları kutsal kitaplarda yer alan saçmalıklardır.

     Anaerkil yönetim, bilakis insanlık için bir kurtuluştur. Kadınegemen yönetim anlayışı, bir erdemdir, uygarlaşma göstergesidir.

     Anaerkil yönetim anlayışının insanlık için bir kurtuluş olduğu, 2020 yılında yaşadığımız ve halen içinde bulunduğumuz küresel koronavirüs (Covid – 19) salgını sürecinde de belli olmuştur. Kadınegemen yönetim biçiminin insanlığın kurtuluşu olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Koronavirüs salgını nedeniyle birçok ülkede iktidarlara karşı görülmemiş bir tepki yükselirken, salgına karşı aldıkları riskli ama cesur önlemlerle başarı kaydeden liderlerin büyük çoğunluğunun kadın olması ise dikkatleri çekiyor. Dünyada şu an 152 seçilmiş devlet başkanı veya başbakan arasından sadece 10’u kadın. Bununla birlikte, kadın liderler tarafından yönetilen Almanya, Danimarka, Norveç, Finlandiya, İzlanda, Hong Kong, Tayvan ve Yeni Zelanda’da uygulanan önlemler, ölüm oranlarının diğer ülkelere kıyasla çok düşük seyretmesini sağladı. Kadın liderlerin yönettiği devletler, cesur ve erken önlemlerle salgını dizginlediler. Coğrafî açıdan birbirinden uzak, kültürel açıdan da epey farklı olan, en ortak noktaları kadın liderlerce yönetilmek gibi görünen bu ülkelerin tamamında, yaygın bir test politikası, kaliteli tedaviye kolay erişim, dikkatli bir temas takibi ve sosyal mesafeye katı kısıtlamalar gibi bilimsel müdahalelerle, salgın büyük ölçüde kontrol altına alındı. (3255)

     Ben açıkçası Müslümanlar’daki bu “duygusal olmaya” karşı gösterdikleri antipatiyi ve biçtikleri zaafı da anlamıyorum bir türlü. Duygusal olmak kötü birşey mi? Niçin zaaf olarak görülüyor ki? Kötü birşey mi yani?

     Yoo, bence çok güzel birşey. Bugün sahip olduğumuz gelişmeyi ve uygarlığı “duygusal olmaya” borçlu değil miyiz?

     “Duygusal olmak” olmasa ne bilim olurdu, ne sanat olurdu, ne edebiyat olurdu, ne şiir olurdu, ne resim olurdu, ne müzik olurdu, ne şarkılarımız – türkülerimiz olurdu, ne kültür olurdu, ne de aşk olurdu. İyi bir hayatımız mı olurdu o zaman? Dîn bile olmazdı yahu, “duygusal olmak” olmasa, dînler bile olmazdı yeryüzünde.

     Duygusallık olmasa, insanın robottan ne farkı kalır?

     Kadınlar duygusalmış daaa, duygusal oldukları için liderlik / yöneticilik yapmaya elverişli değillermiş deee, Allah aşkına bir susun artık, Allah rızası için susun…

     Duygusal olmak niye liderlik / yöneticilik yapmaya engel olsun ki?

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, yaşadığınız Ortadoğu coğrafyasında yüzlerce yıldır diktatörler tarafından yönetilmezdiniz en azından.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, ülkenizde milyonlarca insan açlık sınırında yaşarken, insanların başını sokacakları bir evi yokken, çocuklar sokaklarda yatarken, 1000 odalı saraylarda lüks ve şatafat içinde yaşayan yöneticilere sahip olmazdınız o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, Kral Fahd, Saddam Hüseyin, Beşar Esad gibi liderlere / yöneticilere sahip olmazdınız o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, Dersim, Zilan, Koçgiri, Halepçe gibi katliâmları, Enfal soykırımlarını yaşamazdınız o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, Roboskî’deki gariban köylülerin üzerine bombalar yağdıranlara madalya takan yöneticileriniz olmazdı o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, Sivas’ta bir oteldeki insanları diri diri yakan gözüdönmüşleri hakkettikleri cezaya çarptıran bir devletiniz olurdu o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, ülkedeki bütün doğal sit alanlarını ve ormanları yok edip her tarafı beton yığınına dönüştüren yöneticilere sahip olmazdınız o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, bu cennet ülkenin güzelim akarsularını öldüren, her tarafa barajlar kuran, tarihinizi ve kültürünüzü ortadan kaldırmak için çabalayan, Hasankeyf’i yok eden bir devletiniz olmazdı o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, millet geçim sıkıntısı yaşarken, insanlar aysonunu getiremezken, ülkedeki binlerce çocuk karnı aç yatağa girerken, koluna bir vilayeti doyuracak pahalılıkta saat takan, hânımının da bir eyaleti doyuracak pahalılıkta çanta taşıdığı yöneticileriniz olmazdı o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, tecavüzcüleri ve sapıkları korumayan, Kur’an kurslarında küçük çocuklara cinsel tacizde bulunan vakıfları hakkettikleri cezaya çarptıran bir devletiniz olurdu o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, ortada bu kadar hırsızlık, yolsuzluk, adam kayırma, zûlüm, baskı, çirkeflik ve ahlaksızlık varken, gündemlerine “Lades oynamak haramdır”, “Perşembe akşamı sakız çiğnemek caiz değildir”, “Dizi filmlerde ezan okunurken oyuncular konuşmamalı, ama konuşmaya devam ediyorlar”, “Oruçluyken kolonya almak doğru değildir, buna dikkat edelim” gibi şeyleri alıp bunlara kafayı takan Diyanet başkanlarınız, hocalarınız, cemaat önderleriniz olmazdı o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, seçimlerde sizden oy alabilmek için bu kadar rahat yalan söyleyen politikacılarınız olmazdı o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, sırf düşüncelerini açıkladılar diye ve bunu da sadece sözle ve yazıyla yaptıkları halde aydınlar, yazarlar, sanatçılar cezaevlerine tıkılırken, tecavüzcülerin, katillerin, hırsızların, mafya babalarının serbestçe dolaştığı ve üstelik itibar da gördüğü bir ülkede yaşıyor olmazdınız o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz, kadınların aşağılanmadığı, kadınların istedikleri saatte dışarı çıkıp istedikleri gibi özgürce dolaşabildiği, kadın cinayetlerinin bu kadar rahat işlenmediği, kadınlara saygının olduğu bir ülkede yaşıyor olacaktınız o zaman.

     Keşke duygusal olmayı değil de duygusuz olmayı liderlik / yöneticilik yapmaya engel olarak görseydiniz…

     ■ KADIN PEYGAMBERLER: İSİMLERİ, MEMLEKETLERİ, ETNİK KÖKENLERİ VE MESLEKLERİ

     Çalışmamızın sonlarına doğru, toplam sayıları 14 olan kadın peygamberleri, bu mübarek, harikulade, muhteşem ve mükemmel kadınları yeniden analım ve hepsini birarada zikredelim:

    ● Hz. HAVVA → yaratılan ilk kadın → İSLAMİYET’e göre peygamber

    ● Hz. SARA → memleketi: Kürdistan, İsrail, Mısır → milliyeti: Kürt → peygamber olmadan önceki mesleği: Harran prensesi → MUSEVÎLİK’e ve İSLAMİYET’e göre peygamber

    ● Hz. HACER (HAGAR) → memleketi: Habeşistan (Etiyopya), Mısır, İsrail, Arabistan → milliyeti: Habeşî → peygamber olmadan önceki mesleği: Köle (cariye) → İSLAMİYET’e göre peygamber

    ● Hz. YOXEBED → memleketi: Mısır → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: Ev hânımı → İSLAMİYET’e göre peygamber

    ● Hz. ASİYE (TADUXEPA; NEFERTİTİ) → memleketi: Kürdistan, Mısır → milliyeti: Kürt → peygamber olmadan önceki mesleği: Önce Mitanni prensesi, sonra Mısır kraliçesi → İSLAMİYET’e göre peygamber

    ● Hz. MİRYAM (MERYEM) → memleketi: Mısır, Arabistan → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: Aktivist → MUSEVÎLİK’e göre peygamber

    ● Hz. DEBORAH → memleketi: İsrail → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: Hukukçu (hakim) → MUSEVÎLİK’e göre peygamber

    ● Hz. HANNAH → memleketi: İsrail → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: Ev hânımı → MUSEVÎLİK’e göre peygamber

    ● Hz. ABİGAİL → memleketi: İsrail → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: İşkadını (tüccar) → MUSEVÎLİK’e göre peygamber

    ● Hz. HULDA → memleketi: İsrail → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: Öğretmen → MUSEVÎLİK’e göre peygamber

    ● Hz. ESTHER (HADASSA) → memleketi: İran → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: İran kraliçesi → MUSEVÎLİK’e göre peygamber

    ● Hz. NADYA → memleketi: İran, Irak, İsrail → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: Kanaat önderi → MUSEVÎLİK’e göre peygamber

    ● Hz. ANNA → memleketi: İsrail → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: Tapınak rahibesi → HRİSTİYANLIK’a göre peygamber

    ● Hz. MERYEM → memleketi: İsrail, Ürdün, Suriye, Anadolu → milliyeti: İbrani → peygamber olmadan önceki mesleği: Tapınak hizmetçisi → İSLAMİYET’e göre peygamber

     Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi hepsinin üzerine olsun. Rabbim bize de onlara layık evlatlar olmayı nasip etsin.

     Bu mükemmel ve muhteşem kadınlar, yaşadığımız gezegen üzerindeki en büyük devrimi gerçekleştirdiler. Bu harikulade kadınlar, şirk ve tuğyan içinde debelenen dünyamızda Tek Tanrı inancını başlattılar ve bu inancı yaydılar.

     Bu mübarek kadınlar, tarihin gerçek kahramanlarıdırlar.

     İnsanlık tarihinin en büyük kadın devrimi olan “dîn”, bu kadınların gerçekleştirdiği bir devrimdi. Dîn ve Tek Tanrı inancını bu kadınlar başlattılar.

     Ama bu muazzam devrimi onlardan çaldılar. Bu devrimi kadınlardan çalan erkekler, bunu menfaatleri için, şehevî arzuları ve politik amaçları için kullandılar. Daha kötüsü, kadınların eliyle gerçekleşen bu büyük devrimi, “dîn”i, kadınlara karşı, kadınları baskı altında tutmak ve ezmek için kullandılar.

     Dîn ve Tek Tanrı inancı, tarihin en büyük kadın devrimidir. Bu bir kadın devrimidir. Ama bu devrimi onlardan çaldılar. Bu devrimin asıl yapıcıları ve öncüleri olan bu kadınları arkaplana atıp, onları gölgede tutup, onların yanlarındaki kocalarını, babalarını, kardeşlerini yahut oğullarını önplana çıkartarak, bu kadim mirası insanlara böyle anlattılar, bu şekilde öğrettiler.

     Oysa bu bir kadın devrimiydi.

     Her şey, iki kadının Kürdistan’dan Mısır’a gitmesiyle başlamıştı.

     Her şey, Sara ve Asiye (Taduxepa; Nefertiti) ile başlamıştı.

     Evdeki bu yemeği pişiren, kadındı. Ama kadın, bu yemeği dışarıya kendisi servis edemezdi. Yaşadıkları zaman, ortam, buna müsait değildi. O yüzden yemeği, evdeki erkeğin eline verip öyle servis ettirdiler dışarıya.

     Sara kocası İbrahim’i öne sürdü. Asiye de oğlu Musa’yı.

     Her şey, iki kadının Kürdistan’dan Mısır’a gitmesiyle başladı.

     Bu kadınlar, binlerce yıl boyunca farklı isimlerle ve farklı kimliklerle tekrar tekrar karşımıza çıktılar. Kimi İsrail’de hakimlik yapıyordu, öğretmenlik yapıyordu, kimi İran’da kraliçe idi. Kimi köyündeki ırmağın kıyısında bakireyken bir çocuk dünyaya getirdi, kimi de sahip olduğu maddî gücü ve otoritesini bu yüce amaç için kullandı.

     Her şey bu devrim devam etsin diyeydi.

     Ama devrim devam etmedi. Devam etmedi ama, yok da olmadı. Daha kötüsü oldu: Tam tersine dönüştürüldü.

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(3152): Tevrat, Tekvin, 16:6 – 11; 18:11; 21:1 – 5 ve 17 – 19;  Çıkış, 15:20 – 21; Çölde Sayım, 12:2 – 15; Hakimler, 4:4 – 5; II. Krallar, 22:14 – 20; II. Tarihler, 34:22 – 28;  Nehemya, 6:14; Mika, 6:4; / İncil, Luka, 2:36 – 37 / Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmran 42 – 46; Âraf 189; Hûd 69 – 73; Hicr 51 – 56; Meryem 16 – 19; Tâhâ 36 – 39; Qasas 7; Zariyat 24 – 37

(3153): Genesis Rabbah; 45:2 / İncil, Galatyalılar, 4:22 – 26, 28 ve 31 / Buharî, Büyü 100, Hibe 26 ve 28 / Müslim, Fedail 154

(3154): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Hacer (as)” bölümü

(3155): Tevrat, Çıkış, 1:1 – 22 ve 2:1 – 10 / İncil, Resullerin İşleri, 7:17 – 22 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 1 – 14

(3156): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Sara (as)” ve “Hz. Abigail (as)” bölümleri

(3157): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Sara (as)” ve “Hz. Asiye (as)” bölümleri

(3158): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Sara (as)”, “Hz. Asiye (as)” ve “Hz. Meryem (as)” bölümleri

(3159): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Sara (as)” bölümü

(3160): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Yoxebed (as)” bölümü

(3161): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Asiye (as)” bölümü

(3162): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Miryam (as)” bölümü

(3163): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Esther (as)” bölümü

(3164): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Anna (as)” bölümü

(3165): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Meryem (as)” bölümü

(3166): Ahmed ibn-i Hanbel, El- Müsned, cilt 5, s. 265 – 266 / Taberî, Tarih’er- Rusûl we’l- Mulûk, cilt 1, s. 150, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1991 / İbn-i Hacer, Metalib’ul- Aliyye, no 3023 / İbn-i Hacer, El- Fetâwâ’l- Hadisiyye, s. 180, Kahire 1989 / İbn-i Hibban, Es- Sahih, cilt 2, s. 77, hadis no 361

(3167): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 55 – 59; Nisa 156 – 158

(3168): İncil, Matta, 2:15; 3:16 – 17; 4:3 – 11; 7:21; 8:29; 10:32 – 33; 11:25 – 27; 12:50; 14:33; 15:13; 16:15 – 17; 17:5; 18.10 – 11 ve 35; 20:23; 24:36; 26:29, 39, 42, 53 ve 63 – 64; 27:39 – 43 ve 54; 28:19; Markos, 1:1 ve 11; 3:11 – 12; 5:6 – 7; 9:7 – 8; 13:32; 14:35 – 36 ve 61 – 62; 15:39; Luka, 1:35; 3:21 – 22; 4:1 – 13 ve 41; 8:28; 9:34 – 36; 10:21 – 22; 11.13; 22:39 – 44 ve 70; 23:34 ve 46; Yuhanna, 1:17 – 18, 29 – 34 ve 49; 3:16 – 18 ve 34 – 36; 5:15 – 45; 6:32 – 51; 8:14 – 19 ve 54; 10:25 – 38; 11:3 – 4, 27 ve 41; 12:26 – 28 ve 49 – 50; 13:1 – 3; 14:1 – 31; 15.1 – 27; 16:1 – 33; 17:1 – 26; 19:7; 20:17 ve 31; Resûllerin İşleri, 1:4 – 7; 2:33; 9:20; Romalılar, 1:2 – 4 ve 9 – 10; 8:3; I. Korintliler, 1:9; II. Korintliler, 1:3 ve 19; 11:31; Galatyalılar, 1:15 – 16; 2:20; 4:4 – 6; Efesliler, 1:3 – 6; 4:13; Koloseliler, 1:3 ve 13; İbraniler, 1:1 – 14; 4:14; 5:5 – 8; 6:4 – 6; I. Petrus, 1:3 – 4; II. Petrus, 1:17; I. Yuhanna, 1:3 – 7; 2:22 – 24; 3:7 – 9 ve 21 – 23; 4:8 – 10 ve 14 – 15; 5:1 – 20; II. Yuhanna, 1:3; Vahiy, 2:18

(3169): İncil, Matta, 7:21 – 22; 8:1 – 8 ve 21 – 25; 9:28; 14:28 – 30; 15:22 – 31; 17:4 ve 14 – 15; 18:21; 20:30 – 33; 26:22, 25 ve 49; 28:17; Markos, 7:27 – 28; 9:5; 11:21; 14:45; 16:19; Luka, 1:43; 6:46; 7:6 – 8 ve 13; 8:38 – 39; 9:42 – 44, 54 – 55 ve 61 – 62; 10:1, 17 – 18 ve 39 – 41; 11:1; 12:41 – 53; 17:37; 18:1 – 8 ve 40 – 43; 19:8 – 10; 22:33, 38, 49 ve 61 – 62; 24:3 ve 33 – 35; Yuhanna, 4: 21 – 26 ve 31; 6:24 – 25; 8:23 – 25; 9:38; 10:25 – 38; 11:3 – 4, 8 – 12, 21, 32 ve 39 – 40; 13:6 – 14, 19 – 20 ve 36 – 38; 14:1 – 31; 20:28 – 29; 21:6 – 21; Resûllerin İşleri, 1:6 ve 21 – 22; 8:16; 15:26; 19:5 ve 13; 20:35; 21:13; Romalılar, 13:14; 14:9; I. Korintliler, 1:10; 3:23; 5:3 – 5; 6:11; 11:23 – 24; 15:31; 16:21 – 24; II. Korintliler, 1:13 – 14; 4:5; Efesliler, 1:15 – 16; Filipililer, 2:19; 3:8 – 9 ve 20; Koloseliler, 2:6 – 9; 3:23 – 24; I. Selanikliler, 2:15 – 16 ve 19; 4:1 – 2; 5:28; II. Selanikliler, 2:1, 8 ve 14; 3:6, 12 ve 18; I. Timoteos, 1:12; Filimon, 1:25; Yakub, 2:1; I. Petrus, 3:15; II. Petrus, 1:1 – 2, 8, 11 ve 16; 2:20; 3:18; Yahuda, 1:17 / Kur’ân-ı Kerîm, Maide 17

(3170): Tevrat, Tekvin, 27:1

(3171): Tevrat, Çıkış, 4:10 – 11

(3172): Tevrat, Çıkış, 4:14 – 16

(3173): Tevrat, Çıkış, 2:1 – 10 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 1 – 14

(3174): Tevrat, Çıkış, 15:20

(3175): Tevrat, Çıkış, 1:1 – 22 ve 2:1 – 10 / İncil, Resullerin İşleri, 7:17 – 22 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 1 – 14

(3176): Tevrat, Tekvin, 12:10 – 20

(3177): Tevrat, Tekvin, 22:3 – 5

(3178): Tevrat, Tekvin, 26:6 – 7

(3179): Tevrat, Tekvin, 27:36

(3180): Tevrat, Tekvin, 35:10

(3181): Tevrat, Tekvin, 27:1 – 29

(3182): Tevrat, Tekvin, 32:22 – 28

(3183): Tevrat, Tekvin, 42:1 – 17 / Kur’ân-ı Kerîm, Yusuf 69 – 79

(3184): Tevrat, I. Samuel, 21:1 – 2

(3185): Tevrat, I. Krallar, 2:8 – 9

(3186): Tevrat, I. Samuel, 24:21 – 22

(3187): Tevrat, II. Samuel, 21:3 – 6

(3188): Tevrat, I. Krallar, 2:24 – 25

(3189): Tevrat, Tekvin, 31:22 – 37

(3190): Tevrat, Tekvin, 35:2

(3191): Tevrat, Çıkış, 32:1 – 4

(3192): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 54 ve 92; Ârâf 148 – 156; Tâhâ 85 – 97

(3193): Tevrat, I. Samuel, 19:11 – 14

(3194): Tevrat, I. Krallar, 11:4

(3195): Tevrat, I. Krallar, 11:3 – 8

(3196): Tevrat, I. Krallar, 11:5

(3197): Tevrat, Eyyûb, 7:9

(3198): Tevrat, Eyyûb, 7:17 – 20

(3199): Tevrat, Eyyûb, 19:6 – 7

(3200): Tevrat, Tekvin, 49:33 ve 50:1 – 2

(3201): Tevrat, Tekvin, 50:26

(3202): Tevrat, Tekvin, 50:2 – 3

(3203): Tevrat, Tekvin, 47:7 – 10

(3204): Tevrat, Tekvin, 42:16

(3205): Tevrat, Tekvin, 9:20 – 21

(3206): Tevrat, Tekvin, 14:18 – 19

(3207): Tevrat, Tekvin, 19:32 – 33

(3208): Tevrat, Tekvin, 27:25 – 26

(3209): Tevrat, Tekvin, 27:27 – 28

(3210): Tevrat, Tekvin, 44:5

(3211): Tevrat, Yasa’nın Tekrarı, 7:13

(3212): Tevrat, Eyyûb, 1:13

(3213): İncil, Yuhanna, 2:3 – 11

(3214): Tevrat, Tekvin, 19:30 – 38

(3215): Tevrat, Tekvin, 44:5 ve 15

(3216): Kur’ân-ı Kerîm, Yusuf 77

(3217): Tevrat, Çıkış, 2:11 – 12 / İncil, Resullerin İşleri, 7:24 – 25 / Kur’ân-ı Kerîm, Tâhâ 40 ve Qasas 15

(3218): Tevrat, Çıkış, 2:14

(3219): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 16 – 17

(3220): Kur’ân-ı Kerîm, Tâhâ 40

(3221): Tevrat, Çıkış, 3:1 – 21

(3222): İncil, Resullerin İşleri, 7:30

(3223): Tevrat, Çıkış, 12:31 – 36

(3224): Tevrat, I. Samuel, 18:6 – 7

(3225): Tevrat, I. Samuel, 18:25 – 27

(3226): Tevrat, II. Samuel, 21:5 – 9

(3227): Tevrat, II. Samuel, 11:2 – 17

(3228): Tevrat, II. Samuel, 12:7 – 8

(3229): Tevrat, II. Samuel, 3:12 – 26

(3230): Tevrat, I. Krallar, 2:24 – 25

(3231): Tevrat, II. Tarihler, 2:1 – 2

(3232): Tevrat, I. Krallar, 11:3

(3233): Kur’ân-ı Kerîm, Sâd 41 – 44

(3234): Tevrat, Yunus, 3:1 – 10 ve 4:1 – 11

(3235): İncil, Matta, 15:21 – 28; Markos, 7:24 – 30

(3236): Tevrat, Çıkış, 4:24 – 26

(3237): İncil, Yuhanna, 4:1 – 42

(3238): Kurân-ı Kerîm, Nisa 3

(3239): Bütün hadis ve siyer kaynakları

(3240): Kurân-ı Kerîm, En’âm 92; Şurâ 7

(3241): Bkz. Elinizdeki kitabın “Kur’ân’ın Yanlış Tefsir Edilen 3 Âyeti ve Anlam ve Nüzûl Sebebi Bakımından Doğru Tefsiri” bölümü

(3242): Amidî, Ebkar’ul- Efkar fi Usûl’id- Dîn, cilt 2, s. 713, tahkik: Ahmed Ferik el- Mezidî, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye, Beyrut 1424

(3243): Tevrat, Tekvin, 7:1 – 24 / Kurân-ı Kerîm, Âraf 59 – 64; Yunus 71 – 73; Hûd 25 – 48; Şuarâ 105 – 120; Ankebut 14 – 15; Zariyat 46; Necm 52; Qamer 9 – 16

(3244): Kurân-ı Kerîm, Âraf 65 – 72; Hûd 50 – 60; Şuarâ 123 – 139; Fussilet 15 – 16; Ahkâf 21 – 28; Zariyat 41 – 42; Qamer 18 – 21; Haqqa 6 – 8

(3245): Kurân-ı Kerîm, Âraf 73 – 79; Hûd 61 – 68; Şuarâ 141 – 158; Neml 45 – 53; Fussilet 17 – 19; Qamer 23 – 31

(3246): Tevrat, Tekvin, 19:1 – 26 / İncil, II. Petrus, 2:6 – 10 / Kurân-ı Kerîm, Âraf 80 – 84; Hûd 77 – 83; Hicr 57 – 77; Şuarâ 160 – 173; Neml 54 – 58; Ankebut 28 – 35; Saffat 133 – 138

(3247): Kurân-ı Kerîm, Âraf 85 – 96; Hûd 84 – 95; Şuarâ 176 – 190

(3248): Tevrat, Çıkış, 3:1 – 22 ve 4:1 – 17

(3249): Tevrat, Çıkış, 4:13 – 17 / Kur’ân-ı Kerîm, Tâhâ 25 – 48; Qasas 33 – 35

(3250): Tevrat, Çıkış, 5:20 – 23

(3251): Tevrat, Eyyûb, 7:16 – 19

(3252): Tevrat, Yunus, 1:1 – 17 / Kur’ân-ı Kerîm, Enbiyâ 87 – 88; Saffat 139 – 146; Kalem 48 – 49

(3253): Tevrat, Çıkış, 7:7 / İncil, Resullerin İşleri, 7:30

(3254): Yeni Zelanda’da İki Camiye Terörist Saldırı: 50 Ölü | Katliâmı Lanetliyoruz, Sediyani Haber, 15 Mart 2019, http://www.sediyani.com/?p=28033

(3255): Anaerkil Yönetim İnsanlığın Kurtuluşudur | Kadın Liderlerin Farkı Koronavirüs Sürecinde Belli Oldu, Sediyani Haber, 15 Nisan 2020, http://www.sediyani.com/?p=33010

     SEDİYANİ HABER

     27 HAZİRAN 2020

 

359 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

5 Cevap Kadın Peygamberler – 44

  1. Okçu Ali dedi ki:

    Böylesi bir bakış açısını ilk defa sizden okudum. Emeğinize sağlık İbrahim bey.

  2. Ayten Aksoy dedi ki:

    Hocam sonuna kadar arkandayız. Harika bir inisiyatif, hele de bizimki gibi toplumlarda.

    Yolunuz açık olsun. Teşekkürler.

  3. Ferhat dedi ki:

    “Kadın Peygamberler” çalışması, değerleri ayaklar altına alınmış insanlığın ab-ı hayatı, öze dönüşüdür.

    Mümkünse Dünya’nın bütün dillerine çevrilmeli.

  4. Lubbe Ayn dedi ki:

    Yüreğinize, zihninize ve kaleminize sağlık hocam. Allah sizden her iki cihanda razı olsun inşaallah! Bir erkek kadındaki Allah’ın manevi güzelliğini gördüğü zaman kamildir. Çünkü kadında, Allah’ın eşsiz sanatı ve sırrı gizlidir.

  5. Demli Çay dedi ki:

    Hz. Eyüp hastaydı, etleri lime lime dökülüyordu. Hz. Yakup kör olmuştu. Dediginiz gibi Hz. Musa köleydi. Köylü peygamber var mıydı bilmiyorum. Ama nedense şehir kıstası da bana pek mantıklı gelmedi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir