Kadın Peygamberler – 43

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

– geçen bölümden devam –

     ■ MUSEVÎLİK – HRİSTİYANLIK – İSLAMİYET: HER ÜÇ SEMAVÎ DÎNE GÖRE DE KADIN PEYGAMBERLER VARDIR

     Allah, toplumları doğru yola iletmek, insanlara hakkı, adaleti, erdemi ve tevhîdi öğretmek için kadın peygamberler de göndermiştir. Bu kadın peygamberler, Allah’tan aldıkları vahyi ve tevhîd öğretisini insanlara, bulundukları toplumlara tebliğ etmiş, peygamberlik vazifesini en güzel şekilde ifâ etmişlerdir.

     Bu kitapta; sayıları 14 olan bu kadın peygamberlerin tamamının hayatlarını, biyografilerini, kimliklerini, yaşadıkları coğrafyayı ve etnik / kavmî aidiyetlerini, sosyal sınıflarını, şirke karşı verdikleri tevhîd mücadelesini ve akıbetlerini en ince ayrıntısına kadar oldukça detaylı ve geniş bir şekilde okudunuz.

     Hz. Havva (as), Hz. Sara (as), Hz. Hacer (Hagar) (as), Hz. Yoxebed (as), Hz. Asiye (Taduxepa; Nefertiti) (as), Hz. Miryam (as), Hz. Deborah (as), Hz. Hannah (as), Hz. Abigail (as), Hz. Hulda (as), Hz. Esther (Hadassa) (as), Hz. Nadya (as), Hz. Anna (as) ve Hz. Meryem (as).

     Allah bu annelerimizden razı olsun. Bizlere de onlara layık evlatlar olmayı nasip etsin.

     Böylece “semavî dînler” olarak adlandırılan Musevîlik, Hristiyanlık ve İslamiyet’in her üçünde de kadın peygamberlerin olduğunu bu çalışmamızda ilmî delilleriyle ortaya koymuş olduk. Kadın peygamberlerin inkâr edilemez varlığı, hem Tevrat, hem İncil, hem de Kur’ân-ı Kerîm ile sabittir.

     Çalışmamızın sonlarına doğru, her üç dîne göre de kadın peygamberlerin var olduğu gerçeğini bir kez daha ana hatlarıyla gözler önüne sermek ve konuyu toparlamak istiyoruz.

     ■ Musevîlik İnancına Göre Kadın Peygamberler Vardır

     Kutsal kitap Tevrat, kadın peygamberlerin varlığını açık bir şekilde zikreder. Tevrat bu kadınlardan “peygamber”, “kadın peygamber” diyerek bahseder:

     “Harun’un kızkardeşi Peygamber Miryam tefini eline aldı; bütün kadınlar teflerle, oynayarak onu izlediler. Miryam onlara şu ezgiyi söyledi: ‘Ezgiler sunun Rabb’e. Çünkü yüceldikçe yüceldi. Atları, atlıları denize döktü.’ (3079)

     “O sırada İsrail’i Lappidot’un karısı Peygamber Deborah yönetiyordu. Deborah, Efrayim’in dağlık bölgesinde, Rama ile Beytel arasındaki hurma ağacının altında oturur, kendisine gelen İsrailliler’in dâvâsına bakardı.” (3080)

     “Kâhin Hilkiya ve kralın gönderdiği adamlar Ahikam, Akbor, Şafan ve Asaya varıp tapınaktaki giysilerin nöbetçisi Xêrxwez oğlu Tikva oğlu Şallum’un karısı Peygamber Hulda’ya danıştılar. Hulda Yeruşalayim’de, İkinci Mahalle’de oturuyordu.” (3081)

     “‘Ey Tanrım! Toviya’yla Sanballat’ın yaptığı kötülüğü unutma’ diye dûâ ettim, ‘Beni korkutmak isteyen kadın peygamber Nadya’yla öbür peygamberlerin yaptıklarını da unutma’. (3082)

     Yahudilik’in medenî kanunu hükmündeki dînî kitabı “Talmud” (תלמוד), toplam 48 erkek peygamber ve 7 kadın peygamber sayar. Kadın peygamberler, yaşadıkları tarih sırasına göre Sara, Miryam (Meryem), Deborah, Hannah, Abigail, Hulda ve Esther (Hadassa)’dir. (3083)

     Allah kadın peygamberler göndermiştir ve bunu da “İslam’daki imânın 6 şartından biri olarak” Allah’ın kutsal kitabı olarak kabul ettiğimiz Tevrat’ta açık biçimde belirtmiştir.

     “… Ve ondan sonra vaki olacak ki, bütün beşer üzerine rûhumu dökeceğim. Oğullarınız da, kızlarınız da peygamberlik edecekler.” (3084)

     Âyetlerden de açıkça gördüğünüz üzere, Allah insanlığı doğru yola iletmek, insanlara hakkı, adaleti, erdemi ve tevhîdi öğretmek için hem erkek hem kadın peygamberler göndermektedir.

     ■ Hristiyanlık İnancına Göre Kadın Peygamberler Vardır

     Kutsal kitap İncil, kadın peygamberlerin varlığını açık bir şekilde zikreder. İncil’de de “kadın peygamber” nitelemesi net biçimde vardır:

     “Anna adında çok yaşlı bir kadın peygamber vardı. Aşer oymağından Fenuel’in kızıydı. Genç kız olarak evlenip kocasıyla yedi yıl yaşadıktan sonra dul kalmıştı. Şimdi seksendört yaşındaydı. Tapınaktan ayrılmaz, oruç tutup dûâ ederek gece gündüz Tanrı’ya ibadet ederdi.” (3085)

     Allah’ın, peygamberlerini sadece erkekler arasından seçmediğini, erkek – kadın ayrımı yapmadan peygamber seçiminde bulunduğunu, erkek peygamberler gönderdiği gibi kadın peygamberler de gönderdiğini, tıpkı Tevrat gibi İncil de açık ve net bir biçimde ifade etmektedir:

     “Bu gördüğünüz, Peygamber Yoel aracılığıyla önceden bildirilen olaydır: ‘Son günlerde’ diyor Tanrı, ‘Bütün insanların üzerine rûhumu dökeceğim. Oğullarınız da kızlarınız da peygamberlik edeceklerdir. Yaşlılarınız düşler görecek. O günler kadın – erkek, kullarımın üzerine rûhumu dökeceğim, onlar da peygamberlik edecekler. Yukarıda, gökyüzünde harikalar yaratacağım. Aşağıda, yeryüzünde belirtiler, kan, ateş ve duman bulutları görülecek. Rabb’in büyük ve görkemli günü gelmeden önce güneş kararacak, ay kan rengine dönecek. O zaman Rabb’i adıyla çağıran herkes kurtulacak.’” (3086)

     Gördüğünüz gibi, peygamberlik gibi yüce bir vasıf, sadece erkeklere bahşedilen bir görev değildir. Erkekler de kadınlar da peygamberlik yapıyorlar. Kadın peygamberler vardır.

     ■ İslam İnancına Göre Kadın Peygamberler Vardır

     Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın bazı kadınlara Cebrail’i gönderdiği, melekleri aracılığıyla o kadınlara bazı mesajlar ilettiği, hatta Allah’ın bazı kadınlarla direk konuştuğu açık biçimde yer almaktadır. Birçok İslam âlimi ve hatta bazı İslam mezhepleri, Kur’ân’daki bu âyetlere dayanarak o kadınların peygamber olduklarına hükmetmiştir.

     Hz. İbrahim (as)’in eşi Hz. Sara (as)’ya bir çocuk doğuracağının melekler tarafından müjdelendiği, Tevrat’ın yanısıra Kur’ân’da da yer alan bir hakikattir:

     “İbrahim’in karısı (Sara) ayakta idi. (Bu sözleri duyunca) Güldü. Ona (Sara’ya) da İshak’ı müjdeledik; İshak’ın arkasından da Yakub’u. Karısı, ‘Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı ve bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Gerçekten bu çok şaşılacak birşey’ dedi. Melekler, ‘Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi size olsun ey ev halkı! Şüphesiz O, övülmeye layıktır, şanı yücedir’ dediler.” (3087)

     Endülüslü ünlü Berberî filozof, tarihçi ve İslam âlimi İbn-i Hazm ya da tam adıyla Ebû Muhammed Ali ibn-i Ahmed ibn-i Said ibn-i Hazm ez- Zahirî el- Endelusî (994 – 1064), Kur’ân’daki bu âyetlere dayanarak Hz. İbrahim’in eşi Hz. Sara’nın bir kadın peygamber olduğunu söylemiştir. İbn-i Hazm’a göre melekler Sara ile konuşmuşlardır. Kur’ân’da bu açıkça anlatılıyor. Meleklerin bu konuşması·kesinlikle onların peygamber olmayan biriyle konuşması değildir. Onlar ancak peygamber olan birine hitap etmişlerdir. Dolayısıyla Sara bir kadın peygamberdir. (3088)

     İslam itikadında “Ulu’l- Âzm” olarak adlandırılan en büyük 5 peygamberden biri olan Hz. Musa (as)’nın annesi Hz. Yoxebed (as)’in bir peygamber olduğu, bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de vurgulanır. Kur’ân’ın iki ayrı sûresinde Allah’ın Musa’nın annesine vahyettiği, O’nunla konuştuğu ve kendisine âyetler gönderdiği net bir biçimde belirtilir:

     “Musa’nın annesine şöyle vahyettik: ‘Onu emzir. Şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak. Korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız’.” (3089)

     “(Allah) Buyurdu: ‘Ey Musa! İstediğin sana verilmiştir. Andolsun Biz bir defa daha sana lütufta bulunmuştuk. Sen doğduğun zaman, annene de vahyedilmesi gereken şeyi vahyetmiştik: ‘Onu (Musa’yı) bir sandığın içine koy ve (sandığı) suya bırak. Böylece su onu sahile bıraksın. Onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün altında yetiştirilmen için, tarafımdan sana bir sevgi bıraktım’.” (3090)

     Kur’ân-ı Kerîm’deki anlatımlar ışığında kıssayı okuduğumuzda, Musa’nın annesi Yoxebed’in bir kadın peygamber olduğunu net bir biçimde görmekteyiz. Allah, Musa’nın annesi Yoxebed’e vahyediyor, O’na âyetler gönderiyor ve O’nunla konuşuyor. Kendisine kitap ve şeriât verilen erkek peygamberler ile bile direk konuşmayan, onlara Cebrail’i gönderip bu melek aracılığıyla mesajını ileten Allah, kadın peygamber Yoxebed ile direk konuşuyor, araya aracı koymadan mesajını direk iletiyor.

     Kur’ân-ı Kerîm’deki “Tâhâ” ve “Qasas” sûrelerini baz alan kimi İslam âlimleri, Yoxebed’in bir hanım peygamber olduğuna hükmetmişlerdir. Örneğin Endülüslü ünlü Berberî filozof, tarihçi ve İslam âlimi İbn-i Hazm, Hz. Musa’nın annesi Yoxebed’e gelen bu vahyin, oğlu Hz. İsmail (as)’i kesme mevzûsunda Hz. İbrahim (as)’e gelen vahiy ile aynı olduğunu söylemiştir. Yani İbrahim’e oğlu İsmail’i kurban etmesi nasıl Allah tarafından vahiyle emredilmişse, Yoxebed’e de oğlu Musa’yı bir sepete koyup Nil Nehri’ne bırakması aynı şekilde Allah tarafından vahiyle emredilmiştir. Büyük İslam âlimi İbn-i Hazm’a göre bu da Musa’nın annesi Yoxebed’in bir peygamber olduğuna işaret eder. (3091)

     İbn-i Hazm’a göre, peygamberlik için vahyin husulü yeterlidir. Bunun için illâ da bir kitap ve şeriât indirilmiş olması gerekmiyor. Allah-û Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiğine göre, Allah gerek direk olarak gerekse melekleri aracılığıyla bazı kadınlara vahyetmiş, vahiy yoluyla onlara haberler ve bilgiler iletmiştir. Bu da o kadınların peygamber olarak nitelendirilmeleri için yeterli bir kanıttır. (3092)

     Sünnî Şafiîlik mezhebinin Mısır’da yetişen en önemli fıkıh âlimlerinden biri olan Beycurî ya da tam adıyla Ebû İshaq İbrahim ibn-i Ahmed ibn-i Ali ibn-i Sûleyman ibn-i Selim el- Beycurî el- Qahirî el- Misrî (1349 – 1422) de, yukarıda aktardığımız Kur’ân’daki iki âyete dayanarak, Musa’nın annesi Yoxebed’in bir kadın peygamber olduğuna hükmetmiştir. Büyük İslam âlimi Beycurî, yalnızca Hz. Musa’nın annesi Hz. Yoxebed (as)’in değil, aynı şekilde Hz. Havva (as), Hz. Sara (as), Hz. Hacer (as), Hz. Asiye (as) ve Hz. İsa (as)’nın annesi Hz. Meryem (as)’in de kadın peygamberler olduklarına dair fetvâ vermiştir. (3093)

     Aynı görüşte olan İslam âlimlerinden biri de Mısırlı ünlü Arap muhaddis, fakih ve müfessir İbn-i Hacer ya da tam adıyla Ebû’l- Fazl Şihabeddîn Ahmed ibn-i Nûreddîn Ali ibn-i Muhammed ibn-i Hacer el- Kinanî el- Asqalanî (1372 – 1449)’dir. O da Hz. Havva, Hz. Sara, Hz. Hacer, Hz. Yoxebed, Hz. Asiye ve Hz. Meryem’in kadın peygamberler olduklarını ifade etmiştir. (3094)

     Havva, Sara, Hacer, Yoxebed, Asiye ve Meryem’in kadın peygamberler olduklarını dile getiren İslam âlimlerinden biri de, Iraklı Arap müftü ve dînbilimci Alusî ya da tam adıyla Ebû Sena Şihabeddîn Seyyîd Mahmud ibn-i Abdullah el- Hûseynî el- Alusî el- Bağdadî (1802 – 54)’dir. (3095)

     Kur’ân’daki anlatımda, Allah Hz. Meryem (as)’e de vahyediyor, O’na vahiy meleği Cebrail’i gönderiyor. Kur’ân-ı Kerîm’deki anlatımlar ışığında kıssayı okuduğumuzda, Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem (as)’in bir kadın peygamber olduğunu net bir biçimde görmekteyiz.

     “Hani melekler, ‘Ey Meryem! Allah seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı. Ey Meryem! Rabb’ine divan dur. Secde et ve (O’nun huzurunda) rükû edenlerle beraber rükû et’ demişlerdi. Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak diye kalemlerini (kura için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu konuda) Tartışırlarken de yanlarında değildin. Hani melekler şöyle demişti: ‘Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, âhirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır. O beşikte de, yetişkin çağında da insanlarla konuşacak, salihlerden olacaktır.’ (3096)

     “Kitapta Meryem’i de zikret. Hani O ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendilerini gizleyen) bir perde çekilmişti. Böylece O’na rûhumuzu (Cebrail’i) gönderdik. (Cebrail) O’na düzgün bir insan kılığında görünmüştü. (Meryem) Demişti ki: ‘Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)’a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma).’ (Cebrail de) Demişti ki: ‘Ben yalnızca Rabb’den gelen bir elçiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk bahşetmek için (buradayım)’.(3097)

     Kur’ân’daki “Âl-i İmran” ve “Meryem” sûreleri ışığında kıssayı okuduğumuzda, İsa’nın annesi Meryem’in bir kadın peygamber olduğu çok açık bir şekilde belli olmakta. Allah, İsa’nın annesi Meryem’e vahyediyor, O’na âyetler gönderiyor ve O’nunla konuşuyor. Allah’ın Meryem’e vahyetmesi, O’na Cebrail’i göndermesi (ki peygamberlere gönderilen melektir), birçok İslam âlimi ve bazı İslam mezhepleri tarafından Hz. Meryem’in bir kadın peygamber olduğuna açık işaret olarak görülmüştür.

     Örneğin büyük İslam müfessiri ve Şafiî fakihi olan Horasanlı Kürt muhaddis İmam Bağavî ya da tam adıyla İmam Ebû Muhammed Muhyissunne Hûseyn bin Mesud bin Muhammed el- Ferrâ el- Bağavî (1044 – 1122), Kur’ân’da yukarıda aktardığımız âyetlerde Cebrail’in Meryem’e gelmesinin ve O’na vahyetmesinin, Allah’ın Cebrail aracılığıyla diğer peygamberlere gönderdiği vahiy ile aynı olduğunu belirterek, Meryem’in bir kadın peygamber olduğuna hükmetmiştir. (3098)

     Büyük İslam âlimlerinden biri olan Iraklı Arap müftü ve dînbilimci Alusî de bu konuda İmam Bağavî ile aynı fikirdedir. (3099) Alusî, Hz. Havva (as), Hz. Sara (as), Hz. Hacer (as), Hz. Yoxebed (as), Hz. Asiye (as) ve Hz. Meryem (as)’in kadın peygamberler olduklarını dile getirmiştir. (3100)

    Az önce de belirttiğimiz üzere, Endülüslü ünlü Berberî filozof, tarihçi ve İslam âlimi İbn-i Hazm’a göre, peygamberlik için vahyin husulü yeterlidir. Bunun için illâ da bir kitap ve şeriât indirilmiş olması gerekmiyor. İbn-i Hazm şöyle diyor: “Allah-û Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiğine göre, Allah gerek direk olarak gerekse melekleri aracılığıyla bazı kadınlara vahyetmiş, vahiy yoluyla onlara haberler ve bilgiler iletmiştir. Bu da o kadınların peygamber olarak nitelendirilmeleri için yeterli bir kanıttır.” (3101) İbn-i Hazm, Tevrat ve Kur’ân’dan örnekler vererek, Allah’ın Cebrail aracılığıyla Hz. Sara ve Hz. Meryem’e vahiy gönderdiğini (3102), Musa’nın annesi Hz. Yoxebed ile direk konuştuğunu hatırlatarak (3103), bunların kadın peygamberler olduğunun bizzat Tevrat ve Kur’ân ile sabit olduğuna işaret etmektedir. (3104)

    Büyük İslam âlimi İbn-i Hazm ile aynı şeyleri söyleyen büyük İslam âlimlerinden biri de Endülüslü ünlü Berberî muhaddis, müfessir, fakih, dilbilimci ve kıraat âlimi Kurtubî ya da tam adıyla Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Ebibekr bin Farac el- Ensarî el- Hazrecî el- Endelusî el- Kurtubî (1214 – 73)’dir. Kurtubî Tevrat ve Kur’ân’daki âyetlere dayanarak Sara, Yoxebed ve Meryem’in kesin olarak kadın peygamberler olduğunu ifade etmektedir. Hatta Kurtubî, kaleme aldığı eserlerde, İsa’nın annesi Meryem’in bir kadın peygamber olduğunu onlarca sayfalık anlatımla uzun uzun ispat etmeye çalışır. (3105)

     Gerek İbn-i Hazm olsun gerek Kurtubî, Kur’ân’da Cebrail’in Meryem’le, Meryem’in de Cebrail’le konuştuğunun, bu ikisinin sohbet ettiklerinin açık bir biçimde yer aldığına dikkat çekerek, Meryem’in peygamberliğini inkâr etmenin itikadî olarak çok sakıncalı olacağı uyarısında bulunmuşlardır. Endülüs İslam Medeniyeti’nin bu büyük ve çok kıymetli iki Müslüman âlimi, “Hz. Meryem, bir kadın peygamberdir. Kur’ân’da ‘Meryem’ sûresinde anlatılan vakıâ, sahih bir vahiyle hasıl olmuş sahih bir nübûvvetir. Allah’tan Meryem’e verilmiş bir risalettir” demişlerdir. (3106)

     Sünnî Şafiîlik mezhebinin Mısır’da yetişen en önemli fıkıh âlimlerinden biri olan Beycurî de, Tevrat ve Kur’ân’daki âyetlere dayanarak, Hz. Havva, Hz. Sara, Hz. Hacer, Hz. Yoxebed, Hz. Asiye ve Hz. Meryem’in kadın peygamber olduğuna dair fetvâ vermiştir. (3107)

     Aynı görüşte olan İslam âlimlerinden biri de Mısırlı ünlü Arap muhaddis, fakih ve müfessir İbn-i Hacer’dir. O da Hz. Havva, Hz. Sara, Hz. Hacer, Hz. Yoxebed, Hz. Asiye ve Hz. Meryem’in kadın peygamberler olduklarına hükmetmiştir. (3108)

     Allah’ın kadın peygamberler gönderdiğini kabul eden pekçok İslam âlimi hatta İslam mezhebi de olmuştur. Örneğin Sünnî Eşarîlik mezhebinin imamı İmam Eşarî ya da tam adıyla Ebû Hasan Ali ibn-i İsmail ibn-i İshaq el- Eşarî (873 – 935), peygamberlik için “erkek olma” şartı gerekmediğini, Allah’ın insanlara kadın peygamberler de gönderdiğini kabul etmektedir. (3109) İmam Eşarî, Allah tarafından gönderilen 6 kadın peygamberden sözeder. Bunlar; ilk kadın Havva, İbrahim’in eşi (İshak’ın annesi) Sara, İbrahim’in eşi (İsmail’in annesi) Hacer, Firavun’un eşi (Musa’yı büyütüp himaye eden) Asiye ve İsa’nın annesi Meryem’dir. (3110)

     Allah Meryem’e Cebrail meleğini gönderdiğini Kur’ân’da açık açık söylemesine rağmen yine de kadınların peygamberliğini reddeden ve Meryem’in bir peygamber olmadığını savunan âlimlerin başında gelen, Maturidî mezhebinin kurucusu ve imamı Özbek müfessir ve fakih Maturidî ya da tam adıyla Ebû Mansur Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el- Semerkandî el- Maturidî (863 – 944) bile, “resûl” kavramının tarifini yaparken, “Resûl, Cebrail vasıtâsıyla kendisine vahyedilen kişidir” demektedir. (3111) Ne kadar trajikomik bir durumdur ki, Maturidî kadından peygamber olmayacağını ileri sürmekte ama Maturidî’nin kendi yaptığı “resûl” tarifine göre bile Meryem bir resûldür. Bu da ataerkil zihniyete sahip ve kendi bağnaz ve tutucu bakış açılarını İslam’a giydirmeye çalışan Müslüman âlimlerin nasıl bir çelişki içinde debelendiklerini gösteren ibretâmiz bir durumdur. Ama asıl üzücü olan durum şudur ki; bugün 1, 5 milyarlık İslam dünyası, “kadın peygamberler vardır” diyen Eşarî ekolünü değil, “kadından peygamber olmaz” diyen Maturidî ekolünü resmî olarak benimsemiş ve bu görüşü kurumsallaştırmıştır. Böyle olduğu için, henüz çocukluk çağından başlayarak aile eğitiminden tutun okula, camiden tutun medreselere kadar bütün hayatları boyunca Müslümanlar’a bu şekilde öğretilmektedir: “Kadın peygamber yoktur, peygamberlerin hepsi erkektir”. İnsan hakikaten üzülüyor, hem üzülüyor hem acıyor…

     Kaldı ki, Kur’ân-ı Kerim’de “Cebrail’in indirdiğinin, kişiyi uyarıcılardan kıldığı” (3112) ve “Kur’ân’ı da Cebrail’in indirdiği” (3113) açık açık belirtilmesine rağmen, yine de bu kadınların peygamber olduklarını inkâr ediyorlar, kabul etmeye yanaşmıyorlar. Bu nasıl bir kadın düşmanlığıdır ki, Allah bu kadınların peygamber olduklarını açık biçimde gözlerine sokmasına rağmen, Allah’a rağmen yine de kadına peygamberliği yakıştırmıyorlar.

     Allah-û Teâlâ, yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de, “Meryem” sûresinde, başta Hz. Meryem olmak üzere birkaç peygamberden bahsettikten sonra şöyle buyuruyor:

     “İşte onlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz peygamberlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.” (3114)

     Allah bunu “Meryem” sûresinde demektedir ve aralarında hatta en başta Hz. Meryem olmak üzere birkaç isimden bahsettikten sonra konuyu bağlamak niyetiyle söylemektedir. İlgili sûrede, Hz. Zekeriya (as), Hz. Meryem (as), Hz. İbrahim (as), Hz. Musa (as), Hz. İsmail (as) ve Hz. İdris (as) kıssaları anlatıldıktan ve art arda bu şahıslardan bahsedildikten hemen sonra böyle denmektedir, “İşte onlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz peygamberlerdir” denmektedir. Burada Hz. Meryem’in peygamberliği açık ortadadır, inkârlarında inat etmek istemeyenler ve ataerkil duygularla, kadın düşmanlığıyla kalpleri mühürlenmemiş olanlar için.

     İbn-i Hazm’a göre, âyet-i kerîmedeki “ulaike” (اُو۬لٰٓئِكَ) yani “onlar” ifadesiyle işaret edilenler, peygamberlerdir. Hz. Meryem de bu hitabın içinde olduğuna göre O da peygamberdir. (3115) Zirâ Allah Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrahim’i (3116), Hz. İdris’i (3117) ve Hz. Yusuf’u (3118) “Sıddık” olarak vasfettiği gibi, Hz. Meryem’i de “Sıddıka” olarak vasfetmektedir (3119). Onlar bu vasıflarıyla peygamber olduklarına göre, Meryem de öyledir. Bu açık bir durumdur. (3120)

     Kur’ân-ı Kerîm’de Meryem’in doğumu ve büyütülmesi şöyle anlatılır:

     “Hani, İmran’ın karısı, ‘Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin’ demişti. Onu doğurunca, ‘Rabbim’ dedi, ‘Onu kız doğurdum.’ Oysa Allah, O’nun ne doğurduğunu daha iyi bilir. ‘Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.’ Bunun üzerine Rabbi O’nu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve O’nu güzel bir bitki gibi büyüttü. Zekeriya’yı da O’nun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, O’nun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. ‘Meryem! Bu sana nereden geldi?’ derdi. O da, ‘Bu, Allah katından’ diye cevap verirdi, ‘Zirâ Allah, dilediğine hesapsız rızık verir’. (3121)

     Kurtubî, Bağavî ve Salebî, bu âyetlerin tefsirinde, “Feteqebbelha rabbuha bi qabulin heseni” (فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ) yani “Bunun üzerine Rabbi O’nu güzel bir şekilde kabul buyurdu” ifadesinin, terbiyesini ve işlerini üstlenmek, kutlu olanların yoluna iletmek, bir an bile olsa azap etmemek anlamlarına geldiğini nakletmişlerdir. Allah’ın Meryem’i “we enbeteha nebaten hesene” (وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ) yani “güzel bir bitki gibi büyütmesi” ise yaratılışını ne eksik ne fazla, gayet güzel bir şekilde tamamlaması mânâsındadır. (3122)

     Ancak âyet-i kerîmeler dikkatli bir şekilde ve anlayarak okunduğunda, oldukça çarpıcı bir durum göze çarpmaktadır: Allah, günümüzde Müslümanlar’ın ekseriyetinin – inanın sırf kadın olduğu için – peygamber kabul etmediği Meryem’e yiyecekler göndermektedir, Allah ile Meryem sürekli irtibat halindedir, fakat istisnasız bütün Müslümanlar’ın peygamber kabul ettiği – e tabiî erkektir ne de olsa – Zekeriya’nın bundan haberi dahi yok! Allah’ın gönderdiği bir şeyin ne olduğunu, nereden geldiğini, Meryem Zekeriya’ya değil, Zekeriya Meryem’e sormaktadır. “Doğrusu akıl sahipleri için bu kıssada büyük bir hikmet vardır”…

     Kurtubî, “Zekeriya, O’nun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu” âyetindeki “rızqen” (رِزْقاًۚ) yani “rızıklar” (yiyecekler) ifadesini, “yaz mevsiminde gelen kış meyvesi – kış mevsiminde gelen yaz meyvesi” şeklinde yorumlamıştır. (3123) Adı güzel kendi güzel insan Kurtubî’nin bunları nereden bildiğini ise bilmiyorum. Muhtemelen kendisi meyveyi çok sevdiği için böyle düşünmüştür.

     Kur’ân-ı Kerîm’de Meryem’in İsa’yı doğurması ve akabinde İsa’nın bebekken konuşması ile ilgili olarak şunlar anlatılır:

     (Meryem) Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: ‘Ey Meryem! Çok çirkin birşey yaptın! Ey Harun’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.’ Bunun üzerine (Meryem, ‘çocukla konuşun’ diye) ona işaret etti. ‘Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?’ dediler. Bebek şöyle konuştu: ‘Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı. Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti. Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selam (esenlik verilmiştir).’ Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.” (3124)

     İsa’nın mucizeleri, gerek İncil’de olsun gerek Kur’ân’da, uzun uzun anlatılır. Göl üzerinde yürümesi, beş ekmek ve iki balıkla beşbin kişiyi doyurması, körleri ve sakatları iyileştirmesi, hatta ölüleri diriltmesi vs. Fakat Hristiyan ve Müslüman âlimlerin yaptıkları çok büyük bir hata, İsa’nın henüz yeni doğmuşken ve beşikteyken konuşmasını da İsa’nın mucizeleri arasında göstermesidir. Böyle gösterdikleri için, bugün 2, 5 milyarlık Hristiyan dünyası da 1, 5 milyarlık İslam dünyası da bu şekilde inanıyorlar.

     Annesi Meryem’in parmağıyla işaret etmesi üzerine İsa’nın bebekken konuşması elbette ki bir mucizedir. Evet ama bu mucize kime ihsas edilmelidir? Mucizenin faili kimdir? Bu mucize gerçekten de inanıldığı gibi İsa’nın göstermiş olduğu bir mucize midir, yoksa hakikatte Meryem’in göstermiş olduğu bir mucize midir?

     İsa’nın bebekken konuşması kimin mucizesidir? İsa’nın mı Meryem’in mi?

     Bu mucize, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın zannettiği gibi İsa’nın göstermiş olduğu bir mucize değildir, bilakis annesi Meryem’in göstermiş olduğu bir mucizedir.

     Şu haklı ve anlaşılır (anlamak isteyenler için tabiî) sebeplerden dolayı, bu mucize “İsa’nın mucizesi” olarak addedilemez, ancak ve ancak “Meryem’in mucizesi” olarak addedilebilir:

     1 – Peygamberlerden başkası mucize ortaya koyamaz. Sadece peygamberler mucize gösterebilir. İsa ise orada henüz peygamber değildir, daha yeni doğmuş bir bebektir. İsa’ya peygamberlik 30 yaşındayken verilmektedir. (3125) Fakat annesi Meryem (şayet “yaratılmışların en üstünü ve en şereflisi” olduğunuza inandığınız siz erkekler büyük bir lütûf ve ihsanda bulunup kadınların da insan olduklarını kabul ederseniz ve kadın peygamberlerin varlığına inanırsanız), o sırada peygamberdir. Çünkü Meryem, bu olaydan önce Cebrail ile tanışmış, Cebrail aracılığıyla Allah’tan vahiy almıştır. Zaten böyle davranmasını kendisine öğütleyen de Cebrail’dir. (3126)

     2 – İsa o durumda bırakın peygamberliği, daha odur akıl baliğ bir insan bile değildir. Henüz yeni doğmuş bir bebektir. Bebekler, hayvanlar gibi mâsumdur ve dînden, helâl – haramdan sorumlu değildir. Bebeğin durumu, mâsum bir kedinin, bir ceylanın, kuzunun durumu gibidir. Hayvanlar mucize gösterebilir mi? Gösteremez. Bebekler de gösteremez.

     3 – Meryem, bütün o olacakları önceden bilmektedir. Yaşananları, daha yaşanmadan bilmektedir. Çünkü Allah kendisine Cebrail aracılığıyla olacakları bildirmiş, nasıl davranması gerektiğini de tembihlemiştir. (3127) Fakat zavallı yavru İsa’nın bırakın olacakları önceden bilmesini, olanlardan dahi haberdar değildir. İsa ne insanların annesine sorduklarını anlamakta, ne de bizatihi kendisinin ne konuştuğunun farkındadır. O bebektir, konuştuğunun ve ne söylediğinin şuurunda dahi değildir. Bunları İsa’ya yaptıran annesi Meryem’dir.

     4 – Eğer Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın zannettiği gibi, bu mucize “İsa’nın mucizesi” olsaydı, beşikte konuşmaya başladığı anda diğer insanlarla birlikte annesi Meryem’in de şaşırması gerekirdi. Fakat bütün insanlar nerdeyse şok geçirirken, Meryem gayet vakur ve normal halindedir. Niye şaşırsın ki? Olayı organize eden kendisidir ve olacakları da zaten önceden bilmektedir. Öyleyse bu mucize Meryem’den başkasına addedilebilinir mi?

     Bazı İslam âlimleri de bu olayı bu şekilde görmüş, İsa’nın beşikte konuşmasını İsa’nın değil Meryem’in mucizesi olarak değerlendirmişlerdir. Örneğin kimine göre Afgan, kimine göre Fars, kimine göre Kürt, kimine göre de Türk olan ama bana sorarsanız Konyalı olan dünyaca ünlü fakih, mutasavvıf ve şair Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî ya da tam adıyla Mevlânâ Celaleddîn bin Şeyh Bahaeddîn Muhammed bin Hûseyn el- Belhî-yê Rumî (1207 – 73), bunu bu şekilde görmüştür. Mevlânâ, İsa’nın hem babasız doğumunu hem de beşikte konuşmasını “Meryem’in kuvvetiyle gerçekleşen mucizevî hadiseler” olarak değerlendirip, bunları “Meryem’in mucizeleri” olarak nitelemiştir. (3128)

     Peki gerçekte Meryem’e ait olan bu mucizeler niçin oğlu İsa’nın hanesine yazılmaktadır?

     Niye olacak, şunun için: Çünkü biz erkekler olarak, kadınlara yakıştırdığımız tek mucize, eve hiçbir alışveriş yapmadığımız halde kadının yine de evde beş çeşit yemek pişirmesi ve akşam bize zengin bir sofra hazırlamasıdır.

     Kadına yakıştırdığımız yêkane mucize budur, ama kadının bu mucizeyi sergilemesi için peygamber olmasına gerek yok ki. Peygamber olsun veya olmasın, dünyadaki hemen her kadın bu mucizeyi sergileyebiliyor. Özellikle de bizim Anadolu kadınları. Mutfakta doğru dürüst birşey olmamasına rağmen, beş çeşit yemeği nasıl hazırlayabiliyorlar, bunu nasıl yapabiliyorlar, doğrusu aklım hafsalam almıyor bir türlü…

     “Kadın peygamberler var mıdır yok mudur?” tartışmasında, “yoktur” iddiâsında olanların en çok dillendirdikleri bir husus da, “nebî” (ﻨﺒﻲ) ile “resûl” (ﺮﺴﻮﻞ) arasındaki ayrımdır. Böyle bir mevzûda – ne işe yarayacaksa artık – hemen ortaya atılıp ukalaca ve bilgiçlik taslayarak “nebî” ile “resûl”ün aynı şey olmadığını, ikisi arasındaki ayrımı bilmek gerektiğini söylerler.

     İyi de bildik diyelim, ne işe yarayacak? Burada mevzûbahis olan konu, “Kadın peygamberlere kitap indirilmiş mi indirilmemiş mi?” değil ki; konu, “Kadın peygamberler var mı yok mu?”

     Yani “nebî olanlar peygamber değiller” mi demek istiyorsunuz? Hakikaten maksadınız ne? “Nebî” ile “resûl”ün aynı şey olmadığını laf salatası gibi ortaya atmaktan muradınız nedir? Şayet nebîlerin peygamber olmadığına, sadece resûllerin peygamber olduğuna inanıyorsanız (ki hiçbiriniz böyle inanmıyor) o zaman “nebî” ile “resûl”ün aynı şey olmadığını ortaya atmanızın bir anlamı olabilir. Fakat nebîler de peygamber olduğuna göre, bu ayrımı hatırlatmanın maksadı ne ola ki?

     Maksat laf kalabalığı yapmak işte, kuru gürültü çıkartıp mevzûnun ilmî bir çerçevede tartışılmasını, ciddi ve iyiniyetli bir biçimde istişare edilmesini ve bir hakikate varılmasını engellemek! Dertleri gerçeğin belli olması değil çünkü, tek dert zihinlerindeki bağnaz inancın sarsılmaması.

     Bunu yapanları bir hayli üzecek bazı bilgiler paylaşacağım:

     Bazı İslam âlimleri “nebî” ile “resûl” arasındaki ayrımı da kabul etmemektedirler. Örneğin Sünnî Şafiîlik mezhebinin önemli hukukçularından biri olan ünlü Kürt fakih Maverdî ya da tam adıyla Bavê Hesen Ali kurê Muhammed kurê Habib el- Basrî el- Maverdî (972 – 1058), “Nebîler ve resûller birdir; nebî resûldür, resûl de nebîdir” ifadeleriyle bu ayrımı kabul etmediğini göstermektedir. (3129)

     Aynı şekilde Şafiî fakihi ve Mutezile kelamcısı olan Kürt âlim Qazî Abdulcabbar ya da tam adıyla Qazî İmadeddîn bavê Hesen Abdulcabbar kurê Ahmed el- Esedabadî el- Hemêzanî (932 – 1024) de “nebî” ile “resûl” kavramlarının aynı olduğuna dair fetva vermiş, aralarında hiçbir fark bulunmadığını beyan etmiştir. (3130)

     Bir diğer İslam âlimi olan ve Kâbe’de imamlık yaptığı için “İmam-ı Harameyn” olarak adlandırılmış bulunan Kürt fakih ve kelamcı Cûwênî ya da tam adıyla İmam-ı Harameyn bavê Mealî Rukneddîn Abdulmelik kurê Abdullah kurê Yusuf el- Cûwênî et- Taî en- Nisaburî (1028 – 85) de nübûvvetin, Allah-û Teâlâ’nın kulları arasından seçtiği birine “Sen benim resûlümsün” demesiyle meydana geldiğini belirtmekte, dolayısıyla “nebî” ile “resûl” arasında hiçbir fark olmadığını dile getirmektedir. (3131)

     Eyyubî Kürt İmparatorluğu döneminde yaşayan Diyarbekirli büyük İslam âlimi Kürt müfessir, dîn bilgini, muhaddis, fakih, tarihçi ve filozof Amidî ya da tam adıyla Seyfeddîn Ali bavê Hesen kurê Muhammed et- Tağlebî el- Amidî (1156 – 1233) de bu görüştedir ve aynı şeyleri söylemektedir. (3132)

     Bu görüşteki diğer bir İslam âlimi olan Kürt müfessir, fakih ve dilbilimci Teftazanî ya da tam adıyla Saadeddîn Mesud kurê Fahreddîn Omer kurê Burhaneddîn Abdullah el- Herevî el- Horasanî et- Teftazanî (1322 – 90) de “nebî”yi “kendisine vahyolunan şeyi tebliğ etmek üzere Allah’ın gönderdiği insan” olarak tarif ederken, hemen akabinde “resûl de öyledir” diyerek bu ikisinin aynı şey olduğunu net biçimde ortaya koymuştur. (3133)

     Yine aynı görüşte olan İslam âlimlerinden biri de Fars kelamcı ve dilbilimci İcî ya da tam adıyla Ebû’l- Fazl Adududdîn Abdurrahman bin Ahmed bin Abdulğaffar el- İcî (1281 – 1355)’dir. İcî, “Nebî, Allah-û Teâlâ’nın kendisine ‘Seni resûl olarak gönderdim’ veya ‘Benden şunları onlara tebliğ et’ gibi sözler söylediği kişidir” izahatında bulunarak, “nebî” ile “resûl” arasında fark görmediğini ortaya koymuştur. (3134)

     Allah rızası için, hem erkeklere hem kadınlara, tüm insanlığa faydalı olacak bir iş yapın: Artık susun!..

     Şu ataerkil, bağnaz ve yobaz, baştan sona kadın düşmanlığı ile yoğrulmuş cinsiyetçi fikirlerinizi insanlara “Dîn” diye, “İslam” diye pazarlamaktan vazgeçin!

     ■ KUR’ÂN’IN YANLIŞ TEFSÎR EDİLEN 3 ÂYETİ VE ANLAM VE NÜZÛL SEBEBİ BAKIMINDAN DOĞRU TEFSÎRİ

     Müslümanlar’daki “hiç kadın peygamber gelmemiştir” inancı, Kur’ân-ı Kerim’deki konuyla ilgili üç âyetin yanlış tefsirinden ya da hatalı anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Bunlar; “Nahl” sûresi 43. âyet, “Yusuf” sûresi 109. âyet ve “Enbiyâ” sûresi 7. âyettir.

     Şimdi bu âyetlere, nasıl tercüme edildiklerine ve o kelimenin orijinal metinde ne olduğuna bakalım:

     “Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz ‘ricalen’ başka peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (3135)

     “Biz senden önce şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz ‘ricalen’ dışında elçi göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (3136)

     “Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz ‘‘ricalen’ dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (3137)

     Kur’ân-ı Kerim’de konudan bahseden her üç âyette de “ricalen” (ﺮﺠﺎﻻ) kelimesi kullanılmış, bu kelime ise her üç yerde de “erkekler” olarak tercüme / tefsir edilmiştir. Oysa bu cinsiyetsiz bir sözcük olup, her üç âyette de “erkekler” anlamında değil, “iki ayağı üzerinde yürüyen canlılar” yani “insanlar” anlamında kullanılmıştır.

     Arapça bilen herkes gayet net bir şekilde bilir ki, Arapça’da kelimeler üç harfli kombinasyonlar şeklinde türer. Bu âyetlerde “erkekler” diye çevrilen “ricalen” kelimesinin kökü de “rcl” (ra – cim – lam)’nin kombinasyonlarıdır. Kur’an’da başka yerde de kullanılan bu kavram, oralarda “erkekler” şeklinde çevrilmemiştir.

     Kur’an’ı doğru anlamanın ve sahih bir şekilde tefsir etmenin en sağlıklı yolu, iki aşamalı bir metoddur. İstisnasız bütün Kur’ân müfessirlerinin ve İslam âlimlerinin de belirttiği hatta formüle ettiği, tavsiye ettiği bu iki aşamalı metod şudur:

     1 – Kur’ân’da, anlamı ve karşılığı konusunda ihtilaf, tereddüt veya tartışma olan bir kelime veya ifadenin, Kur’ân’ın başka yer(ler)inde de kullanılıp kullanılmadığına ve şayet kullanılmışsa ora(lar)da hangi anlamda kullanıldığına bakmak. Biz buna “Kur’ân’ı Kur’ân ile tefsir etmek” diyoruz. Kur’ân’ı doğru ve sahih biçimde tefsir edebilmenin en sağlıklı yoludur.

     2 – Âyetlerin ne zaman ve niçin, neye binaen, hangi gelişme üzerine nazil olduğuna bakmak. Bunu bilmeden, öğrenmeden de âyetleri doğru şekilde anlamak zor olur.

     Şimdi, istisnasız bütün Kur’ân müfessirlerinin ve İslam âlimlerinin de belirttiği hatta formüle ettiği, tavsiye ettiği bu iki aşamalı metodu takip ederek, ilgili 3 âyette geçen “ricalen” kelimesinin ne anlamda kullanıldığını ortaya çıkaralım ve âyetleri doğru ve sahih biçimde tefsir edelim:

     1 – Kur’ân’ı Kur’ân ile tefsir etmek: “Ricalen” ne demek?

     Bunu yaparsak, doğru sonuca rahatlıkla varacağız. Dolayısıyla bu yöntemi takip edebilmek için, aynı kelime, “r – c – l”, Kur’ân’da başka nerelerde, hangi konularda ve hangi anlamda kullanılmış, ona bakmamız gerekiyor.

     Kur’ân’da aynı ifadenin kullanıldığı bazı âyetler:

     “Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan bazıları karnı üzerinde yürümekte, kimi ‘iki ayağı’  (‘ricleyn’) üzerinde yürümekte, kimi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah herşeye güç yetirendir.” (3138)

     Görüldüğü üzere burada, “Nûr” sûresinin 45. âyetinde aynı kelime, “iki ayağı üzerinde yürüyen canlılar” anlamında kullanılmış, hiçbir müfessir veya Kur’ân çevirmeni de bunu “erkekler” şeklinde tercüme etmemiştir. Yani hiçbir İslam âlimi, müfessiri kalkıp da bu âyeti “Allah her canlıyı sudan yarattı. Önce sürüngenleri yarattı, sonra erkekleri yarattı, sonra dört ayaklı hayvanları yarattı. Allah dilediğini yaratır” şeklinde tercüme etmemiştir. Oysa kullanılan kelime aynı kelime, “ricleyn” (ﺮﺠﻠﻴﻦ) kelimesidir.

     Kur’ân’da aynı kelimenin geçtiği başka bir âyete bakalım:

     “Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlılarınla ve ‘yayalarınla’ (‘recilike’) onların üzerine yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara vaadlerde bulun. Şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaadetmez.” (3139)

     Görüldüğü üzere bu âyette de aynı kelime aynı anlamda kullanılmıştır. “At üstünde yol alanlar” için “bixeylike” (ﺒﺨﻴﻠﻚ) kelimesi kullanılırken, “yayalar” yani “iki ayağı üzerinde yürüyenler” için “recilike” (ﺮﺠﻠﻚ) kelimesi kullanılmıştır. Kullanımda ise herhangi bir cinsiyet vurgusu yoktur.

     Kur’ân’da aynı kelimenin geçtiği başka bir âyete bakalım:

     “Ve eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rabbleri’nden indirilen Kur’ân’ı ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ‘ayaklarının altından’ (‘erculihim’) sayısız nimeti yiyeceklerdi. İçlerinde aşırı olmayan bir ümmet vardır. Onlardan çoğunun yaptıkları ise ne kötüdür!” (3140)

     Görüldüğü üzere bu âyette de aynı kelime “erculihim” (ﺍﺮﺠﻠﻬﻢ) biçiminde geçmekte ve “ayaklarının altından” anlamına gelmektedir. “Üstlerinden” anlamında ise “fewqihim” (ﻔﻮﻗﻬﻢ) kelimesi kullanılmıştır.

     Kur’ân’da aynı kelimenin geçtiği başka bir âyete bakalım:

     “Onların ‘yürüyecek ayakları’ (‘erculun’) mı var? Yahut tutacak elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var? Ya da işitecek kulakları mı var? De ki: ‘Haydi çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun da bana göz açtırmayın bakalım.’ (3141)

     Görüldüğü üzere bu âyette de aynı kelime “erculun” (ﺃﺮﺠﻞ) biçiminde geçmekte ve “insana ait ayaklar” yani aynı şekilde “iki ayak” anlamına gelmektedir. Burada kastedilen ise sadece erkekler değil, erkek – kadın bütün insanlardır.

     Kur’ân’da aynı kelimenin geçtiği başka bir âyete bakalım:

     “Ey imân edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ‘ayaklarınızı da’ (‘erculekum’).” (3142)

     Abdestin nasıl alınacağını öğreten bu âyette de, “ayaklarınızı da” ibaresi “erculekum” (ﺍﺮﺠﻠﻛﻢ) şeklinde ifade edilmektedir.

     Kur’ân’da aynı kelimenin geçtiği başka bir âyete bakalım:

     “‘İki ayağını’ (‘riclik’) yere vur. İşte hem yıkanacak hem içilecek su.” (3143)

     Burada yine aynı kelime aynı anlamda kullanılmıştır, “iki ayak” anlamında “riclik” (ﺮﺠﻠﻚ).

     Kur’ân’da aynı kelimenin geçtiği başka bir âyete bakalım:

     “O gün dilleri, elleri ve ‘ayakları’ (‘erculuhum’) işledikleri kötülükler konusunda aleyhlerinde şahitlik edeceklerdir.” (3144)

     Görüldüğü üzere bu kelime Kur’ân’ın hangi âyetinde geçmişse, hep aynı anlamda kullanılmış ve her seferinde “iki ayak” yani “iki ayağı üzerinde yürüyen insan”a vurgu yapılmıştır. Kur’ân’da bu kelime cinsiyete vurgu yapmamış, hiçbir biçimde “erkekler” anlamında kullanılmamıştır.

     Kadınlara peygamberliği yakıştırmayan erkekegemen ve cinsiyetçi bir zihniyete sahip oldukları için, daha önce aktardığımız “Nahl” sûresinin 43. âyeti, “Yusuf” sûresinin 109. âyeti ve “Enbiyâ” sûresinin 7. âyetinde geçen aynı kelimeyi direk olarak – işlerine öyle geldiği için – “erkekler” şeklinde tefsir eden İslam âlimleri ve müfessirleri, diğer aktardığımız bütün âyetlerde geçen bu aynı kelimeyi “erkekler” şeklinde tercüme etmemişler, etme ihtiyacı hissetmemişlerdir. Böylece asıl anlamına sadık kalarak, “iki ayağı üzerinde yürüyen canlılar” şeklinde tercüme etmişlerdir ki, bu ifade de esasında “insanlar” anlamındadır.

     Dolayısıyla ilk başlarda aktardığımız ve peygamberliğin anlatıldığı “Nahl” sûresinin 43. âyeti, “Yusuf” sûresinin 109. âyeti ve “Enbiyâ” sûresinin 7. âyetinin doğru meali şu şekilde olmalıdır:

     “Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz ‘iki ayağı üzerinde yürüyen insanlardan’ (‘ricalen’) başka peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (3145)

     “Biz senden önce şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz ‘iki ayağı üzerinde yürüyen insanlar’ (‘ricalen’) dışında elçi göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (3146)

     “Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz ‘iki ayağı üzerinde yürüyen insanlar’ (‘ricalen’) dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (3147)

     Âyetlerin doğru tefsiri bu şekilde olmalıdır.

     2 – Âyetleri nüzûl sebebine bakarak tefsir etmek: “Ricalen” ne demek?

     Bu âyetler ne zaman ve niçin indiler? Neye ve hangi gelişmeye binaen nazil oldular? Bunları bilmeden âyetleri doğru ve sahih biçimde tefsir edebilmek kesinlikle mümkün değildir.

     Kur’ân’daki bu âyetlerin nazil olmasının sebebi, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine itiraz eden Mekkeli müşriklerin, “Bize elçi olarak bir melek gönderilmeli değil miydi?”, “O da bizim gibi bir insan iken, Tanrı’nın bize elçi olarak seçtiğine nasıl inanalım?” şeklindeki itirazlarına cevap olsun diyedir. Kur’ân’ın burada muhataplarına anlatmak istediği nokta, daha önce de Tanrı tarafından seçilip gönderilmiş olan peygamberlerin “erkekler” olduğu değil, “sizler gibi iki ayağı üzerinde yürüyen insanlar” olduğudur. Zira onların itirazı cinsiyete değil, canlı türünedir.

     Allah, daha önce gönderdiği tüm peygamberlerin “erkek” olduğunu Mekkeli müşriklere niçin anlatma ihtiyacı hissetsin ki? Onlar, “erkek” olduğu için mi Hz. Muhammed’in peygamberliğine itiraz ettiler? Hayır, “kendileri gibi iki ayağı üzerinde yürüyen bir insan” olduğu için itiraz ettiler. Bunun için, “Bir melek gönderilmeli değil miydi?” dediler. Hz. Muhammed “erkek” olduğu için değil, “insan” olduğu için müşrikler O’nun peygamberliğini kabul etmediler.

     Bütün İslam tefsircileri, bu âyetlerin iniş sebebi olarak, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine itiraz eden Mekkeli müşriklerin, “Bize elçi olarak bir melek gönderilmeli değil miydi?”, “O da bizim gibi bir insan iken, Tanrı’nın bize elçi olarak seçtiğine nasıl inanalım?” şeklindeki itirazlarına cevap olsun diye olduğunu belirtmişlerdir. Tefsirciler şöyle derler: “Kureyş müşrik­leri Resûlullah (sav)’ın peygamberliğini inkâr ettiler ve ‘Allah, bir insanı peygamber göndermekten yücedir. Bize bir melek gönderse ya’ dediler. Bunun üzerine bu âyetler indi.” (3148)

     Zaten âyetlerin devamında da “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun” denmektedir ki, buradaki “zikri ehli”nden kasıt, İslam âlimlerinin genel kabulüne göre, “kitap ehli”dir. (3149) Yani Musevîler ve Hristiyanlar’dır. Âyetin bağlamına göre başka da bir anlam yüklemek mantıksız olur zaten. E madem bilmiyorsak onlara soracağız, Tevrat ve İncil’de zaten kadın peygamberlerin isimleri ve yaşamları ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır. Ki biz bunu bütün bir kitap boyunca geniş ve doyurucu bir biçimde işledik.

     Madem ki Kur’ân “eğer bilmiyorsanız onlara sorun” demektedir, biz de “bilmediğimiz için” onlara sorduk. Kur’ân bize “gidin onlara (Yahudîler’e ve Hristiyanlar’a) sorun” dediği için, yani Kur’ân’da Allah bizden bunu yapmamızı istediği için, biz de gidip “zikir (Tevrat ve İncil) ehline” sorduk, “Ey kitap ehli! Kadın peygamberler var mı?” diye. Onlar da bize, “Olmaz olur mu? Tevrat ve İncil’de kadın peygamberler takır takır sayılıyor ve onlardan ‘kadın peygamberler’ denilerek bahsediliyor” yanıtını verdiler.

     Bitti, bu kadar…

     Ama ataerkil zihniyete sahip oldukları için ve içleri kadın düşmanlığıyla kirlenmiş bulunduğu için kalpleri mühürlenmiş olanlar, ortaya koyduğumuz bütün bu ilmî delillere, aklî ve naklî kanıtlara rağmen yine de bağnaz ve yobaz fikirlerinden, kadın düşmanlığından vazgeçmeyecek, kadın peygamberlerin varlığını inkâr etmeye devam edecektir.

     Onlar için, bir umut, belki kalpleri yumuşar ve kalplerinde hakikate yer açarlar diye, “Asr-ı Saadet”ten örnek vererek ekstradan üçüncü bir aşama daha açalım:

     3 – Tarih ve Asr-ı Saadet’ten bir örnek: “Kadından peygamber olmaz” diyen var mı?

     Mâlumunuz olduğu üzere, Sevgili Peygamberimiz (sav)’in vefatından sonra, ortaya pekçok sahte peygamber çıkmıştır. Denilebilir ki, Dört Halife Dönemi, ağırlıklı olarak bu sahte peygamberlere karşı mücadele ile geçmiştir.

     Ama Muhammed’den sonra ortaya çıkıp peygamberlik iddiâsında bulunan bu şahısların hepsi erkek değildir. Aralarında kadınlar da vardır.

     Örneğin “peygamberlik” iddiâsında bulunanlardan biri de Secah ya da tam adıyla Ümmü Sadr Secah bint-i Haris bint-i Suweys et- Temimiyye (? – 661) isimli kadındır.

     Baba tarafından Temim kabilesinin Yerbû koluna, anne tarafından da çoğunluğu Hristiyan olan Benî-i Tağlib’e mensup olduğu rivayet edilen bu kadın, peygamberlik iddiâsında bulunmadan önce Hristiyan idi, bu dîni iyi biliyordu ve ayrıca kâhinlik yapıyordu. (3150) Secah, Hz. Muhammed’in vefatından hemen sonra El- Cezîre bölgesinde peygamberlik iddiâsında bulunmuş, Rebîa, Tağlib, Nemr, Şeyban ve İyad kabilelerinden topladığı birçok kişinin başına geçerek Medine’ye yürümek için 632 yılında kabilesi Temim’in yaşadığı Yemame taraflarına hareket etmiştir. (3151)

     Ancak şu var: Hz. Muhammed ve sahabeleri, peygamberlik iddiâsında bulunan ve büyük çoğunluğu erkek olan diğer sahte peygamberlere hangi argümanlarla mukabele etmişlerse, peygamberlik iddiâsında bulunan ve kadın olan Secah’a da aynı argümanlarla mukabele etmişlerdir. Yani erkek olanların iddiâlarını hangi delillerle çürütmeye çalıştıysalar, Secah’ın iddiâsını da aynı delillerle çürütmeye çalışmışlardır. Asla farklı bir söylem geliştirmemişlerdir ve farklı şeyler söylediklerine dair hiçbir tarihsel kayıt yoktur! Yani Hz. Muhammed ve sahabeleri, Secah’a, “Kadından peygamber mi olur? Senin iddiân baştan çürük, çünkü sen kadınsın” dememişlerdir.

     Demek ki “İlk Kur’ân Nesli” olarak adlandırdığımız ilk dönem Müslümanlar’ın, yani Hz. Muhammed ve sahabelerinin zihninde “Kadından peygamber olmaz” diye bir algı yoktu, böyle bir anlayışları yoktu! Çünkü böyle bir anlayışa sahip olsaydılar, “Kadından peygamber mi olur?” deyip geçerlerdi, tenezzül edip de Secah’ın iddiâsını çürütmek için bu kadar ilmî delil, kanıt sunma zahmetine ve telaşına düşmezlerdi.

     “Kadından peygamber olmaz” anlayışı, daha sonra teşekkül eden Saray İslamı yani Saltanat İslamı eliyle Müslümanlar’a aşılanan ataerkil ve cinsiyetçi bir anlayıştır.

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(3079): Tevrat, Çıkış, 15:20 – 21

(3080): Tevrat, Hakimler, 4:4 – 5

(3081): Tevrat, II. Krallar, 22:14 ve II. Tarihler, 34:22

(3082): Tevrat, Nehemya, 6:14

(3083): Talmud, Megillah 14 a, https://www.sefaria.org/Megillah.14a?lang=bi

(3084): Tevrat, Yoel, 2:28

(3085): İncil, Luka, 2:36 – 37

(3086): İncil, Resûllerin İşleri, 2:16 – 21

(3087): Kur’ân-ı Kerim, Hûd 71 – 73 / ayrıca bkz. Tevrat, Tekvin, 18:11

(3088): İbn-i Hazm, El- Fasl fi’l- Milel we’l- Ehwaî we’n- Nihal, cilt 5, s. 120, Tahkik: Dr. Muhammed İbrahim Nasr – Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebet’ul- Ukaz Neşriyat, 1981

(3089): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 7

(3090): Kur’ân-ı Kerîm, Tâhâ 36 – 39

(3091): İbn-i Hazm, El- Fasl fi’l- Milel we’l- Ehwaî we’n- Nihal, cilt 5, s. 120 – 121, Tahkik: Dr. Muhammed İbrahim Nasr – Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebet’ul- Ukaz Neşriyat, 1981

(3092): İbn-i Hazm, El- Usûl we’l- Furûu, cilt 2, s. 275 – 276, Tahkik: Dr. Muhammed Âtıf el- Iraqî başkanlığındaki komisyon, Kahire 1978

(3093): Beycurî, Şerh-u Cewherat’ut- Tewhîd, cilt 8

(3094): İbn-i Hacer, Feth’ul- Barî, cilt 6, s. 471 – 473

(3095): Alusî, Rûh’ul- Meânî, cilt 14, s. 147

(3096): Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmran 42 – 46

(3097): Kur’ân-ı Kerim, Meryem 16 – 19 / ayrıca bkz. İncil, Luka, 1:26 – 38

(3098): İmam Bağavî, Meâlim’ut- Tenzîl (Tefsîr’ul- Bağavî), cilt 5, s. 223 – 224, Dar-u Tayyibe li’n- Neşri we’t- Tewzî, 1988

(3099): Alusî, Rûh’ul- Meânî, cilt 3, s. 154

(3100): age, cilt 14, s. 147

(3101): İbn-i Hazm, El- Usûl we’l- Furûu, cilt 2, s. 275 – 276, Tahkik: Dr. Muhammed Âtıf el- Iraqî başkanlığındaki komisyon, Kahire 1978

(3102): İbn-i Hazm, El- Fasl fi’l- Milel we’l- Ehwaî we’n- Nihal, cilt 5, s. 120, Tahkik: Dr. Muhammed İbrahim Nasr ve Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebet’ul- Ukaz, 1981

(3103): age, s. 121

(3104): İbn-i Hazm, El- Fasl fi’l- Milel we’l- Ehwaî we’n- Nihal, cilt 5, s. 119 – 121, Tahkik: Dr. Muhammed İbrahim Nasr ve Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebet’ul- Ukaz, 1981 / İbn-i Hazm, El- Usûl we’l- Furûu, cilt 2, s. 275 – 276, Tahkik: Dr. Muhammed Âtıf el- Iraqî başkanlığındaki komisyon, Kahire 1978

(3105): Kurtubî, El- Cami li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 4, s. 83 – 88, Matbaat-u Dar’ul- Kutub’il- Mısriyye, Kahire 1953

(3106): İbn-i Hazm, El- Fasl fi’l- Milel we’l- Ehwaî we’n- Nihal, cilt 5, s. 120, Tahkik: Dr. Muhammed İbrahim Nasr ve Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebet’ul- Ukaz, 1981 / Kurtubî, El- Cami li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 4, s. 83 – 84 ve 88, Matbaat-u Dar’ul- Kutub’il- Mısriyye, Kahire 1953

(3107): Beycurî, Şerh-u Cewherat’ut- Tewhîd, cilt 8, 1983

(3108): İbn-i Hacer, Feth’ul- Barî Şerh-u Sahih-i Buharî, cilt 6, s. 471 – 473, Tashih: Şeyh Abdulazîz Baz, Dar’ul- Fikr Neşriyat

(3109): Salim el- Sefarinî, Levami’ul- Enwar’el- Behiyye we Sevat’il- Esrar el- Eseriyye li- Şerh’id- Durrat’il- Mudiyye fi Aqd’il- Firqa’til- Mardiyye, cilt 2, s. 266, Menşurat-u Mûessese’tul- Hafikine, Şam 1981 / Muhittin Bağçeci, Âyet ve Hadislerde Peygamberlik ve Peygamberler, s. 73, TÜRDAV Yayınları, İstanbul 1977

(3110): Ebû Abbas Zeynuddîn Ahmed bin Ahmed ez- Zebidî, Tecrîd-i Sarih Terceme ve Şerhi, cilt 9, s. 150

(3111): Maturidî, Tewilat’ul- Qur’ân, cilt 4, s. 497 – 498, tahkik: Ahmed Vanlıoğlu, Mizan Yayınları, İstanbul 2005

(3112): Kur’ân-ı Kerim, Şuâra 192 – 193

(3113): Kur’ân-ı Kerim, Nahl 102

(3114): Kur’ân-ı Kerim, Meryem 58

(3115): İbn-i Hazm, El- Fasl fi’l- Milel we’l- Ehwaî we’n- Nihal, cilt 5, s. 121, Tahkik: Dr. Muhammed İbrahim Nasr ve Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebet’ul- Ukaz, 1981 / İbn-i Hazm, El- Usûl we’l- Furûu, cilt 2, s. 276, Tahkik: Dr. Muhammed Âtıf el- Iraqî başkanlığındaki komisyon, Kahire 1978

(3116): Kur’ân-ı Kerim, Meryem 41

(3117): Kur’ân-ı Kerim, Meryem 56

(3118): Kur’ân-ı Kerim, Yusuf 46

(3119): Kur’ân-ı Kerim, Maide 75

(3120): İbn-i Hazm, El- Fasl fi’l- Milel we’l- Ehwaî we’n- Nihal, cilt 5, s. 121, Tahkik: Dr. Muhammed İbrahim Nasr ve Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebet’ul- Ukaz, 1981 / İbn-i Hazm, El- Usûl we’l- Furûu, cilt 2, s. 276, Tahkik: Dr. Muhammed Âtıf el- Iraqî başkanlığındaki komisyon, Kahire 1978

(3121): Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmran 35 – 37

(3122): Kurtubî, El- Cami li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 4, s. 65, Matbaat-u Dar’ul- Kutub’il- Mısriyye, Kahire 1953 / İmam Bağavî, Meâlim’ut- Tenzîl (Tefsîr’ul- Bağavî), cilt 2, s. 31, Dar-u Tayyibe li’n- Neşri we’t- Tewzî, 1988 / Salebî, El- Keşf we’l- Beyan an Tefsîr’il- Qur’ân, cilt 3, s. 56, tahkik: Ebû Muhammed bin Âşir, Dar-u İhya’it- Turas’il- Arabî, Beyrut 2001

(3123): Kurtubî, El- Cami li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 4, s. 67, Matbaat-u Dar’ul- Kutub’il- Mısriyye, Kahire 1953

(3124): Kur’ân-ı Kerîm, Meryem 27 – 34

(3125): İncil, Luka, 3:23

(3126): İncil, Matta, 1:18 – 25 / Kur’ân-ı Kerîm, Meryem 22 – 34

(3127): aga / aga

(3128): Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî, Mesnevî, cilt 6, s. 362, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1974

(3129): Maverdî, Alam’un- Nûbuwwe, s. 20 – 27 ve 51, Dar’ul- Kitab’ul- Arabî, Beyrut 1987

(3130): Qazî Abdulcabbbar, Şerh-u Usûl’il- Xamse, s. 567, tahkik: Abdulkerim Osman, Matbaa’tul- İstiklâl, Kahire 1965

(3131): Cûwênî, Kitab’ul- İrşâd ilâ Qawa’tul- Edille fi Usûl’il- İtiqad, s. 355, tahkik: Muhammed Yusuf Musa, Mektebet’ul- Hanci, Kahire 1950

(3132): Amidî, Gayet’ul- Meram fi İlm’il- Kelam, s. 317, tahkik: Hasan Mahmud Abdullatif, Wizaret’ul- Ewkaf, Kahire 1971

(3133): Teftazanî, Şerh’ul- Makasîd, cilt 2, s. 173, tahkik: Abdurrahman Umeyre, Âlem’ul- Kutub, Beyrut 1989

(3134): İcî, El- Mewakıf fi İlm’il- Kelam, s. 337, Mektebet’ul- Mutenebbbî, Kahire tarihsiz

(3135): Kur’ân-ı Kerim, Nahl 43

(3136): Kur’ân-ı Kerim, Yusuf 109

(3137): Kur’ân-ı Kerim, Enbiyâ 7

(3138): Kur’ân-ı Kerim, Nûr 45

(3139): Kur’ân-ı Kerim, İsra 64

(3140): Kur’ân-ı Kerim, Maide 66

(3141): Kur’ân-ı Kerim, Âraf 195

(3142): Kur’ân-ı Kerim, Maide 6

(3143): Kur’ân-ı Kerim, Sâd 42

(3144): Kur’ân-ı Kerim, Nûr 24

(3145): Kur’ân-ı Kerim, Nahl 43

(3146): Kur’ân-ı Kerim, Yusuf 109

(3147): Kur’ân-ı Kerim, Enbiyâ 7

(3148): İbn’ul- Cewzî, Zâd’ul- Mesir, cilt 4, s. 449

(3149): Muhammed Ali es- Sabunî, Safwet’ut- Tefasir, cilt 3, s. 316

(3150): Belazurî, Fütuh, s. 144 – 145

(3151): Taberî, Tarih’er- Rusûl we’l- Mulûk, cilt 1, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1991

     SEDİYANİ HABER

     22 HAZİRAN 2020

 

310 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir Cevap Kadın Peygamberler – 43

  1. Zekeriya dedi ki:

    yasasin kadin peygamberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir