Gurbetin En Yüksek Yerinden Sılânın En Yüksek Yerine Karları Eriten Duygudaşlık

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

     Gurbette yaşıyorsanız ve doğduğunuz, mensubu olduğunuz ülkenin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı (5137 m)’nın bulunduğu Ağrı ilinde yayın yapan bir edebiyat dergisinin yazarıysanız, bir edebiyatçı olarak yapacağınız en hoş ve müstesnâ şey, yaşadığınız ülkenin en yüksek dağının zirvesine çıkıp okurlarınıza oradan seslenmektir.

     Ben de bunu yapacağım bu sayıda. Almanya’nın en yüksek dağı olan Zugspitze (2962 m)’nin en zirvesine çıkıp oradan sesleneceğim sevgili Pencere Dergisi ailesine…

     Almanya’nın Bavyera (Bayern) eyaletinin Yukarı Bavyera (Oberbayern) iline bağlı Garmisch – Partenkirchen ilçesi, Bavyeralı olmanın bütün özelliklerini / güzelliklerini bünyesinde taşıyan şirin mi şirin bir yerleşim birimi. “Garmisch” ve “Partenkirchen” olmak üzere iki ayrı parçadan oluşan kent, Avusturya sınırının sıfır noktasında bulunuyor. 47° – 48° kuzey paralellerinin tam ortasında bulunan bu kaza, Almanya’nın en güneydeki ilçesidir. Alp Dağları eteklerinde kurulu olan bu yerleşme, deniz seviyesinin 708 m üzerindedir. 26 bin 117 kişinin yaşadığı bu ilçenin trafik plaka kodu ise insana tebessüm ettiren bir benzerlik sonucu “GAP”.

     Doğal güzellikler bakımından eşsiz olan bu mıntıkada ilk yerleşme 802 yılına kadar uzanır. Freisingli Piskopos Magiera 1249’da Garmisch köyünü, Piskopos Emicho da 1294’te Partenkirchen köyünü kurar. Özellikle 14. yy’dan başlayarak bu mıntıka İtalya güzergâhının en önemli seyahat noktalarından biri olmaya başlar. Burası, Augsburg (Bavyera) ile Venedik (İtalya) arasında önemli bir seyahat ve ticaret merkezi haline gelir. 1889 tarihinde demiryolunun inşâ edilmesi bölge için yeni bir dönemin daha kapılarını açar. Augsburg ve Venedik’le karayolu bağlantısı bulunan bölge, tren seferleri ile birlikte Bavyera’nın başkenti Münih (München)’le de ulaşım ağına kavuşur.

     Komşu iki kasaba olan Garmisch ve Partenkirchen, 1 Ocak 1935 tarihinde, Nazi iktidarı döneminde birleşerek “tek kent” olurlar. Neden, biliyor musunuz? Çünkü bir yıl sonra (1936) burası dünya çapında bir spor organizasyonuna evsahipliği yapacak, 4. Kış Olimpiyatları burada düzenlenecektir. Adolf Hitler’in “führerliğini” yaptığı ve kısa adı NSDAP olan Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei), olimpiyatların düzenleneceği yerleşim biriminin dünya aleme karşı “heybetli ve vakur görünmesi için” bu iki kasabayı “Garmisch – Partenkirchen” adıyla birleştirir. Ülkede egemen olan askerî rejimin “ya sev ya terk et” düsturu uyarınca, bu yeni idarî durumu benimseyenler keyiflerince “ski” yaparken benimsemeyenler de tasını tarağını toplayıp terk-i diyar eyler. 1936 yılında gerçekleştirilen kış olimpiyatlarında Garmisch – Partenkirchen muhteşem bir evsahipliği yapar. Öyle ki, bir sonraki olimpiyatlara evsahipliği yapmak için resmî başvuruda bulunmuş olan Sapporo (Japonya) ve St. Moritz (İsviçre)’in bu başvurularını geri çekmeleri üzerine kısa adı IOC olan Uluslararası Olimpiyat Komitesi (International Olympic Committee), 1940’taki 5. Kış Olimpiyatları’nın da yeniden Garmisch – Partenkirchen’de düzenlenmesine karar verir ancak 1939’da patlak veren ve 6 yıl süren (6 gün değil) II. Dünya Savaşı nedeniyle bu organizasyon gerçekleşmez.

     Garmisch – Partenkirchen, 2011 yılında Dünya Kayak Şampiyonası  (FIS Alpine World Ski Championships)’na da evsahipliği yaptı.

     Ancak Garmisch – Partenkirchen’in en önemli ve ayırt edici özelliği, bu anlattıklarımızın hiçbiri değil. Evet, Almanya’nın en güneyindeki ilçe olmak, Avusturya sınırının sıfır noktasında bulunmak, Alpler’in eteklerinde kurulmuş olmak ve sürekli olarak uluslararası çaptaki kış sporları organizasyonlarına evsahipliği yapmak, bunların hepsi de birbirinden önemli özelliklerdir ama hiçbiri “en önemlisi” değildir. Garmisch – Partenkirchen’in en önemli özelliği, Almanya’nın en yüksek dağının burada bulunmasıdır. Bu ilçenin adı zikredildiğinde akla ilk gelen özellik budur. Yani ülkemiz için Ağrı Dağı’nın bulunduğu Doğubeyazıt ilçesi ne anlama geliyorsa, Almanya için de Garmisch – Partenkirchen o anlama geliyor (ne tuhaf; ikisi de sınır ilçesi ve ikisi de benim memleketim olan bölgelerden). Almanya’nın en yüksek dağı olan 2 bin 962 m’lik Zugspitze (Tren Zirvesi), buradadır.

     Zugspitze, tamamı Almanya’ya ait olan bir dağ değildir, bir “sınır dağı”dır. Dağın güney yamaçları Avusturya’ya aittir. İki ülke arasında bölüşülmüş bir dağdır ancak büyük kısmı ve en önemlisi de zirvesi, Almanya’nındır.

     Benim şu anda burada bulunmamın sebebi de işte bu dağdır. Bu dağ için, Zugspitze için dün akşam arabayla Garmisch – Partenkirchen’e geldim. Geceyi burada geçirdim ve bugün, yine ömrüm boyunca unutamayacağım muhteşem, dopdolu bir gün yaşayacağım.

     * * *

     Sabah namazlarının kılana tarifsiz bir huzur veren apayrı bir havası vardır zaten ancak bu “fecr-i sâdıq” vaktini ve bu vaktin “es- selâtu xayr’un mine’n- newm” (namaz uykudan daha hayırlıdır) bilinci kazandıran ibadetini heybetli Alp Dağları eteklerinde edâ etmek, bu anı tertemiz dağ havasını teneffüs ederek yaşamak bambaşka bir güzelliktir.

     Namazdan sonra yatmayıp güzel bir kahvaltı yaptım. Öylesine iştahlı ve keyifli bir kahvaltı ki, anlatamam. Dün akşam geldiğim bu diyarda, rahatça uyuyabileceğim doğru dürüst bir yatak bile nasip olmamış, sert bir koltuğun üzerinde uyumuştum. Bundan dolayı sırtımda biraz ağrı vardı ama umursamıyordum. Dağ havası, insanın iştahını açıyor gerçekten. Hele bir de çok erken bir vakitte uyanmış ve buz gibi soğuk suyla abdest almışsanız büsbütün artar iştahınız. Normal olarak, zaten boğazıma düşkün bir insanım, bir de iştah açan dağ havası eklenince nasıl bir kahvaltı yaptığımı varın siz tahmin edin.

     Kahvaltımı yapıp karnımı doyurduktan sonra unutulmaz / unutulması teklif dahi edilemez geziye başlayabilirdim. Arabaya atladığım gibi, ülkenin en yüksek dağı olan Zugspitze’nin yolunu tuttum. Şehir içindeki caddelerde yol alarak sadece birkaç dakika içinde dağa ulaştım. Dağın altındaki kocaman park sahasına arabayı park ettim. Fotoğraf makinâmı, not defterimi ve içimdeki yaşama sevincini alarak dışarı çıktım.

     Almanya’nın en yüksek dağına çıkmak, öyle kolay bir iş değil. Sadece bedensel güç değil, maddî güç de istiyor. Duyunca parmaklarınızı ısıracak ve hatta ıslık çalacaksınız: Dağa çıkmanın fiyatı, kişi başına 47 € (yazıyla, kırk yedi Euro). Çok pahalı! Tren veya teleferikle çıkıyorsunuz.

     Ancak bendeniz, “Press Bey’den olma” ve “Medya Hanım’dan doğma” bir “şanslı çocuk” olduğumdan, bana “beleş”… Fiyatları sadece merak için soruyorum (araştırmacı yazarım ya, o bakımdan yani).

     Öğrendiğime göre dağa Avusturya tarafından çıkanlar 32 € ödüyorlarmış, yani 15 € daha ucuz. Bundan ötürü, dağa çıkmak isteyen Almanlar’ın çoğu arabasıyla Avusturya’ya geçip, dağa o taraftan çıkıyorlarmış. Mesafe zaten topu topu 5 km kadar bir şey.

     Okurlarımız için bir mantık sorusu: Dağa çıkmak neden Almanya tarafından pahalı da, Avusturya tarafından ucuz? El- Cevap: Çünkü Almanya için bu dağ çok önemlidir, zira ülkenin en yüksek dağıdır. Fakat Avusturya’da bundan daha yüksek bir sürü dağ olduğundan, bu dağ onlar için sıradan, herhangi bir dağdır.

     Dağa çıkıp inmenin iki yolu var; tren veya teleferik. Ben teleferikle çıkıp trenle inmeyi kararlaştırdım. Maksat, iki heyecanı da yaşamak.

     Teleferiğe Eib Gölü (Eibsee) kıyısında biniliyor. 4, 8 hektar büyüklüğündeki ve ortalama 26 m derinliğindeki bu gölün en derin yeri 35, 4 m, en sığ yeri ise 12, 2 m. Uzunluğu 3, 15 km, genişliği ise 0, 56 km olan gölün üzerinde 8 tane küçük ada bulunuyor. Bunlar batıdan doğuya doğru, bir adı da “Alpenbühl” (Alpler’in Hırsı) olan “Almbichl” (1330 m²), “Ludwigsinsel” (2280 m²), “Scheibeninsel” (440 m²), bir adı da “Schöne Insel” (Güzel Ada) olan “Maximiliansinsel” (990 m²), bir adı da “Schönbühl” (Güzel Hırs) olan “Schönbichl” (710 m²), “Braxeninsel” (710 m²), “Sasseninsel” (4390 m²) ve  “Steinbichl” (410 m²).

     İçeri girdik ve boş bir teleferiğin gelmesini bekliyoruz. İçimizde müthiş bir heyecan var, tabiî ki. Oradaki insanların tamamı kayak takımları ve malzemeleriyle gelmiş, kış sporlarına uygun kıyafetler giymişler. Aralarındaki tek “gakkoş” benim, anlayacağınız.

     Teleferik geldi, kapılar açıldı ve sırayla bindik (Türkiye’de yaşayanlar için, “sıra” sözcüğünün açıklaması: Aynı yere varmak isteyen birden fazla insanın, herhangi bir karışıklığa ve itiş kakışa sebebiyet vermemek için belli bir ölçü içerisinde arka arkaya dizilmesi). İçerisi tıka basa dolduktan sonra kapılar kapandı ve havalanmaya başladık. İnanılmaz keyifli birşey bu, teleferik havalandıkça altımızdaki Eib Gölü küçülüyordu. Bir aşağıya bakıyordum, bir de içerideki “solukyüzlülere”…

     Ancak epey bir yükseldikten ve aşağıdaki evler, ağaçlar bir hayli küçüldükten sonra bendeki heyecan duygusuna bir de korku eklenmeye başladı. Söylemesi ayıp, bende “yükseklik korkusu” var da…

     Neyse ki sağ salim çıktık dağın tepesine. 2962 m yükseğe çıktık ve teleferikten indik. İnanılmaz bir şey bu. Teleferikten inince, aradaki boşluktan bir kez daha baktım aşağıya. Bırrr, korkunçtu!

     Almanya’nın en yüksek dağı olan Zugspitze (Tren Zirvesi), tam olarak 2 km 962 m 6 cm yüksekliğindedir. Almanya’ya ait Grainau köyü (Bavyera eyaleti) ile Avusturya’ya ait Ehrwald köyü (Tirol eyaleti) arasında sınırdır.

     Bu dağa ilk çıkan insanlar, 27 Ağustos 1820 tarihinde Josef Naus ve Johann Georg Deutschl oldular. Dağın zirvesine ilk çıkan kadın ise, 1853 yılında Karoline Pitzner oldu.

     Şimdi dağın tadını çıkarmaya geldi sıra. Zugspitze’nin tepesinde neler yok ki? Restoran, pastane, café, suvenir dükkânı… Saate baktım, daha 9 bile olmamış; 08: 57. Minimum 3 – 4 saat kalırım burada. Almanya’nın en yüksek noktasına çıkmışım, en yüksek seviyesindeki kişi olmuşum, öyle kolay kolay iner miyim? Buralara etimle tırnağımla, emeğimle çıktım ben. Öyle kolay kolay inmem, kimse kusura bakmasın!

     Teleferikten indikten sonra birkaç merdiven daha çıkmam gerekiyordu, dağın hakikaten en zirvesine çıkabilmek için. Çıktım! Dağın en tepesinden bakınca bütün Alp Dağları sanki ayağınızın altında. Bütün dağlar sizden daha alçakta duruyorlar. Öylesine ilginç bir duygu ki, bunu gerçekten yaşamak lazım. Zugspitze’nin tepesinden bakınca ta 90 km uzaklıktaki Münih kentini, diğer taraftan bakınca da 100 km’den daha uzakta bulunan İtalya topraklarını bile görebiliyorsunuz. Şu anda Almanya’nın en yüksek noktasındayım ve o kadar yüksekteyim ki, bulunduğum yerden baktığımda çıplak gözle tam 4 ülkenin topraklarını görebiliyorum: Avusturya, Liechtenstein, İsviçre ve İtalya. İnanılmaz, olağanüstü, muhteşem!

     Bir de kulaklarımın içinin dolduğunu hissettim. Hani uçaktayken olur ya, aynısı burada da oldu. Sanki uçaktan bakıyorum ama gözlerimin önünde pencere yok. Düşünün, 3 bin metre yüksekteyim.

     Dağın en yüksek noktasına, altından bir Haç dikmişler. Eh, burası Almanya, normaldir.

      Şu anda Almanya’nın en yüksek noktası olan Zugspitze’nin tepesindeyim. 2 bin 962 m yüksekteyim. 82 milyon 244 bin nüfûslu Almanya’da en yüksekte bulunan kişi benim. Geri kalan 82 milyon 243 bin 999 kişinin tamamı benim altımda.

     Federal Deutschland Cumhuriyeti’nin en yüksek dağı olan 2962 m’lik Zugspitze’nin zirvesi oldukça soğuktu, bir de sert bir rüzgâr esiyordu. Ben “akıyor mavi” kökenli bir göçmen olarak önceden tedbirimi almış ve kalın giyinmiştim. Zira bu ülkede zirvelerin göçmenler için hep soğuk olduğunu ve buralarda sert rüzgârların estiğini biliyordum. Hem kabul edilmelidir ki, bu “dağcılık” sporunda Almanlar’la kıyas bile edilemeyecek derecede şanssız bir insanım. Almanlar’ın benim ülkemin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’na çıkması Türkiye ve Almanya gündeminin ilk sırasına oturur ve onları dağdan indirmek için tüm yetkililer seferber olur, fakat ben Almanya’nın en yüksek dağına çıktığımda kimsenin rûhu duymaz. Ancak kendim elime kalem alıp yaşadıklarımı yazacağım ki milletin haberi olsun.

     Ben ülkeleri, coğrafyaları çok seviyorum, hatta deli gibi seviyorum ama ne hikmetse devletlerle yıldızım pek barışmaz. Sebebini ben de tam olarak çözemedim ama barışçı, uysal ve her ortama uyarlanabilir, her zevke göre monte edilebilir yapıma rağmen, yine de böyledir.

     İlginçtir ve dahi tuhaftır ama, hangi ülkeye gitsem, kendimi başka bir insan olarak hissediyor ve mutlaka “alt kimlikte” kalmayı tercih ediyorum. Kendimi, Türkiye’ye gidince “Kürt”, Almanya’ya gidince “Türk”, Avusturya’ya gidince “Macar”, İsviçre’ye gidince “Romanş”, Fransa’ya gidince “Cezayirli”, Belçika’ya gidince “Faslı”, Hollanda’ya gidince “Surinamlı”, Mısır’a gidince “Sudanlı”, Suudî Arabistan’a gidince “Yemenli” ve Pakistan’a gidince “Beluc” olarak hissediyorum. Dünya üzerinde, bir tek Liechtenstein’a gidince “normal kimlik” taşımanın keyfini yaşıyor ve gönlümce “ski” yapıyorum, anlayacağınız.

     Coğrafya, toprak insana karşı çok cömert ve sevecen, ancak devletler hep “çıkar” esasına göre yönetiliyorlar ve çok nankörler. Türkiye’de ve Almanya’da yaşadım. Her iki devlete de çok hizmet ettim ama ikisi de bana karşı nankör davrandı. 20 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti devletine “rejim muhalifi” olarak, 20 yıl boyunca da Federal Almanya Cumhuriyeti’ne “arbeitslos” (işsiz) olarak büyük hizmetlerde bulundum ama her ikisi de benim kıymetimi bilemedi.

     Allah’tan marjinal grupların arasına karıştım da, çevremde ilişki kurabileceğim, birlikte oturup kalkabileceğim hatırı sayılır pekçok arkadaşım oldu.

     Zugspitze’nin zirvesi hakikaten soğuk ve rüzgârlıydı; hemen altımdaki caféye inip sıcak birşeyler içmek istiyordu canım. Aşağı indim, içerisi sıcacıktı. Önce restoranı gezmek istedim, merak ediyordum. Ancak lokantanın içi boştu, hiç kimse yoktu. Bu normaldi tabiî ki, sabah vakti lokanta açık olmazdı. Çalışma saatlerine baktım, öğle 12’de açılıyormuş. Ben boş olan restoranın içinde dolaşıp resimler çekerken, yanıma gelen ve bu dağın tepesindeki lokanta, pastane ve cafélerin tamamının şefi olduğunu söyleyen Alman bir bey, ismini söyleyip kendini tanıttıktan sonra, “Lokantamız çok güzel ve temizdir. Öğle vaktinde yemekler pişmeye başlar” dedi. Ben de ismimi söyleyip kendimi tanıttım ve bir Türk gazetesi için burada olduğumu söyledim. “Gazeteci olduğunuzu anlamıştım zaten” diyen şef, bir Türk gazetesinden gazeteciyi burada görmekten dolayı onur duyduğunu söyleyerek (“popüler kültür” işte, n’olcek!?), “Pastanemiz açıktır. Buyurun, sıcak bir şeyler için” diye teklifte bulundu. Ben de zaten niyetimde olduğunu, onun için aşağı indiğimi ama restoranı merak edip görmek istediğimi belirttim. Şefle birlikte pastaneye doğru yürürken, yolda bana bazı bilgiler vermeye çalışıyordu. “Biliyor musunuz” dedi, “Restoranımızın baş aşçısı Türk”. Bunu duyunca şaşırdım, sevindim ve kendisine “Öğle vakti burada olursa tanışmak ve konuşmak isterim” dedim. Ancak şef, kendisinin üç gün önce yemek hazırlarken bıçakla parmağını kestiğini ve bu yüzden evde kaldığını, hastalık iznine ayrıldığını dile getirdi. (Mutfakta soğan doğrarken parmağını kestiğini öğrenince baş aşçının Türk olduğuna kesin olarak inandım, tabiî ki)

     Pastane ve café harikaydı. Bir fincan sütsüz ama şekerli kahve ve yanına da bir dilim kirazlı yaş pasta istedim. Tam hesabı ödemeye çalışacakken, büyük şef, “Çıkarın elinizi cebinizden. İstediğiniz kadar yiyip içebilirsiniz. Misafirimsiniz” demez mi? Allah Allah! Dondum kaldım, bunları bir Alman mı söylüyor? Şaşkın halimle kendisine teşekkür edip “İsa sizden razı olsun” dedim.

     Kahvemi ve “yangında ilk kurtarılacak” yaş pastamı alıp güzel bir yerde oturmaya gittim. Özellikle cam kenarındaki bir masada oturdum ki bir yandan da dışarıdaki muhteşem manzarayı “dünya gözüyle” seyredeyim. Her şey mükemmeldi, 3 km yüksekteydim, bulutlara değecek kadar yüksek olan sıradağlar benden daha alçakta duruyorlardı, dışarıda kar, rüzgâr ve buz gibi soğuk hava vardı ama oturduğum café sıcacıktı, kahvem mis gibi kokuyordu ve albenili pasta ise “al beni” diyordu.

     Bulunduğum yerin benzersiz güzelliğinden ötürü fotoğraf çektirmek niyetindeydim ve bunu masamdaki yaş pastayı henüz parçalamadan, kahve fincanını boşaltmadan yapmak istedim. Yanımdaki masada iki genç bayan oturmuş sohbet ediyorlardı. Englişçe konuştukları için Alman olmadıklarını anlamıştım, üstelik bunlar Avusturyalı da olamazdı, çünkü Avusturyalılar da Almanca konuşurlar.

     Tek günâhları benimle aynı zamanda orada bulunmuş olmak olan kızlara, Türkiye’deki öğrencilik yıllarımdan kalma “I’m student, you’re teacher, this is a sıra dayağı” İngilizce’yle sohbet etmeye başladım ve nereli olduklarını sordum, “USA” (ABD) cevabını verdiler. Ben ise, “Amerikalısınız demek. Biliyor musunuz, benim oğlumun adı Malcolm” dedim. Bunu duyunca şaşırdılar, içlerinden biri “Öyle mi? Siz de mi Amerikalısınız?” diye sordu. Bunun üzerine ben (içimden, “Amerikalı senin babandır ulan!” diyerek) onlara “Hayır, ben Türkiye’den geliyorum. Malcolm X’i çok sevdiğim için çocuğuma O’nun adını verdim” dedim. Şaşırdılar ve kendileri de Malcolm X’i çok sevdiklerini söylediler, ancak bendeniz, beyazların “çatal dilli” olduğunu anlatan bir sürü kitap okumuş bir insan olduğum için söylediklerine inanmadım, sadece inanmış gibi yaptım.

     Kızlardan birine fotoğraf makinâmı verdim. Kalemim kadar sevdiğim makinâmı aldı ve profesyonel bir şekilde benim fotoğraflarımı çekti.

     Cafédeki masamdan kalktığımda saat 11’e geliyordu. Demek orada durup sıcak kahvemi yudumlayarak camdan sıradağların o muhteşem manzarasını seyretmek o kadar doyumsuzmuş ki, birbuçuk saatten fazla bir zaman oturmuşum o masada.

     Bulunduğum yerin 100 m kadar aşağısındaki kayak yerine gitmek için tekrar teleferiğe bindim; orası, aynı zamanda trenin kalktığı yer.

     Zugspitze’ye teleferikle çıkıp indiğinizde aktarma yapmıyorsunuz, zira teleferik dağın zirvesine kadar çıkarıyor sizi. Ancak tren, zirveye kadar çıkmıyor, çıkamıyor. Tren yolculuğu dağın zirvesinin 100 m kadar aşağısında, kayak pistinin olduğu yerde başlayıp bitiyor. Geri kalan 100 m’yi de yine teleferikle alıyorsunuz. Yani hangi yolla dağa çıkarsanız çıkın, teleferiğe her halükârda binmek zorundasınız.

     Beni dağın zirvesine çıkaran teleferiğe binip, 100 m kadar aşağıdaki, kayak pistinin olduğu yere gittim. Artık 2962 m değil, takriben 2850 m kadar yüksekteydim.

     Burası, yukarıya nazaran çok daha geniş bir hareket alanına sahip. Geçmişte Kış Olimpiyatları’na evsahipliği yapan, 2011 yılında Dünya Kayak Şampiyonası (FIS Alpine World Ski Championships)’nın düzenlendiği, dünyaca meşhur kayak pistinin olduğu yerdeyim şu anda. Burada da restoranlar, caféler var.

     Önce, bütün kayak pistini görebilecek uygun bir yerde oturup (karın üzerinde), orada gönüllerince bu sporu yapan erkekleri, kadınları ve çocukları seyrettim. İnsanlar kendilerini tepeden aşağıya bırakıp keyifle kayıyor, ben de pantolonumun ıslanacağını bile bile ve hiç aldırış etmeden, karın üzerinde oturmuş onları seyrediyordum.

     O insanları izlerken kendimi öyle bir kaptırmışım ki, ilginçtir, onlar güldükçe ve kahkahalar attıkça ben de oturduğum yerde kendi kendime gülüyor, biribirlerine bağırdıkları zaman kafamı kaldırarak “acaba ne oldu?” diye daha bir dikkatle gözlerimi dikiyor, kimseden ses çıkmadığı zamanlarda da ellerimi yumruk yapıp ikisini birden çenemin altına koyuyor ve dalgın gözlerle seyrediyordum.

     Hepsi de ailece gelmiş olan bu insanların yaşadıkları mutluluğa ve sesleri bana kadar gelen gülmelerine şahîd oldukça iç geçiriyor ve “Allah’ım! Bu insanların mutluluğunu ve neş’esini hiç bozma, onları her türlü musibet ve kederden uzak tut ve aynı mutluluğu, sahip olmayanlara da ver” diye dûâ ediyordum.

     Aslında benim canım da çok istiyordu onların arasına karışmayı ve tepeden kendimi aşağılara bırakıp kaymayı ama ben bu zevki maalesef tadamadım. Kayak takımlarımın olmamasından değil, normalde hiç aldırış bile etmezdim, gider ayakkabılarla kayardım ama ayakkabılarıma güvenemiyordum. Gazetecilerin ayakkabılarının altı deliktir, bilirsiniz.

     Kayak pistini bir süre seyrettikten sonra caféye gittim, sıcak bir şeyler içmek için. Bir fincan kahve aldım. Ancak bu kez yanına pasta falan almadım, sadece kahve ile yetindim. Bu defa açık havadaki bankların üzerine oturarak içtim kahvemi.

     Daha sonra yerimden kalkarak dağın karla kaplı yamaçlarına yöneldim.

     Dağdan aşağı inmek için trene bindiğimde saat 12’yi geçiyordu. Trenyolu, dağ “delik deşik delinerek” yapılmıştı ve tam aşağıya varmaya birkaç yüz metre kalana kadar hep tünelin içinden geçiyordu. Tünelin içinde de belli metrelerde yolcuların büyük keyif alarak okuyacağı tabelalar vardı. Her tabelada, Almanya’nın hangi şehrinin kaç metre yukarısında olduğumuz yazılıyordu: “Şu anda Hamburg’un … m üzerindesiniz”, “Şu anda Bremen’in … m üzerindesiniz”, “Şu anda Berlin’in … m üzerindesiniz”, “Şu anda Köln’ün … m üzerindesiniz”, “Şu anda Hannover’in … m üzerindesiniz” gibi.

     Dağın altına inip trenden indiğimizde saate baktım: 12:23… Bu durumda tam olarak 3 saat 26 dakika kalmışım dağın başında.

sediyani@gmail.com

     PENCERE DERGİSİ

     SAYI: 4

     YAZ 2020

FOTOĞRAFLAR:

127 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir