Kendimden Kaçarken, Yine Koşuya Tutuldum!

 

isediyani

Sporcu ve gazeteci Şirin Mine Kılıç, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

 

Kendimden Kaçarken, Yine Koşuya Tutuldum!

Şirin Mine Kılıç

     2019 koşu kariyerim açısından oldukça acılı geçti.  Dizimdeki sorun giderek büyüdü ve yıl sonunda ameliyat oldum.

     Dört kardeşiz ve fiziksel olarak anneme benzeyen tek çocuk benim. O’ndan aldığım genetik miras gereği dizime dikkat etmem gerekirdi. Ancak bilimi dinlemek yerine bildiğimi yaptım, nihayetinde kendimi ameliyat masasında buldum. 

     Doktorum 3 ay koşamayacağımı söylediğinde bu süreyi makul karşıladım aslında. 2008’de 39 yaşımda koşuya başlamış, maraton ve ultra maraton yarışlarına heves edince binlerce kilometre koşmuştum. Bedenen ve rûhen yorgun hissediyordum.  Bunun en önemli nedeni, geçen zaman içinde pekçok kez sakatlanmamdı. Doktorlarım tarafından 3 haftadan 4 aya kadar koşudan men edildiğim zamanlar olmuştu. 4 ay koşmadığım dönemde, hapiste duvara çentik atan mahkum gibi günleri saymış, her gün, koşuya yeniden başlamanın hayallerini kurmuştum.

     NEDEN SÜREKLİ SAKATLANIYORUM?

     Sürekli sakatlanmamın birkaç nedeni vardı:

     – Düzenli spora geç yaşta başlamam nedeniyle bedenimin hazır olmaması (altyapı yetersizliği)

     – 5 – 10 km gibi kısa mesafe koşuları denemeden maraton koşmaya karar vermem, yetersiz altyapıma rağmen, aşırı antrenman yapmam (şuursuzluk)

     – Sakatlıkları ve çektiğim acıları önemsemeyip, antrenmanlara ve yarışlara devam etmem (bir çeşit rûh hastalığı da olabilir, acıya dayanıklı olmanın getirdiği şişkin ego da)

     – Sakatlık önlemeye birebir; esneme, gerdirme, güçlendirme egzersizleri konusunda inatla kendimi geliştirmemem (yine şuursuzluk ve artı üşengeçlik)

     – Çok fazla yarış koşmam (ki hiç gerek yok ama koşmaya geç başlayınca görgüsüzce yarıştan yarışa dolaşıyorsunuz)

     – Ve yanlışlarımın ne olduğunu bilip, hiç pişman olmamam (benim bedenim, benim hayatım, benim kararım. Madem öyle; al bana, al bana…)

     Aslında son üç yılda neredeyse hiç sakatlanmadım. Spor Hekimim Cavit Meclisi’nin kurduğu klinik bana sponsor olunca mevcut sakatlıklarım yok oldu, potansiyeller ise uykuya geçti. Cavit Bey sorunlarımı tespit etti, klinikte uzman fizyoterapistlerle çalıştım. Kaslarım güçlendi, “kendime iyi bakma” konusunda az da olsa akıllandım.

     Zaman zaman sorunlar yaşasam da bir hafta bile ara vermeden koşuya döndüm. Dizim hiçbir zaman çok iyi değildi, ama beni engellemiyordu da. Zaman içinde daha da kötüye gitti, klinik ekibi dinlenmem gerektiğini söylese de altı boş özgüvenim bir kez daha mantığıma gelip geldi. Antrenmanlara da yarışlara da devam ettim.

     Bantlamalar, manuel terapiler, dizlikler çare olmadı. İyi kötü koşmaya devam etsem de sorun çoktan tepe noktaya gelmişti. Yürürken sorun yaşamıyordum ama koşabilmem için ameliyat olmam gerekliydi, ben de oldum.

     PES ETTİM!

     Ameliyattan hemen sonra tüm cahil cesaretimle kendimi sokaklara attım. Dizim benden akıllı olduğu için ayarı verdi, balon gibi şişti, birkaç kez içinden ödem alındı. En uzun, en tehlikeli ultra maratonlarda, ayak tabanım patlarken, tırnaklarım düşerken, bedenim baştan sona pişik olurken bile bu kadar acı çektiğimi hatırlamıyorum.

     Haftalarca bastonla gezdim, en yakın yere taksiyle gittim. Engelli olmanın ne demek olduğunu gayet iyi anladım.

     Yürümekten bile acizken, dizimin iyileşeceğine ve yeniden koşabileceğime dair umutlarımı da yitirmeye başladım. Doktorum üç ay sonra sahalarda olacağımı söylemişti. İyileşirken, fizyoterapi almaya devam ettim. Koşabilmem için ameliyatlı bacağım ile squat (kalça geride, diz öne bükük halde yere çökme) yapmam gerekiyordu. Üç ay geçti, hâlâ squat yapamıyordum.

     Pes ettim! “Yeni bedenimi ve yeni hayatımı kabullenme” sürecine girdim.

     Hayat kısmını kabul etmem kolaydı, zaten 39 yıl öyle yaşamıştım. Beden kısmı ise rûhuma eziyet ediyordu.

     Koşarken, dünyanın en mutlu, en huzurlu, en fit insanı gibi hissederdim. Kendime hedefler koyar, onlara ulaştıkça, yenilerini bulur, yoluma devam ederdim. Bildiklerimi paylaşır, insanların (özellikle de kadınların) koşmaya başlamasına ya da daha iyi koşmasına katkı sunardım. Yarış raporları yazar, tecrübelerimi paylaşırdım. Raporlar kimine ilham olur, kimine heyecan verirdi. Kendime güvenim tamdı, önüme çıkan her zorluğu yeneceğime inanırdım. Ama pes ettim!

     PANDEMİ TUZ BİBER OLDU

     İşte tam bu esnada dünya hastalandı, pandemi ilan edildi, cümbür cemaat eve kapandık. Milyarlarca insan aynı anda sert bir fren yapıp kafayı da cama tosladık.

     Panik içindeydik ama bir yandan da çok daha sakin bir hayat yaşamaya başladık. “Anlam” arayışımız yeni bir boyuta geçti. Doğaya, kendimize, çevremize verdiğimiz zararı “ne pahasına” yaptığımızı gördük.  

     Bense kendimi “abartılı” şekilde eve kapattım. Korktuğumdan değil, hatta, hastalığı geçirip atlattığımı düşünüyordum. Şubat ayında üç hafta sürüm sürüm sürünmüştüm. Ateş, öksürük, ağrı, kırgınlık, nezle, ne ararsan vardı. Hangi ilacı alsam, ne kadar dinlensem işe yaramamıştı. Hani derler ya “Hayatımda böyle hastalanmamıştım.”

     “Covid-19 ancak bu kadar kötü olabilir” düşüncesine kapılarak hastalıktan korkmadım. 

     Aslında, pandeminin başlarında evden çıkıp uzun yürüyüşler yapıyordum. Bu yürüyüşlere 1 km’ye varan minik koşular da ekliyordum. Sonra pandemi şartları ağırlaştı, sokağa çıkma yasakları geldi ve eve kapandık.

     Garip gelebilir ama yürüyüşe gidemeyeceğim diye hiç üzülmedim. Koşamadıktan sonra yürümenin benim için cazip bir tarafı yoktu. Spor yaparken koşmayı çok severken, yürümekten bir o kadar nefret ederdim.

     SON ÇIRPINIŞLAR VE HAMUR TERAPİ

     Yürüyüşü bıraktıktan sonra evde bir kenara attığım stepper aleti ile son çırpınışlarımı gerçekleştirdim. Birkaç gün sonra ondan da bezdim.

     Yıllardır “Survivor” yarışmasını izlerim. Yarışma bu kez, beni pandemi haberlerinin ağırlığından ve acısından, koşmadığım bir dünyanın tatsızlığından uzaklaştıran bir ilaç oldu. Kendimden kaçmanın bir yolu olduğunu da söyleyebilirim tabiî…

     Dört ay koşudan uzak kaldığım dönemde kendimi hamur işlerine vermiştim. Yine öyle oldu. Börek, çörek, kurabiye, kek işlerine sardım.  Bunları yemeye bayıldığımdan değil (hatta çok az yerim). Ne yaptıysam kardeşlerime dağıttım. Hamur dünyasının sakinleştirici etkisine kendimi teslim sadece…

     Bunu “hamur terapi” olarak da tanımlayabiliriz. Öyle ki, sokağa çıktığımda alet edavat dükkânlarına gidip hamur kesme, pişirme, yoğurma, çırpma vs aletleri alıp eve dönüyordum. Bir formülü uygulamak, hamuru uygun kıvama getirmek, hamur mayalanırken sabretmeyi bilmek, pişirirken dikkatli olmak, ortaya çıkan ürünle gurur duymak, farklı şekiller denemek…

     En önemlisi kendinle de baş başa kalıp, sakince düşünmek… Herkese tavsiye ederim.

     TAM DİBE VURMUŞKEN…

     2020 başından Mayıs ayı sonuna kadar hayat bu şekilde geçti.

     Herkesin bir “dibe vurma” tarzı var, benimki böyle oldu. Beyinden anıları silen bir alet olsa parasını verip kafama takar, koşuyla ilgili herşeyi silebilirdim.

     Sonra bir gün Whatsapp’tan bir mesaj geldi. Basketbol antrenörü arkadaşım Sedat İncesu koşuya başlayıp başlamadığımı soruyordu.

     Sedat için bir parantez açayım, çünkü çok özel biridir: Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birinde basketbol oynarken 22 yaşında sakatlanınca sporculuk kariyeri sona ermiş. Bu sakatlık nedeniyle dizinde 34 dikiş izi var.

     Sporu “bilim” olarak okumuş, çocuklara spor koçluğu yapmış. Eğitim koçluğuna getirdiği farklı ve yaratıcı yaklaşım ile tanınmış.

     Sıfırdan yarattığı Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı’nı 4 yılda Türkiye, Avrupa ve Dünya Şampiyonlukları’na taşımış.

     Ben O’nu yıllar önce kurduğum konuşmacı ajansına, sıradışı konuşmacı ararken buldum. Sedat’ın Whatsapp’tan attığı soruya “Hayır” cevabını verince, “Çık koş, uzun zaman oldu, dizin iyileşmiştir” dedi.

     Nedense büyülenmiş gibi bu sözleri emir telakki ettim. Sedat’a “dibe vurduğumu” söyleyemedim, “Tamam, koşarım” dedim.

     Bu cümleyi kurduktan sonra iki gün yine koşmaya cesaret edemedim. 1 Haziran’da ise artık nereye koyduğumu unuttuğum taytımı, tişörtümü, ayakkabılarımı, çoraplarımı giyip kendimi sokağa attım.

     65 DAKİKA VE MUTLU SON

    65 dakika, durmaksızın koştum.

     Yavaştım belki ve bu çok normaldi ama hiç durmadım. Koştukça koşasım geldi. Bedenim adetâ kendisiyle halay çekiyordu. Koşarken bastığım toprağı, soluduğum havayı, parkura gelen diğer koşucuları çok ama çok özlediğimi anladım.

     Parkur kalabalıktı ve yürüyen pekçok insan vardı. Aslında iki parkur var, biri yürüyenler, diğeri koşanlar için. Normal zamanda yürüyüşçüler sürekli koşanların parkuruna girer ve tartışmalar yaşanır. Pandemide ise ortalık güllük gülistanlıktı. Halihazırda insanlar sosyal mesafe kasarken, daracık koşu parkuruna da asla girmiyorlardı. Giren de, üzerlerine koştuğunuzda kaçıyordu. Yılların intikamını almış gibi hissettim. Türkiye’de koşu kültürü olmamasının acısını yıllardır çeken biri olarak benden mutlusu yoktu. (Belki bu vesile ile koşanlara saygı göstermeyi öğrenenlerin sayısı artar)

     65 dakikalık koşumun sonunda kendimi tebrik edip, bir de “selfie” çekip sosyal medyada paylaştım.

     Eve gittiğimde dizim biraz ağrıyordu, Sedat yine imdadıma yetişti, “Olur öyle, zamanla geçecek” dedi.  Ertesi gün dizimin arkası hafiften şişti, Sedat “Buz yap iner” dedi, sahiden de indi.

     65 dakika, 5 aylık aradan sonra elbette abartılı bir “ilk antrenman” süresi…

     Normalde 15 dakika koşmam gerektiğini söyledi Sedat (normal insan öyle yaparmış). Benim normallik gibi bir iddiâm ve amacım olmadığından pişman olmadım. Ama süreyi azalttım, ikinci antrenmanda 50 dakika koştum.

     Kendime hemen ilk hedefi de koydum: İstanbul Maratonu bu yıl düzenlenirse (normalde Kasım’da oluyor) koşacağım.

     Koşuya başlamak hayatımın dönüm noktası olmuştu. Koşamamak ise dip noktası…

     Bir şey dibe vurduğunda mutlaka aynı hızla yükseliyor. Aynı topu yere vurmak gibi. Topun ne kadar zamanda aşağı düşeceği ve yukarı çıkacağı ise size bağlı.

     Aman uzun tutmayın.

sirinminekilic@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     4 HAZİRAN 2020

 

397 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir