Kısa Öykü: “Ay Siz Doğulular Çok Doğalsınız”

 

isediyani

Edebiyatçı – yazar Ahmet Bozkaplan, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

 

Ay Siz Doğulular Çok Doğalsınız

Ahmet Bozkaplan

     Üstünde sararmış ot renginde kışlık askerî üniforması vardı. Kışlık kıyafetlere rağmen soğuğu iliklerine kadar hissediyordu. Askerî botları soğuğun etkisiyle çelik, mermer gibi sertleşmişti. Dondurucu hava, esen rüzgâr jilet gibi yüzünü kesiyordu. Hareket ettikçe soğuk daha da katlanılmaz olurdu. Omzunda eski Rus menşei kalaşnikof ile devriye arkadaşıyla beraberdi. Söğüt ağaçlarıyla, kızıl çamlarla çevrili topraklı yoldan nöbet yerine bir an varmak istiyordu. Kopet Dağları’ndan esen hava sanki buz olmuş yağıyordu. Okyanusları bile donduracak bu soğuk hava korumasız tüm canlıların canını okumaya yeminliydi. Soğuğu kesen ağaçların sayesinde birazcık rahat ilerliyor, ağaçlık alanı geçtiklerinde soğuk hava tekrar düşman olup çıkıyordu. Belini rahatsız eden silahın kabzasını, dipçiğini düzeltemiyordu.

     Elleri bir beden büyük paltonun cebinde, yüzü kahverengi bereyle sarılmış parlak ay ışığının altında, söğütlerin gölgesinde ilerledi. Silah arkadaşıyla konuşmadan, uyurgezer dolaşan çocuklar gibiydiler. Uykusuz, yorgun, keyifsiz… Yolda nöbetçilerin nöbet yerini denetleyen külüstür, çam yeşili demir yığını askerî araçla karşılaştı. Devriye aracını gördüklerinde ayaklar yere mıhlandı, esas duruşa geçip sırayla künye okudular. Üç beş cümleden oluşan künyeyi okumak bayağı zaman aldı. Askerî aracın sıcak deri koltuklarında oturan, camı birkaç santim indirip tekmil isteyen asık suratlı, traşlı subaylara selam durdular. “Sakın uymayın! Sizler namus bekçilerisiniz” diye erleri uyaran rütbeliler yollarına devam etti.

     Nöbet değişiminde bulunan erler soğuk yollarda selamsız sabahsız birbirlerini geride bıraktılar. Yaşlı söğütlerle çevrili yoldan orman yoluna saptılar. Nöbet arkadaşıyla iki büyük Menat ve Uzza putları gibi hiç konuşmadan ay ışığında ilerlediler. Nöbet devrini iple çeken diğer erler çoktan gözlerini dikmişlerdi yola. Acele edip duruyorlardı. Fazladan tutacakları  bir dakikaya bile tahammülleri yoktu. Bir dakika için bile adamın alnını karışlayacak kadar gözleri dönmüş olurlardı. Tuttukları nöbet, soğuk hava onları o derece katlanılmaz kılardı. Yolun kenarındaki taşların koyu gölgelerine bakarak taşa dönmüş soğuk topraklı yola koyuldular. Birden gölgesi kesik baş gibi önüne düştü. Arkasına baktı. Ay’ın büyüsüne kapıldı. Ay kızarmış, alev topu gibi dünyayı aydınlatır, Allah’ın buyruğunu yerine getirmenin sevincini yaşardı. Onun da içi sevinçle doldu. Bu parlak ay ışığının altında saban, orak işi bile yapılabilirdi.

     Ay’ın kızılımsı, tütün sarısı güzelliğine imrendi. Hem arkadaşından hem de manzaradan  geri kalmamak için tersten yürümeye başladı. Bu hoşuna gitmişti, hem böyle yürüyerek soğuğun şiddetini de kırmış oluyordu. Biraz gerilere düştü tabi. Geride kalınca arkadaşı her zamanki abartılı tavırlarla sokak ağzıyla uyardı. Hem de susmak bilmeden. Konuşurken yerleri kazıyarak böcek avlayan yaşlı domuz gibi homurduyordu. Konuşmaya başladı mı artık onu susturmak kolay değildi. Sanki elinde değilmiş de başkası onun yerine konuşuyor gibi oluyordu. Aralıksız aynı ses tonunda saatlerce usanmadan konuşabilirdi. Arkadaşına cevap vermedi. Eğer cevap verilirse zırvalığı daha da artardı. İçindeki çocukluk sevinciyle Ay’a bakmaya devam etti. Muhatap bulmayınca diline pelesenk olmuş argolara son veren Sefray, devriye aracının etrafta olmadığını görünce elini cebine attı. Babasının kavun bostanına gider gibi yaktı sigarasını. Sigaranın yasak olduğunu bile bile Jorzan’ın uyarılarına aldırmadı. “Kapat çeneni ahmak bunak” diye karşılık verdi.

     İkili nöbet yerine varmadan tersleşmeye başladılar. Bu aralarındaki ilk tersleşme değildi elbet. Bunun daha öncesi de vardı. Sefray’ın herkesle problemli olduğunu, bir baş belası olduğunu bilen Jorzan, ona bulaşmak istemiyordu. Eline geçtiğinde her türlü uyuşturucu madde kullanan Sefray, son zamanlarda her nerede bulmuşsa Afgan otunu sarıyordu. Söylentilere göre bölük içinde ot satımına başlamıştı. Ot satımından güzel paralar kazanınca sürekli vukuat işleyip askerliğini yakar, terhisini uzatırdı. Zorunlu askerlik süresinin iki yıl olduğunu düşünürsek Sefray’ın dört yıldır askerî üniforma giymesi, ortaya atılan iddiâların çok da yersiz olmadığını gösteriyordu. Buradan daha iyi pazar yeri bulamazdı. Müşterisi her zaman bol olurdu. Kafa yapan otları sinsice bir yerlerde saklar, nöbet gününde yanında taşırdı. Daha önce yaptığı gibi nöbeti arkadaşına kilitleyip kendisi kafa bulmakla meşgul olacaktı. Onunla nöbet tutmanın düşmanla çarpışmaktan daha zor olduğunu düşünen erler nöbet listesinde onunla aynı parafa yazılmak istemezlerdi. Bölüğün en saf, zararsız eri Jorzan, nöbet listesini umursamaz, listeye itiraz etmezdi. Aslında dert ettiği şey farklıydı. O da bitmeye az kalmış terhisin son günleriydi. Tek düşündüğü doğan güneşi saymak, ailesine kavuşmaktı. Ailesi, sıcak yuvası gözünde tütüyordu. Ailesini hayâl ederken ay ışığında gözleri nemlenir, ışıl ışıl parlardı. Annesinin kendisine yapacağı ev yemeklerini, gecekondudaki arkadaşlarını, yaşadığı mahallenin her sokağını karış karış özlüyordu. Taban erittiği tozlu sokaklar burnunda tütüyordu. Maddî durumunun kötü oluşu, okur yazar olmayışı, üstüne yol iz bilmediğinden de iki yıldır ne çarşı iznine ne de ev iznine çıkmıştı. Arkadaşlarının yardım ısrarlarına “yok” der, “şafak sayacağım” derdi. Mahalleden arayanı soranı olmasa da o herkesi özlemle anardı.

     Gülistan eyaletindeki Kürdköy’e taşındıkları ilk günden askerliğe kadar petrol kokan Hazar Denizi’nin sahilinde çekirdek satarak hayatını kazanıyordu. Kazandığı parayla sevdiği kız Susıka’ya sahilde dondurma ısmarlardı. Petrol kokak Hazar’ın sarı sıcak sahilinde dondurma yediği günleri iple çekiyordu. Susıka da kendisi gibi yüzlerce yıl önce Safevî şâhı Şâh Abbas tarafından Özbek akınlarına kalkan olsunlar diye Ravenduz’dan Çığlık ülkesi denilen Horasan’a sürgün edilen Çemişgezek aşiretinin kızıydı. Yüzlerce yıldır yurtlarından edilmiş, geldiği deniz iklimine halen ayak uydurmamış hırçın bozkır çiçeği gibi yaşardı. Asaleti değişmemiş binlerce yıllık folklorunu her nefeste yaşardı. Kommagenê Krallığı’ndan kalma Nemrûd heykellerinin kafalarını süsleyen kofi geleneğini yaşatmaya çalışıyordu.

     İkisi o dönem sahilde çok doğal davranır. Bu doğal davranışları Tebrizli yaşlı bir Acem kadının dikkatini çeker. Yaşlı kadın, “Ayyy siz doğulular yok mu, Allah canınızı almasın, sizler çok doğalsınız” demişti. Kadının yıllar önce söylediği bu sözlere hiç bıkmadan gülmüşlerdi. Nöbette bile “ah siz doğulular yok mu” sözü aklına geldiğinde kıs kıs gülerdi. Güneşe hasret gecenin buz ayazında ay ışığında hayâllere dalmış, gizlice sırıtırdı.

     Kemli kümlü geçen nöbet yolculuğunun sonunda kulübeye vardılar. Kulübenin etrafında uzamış otlar yalpalanıyordu. Devriye değişiminde uzun boylu, otlakçı lakaplı er Kasım, Jorzan’ın kulağına eğildi, “Bu piçe dikkat et, yoksa askerliğini yakar” diye fısıldadı. Jorzan, “Sanmam, dikkat ederim” der gibisinden kafa salladı. Kasım ve arkadaşı koşar adımda nöbet yerinden uzaklaştılar. Nöbet kulübesindeki kompozit başlıklarını alıp ormana açılan yolun başında çaprazda durdular. Burası ormanla ovanın kesiştiği sınır çizgisiydi. Jorzan düzlük arazi tarafına, Sefray da kulübenin önüne geçti. Kulübenin içinde askerlerin nöbet ihtiyaçlarını gideren telsiz, el feneri, yağmurluk gibi araç gereçler vardı. Çok acil saldırı, baskın durumları hariç askerlerin nöbet esnasında kulübeye geçmeleri, oturmaları yasaktı.

     İkili uykunun en tatlı, toprağın en sessiz olduğu gecenin üçle beş arası nöbetini tuttular. İlk yarım saat kıpırdanmadan çapraz nöbette kaldılar. Zaman ilerledikçe Sefray mızmız etmeye başladı. Tüm bu nöbet kurallarının saçma olduğunu, ortalıkta düşman falan olmadığını, buz gibi havada neden kulübe de değil de dışarıda nöbet tuttuğuna anlam vermediğini söylüyordu. Bu soğuğa ancak derileri kayış gibi sert olan yabanî domuzların dayanacağına dert yanıyordu. Avucun içine sakladığı sigaradan üst üste derin nefesler çekti. Sigarayı uzmanlıkla avuç içine sakladı. Zamanla bununla da yetinmedi. Etrafta ne kadar çalı çırpı varsa toplamaya başladı. Yerde tespih tanelerini kaybetmiş yaşlılar gibi çalı çırpıları, kurakçıl otları bir kucak topladı. Jorzan onu uyardıysa da sözünü dinlettirmedi. Endişe içinde çaresizce çalı çırpı toplayışını izledi. Bir ara telsizle onu bölüğe şikâyet etmek istedi, Sefray gibi bir belayla uğraşmaya değmeyeceğini düşünerek bu fikrinden vazgeçti.

     Hava gittikçe soğuyordu. Jorzan’ın soğuktan kızarmış burnu salya sümük akmaya başladı. Ayak parmaklarını ısıtmak için durduğu yerde tepinmeye başladı. Tüm bedeni tir tir titriyor, soğuktan dişleri sızlıyordu. Çalı çırpılarla kulübeye geçen Sefray’ı son bir defa uyarmak için arkasından gitti. Kulübenin yarı açık demir kapısını açar açmaz sıcak hava tokat gibi yüzüne vurdu. Sefray ateşi yakmış, Afgan otunu sarmış içip içip kafa buluyordu. Jorzan bu yaptığının delilik olduğunu, askerlklerini yakacağını hemen ateşi söndürmeleri gerektiğini söyledi. İyice kafayı bulan Sefray, yanan ateşi işaret etti. Kompozit başlığını, silahını yere bırakıp sakin olmasını istedi. Jorzan ısrar etmeyi bıraktı. Zirâ vücûdu sıcağı görünce mayıştı, bir kedi gibi sessizce öylece durdu. Birkaç dakika oturup ısınmanın fena olmayacağını, sonra nöbet yerine geçeceğini düşündü. Öyle de yaptı. Çapraz da tutması gereken nöbet çoktan unutulmuştu. Birkaç defa gelen birileri var mı diye daracık penceresinden dışarıyı kolladı. Sefray’ın tüm ısrarlarına direndi, sigaraya el uzatmadı. Kulübenin içi kafa yapan Afgan otunun dumanıyla doldu. Sefray kendinden geçmişti, ayyaş serseri gibi köşeye sıvışıverdi.

     İlerleyen zamanda artan sıcağın ve kafa yapan otların etkisiyle oturduğu yerde iyice kafası güzelleşti. Sıcacık kulübenin duvarına yaslanıp uykunun en derin haline kulaç attı. Sefray kalkıp ikinci sigarasını sardı. Dilini adetâ flüt çalar gibi sigara kâğıdının üzerinde iyice gezdirdi. Titreyen elleri, akışı bozulmuş kan damarlarıyla sigara kâğıdının uçlarını zor bela yapıştırdı. Kulübenin içinde alevler yükselmiş, etrafı iyice güneş gibi aydınlanmıştı. Duvarın dibine hafifçe yana doğru uzanmış uyuyan Jorzan’ı rahatsız etmeye başladı. Jorzan, birden yabancı bir elin üstünde dolaştığını, ceplerinin kurcalandığını hissetti. Gözlerini açtığında karşısında krize girmiş, titreyen, kafayı bulmuş Sefray’ı gördü. Korktu. Herşey aniden gelişti. Sert bir tartışma devamında arbede çıktı. Gözü dönmüş Sefray, Jorzan’dan daha iri ve güçlüydü. Jorzan’ı öldürmeyi düşünecek kadar aklı kaçık olmuş, otun etkisiyle bilincini kaybetmiş bir üryana dönmüştü. Aklı alçaklığın her türlüsüne gebe haldeydi. Jorzan onu hareketsiz kılmak için tüm gücünü kullandı. Kurtulmak için çırpınıp durdu. Her ne yaptıysa baş edemedi. Sonunda eline geçen ucu tutuşmuş odunu Sefray’ın  yüzüne vurdu. Dengesini kaybeden Sefray yüzüstü alevlerin içine düştü. Birkaç saniye içinde saç, et kokusu her tarafa yayıldı. Alev topuna dönen Sefray’ı alevlerden kurtarmak istese de bunu yapmadı, korkusundan geri çekildi. Kulübenin kapısında dehşete düşmüş gibi öylece bakıp durdu. Şoka girmişti, yüzünü tokatlamaya başladı. Tüm bunların şafak sayma kâbusu olduğunu düşündü. Kulübenin içi yanık et, tırnak, saç kokusuyla iyice çekilmez hal aldı. Yanmış et, saç kokusu pencereden, kapı deliğinden tüm ormana yayıldı. Yırtıcıların, etçillerin burunları oynaşmaya başladı. Alevleri uzakta farkeden devriye aracı ani bir manevrayla kulübeye doğru son sürat hızını artırdı. İyice panikleyen Jorzan, tabana kuvvet ormana kaçtı. Devriye aracından kendisine birkaç el ateş açıldı. Kurşunlar gökten kayan yıldızlar gibi göğü delerek kayboldu. Gecenin karanlığından yararlandı; ormanın derinliklerinde kayboldu. İlk başlarda bölüğün saldırıya uğradığını düşünen üst rütbeliler, kulübeye vardıklarında işin aslını astarını görünce şok geçirdiler, tüyleri ürperdi.

     Yüzlerce Pasdar tatlı uykularından uyandırılıp ormanda Jorzan’ın izini sürmeye çıktı. Gün doğumuna kadar devam eden arama çalışmalarında hiçbir olumlu sonuç alınmadı. Uykusuz kalan Pasdar’ların yaptığı uzun uğraşlar, sonuçsuz kalınca birliklerine döndüler. Sefray feci şekilde can vermiş, yüzü tanınmayacak hale gelmişti. Jorzan’ın  dosya kaydına ağır ifadeler yazıldı: Firar, vatana ihanet ve birinci dereceden cinayet sorumlusu…

     Zemheri gecede durmadan koşan Jorzan, mucizevî şekilde hipotermiye yakalanmadan hayatta kalmayı başardı. Teslim olmayı düşünmedi. Var gücüyle ormanın derinliklerine, okyanusta rotasını kaybetmiş kaptan gibi uzun yolculuğa yeltendi. Üstündeki askerî üniforma ile dur durak bilmeden koştu, yürüdü… Gündüz nöbetini devralan güneşin yükselmesine kadar kaçmaya devam etti. Onu o halde gören çobanlar, çiftlik sahipleri onu en yakın mollaya şikâyet edene kadar her seferinde izini kaybettirmeyi başardı. Şüphe çekmemek için üstündeki askerî paltoyu, yolda karşılaştığı Belucî keçi çobanı Musa’nın yıpranmış siyah paltosuyla değiştirdi. Bu takastan memnun kalan, aklî dengesi yerinde olmayan Musa, Jorzan’a uzunca iltifat dizdi. Ona, “Sen düşmanı tek başına kovalayan bir kahramansın” dedi. Musa’ya teşekkür edip yamaç aşağı meşelik alana yol aldı. Yiyecek ve içeceğini bağ bostanlardan karşıladı. Ovaları, vadileri, nehirleri geride bıraktı. İyice çaresiz kaldığı bir zamanda, üstüne zimmetli askerî silahını, üç beş paket sigara değerine sattı.

     Dağ çobanları, “Tüm patikalar toz bulutlu yollar olmaya yakındır” der. Yaklaşık iki hafta süren sefil, çileli yolculuğu sona erdi. Hayâlleri, umutları, sevinçleri enkaz yığınında biriken yağmur damlalarına dönüştü. Tanıdığa, eşe dost,  kimselere görünmeden saklandı. Anasının cennet kokulu elini öpmek için karanlık, kuytu sokakları tercih etti. Yıllardır hasretini çektiği mis gibi kokan Hazar Denizi’nin havasına doymadan varoşlara daldı. Ayağında dikiş atmış askerî botlar, pantolonu çalı çırpıdan zarar görmüş, bağcıklar seke seke mektebe giden kız çocuğunun saç örgüsü gibi dizlerine kadar uzanan Musa’nın paltosuyla yarı sivil yarı askerdi. Mahalleye vardı. Evine, sokağın başına çıktığında heyecandan yutkundu, içi içine sığmıyordu. Ailesi, kardeşleri her biri ayrı ayrı gözünde tütüyordu. Aradan geçen iki yıllık askerî görevinden sonra ev, bahçe, kızgın nar ağaçları, hepsi yerli yerindeydi. Komşuları Zeycan teyzeyi sokağın başında otururken gördü. Zeycan teyze geçen iki yıl içinde nasıl da elden ayaktan düştüğüne şaşırdı. Elini öpmeden geçilmezdi. Ekmeğini yemiş, suyunu içmişliği vardı. Zeycan teyzeye varmasına üç beş adım kalmıştı ki yüksek sesle “Teslim ol” çağrısıyla irkildi. Sokağın her iki başına, sesin nereden geldiğine baktı. İkinci “Teslim ol” çağrısıyla tabanı yağlayıp kaçtı. Bilindik sokaklara, tanıdık yüzlere bakarak can havliyle koşmaya başladı. Uzun, yorucu süren firarında yüzlerce hayâl sahnesi kurmuştu. Hiçbir senaryoda bunun gibisi yoktu. Kulübeyi, Sefray’ı, ormana yayılan ceset kokusunu, o geceyi, hayatını kabusa çeviren her bir ayrıntıyı hatırladı. Artık Araf’ta kalamazdı. Tehlike gerçekti, korku da içsel tercihiydi, tercihini korkudan taraf seçti.

     Sokaklarda başlayan kovalamaca nefesleri kesiyordu. Alnı, göğsü, saç kökleri ter içinde kalmıştı. Zayıf düşmüş bedeni, güneşte kızarmış esmer teni, çukurda kaybolmuş gözlerle bitkin düşmüştü. Yüzünde endişe, kalbinde çocuk korkusu, var gücüyle ağır askerî botlarla koşuyordu. Fırsat bulduğunda yabancılardan yalvararak yardım isterdi. Sokaklar, daracık ev bahçeleri, çürümüş tahta çitler, kirli kalmış kümesler, hiçbir mekâna sığmayan korkmuş bedeniyle koşmaya devam etti. Dört duvarı, çilekeş mahpus hayatını göze alamadı. Ona tanıdık gözler, ailesine haber verdiler. Onu suçlu, hırsız, katil zannedenler görevlilere yardımcı oldular. Herkesin burnunun herşeye karıştığı, Adem’le Havva’dan kalma günlerde kurtulma şansı azalmıştı. Kasabanın yokuşunda iki katlı evlerin küme küme yan yana dizildiği daracık ara sokakta kıstırıldı. Pes etmedi. Narin, kara gözlü Urmiye ceylanı gibi çırpınıp durdu. “Dur, teslim ol!” seslerine ikna olmadı. Sesler kesildi, sırtında yediği kurşunlarla birkaç metre sonra fırtınada devrilen yaşlı ağaç gibi yavaşça yere yığıldı. Alnında akan terler, titreyen elleriyle cebindeki şafak sayma takvimini çıkardı. Buğulu, kısılmış gözlerle başında toplanan kalabalığa birşeyler anlatmaya çalıştı. Görevinin hakkını verdiğini düşünen Pasdar başına baktı, “şafak üç” dedi. Kurumuş, çatlamış dudağından sesini iyice duyurmamış olacağını düşünerek bu sefer elini kaldırdı. Üç parmağını sıkarak havaya kaldırdı. Gözlerini yumdu…

     Önündeki evrakı hızlıca dolduran Pasdar başı, idamın olmayacağını, idam ipi vergisine gerek kalınmadığına not tuttu.

ahmetbozkaplan1948@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     15 MAYIS 2020

 

373 Total Views 5 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir