Kadın Peygamberler – 35

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

– geçen bölümden devam –

     Kadın peygamber Hz. Meryem (as), bir görüşe göre M. Ö. 18 – M. S. 30 yılları arasında (2323), bir görüşe göre M. Ö. 18 – M. S. 43 yılları arasında (2324), bir görüşe göre de M. Ö. 20 – M. S. 40 yılları arasında (2325) yaşamıştır.

     Meryem, M. Ö. 18 tarihinde (2326) İsrail’deki Nasıra (Natzrat, Nazareth) kentinde (2327) Celileli bir Yahudî ailenin (2328) kızı olarak doğmuştur. Meryem’in babasının ismini veren tek kutsal kitap, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân’da babasının adı İmran olarak verilir. (2329) Meryem’in babasının adı “kanonik” (sahih) kabul edilen kutsal kitap İncil’de verilmez, ancak “apokrif” (yarı sahih) kabul edilen “İnciller”de geçer ve Yoaxim olarak verilir. (2330) Meryem’in annesinin adı da Hanna veya Hanne ya da Anne’dir. (2331)

     Meryem’in herhangi bir kardeşi bilinmemektedir. Meryem, yüksek ihtimalle ailenin tek çocuğudur. Meryem’in annesi Hanne (veya Anne), İslamî kaynaklarda Fazuka (veya Fakud)’nın kızı olarak geçer. (2332) Kur’ân’da anlatıldığına göre, Hanne yaşlılık zamanına kadar çocuk sahibi olamamış, ileri yaşında hamile kalarak Meryem’i doğurmuştur. Meryem’in başka kardeşi olmadığı için ve anne babası da yaşlı olduğu için, çocukluğunda Meryem’in bakımını teyzesi Elizabeth’in kocası Hz. Zekeriya (as) üstlenmiştir. (2333)

     Henüz küçük yaşta Yusuf (Yosef) adlı adamla nişanlandırılan (2334) Meryem, 13 yaşındayken (2335) ve bakireyken (2336) Hz. İsa (as)’ya hamile kalmış, 14 yaşındayken M. Ö. 4 tarihinde (2337) İsa’yı doğurmuştur. Bu tarihi iki – üç yıl öne çekip M. Ö. 6 veya M. Ö. 7 diyenler olduğu gibi (2338), bir – iki yıl geriye çekip M. Ö. 3 veya M. Ö. 2 diyenler de (2339) vardır.

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     Bu bilgileri böyle ince ayrıntısına kadar ve dakik bir biçimde vermemizin sebebi, bundan sonra konuşacağımız çok önemli ve bir o kadar da “hassas” bir konunun daha rahat anlaşılabilmesi ve daha kolay takip edilebilmesi içindir: Kur’ân’da Meryem’den “İmran’ın kızı” (2340) ve “Harun’un kızkardeşi” (2341) denilerek bahsedilmesi ve bunun etrafında 1500 yıldır dönen tartışmalar.

     Kur’ân, aralarında 1300 yıllık bir zaman olan iki farklı Meryem’i birbirine karıştırmış mıdır?

     M. Ö. 1300’lerde yaşayan Hz. Meryem (as), İmran – Hz. Yoxebed (as) çiftinin kızı, Hz. Musa (as) ile Hz. Harun (as) peygamberlerin ablasıdır. (2342) Kur’ân’ın bu Meryem’den 1300 yıl sonra yaşamış olan Meryem’den bahsederken “İmran’ın kızı” ve “Harun’un kızkardeşi” demesini nasıl anlamalıyız? Zirâ İmran’ın kızı olan ve Harun adında da bir kardeşi olan Meryem, Kur’ân’ın bahsettiği Meryem değil, 1300 yıl önceki diğer Meryem’dir.

     Bu durumda, Yahudî ve Hristiyan dîn bilginlerinin ve tarihçilerinin ileri sürdüğü gibi, Kur’ân, Hz. İsa’nın annesi olan Meryem ile Hz. Musa’nın ablası olan Meryem’i birbirine karıştırmış mıdır ve dolayısıyla Tanrı’nın bir konuyu yanlış bilmeyeceği düşünüldüğünde bu bariz “hata”, Kur’ân’ın “Tanrı’nın kelâmı” olmadığına delalet mi eder?

     Öncelikle aralarında 1300 yıllık zaman farkı bulunan iki ayrı Meryem’e ve ailelerine bakalım:

     ■ M. Ö. 14. YÜZYIL: İmranYoxebed çifti → çocukları: Meryem, Harun ve Musa.

     ■ M. Ö. 1. YÜZYIL: Yoaxim (Kur’ân’a göre İmran) – Hanne çifti → çocukları: Meryem (tek çocuk).

     Birinci Meryem (M. Ö. 14. yy’da yaşayan), Hz. Musa ile Hz. Harun’un ablasıdır. İkinci Meryem (M. Ö. 1. yy’da yaşayan) ise Hz. İsa’nın annesidir. İki Meryem arasında 1300 yıllık bir zaman farkı var.

     Kur’ân, bu bölümde üzerinde konuştuğumuz İkinci Meryem’den, İsa’nın annesi Meryem’den bahsederken, “Harun’un kızkardeşi” (2343) ve “İmran’ın kızı” (2344) diyerek bahseder, aynı Meryem’in annesinden bahsederken de “İmran’ın karısı” (2345) diyerek bahseder. Zaten Hz. İsa ve Hz. Meryem ailesi “İmran ailesi” diye adlandırılır ve bu isimde bir sûre de vardır ki “Âl-i İmran” sûresi Kur’ân’ın en uzun ikinci sûresidir. (2346)

     Kur’ân, bu nitelemeleri İsa’yı doğuran Meryem için kullanmaktadır. Fakat İmran’ın kızı olup Harun adında bir kardeşi olan Meryem bu Meryem değil, O’ndan 1300 sene önce yaşamış başka bir Meryem’dir, bizim daha önce konuştuğumuz ve hayatlarını anlattığımız İmran – Yoxebed çiftinin kızı olup Harun ve Musa adında iki kardeşi olan Meryem’dir. (2347) İsa’nın annesi Hz. Meryem’in babasının ismi – Hristiyanlar’a göre – İmran olmadığı gibi, Harun adında bir kardeşi de yoktur. Hz. İsa’nın annesi Meryem’in babasının ismi Yoaxim’dir. (2348)

     Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de onlar adına “Âl-i İmran” (İmran Ailesi) adında bir sûre bulunan ve “Allah, birbirinden gelme nesiller olarak Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı” (2349) âyetiyle yüceltildiği aile, İmran – Hz. Yoxebed – Hz. Miryam (Meryem) – Hz. Harun – Hz. Musa ailesidir. Ancak burda şaşırtıcı olan durum, Kur’ân, “İmran Ailesi” derken, Hz. Musa’nın ablası Hz. Meryem’in ailesinden değil de, O’ndan 1300 yıl sonra yaşamış olan Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’in ailesinden bahsetmektedir ki (2350), bu hakikaten çok ilginç bir durumdur.

     Mevzû bu…

     Bu konuda Kur’ân’a yöneltilen eleştirilerin haklılık payı var mıdır yoksa bunlar Kur’ân’ın anlatım tarzını ve üslûbunu bilmeyen veya gözardı eden bir cehaletin ürünü olarak ortaya konulan tenkitler midir?

     Bu konuyu ilmî / bilimsel bir düzlemde tahlil etmemiz gerekiyor.

     Genel ve tarafsız ilmî sahada “aralarında 1300 yıllık bir zaman farkı olan iki Meryem’in birbirine karıştırılması” olarak adlandırılan bu konuda, Yahudî ve Hristiyan dîn âlimlerinin – daha Hz. Muhammed (sav)’in sağlığında başlayarak – Kur’ân’a yönelttikleri eleştirileri ve onlara karşı – Hz. Muhammed ve sahabelerinin açıklamalarından başlayarak – 1500 yıl boyunca Müslüman dîn âlimlerinin geliştirdikleri bütün savunmaları siz sevgili okurlarımızla paylaşacağız.

     Bu tartışma her ne kadar 1500 yıllık uzun bir geçmişi olan ve alevi de bir türlü sönmeyen kadim bir tartışma ise de, tartışmanın – iki taraf açısından da – pek de sağlıklı bir temelde yapıldığı söylenemez. Çünkü gerek “Kur’ân’da tarihsel bilgi hatası olduğunu” ileri süren Yahudî ve Hristiyan dîn âlimleri ve ateist yazarlar olsun, gerekse “olmadığını” dile getiren Müslüman ilim erbâbı olsun, hükmü baştan verip ondan sonra konuyu işlemeye başladıkları için, her iki cenahın da tutumu ilmî / bilimsel kabul edilemez. Zirâ ilmî metod veya bilimsel disiplin, hükmü baştan verip sonra da o hükmü (önyargıyı) doğrulamak amacıyla ortaya konan çaba ve çalışmalara denmez. İlmî metod veya bilimsel disiplin, önyargılardan tamamen arındırılmış bir şekilde ve objektif bir zihinle ortaya konan nesnel çabalar ve yapılan somut çalışmaların neticesinde doğruluğu kanıtlanarak bir hükme varmaya denir. Yani “hüküm”, bu çabanın neticesi olmalıdır, sebebi değil.

     Kur’ân’ı eleştirip İslam’ı mâhkum etmeye çalışan gürûhun yaptığı da, bunlara karşı Kur’ân’ı savunup İslam’ı korumaya çalışan Müslümanlar’ın yaptığı da ilmî ve rasyonel değildir. Çünkü dediğimiz gibi, her iki kesim de hükmü baştan vermiş ve sonra da sahip oldukları önyargıyı doğrulatmak için çabalamaktadırlar. Bir şeyin “doğru” veya “yanlış” olduğunu baştan kabul edip sonra da bunu kanıtlamaya çalışmak, ilim değildir. İlim, ortaya konan bilimsel çalışma neticesinde elde edilen somut ve bariz kanıtlar üzerinden bir şeyin “doğru” veya “yanlış” olduğunu tespit etmektir.

     Çünkü “ilim ahlâkı” denen birşey vardır, “bilim namusu” denen birşey vardır.

     Bizler şimdi bu konuyu ele alıp etüd ederken, sözünü ettiğimiz bu ilim ahlâkına riayet ederek bunu yapacağız. Her türlü önyargıdan arınmış bir şekilde, hatta dînî kimliğimizi ve inancımızı dahi bir kenara bırakarak, tamamen nesnel ve objektif bir biçimde meseleyi irdeleyip üzerinde kafa yoracağız. Varacağımız yer her ne olursa olsun. Yeter ki hakikat olsun.

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     Öncelikle Müslümanlar’ın anlamadığı, anlamak istemediği bir nokta var, onun altını çizelim:

     Bu konu, Müslümanlar’ın zannettiği ve ileri sürdüğü gibi, son yıllarda ateistlerin ve dînsizlerin İslam’ı kötülemek ve Müslümanlar’ın kalplerine şüphe düşürmek için ortaya attığı bir konu değildir. Bilakis bu tartışma, Kur’ân’ın kendisiyle aynı yaşta olan bir tartışmadır. Kur’ân’ın ilk indiği anlardan başlayarak ve İslam peygamberi Hz. Muhammed ve sahabelerinden başlayarak 1500 yıldır Müslümanlar’ın başını ağrıtan bir konudur. Hz. Muhammed ve sahabelerinin de başını epey ağrıtmış bir konudur. Hz. Muhammed’in yaşadığı toplumdaki Yahudîler ve Hristiyanlar, daha Hz. Muhammed sağken ve Kur’ân tamamlanmamış olup âyetler nazil olmaya devam ederken, “Kur’ân’da aralarında 1300 yıllık zaman farkı olan iki Meryem birbirine karıştırılıyor”, “Muhammed, Hz. Musa’yı Hz. İsa’nın dayısı zannediyor”, “Kur’ân’a göre Hz. Musa ve Hz. Harun’u hangi kadın doğurmuşsa, 1300 sene sonra yaşayan Hz. Meryem’i de aynı kadın doğurmuş” diyerek, Hz. Muhammed ve sahabeleriyle alay etmişlerdir. Hatta Mekke ve Medine’deki Yahudî ve Hristiyanlar’ın Kur’ân’a inanmamalarının ve Müslüman olmamalarının en büyük sebeplerinden biri de budur, Kur’ân’da geçen ve yukarıda aktardığımız bu âyetlerdir.

     Yani bu konu, öyle “İslam düşmanları dînimizi yok etmek için uğraşıyorlar” gibi basit ve ucuz argümanlarla savuşturulacak ve geçiştirilecek bir konu değildir. Hemen her hususta bu tür reflekslerle tepki verme huyundan da ayrıca vazgeçilmelidir. Velev ki bu eleştiriler gerçekten de kötü niyetle yapılıyor olsun, yine de somut verilerle sorulan sorulara ve getirilen eleştirilere somut veriler sunarak yanıt vermek gerekir. Kutsal kitapların konusu olan tarihsel bir soruya tarih ile, arkeoloji ile, teoloji ile cevap verilir, Arapça’nın gramerinden bahsederek ve kelimeler ile oynayarak değil!

     Biraz önce değindiğimiz gibi, bu tartışma, Kur’ân’ın kendisiyle aynı yaşta olan bir tartışmadır. Kur’ân’ın ilk indiği anlardan başlayarak ve İslam peygamberi Hz. Muhammed ve sahabelerinden başlayarak 1500 yıldır Müslümanlar’ın başını ağrıtan bir konudur. Hz. Muhammed ve sahabelerinin de başını epey ağrıtmış bir konudur. 

     Sahabeden Muğire bin Şube bin ebi Âmîr bin Mesud es- Sekafî (599 – 670) anlatıyor:

     “Resûlullah beni Necran halkına gönderdi. Ben Necran’a varınca, Necranlılar bana şunu sordular:

     – Peygamberiniz, ‘Meryem Harun’un kızkardeşidir’ diyormuş. Doğru mu?

     – Nasıl yani?, dedim.

     – Siz gerçekten Kur’ân’da Hz. Meryem’le ilgili ‘Ey Harun’un kızkardeşi! Baban kötü bir kimse değildi’ (Meryem sûresi, 28. âyet) diye bir âyet okuyorsunuz, değil mi?

     – Evet.

     – Herhalde, Hz. Musa ile Hz. İsa arasında ne kadar zaman geçtiğini de biliyorsunuz. İki aile arasında yüzyıllar varken, nasıl olur da İsa’nın annesi Meryem, Musa’nın erkek kardeşi olan Harun’un kızkardeşi olur?

     Ben Medine’ye dönünce Resûlullah’ın yanına gittim ve bu meseleyi O’na sordum. Resûlullah şöyle buyurdu:

     – Sen onlara, onların kendilerinden önceki peygamberlerin ve salih kimselerin adını kullandıklarını ne diye söylemedin? Onlar, peygamberlerinin ve kendilerinden önceki salihlerin isimlerini ad olarak veriyorlardı.” (2351)

     Bu yaşanan hadisede en dikkat çekici husus, Hz. Muhammed’in sahabesi olmasına ve Kur’ân’daki âyetlerin anlamına ilk elden ulaşma şansına sahip olmasına rağmen Muğire bin Şube’nin Necranlı Hristiyanlar’ın bu sözlerine cevap verememesi ve konuyu Hz. Muhammed’e getirip O’na sormasıdır. Muğire, Necranlılar’a karşı, günümüzdeki “çok akıllı” Müslümanlar’ın yaptığı gibi kelimelerin grameriyle oynayarak takla atmamış, “Efendim Kur’ân’da ‘uxde’ dememiş ‘uxdi’ demiş de, ‘uxde’ sözcüğü Araplar’ın ebû bilmem ibn-i filan kabilesinde şu anlamda kullanılıyormuş da” gibi tiyatrolara meyletme yoluna gitmemiştir. Ki oysa günümüzdeki Müslümanlar’ın, sıkıştıkları hemen her konuda başvurdukları yöntemdir bu.

     “Mûslim”deki hadisin açıklamasında şunlar zikredilmiştir: “Meryem zamanında insanlar eski peygamberlerin ve sulehânın (salihlerin) adlarını koyarlardı. Meryem de Harun isminde bir şahsın kızkardeşi idi. Yoksa, Musa’nın kardeşi olan Harun’un kızkardeşi değildir. ‘Maamafih aralarında 1000 senelik bir zaman olmasına rağmen Meryem, Harun (aleyhisselam)’ın sülalesindendi. O’nunla kardeşlik tabakasında birleşiyordu’ diyenler de olmuştur. Bu son hadisle ulemâdan bir cemaat, doğan çocuklara peygamber ismi koymanın caiz olduğuna istidlal etmişlerdir. Nitekim Peygamber (sallallahu aleyhi wesselam) oğlunun ismini İbrahim koyarak bu cevazı fiilen göstermiştir. Kadî İyaz’ın beyanına göre, ulemâdan bazıları çocuklara Melaike ismi koymayı kerih görmüşlerdir. Haris bin Miskin’in kavli budur. İmam Malik çocuklara Cibril ve Yasin adları verilmesini kerih görmüştür.” (2352)

     Endülüslü ünlü Berberî muhaddis, müfessir, fakih, dilbilimci ve kıraat âlimi Kurtubî ya da tam adıyla Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Ebibekr bin Farac el- Ensarî el- Hazrecî el- Endelusî el- Kurtubî (1214 – 73), bu hadisin, ilgili âyette bahsi geçen Harun’un, Musa’nın kardeşi Harun olmadığına delalet ettiğini söylemiştir. (2353)

     İslam tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tarihçilerinden biri olarak kabul edilen Mazenderî tarihçi Taberî ya da tam adıyla Ebû Cafer Muhammed bin Cerîr bin Yezid el- Amulî et- Taberî (839 – 923), yine bu hadisten hareketle, âyette sözü edilen Harun’un, Hz. Meryem’in kavminden salih bir kişiye işaret ettiği kanaatine varmıştır. (2354)

     20. yy’da İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük düşünürlerden biri olan Pakistanlı ünlü İslam âlimi Mewlânâ Ebû’l- Âlâ el- Mevdudî (1903 – 79)’ye göre ise, sözkonusu hadis, âyette bahsi geçen Harun’un Hz. Meryem’in öz kardeşi veya kavminden salih bir kişi olduğu görüşüne argüman oluşturabileceği gibi, aksi görüş için de argüman oluşturabilir. (2355)

     Bir diğer hadis de bizzat Hz. Muhammed’in hânımı Aişe binti Ebibekr el- Qureyşiyye (614 – 78) ile aslen Yemenli bir Yahudî ailenin çocuğu olup babası da bir Yahudî âlimi olan ve fakat kendisi İslam’ı kabul edip Müslüman olmuş yaşlı sahabe Kaab el- Ahbar bin Maneî bin Heynû el- Himyenî el- Yemanî (551 – 653) arasında geçen bir tartışmadan:

     (Hadisi okurken, bunun Tevrat ve İncil’i iyi bilen çok yaşlı bir adam ile henüz gencecik yaşta bir kadın arasında yaşanan bir tartışma hatta söz kavgası olduğunu dikkate alarak okuyunuz)

     “Kaab el- Ahbar, mü’mînlerin annesi Aişe’nin huzurunda şöyle dedi:

     – Meryem, Musa’nın kardeşi Harun’un kızkardeşi değildi.

     Aişe kızarak, O’na,

     – Yalan söyledin, dedi.

     Kaab da O’na şunları söyledi:

     – Ey mü’mînlerin annesi! Eğer Resûlullah böyle birşey demişse, itiraz etmem! Zirâ O daha doğru söyler, daha iyi bilir. Aksi takdirde ben bildiğim kadarıyla söylüyorum ki, ikisi arasında altıyüz yıllık bir zaman süresi vardır.

     Bunun üzerine Aişe sustu, sesini çıkaramadı.” (2356)

     Bu çarpıcı hadisede de gördüğümüz üzere, İslam peygamberi Hz. Muhammed’in hânımı olan Hz. Aişe (as) annemiz, Kaab el- Ahbar (ra)’a cevap veremeyince susmayı tercih etmiştir. Yani günümüzdeki “kendilerini çok akıllı, elâlemi de kör, sağır, aptal ve sersem” sanan Müslümanlar’ın yaptığı gibi kelimelerle oynama yoluna gitmemiş, Kaab’a, “Sen Yemenli olduğun için bilmezsin, bizim Mekke’deki bilmem ebû fistan ibn-i feşmekan kabilesinde ‘uxde’ kelimesi şu anlamda kullanılıyor” gibi bir yola tenezzül etmemiştir.

     Kur’ân’da İsa’nın annesi Meryem’den “İmran’ın kızı” (2357) ve “Harun’un kızkardeşi” (2358) denilerek bahsedilmesi ve fakat İmran’ın kızı olup Harun adında da bir kardeşi olan Meryem’in bu Meryem değil, O’ndan 1300 yıl önce yaşamış başka bir Meryem (Hz.Musa’nın ablası) olması (2359) nedeniyle, Yahudî ve Hristiyan kesimler tarafından İslam’a ve Kur’ân’a yönelik getirilen eleştiriler, görüldüğü üzere tâ İslam’ın ilk doğduğu yıllarda, Hz. Muhammed ve sahabelerinin yaşadığı Asr-ı Saadet zamanında başlayan bir süreçtir.

     Son aktardığımız hadiste dikkat çeken çok önemli bir hakikat de şudur: Bu olay, Hz. Muhammed (sav) zamanında yalnızca Yahudî ve Hristiyan çevreler tarafından eleştiri konusu olmakla kalmamış, bilahare, eskiden Yahudî veya Hristiyan iken İslam’ı seçip Müslüman olan sahabelerin dahi kalplerinde bir yara olarak, onları içten içe rahatsız eden ve endişeye düçar eden bir problem olarak yer etmiştir. Kendileri Müslüman olmuş, Peygamber’in sahabesi olmuş, ama bu durum onları derunî olarak rahatsız etmiştir. Bunlardan bazıları, işte sahabe Kaab el- Ahbar gibi, fırsatını bulduğunda bunu sesli olarak hem de Peygamber’in hânımının yüzüne karşı dile getirmekten kaçınmamıştır.

     Bu durum üzerinden, 1500 yıldır Yahudî ve Hristiyanlar’ın, son 50 – 60 yıldır da ateistlerin Kur’ân’a yönelttikleri eleştirilere ve hatta saldırgan söylemlere karşılık, İslam âlimleri ve Müslüman bilginler de 1500 yıl boyunca çeşitli savunmalar geliştirmişlerdir. Müslümanlar’ın bu konudaki savunmalarını ve Kur’ân’da İsa’nın annesi Meryem’den “Ey Harun’un kızkardeşi!” denilerek bahsedilmesine getirdikleri izahatları beş ayrı grupta toplayarak sınıflandırmak mümkün:

     1 – Âyette anılan Harun, Hz. Musa’nın kardeşi Harun’dur. Burada Meryem’in “Harun’un kızkardeşi” olarak anılmasının sebebi, Harun gibi temiz, saf ve ahlâklı olduğuna işaret etmektir.

     İslam tarihinde Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona tefsir eden ilk müfessir olan ünlü Kürt ilim adamı Bavê Hesen Muqatil kurê Sûleyman kurê Beşir-ê Ézdî-yê Belhî (699 – 767), bunu bu şekilde tefsir etmiştir. Muqatil Ézdî-yê Belhî’ye göre, “Ey Harun’un kızkardeşi!” ifadesinden kastedilen anlam şudur: “Biz iffet ve Allah’a kulluk hususunda Meryem’in tıpkı Hz. Harun gibi temiz olduğunu düşünüyorduk. O böyle kötü bir işi nasıl yaptı, buna bir türlü akıl erdiremedik”. (2360)

     2 – Hz. Meryem, Hz. Harun’un soyundan geldiği için, âyette “Harun’un kızkardeşi” denilmiştir. Burada “kardeşlik”ten kastedilen aslında “aynı soydan gelme durumu”dur. Hz. Meryem, Hz. Harun’un soyundan geldiği için, ilgili âyette böyle takdim edilmiştir.

     Bu hitap şekli, örneğin Temim kabilesine mensup bir kişiye, bir kabileye veya ırka mensubiyet anlamında “Yâ exa Temim” (Ey Temim’in kardeşi) yahut bir Arab’a “Yâ exa’l­- Ereb” (Ey Araplar’ın kardeşi) şeklinde hitap edilmesine benzer. (2361)

     3 – Buradaki Harun, İsrailoğulları tarihinde salahati ve iyiliğiyle meşhur bir şahıstır. Eskiden beri güzellikler için örnek olarak gösterilen bir kişiydi. Hz. Meryem, hep saliha bir kadın olarak bilindiği için O’na benzetilmek üzere “Harun’un kızkardeşi” denilerek anılmıştır.

     Bu iddiânın sahiplerine göre, Kur’ân’da bahsi geçen Harun, Hz. Meryem’in döneminde yaşayan salih ve abid bir insan olup cenaze törenine tümünün ismi Harun olan tam 40.000 kişi katılmıştır. Buna göre, Meryem’e yönelik hitap, “Ey Harun gibi salih olan kadın! Sen bu işi yapacak biri değildin” şeklinde bir anlam ifade eder. (2362)

     4 – Buradaki Harun, kötülüğüyle meşhur bir adamdır. Hz. Meryem’in kötü bir iş yaptığını düşündükleri için O’na böyle demişlerdir. Buna göre, bu ifadeyle Yahudîler, Hz. Meryem’i kötülükte bu adama benzeterek yargılamışlardı.

     Bir önceki üçüncü varyantın tam tersi olan bu varyanta göre, Harun, o dönemde İsrailoğulları arasında yaşayan ve fasıklıkla meşhur olan bir adam idi. Hz. Meryem, gayr-i meşrû bir çocuk sahibi olduğu gerekçesiyle kavmi tarafından bu kötü adamın kardeşi olarak takdim edildi. (2363)

     5 – Âyette bahsi geçen Harun, Meryem’in gerçek kardeşidir. Âyette kastedilen biyolojik kardeşliktir ve dolayısıyla Meryem’in Harun adında bir kardeşi vardır.

     Bu görüşü savunanların başında, dünyaca ünlü Fars filozof ve müfessir Fahreddîn Razî ya da tam adıyla Fahreddîn Muhammed bin Ömer bin Hûseyn bin Hesen bin Ali et- Temimî el- Bekrî er- Razî et- Taberistanî (1149 – 1210) ve ünlü Türkmen müfessir Zemaxşerî ya da tam adıyla Mahmud bin Ömer bin Muhammed el- Harizmî ez- Zemaxşerî (1075 – 1144) gelmektedir.

     Fahreddîn Razî’ye göre, bunun doğruluğunu destekleyen iki önemli neden vardır. Birincisi; ifadelerde asıl olan mecaz değil hakikattır. Bunun hakikat olması ise, ancak Meryem’in Harun adında gerçek kardeşinin olmasıyla mümkündür. Âyette mecaz kastedildiğine ilişkin bir karine olmadığına göre, ilgili ifadeyi hakikate hamletmek gerekir. İkincisi; bu hitap şeklinde Yahudîler’in Hz. Meryem’i azarlaması sözkonusudur. Bunun dozunu arttırmak için, Meryem’in temiz ailesine benzemediğini, onlara yakışmadığını hatırlattılar. Anne ve babasının kötü olmadıklarını, iffetli olduklarını vurguladıkları gibi, ailenin diğer bir ferdi olan kardeşinin de iyi bir insan olduğunu vurgulayarak, O’nun bu aileye yakışmayan bir ferd olduğunu yüzüne vurdular. “Ey Harun’un kızkardeşi! Baban kötü bir insan değildi. Annen de iffetsiz bir kadın değildi…” (Meryem sûresi, 28. âyet) âyetinde bu gerçeğe vurgu yapılmıştır. (2364)

     Zemaxşerî’ye göre de, Harun ismi İsrailoğulları arasında önemli bir isim (Hz. Harun’un ismi) olduğu için çocuklarına sıklıkla bu ismi koyarlardı. Meryem’in de bu isimde bir kardeşinin olması gayet normaldir. (2365)

     Müslüman ilim erbâbının eleştirilere karşı tarih boyunca geliştirdikleri argümanlar bunlar.

     Peşinen şunları söylemeliyim:

     – 3 ve 4 numaralı varyantların hiçbir temeli yoktur. Gerçeklerden tamamen uzak ve temelsizdirler. Meryem’in yaşadığı toplumda ne “iyiliğiyle nam salmış bir Harun” vardır, ne de “kötülüğüyle nam salmış bir Harun” vardır. Hiçbir kaynakta ve tarihsel kayıtta böyle bir bilgi yoktur. Bu hayalî Harun, tamamen Müslüman âlimlerin uydurduğu bir karakterdir.

     – 5 numaralı varyantı doğru kabul etmek, Kur’ân’ı daha en baştan zan altında bırakır. Çünkü kesin olarak bilinmektedir ki, Meryem’in Harun adında bir kardeşi yoktur, hatta hiçbir kardeşi yoktur. Meryem ailesinin tek çocuğudur.

     – Bu durumda geriye yalnızca 1 ve 2 numaralı varyantlar kalıyor ki, kanımca çözümü de o ilk iki maddenin içinde aramak gerekir.

     Ancak Kur’ân’daki ilgili âyetlerde tartışma konusu olan, Meryem’den yalnızca “Harun’un kızkardeşi” (2366) diyerek bahsedilmesi değildir. Zirâ aynı Meryem’den ayrıca “İmran’ın kızı” (2367) diyerek de bahsedilmektedir. Artı, Meryem’ın annesi de “İmran’ın karısı” (2368) denilerek anılmaktadır. Aile de “İmran ailesi” olarak adlandırılır ve bu isimde bir sûre de vardır ki “Âl-i İmran” sûresi Kur’ân’ın en uzun ikinci sûresidir. (2369)

     Kur’ân’da adı geçen İmran’ın kim olduğu hususunda da İslam âlimleri tarafından farklı farklı görüşler ileri sürülmüştür. Örneğin İslam tarihinde Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona tefsir eden ilk müfessir olan Kürt müfessir Muqatil Ézdî-yê Belhî, “İmran ailesi” ifadesindeki İmran’ın Hz. Musa ve Hz. Harun’un babası olup şeceresinin Hz. Yakub (as)’a dayandığını söylerken, Arap müfessir ve neseb âlimi Kelbî ya da tam adıyla Ebû Nadr Muhammed bin Saib bin Bişr el- Kelbî el- Kufî (685 – 763) ise İmran’ın Meryem’in babası olduğunu ve Kral Süleyman’ın soyundan olduğunu nakletmektedir. (2370)

     Ancak aynı adı taşıyan sûrede “Âl-i İmran” (İmran ailesi) ile alakalı olarak anlatılanlar dikkate alındığında, İmran’ın Hz. Musa’nın değil Hz. Meryem’in babası olduğu anlaşılır. Nitekim Türkmen müfessir Zemaxşerî, “Âl-i İmran” hakkında bilgi verirken, bunların Yashur oğlu İmran’ın çocukları Musa ve Harun veya Masan oğlu İmran’ın kızı Meryem ile oğlu İsa olduklarına dair rivayetleri naklettikten sonra, bu iki farklı İmran arasında 1800 yıl bulunduğunu belirtir ve âyetteki İmran’ın Hz. Meryem’in babası olduğunu kaydeder. (2371)

     Kur’ân’daki âyetlerde Meryem’den bahsedilirken “İmran’ın kızı” denilirken, Meryem’in annesinden bahsedilirken de “İmran’ın karısı” denildiği için, buradaki ifadenin mecaz değil biyolojik bir babalık ve kocalık olmasından ötürü, İslam âlimleri iki farklı İmran olduğunu ileri sürmüşlerdir. Biri Musa, Harun ve Meryem’in babası olup Yoxebed’in kocası olan İmran (Amram), diğeri de 1300 yıl sonra yaşamış, İsa’nın dedesi ve Meryem’in babası olup Hanne’nin kocası olan İmran.

     İslam âlimleri, M. Ö. 14. yy’da yaşamış olan, Musa, Harun ve Meryem’in babası olup Yoxebed’in kocası olan İmran’ın şeceresini şu şekilde vermektedirler: Musa, Harun ve Meryem’in babası İmran, onun babası Yashur, onun da babası Kahes (Fahas), onun da babası Levi, onun da babası Hz. Yakub, onun da babası Hz. İshak (as). (2372)

     İslam âlimleri, M. Ö. 1. yy’da yaşamış olan, İsa’nın dedesi ve Meryem’in babası olup Hanne’nin kocası olan İmran’ın şeceresini ise şu şekilde vermektedirler: İsa’nın annesi Meryem, onun babası İmran, onun da babası Masan (Matan), onun da babası Süleyman, onun da babası Davud, onun da babası İşaya, onun da babası Yehuda, onun da babası Hz. Yakub, onun da babası Hz. İshak (as). (2373)

     Peygamber Efendimiz (sav)’in altıncı göbekten torunu, 12 İmam’ın altıncısı olup Şiî Caferîlik mezhebinin imamı olan İmam Cafer-i Sadık (as), Hz. İsa’nın dedesi ve Hz. Meryem’in babası olan İmran’ın bir peygamber olduğunu ileri sürmüştür. (2374)

     Hindistanlı ünlü İslam tarihçisi, fakih ve dîn bilgini Muhammed Hamidullah (1908 – 2002)’a göre, Kur’ân’daki “İmreât-e İmran” (امْرَاَتُ عِمْرٰنَ) ifadesi “İmran’ın soyundan gelen kadın” anlamındadır ve burada İmran bir şahıs adından çok kabile adı olarak anılmaktadır. Hamidullah, “Ey Harun’un kızkardeşi” olarak tercüme edilen âyeti “Harun’un kızı, ey kızkardeş” şeklinde çevirmekte ve “Harun’un soyundan gelen kızkardeş” diye anlamaktadır. Zira O’na göre Arapça’da “uxtê” (اُخْتَ) kelimesi bir kabilenin mensubu için de kullanılmaktadır. (2375)

     Bazı kimseler, özellikle ateist kesimler, Müslüman olduğu için Muhammed Hamidullah’ın bu yorumunu “zorlama” kabul edebilir ve kendisinin “durumu kurtarmak için çırpındığını” iddiâ edebilir. Fakat Hamidullah’ın bu açıklamasını O’ndan 50 yıl önce Hristiyan bir ilim adamı olan Hollandalı tarihçi, Semitik diller uzmanı, Suriye mitolojik inançları uzmanı ve İslam uzmanı Arent Jan Wensinck (1882 – 1939) yapmıştır. Wensinck, Kur’ân’da Meryem’den “Harun’un kızkardeşi” ve “İmran’ın kızı” denilerek bahsedilmesini biyolojik anlamda anlamamak gerektiğini, Kur’ân’ın burada soybilimsel bir gerçeğe işaret ettiğini ve Meryem’in onların soyundan geldiğine vurgu yaptığını belirtmiştir. (2376)

     Avusturyalı bir gazeteci, yazar ve diplomat olup gerçek ismi Leopold Weiss olan ancak Müslüman olduktan sonra ismini değiştiren Muhammed Esed (1900 – 92), Kur’ân’da İmran ailesinden sözeden “Âl-i İmran sûresi, 33. âyet”e düştüğü açıklama notunda şunları söylemiştir: “İmran ailesi, İmran’ın (Kitab-ı Mukaddes’teki Amram) çocukları olan Hz. Musa’yı ve Hz. Harun’u İsrailliler arasındaki dîn adamları zümresinin içinden çıktığı Harun’un soyunu, dolayısıyla hem annesi hem de babası aynı soydan gelen Hz. Yahya’yı (karşılaştırma: Hz. Yahya’nın annesi Elizabeth’ten ‘Harun’un kızlarından biri’ olarak sözeden Luka, 1:5) ve Hz. İsa’yı – ki Hz. Yahya’nın yakın akrabası olan annesi Hz. Meryem’den Kur’ân’ın başka bir yerinde (Meryem, 28), ‘Harun’un kızkardeşi’ olarak sözedilmektedir – kapsar. Her iki halde de, bir şahsın veya bir halkın ismini tanınmış bir aileye atfetme şeklindeki eski Sami âdeti sergilenmektedir.” (2377)

     Iraklı Yahudî akademisyen ve çevirmen Nesim Yusuf Dawud (1927 – 2014), bin yıldır süregelen iddiâları tekrarlayarak, Kur’ân’ın İsa’nın annesi Meryem ile Musa’nın ablası Meryem’i birbirine karıştırdığını ileri sürmüştür. (2378) Ancak birçok akademisyen bu iddiâyı artık doğru kabul etmemektedir. Her ne kadar Batılı çevrelerde 20. yy başlarında yapılan akademik çalışmalarda Kur’ân’da iki Meryem’in birbirine karıştırıldığı ve Kur’ân’da soybilimsel bir hata olduğu görüşü ağır basıyorduysa da, aynı Batılı çevrelerde 21. yy’da yeni yeni yapılan İslamî araştırmalar ve akademik çalışmalar neticesinde oluşan genel fikir birliği, Kur’ân’ın tarihsel ve soybilimsel bir hata yapmadığı, Kur’ân’ın o dönem toplumunun sosyolojik diline göre konuyu anlattığı ve tipolojiden yararlandığı yönündedir. Örneğin bu Batılı bilim insanlarının en önde gelenlerinden olan Alman kültürbilimci ve Kur’ân uzmanı Angelika Neuwirth (1943 – halen hayatta), Alman dînbilimci ve İslam uzmanı Michael Marx (1971 – halen hayatta) ve Alman tarihçi, dilbilimci ve İslam uzmanı Nicolai Sinai (1976 – halen hayatta), bunu akademik ve bilimsel çalışmalarla ortaya koymuşlardır. Biri kadın ikisi erkek bu kıymetli bilim insanlarına göre; Kur’ân hata yapmaz, aksine tipolojiden yararlanır. (2379)

     Benzer görüşü daha cesur bir şekilde dile getiren Batılı bilim kadınlarından biri de Alman kökenli ABD’li feminist teolog ve dînler uzmanı Barbara Freyer Stowasser (1935 – 2012)’dir. Barbara Freyer Stowasser, 1994 yılında yayınlanan “Women in the Qur’an” (Kur’ân’da Kadın) adlı eserinde, açıkça şunları söylemektedir: “Kur’ân’da, aralarında 1300 yıllık zaman farkı olan iki Meryem’in birbirine karıştırıldığı iddiâsı oldukça gülünç bir iddiâdır ve hiçbir inandırıcılığı yoktur. Kur’ân, 1300 yıl önceki Musa ve Harun’dan onlarca sûrede uzun uzun bahseder. Mısır’dan, Firavun’dan bahseder. Böyleyken, Kur’ân’ın bu kişileri İsa’nın dayıları zannettiğini ileri sürmek nasıl mümkün olur? Kaldı ki İslam peygamberi Muhammed’in onlarca hadisinde de açıkça görülüyor ki, Muhammed ve arkadaşları Musa, Harun ve ablaları Meryem’den de, İsa ve annesi Meryem’den de haberdar idiler. Muhammed ve arkadaşlarının konuyu bilmedikleri ve bu bilgisizlik sonucu Kur’ân’a yanlış bilgi yazdırdıklarını iddiâ etmek mantıksızdır. Hadislerden net bir biçimde görülüyor ki, Muhammed ve arkadaşları konuya hakimdiler ve o şahısları da biliyorlardı.” (2380)

     Britanyalı İslambilimci ve yazar Aliah Schleifer (? – halen hayatta) de Stowasser ile aynı görüştedir. Kur’ân’ın soybilimsel hata yapmadığını, tipolojiden yararlandığını söylemiştir. (2381)

     “Tipoloji”, Yunanca’da “nümûne, örnek tip” anlamına gelen “týpos” (τύπος) sözcüğünden türeme olup, aynı katman içinde birbiriyle ilişkili olduğu tespit edilen buluntuların şeklî özelliklerine göre sınıflandırılmasıdır. Teolojik anlamda, insanlar özelinde, bir insanın aynı sülaleden veya soydan yahut kabileden daha önce yaşamış başka bir insana benzetilerek anılmasıdır. “Ey Harun’un kızkardeşi”, “Ey Davud’un oğlu”, “Ey İbrahim’in torunu” gibi. Bu, yaygın bir gelenek olarak Yahudî toplumu arasında var olan bir uygulama olup, toplumdaki her şahıs, Eski Ahit’te (kutsal kitap Tevrat’ta) ismi geçen bir şahısla özdeşleştirilerek anılır ve ona da o şekilde hitap edilir. (2382)

     Önyargılı olmayan Batılı hakkaniyetli bilim insanları Angelika Neuwirth, Michael Marx, Nicolai Sinai, Barbara Freyer Stowasser ve Aliah Schleifer’in de belirttiği gibi, Kur’ân hata yapmamış, aksine tipolojiden yararlanmıştır. İslam peygamberi Hz. Muhammed’in onlarca hadisinde de açıkça görülüyor ki, Muhammed ve arkadaşları Musa, Harun ve ablaları Meryem’den de, İsa ve annesi Meryem’den de haberdar idiler. Muhammed ve arkadaşlarının konuyu bilmedikleri ve bu bilgisizlik sonucu Kur’ân’a yanlış bilgi yazdırdıklarını iddiâ etmek mantıksızdır. Hadislerden net bir biçimde görülüyor ki, Muhammed ve arkadaşları konuya hakimdiler ve o şahısları da biliyorlardı.

     Bu hadislerden bazı örnekler verebiliriz. Örneğin İslam peygamberi Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurmuştur:

     “Meryem zamanındaki insanlar, kendilerinden önce geçen peygamberlerinin ve iyi kimselerin isimlerini çocuklarına isim yaparlardı, yani onlara nisbet edilirlerdi.” (2383)

     Bir diğer hadis de İslam peygamberi Muhammed’in bizzat Yahudî olan hânımı Safiye binti Huyey bin Axtab (610 – 70) ile ilgili. Bizzat kendi ağzından:

     “Aişe ile Hafsa (Peygamber’in diğer eşleri; biri Ebû Bekr’in kızı biri Ömer’in kızı), benim dedikodumu yapmış, bana ‘Yahudî kızı’ demişlerdi. Bu sözleri kulağıma gelince oturup ağladım.

     Daha sonra Resûlullah (Peygamber; kocası) yanıma geldiğinde ben hâlâ ağlamaklı idim. Resûlullah,

     – Seni ağlatan olay nedir?, diye sordu.

     Ben de onların benim hakkımda söyledikleri sözü kendisine ilettim:

     – Aişe ile Hafsa bana ‘Yahudî kızı’ diyorlar, dedim.

     Resûlullah şöyle buyurdu:

     – Keşke sen de onlara şöyle deseydin: ‘Siz benden nasıl daha hayırlı olabilirsiniz ki? Benim kocam Peygamber Muhammed, babam Peygamber Harun, amcam da Peygamber Musa’dır.’ Hangi konuda senden üstünlermiş ki sana karşı övünüyorlar?

     Resûlullah sonra gidip Aişe ve Hafsa’ya kızarak,

     – Allah’tan korkun, dedi.” (2384)

     Görüldüğü gibi, gerek İslam peygamberi Muhammed olsun ve gerek sahabeleri olsun, konuya hâkim ve Eski ve Yeni Ahit’te geçen kişilikleri de biliyorlar. Onların bunu bilmediklerini ve bu yüzden “Kur’ân’a hatalı bilgiler soktuklarını” iddiâ etmek, Batılı ve Hristiyan pekçok dînbilgini ve araştırmacının da belirttiği gibi, dayanıksız ve saçma bir iddiâ olur.

     İsa’nın annesi Meryem’le ilgili Kur’ân-ı Kerîm’deki “Harun’un kızkardeşi” (2385) ve “İmran’ın kızı” (2386) ifadelerinden, artı, Meryem’in annesiyle ilgili “İmran’ın karısı” (2387) ifadesinden yola çıkarak, Kur’ân’da tarihsel bilgi hatası olduğunu, Kur’ân’ın Hz. İsa’nın annesi olan Meryem ile Hz. Musa’nın ablası olan Meryem’i birbirine karıştırdığını ve dolayısıyla Tanrı’nın bir konuyu yanlış bilmeyeceği düşünüldüğünde bu bariz “hata”nın, Kur’ân’ın “Tanrı’nın kelâmı” olmadığına delalet ettiğini ileri süren kimi Hristiyan dîn bilginlerinin ve ateist / deist yazarların bu iddiâları gerçeği yansıtmamaktadır.

     Açıkçası bu konuda ateistlerin ve deistlerin niyetlerini sorgulayamam. Ateist ve deistlerin ben şahsen samimiyetlerine inanıyorum ve bir Müslüman olarak onların dürüst bir şekilde İslam’a ve Kur’ân’a yönelik bu eleştirileri yaptıklarını düşünüyorum. Yani onlar gerçekten böyle düşündükleri için bu eleştiriyi yapıyorlar.

     Ama aynı şeyi Hristiyanlar için söyleyemem. Onlar az önce açıkladığımız ve sosyologların “tipoloji” olarak adlandırdığı Yahudî geleneğinden ve Yahudî toplumunda şahısların nitelendirilmesi ve birbirlerine hitap biçimlerinden haberdar oldukları halde yine de Kur’ân’a yönelik bu eleştirilerini yapmaktadırlar.

     Kur’ân-ı Kerîm’de İsa’nın annesi Meryem’den “Harun’un kızkardeşi” denilerek bahsedilmesi, tamamen o toplumdaki bu sosyolojik gelenekle ilgili bir durumdur.

     Kanıt mı?

     İncil’in bizzat kendisi.

     Evet evet, yanlış okumadınız. Kanıt, İncil’in bizzat kendisi.

     Yüzyıllardır Hristiyan dîn bilginlerinin ve son birkaç yıldır da ateist ve deist yazarların yoğun eleştirilerine maruz kalan Kur’ân’daki o ifadelerin aynısı bizzat İncil’de de geçmektedir.

     Kur’ân’a yönelik “Meryem’ler karıştırılmış”, “tarihsel bilgi hatası var”, “Kur’ân hata yaptığına göre demek ki Tanrı kelamı değil” türündeki ithamların tamamen asılsız ve temelsiz olduğunu, bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’e gerçekten büyük haksızlık yapıldığını net bir biçimde gösteren en büyük kanıtlar, bizzat kutsal kitap İncil’de mevcuttur.

     Aslında tek başına İncil’deki bu âyetleri göstermek, Hristiyanlar’ın ve ateistlerin Kur’ân’a yönelik iftiralarına yanıt vermek için yeterlidir. Fakat biz bunu bilerek en sona sakladık. Niyetimiz önce bu konuda Hristiyan dîn bilginlerinin iddiâlarını ve buna karşı Müslüman dîn bilginlerinin savunmalarını sizlerle paylaşmaktı ki, “mevzûnun ve problemin ne olduğu” tam olarak anlaşılsın.

     Buyrun bu âyetler İncil’den:

     “İbrahim oğlu, Davud oğlu İsa Mesih’in soy kaydı şöyledir:” (2388)

     “İsa oradan ayrılırken iki kör, ‘Ey Davud’un oğlu, halimize acı!’ diye feryâd ederek onun ardından gittiler.” (2389)

     “Daha sonra İsa’ya kör ve dilsiz bir cinli getirdiler. İsa adamı iyileştirdi. Adam konuşmaya, görmeye başladı. Bütün kalabalık şaşırıp kaldı. ‘Bu, Davud’un oğlu olabilir mi?’ diye soruyorlardı.” (2390)

     “Sonra Eriha’ya geldiler. İsa, öğrencileri ve büyük bir kalabalıkla birlikte Eriha’dan ayrılırken, Timay oğlu Bartimay adında kör bir dilenci yol kenarında oturuyordu. Nasıralı İsa’nın orada olduğunu duyunca, ‘Ey Davud’un oğlu İsa, halime acı!’ diye bağırmaya başladı. Birçok kimse onu azarlayarak susturmak istediyse de o, “Ey Davud’un oğlu, halime acı!’ diyerek daha çok bağırdı.” (2391)

     “İsa Eriha’ya yaklaşırken kör bir adam yol kenarında oturmuş dileniyordu. Adam oradan geçen kalabalığı duyunca, ‘Ne oluyor?’ diye sordu. Ona, ‘Nasıralı İsa geçiyor’ dediler. O da, ‘Ey Davud’un oğlu İsa, halime acı!’ diye bağırdı. Önden gidenler onu azarlayarak susturmak istedilerse de o, ‘Ey Davud’un oğlu, halime acı!’ diyerek daha çok bağırdı.” (2392)

     İncil’deki bu âyetlerde çok net bir biçimde görmekteyiz ki, Meryem’e “Ey Harun’un kızkardeşi” diye hitap eden o toplum, o aynı toplum, İsa’ya da “Ey Davud’un oğlu” diye hitap etmektedir.

     Davud, M. Ö. 11. yy’ın sonları ile M. Ö. 10. yy’ın başlarında yaşamış, M. Ö. 1010 – M. Ö. 970 yılları arasında İsrail Krallığı yapmıştır. (2393) Kutsal kitap Tevrat’ta, Davud’un 30 yaşında kral olduğu (2394), 7 yıl 6 ay Hebron’da (2395) ve 33 yıl da Kudüs (Yeruşalayim)’te (2396) olmak üzere toplam 40 yıl 6 ay İsrail Krallığı yaptıktan (2397) sonra 71 yaşında vefat ettiği (2398) yazılmaktadır. Öldüğünde, Kudüs şehrine defnedilmiştir. (2399) Davud, İsrail Kralı olduğu M. Ö. 1010 yılında 30 yaşında olduğuna göre ve 40 yıl hükümranlık sürdükten sonra 71 yaşında öldüğüne göre, demek ki Davud, tam olarak M. Ö. 1040 yılında doğmuş, M. Ö. 969 yılında vefat etmiştir.

     Yani Davud, İsa’dan tam 1000 yıl önce yaşamıştır.

     Peki Hristiyanlar bunu bilmiyor mu? Biliyor. Öyleyse nasıl olur da İncil İsa’dan bahsederken “Davud’un oğlu” diyerek bahseder?

     Çok açıktır ki, burada aynen Kur’ân’da yapıldığı gibi, sosyologların “tipoloji” olarak adlandırdığı, tamamen o toplumdaki sosyolojik gelenekle ilgili bir durum sözkonusur. Pekçok tarihçi, dîn bilgini ve bilim insanının da belirttiği gibi, yaygın bir gelenek olarak Yahudî toplumu arasında var olan bir uygulama olarak, toplumdaki her şahıs, Eski Ahit’te (kutsal kitap Tevrat’ta) ismi geçen bir şahısla özdeşleştirilerek anılır ve ona da o şekilde hitap edilir. “Ey Harun’un kızkardeşi”, “Ey Davud’un oğlu”, “Ey İbrahim’in torunu” gibi. (2400)

     Dolayısıyla kutsal kitap İncil’deki İsa’ya yönelik “Ey Davud’un oğlu” (2401) ifadesini nasıl anlıyorsak, kutsal kitap Kur’ân’daki Meryem’e yönelik “Ey Harun’un kızkardeşi” (2402) ifadesini de öyle anlamak gerekir.

     Davud İsa’dan 1000 yıl önce yaşamıştır ama gördüğünüz gibi İncil İsa’dan bahsederken “Davud’un oğlu” diyerek bahseder.

     Peki, bir tane Müslüman kalkıp da “İncil tarihsel bir bilgi hatası yapmış” diyor mu?

     Bir tane Müslüman yazar ortaya çıkıp da “İncil, aralarında 1000 senelik bir zaman farkı olan Hz. Davud ile Hz. İsa’yı baba – oğul zannediyor” diyor mu?

     Bir tane Müslüman kalkıp da, “He he he, İncil’e göre Hz. Süleyman ile Hz. İsa kardeşmişler. İncil öyle bir hata yapmış ki, kargalar bile güler. İncil’e göre Meryem, kendisinden 1000 sene önce yaşamış Süleyman’ın annesidir. Yahu bu İncil ne saçma bir kitaptır” diyor mu?

     Bir tane Müslüman akademisyen, teolog, ilahiyatçı ahlâksızca bir çıkış yapıp da, “İncil yazarları, Hz. Davud’u Hz. Meryem’in kocası zannetmişler. Halbuki Davud ile Meryem arasında 1000 yıllık bir zaman farkı var. Bu da İncil’in Tanrı tarafından gönderilen bir kutsal kitap olmadığını, bu kitabı İsa ve arkadaşlarının kendi kafalarından yazdıklarını gösterir” diyor mu? Kalkıp İncil’e böyle çamur atıyor mu?

     Bir tane Müslüman kalkıp da, “İncil’in söylediğine göre, İsa’nın annesi Meryem, kadın peygamber Abigail’in kumasıdır. Halbuki Abigail Meryem’den 1000 sene önce yaşamış” diyor mu?

     Demez, yapmaz! Hiçbir Müslüman kalkıp Hristiyanlar’a ve Hristiyanlık inancına böyle bir iftira atmaz, İncil hakkında böyle ahlâksızca sözler söylemez.

     Ama Müslümanlar’ın yapmadığı ve asla da yapmayacağı bu ahlâksızlığı ne yazık ki Hristiyanlar çok rahat bir şekilde ve hiç utanmadan Kur’ân hakkında ve İslam peygamberi Hz. Muhammed hakkında yapabiliyorlar. Çünkü her şeyden önce, “bir dîne mensubiyet” için gerekli olan en temel ahlâkî kriter yok.

     Yukarıda da dediğim gibi, bu konuda ateistleri ve deistleri suçlayamam, onların niyetlerini sorgulayamam. Onlar gerçekten böyle düşündükleri için bu eleştiriyi yapıyor olabilirler. Fakat Hristiyanlar’ın, hele hele Hristiyan dîn bilginlerinin İncil’deki bu âyetlerden haberlerinin olmadığı düşünebilir mi?

     “Davud’un oğlu” ifadesi, İncil’de sadece İsa için değil, Meryem’in nişanlısı Yusuf için de kullanılmaktadır üstelik. Buyrun bu âyet de İncil’den:

     “Ama böyle düşünmesi üzerine Rabb’in bir meleği rüyâda ona görünerek şöyle dedi: ‘Davud’un oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma. Çünkü onun rahminde oluşan, Kutsal Rûh’tandır.’” (2403)

     Buyrun buradan yakın… Gördüğünüz gibi İncil’de İsa için kullanılan ifadenin aynısı, İsa’nın babası durumundaki, Meryem’in nişanlısı (sonradan kocası) Yusuf için de kullanılmaktadır.

     Şimdi buna ne diyeceğiz? Davud İsa’nın hem babası hem dedesi mi yani? İncil’in böyle (hâşâ) “saçmaladığını” mı söyleyeceğiz?

     Peki, bir tane Müslüman kalkıp da “İncil tarihsel bir bilgi hatası yapmış” diyor mu?

     Bir tane Müslüman yazar ortaya çıkıp da “İncil, aralarında 1000 senelik bir zaman farkı olan Hz. Davud ile Hz. Meryem’in kocası Yusuf’u baba – oğul zannediyor” diyor mu?

     Bir tane Müslüman akademisyen, teolog, ilahiyatçı kalkıp da, “İncil’e göre Hz. Süleyman, Hz. İsa’nın amcasıdır. Halbuki aralarında 1000 sene var. Bu bariz hata gösteriyor ki, İncil kutsal kitap değil, İsa ve arkadaşlarının kendi kafalarından yazdıkları bir kitaptır” diyor mu?

     Bir tane Müslüman çıkıp da, “He he he, İncil’e göre Hz. Davud, Hz. Meryem’in kayınbabasıdır. İsa’nın annesi Meryem, Hz. Süleyman’ın yengesidir, Süleyman da Meryem’in kayınçosudur. Yahu böyle saçma bir kitap olur mu? Hristiyanlar nasıl olur da İncil’e inanırlar?” diyor mu?

     Bir tane Müslüman dîn bilgini veya tarihçi kalkıp da, “Hani kadın peygamber Abigail var ya, İncil’e göre bu kadın Meryem’in kaynanasıdır. He he he, ne komik değil mi? Halbuki ikisi arasında 1000 yıl var” diyor mu? Böyle bir saygısızlık yapıyor mu?

     Demez, yapmaz! Hiçbir Müslüman kalkıp Hristiyanlar’a ve Hristiyanlık inancına böyle bir iftira atmaz, İncil hakkında böyle ahlâksızca sözler söylemez. Ama Hristiyanlar çok rahat bir şekilde ve hiç utanmadan Kur’ân hakkında ve İslam peygamberi Hz. Muhammed hakkında yapabiliyorlar.

     Size çok şaşıracağınız daha ilginç birşey söyleyeyim mi? Kur’ân’da Hz. Meryem için kullanılan “Harun’un kızkardeşi” ifadesinin aynısı İncil’de Meryem’in teyzesi Elizabeth için kullanılmaktadır.

     Evet, yanlış duymadınız.

     Elizabeth, peygamber olan Hz. Zekeriya (as)’nın hânımıdır, aynı şekilde peygamber olan Hz. Yahya (as)’nın annesidir. Meryem ailesinin tek çocuğu olduğu için ve anne babası da yaşlı olduğu için, Meryem’in bakımını da teyzesi Elizabeth yapmaktadır. (2404)

     Buyrun bu âyet İncil’den:

     “İsrail Kralı Hirodes zamanında, Aviya bölüğünden Zekeriya adında bir kâhin vardı. Harun’un kızlarından olan karısının adı Elizabeth idi.” (2405)

     Gördüğünüz gibi, İncil’de Meryem’in teyzesi Elizabeth’ten “Harun’un kızı” denilerek bahsedilmektedir. Peki, İncil’de Meryem’in teyzesi Elizabeth’ten “Harun’un kızı” diyerek bahsedilmesi normal oluyor da, Kur’ân’da Meryem’den “Harun’un kızkardeşi” diyerek bahsedilmesi niye normal olmasın?

     Açıkça görülüyor ki, bu durum, o dönem Yahudî toplumunun sosyolojik karakteristiğiyle ve davranış biçimleriyle ilgili bir durum. Batılı pekçok bilim insanı, akademisyen, araştırmacı ve dîn bilgininin de söylediği gibi, yaygın bir gelenek olarak Yahudî toplumu arasında var olan bir uygulama olarak, toplumdaki her şahıs, Eski Ahit’te (kutsal kitap Tevrat’ta) ismi geçen bir şahısla özdeşleştirilerek anılıyor ve ona da o şekilde hitap ediliyor. (2406)

     Dolayısıyla kutsal kitap İncil’deki İsa’ya yönelik “Davud’un oğlu” (2407), Yusuf’a yönelik “Davud’un oğlu” (2408) ve Elizabeth’e yönelik “Harun’un kızı” (2409) ifadelerini nasıl anlıyorsak, kutsal kitap Kur’ân’daki Meryem’e yönelik “Harun’un kızkardeşi” (2410) ifadesini de öyle anlamak gerekir.

     Peki bununla mesele tamamen kapanıyor mu? Mevzû tümüyle açıklığa kavuşturulmuş oluyor mu?

     Hayır. Dikkatinizi çekerim ki, buraya kadar yaptığımız tüm izahatlar, Kur’ân’daki sadece “Harun’un kızkardeşi” ifadesini açıklığa kavuşturur.

     Fakat aynı Kur’ân’da Meryem’den ayrıca “İmran’ın kızı” diyerek bahsedilir, Meryem’in annesinden de “İmran’ın karısı” denilerek bahsedilir. Bunlar ne olacak?

     Peşinen söyleyelim ki, burada durum aynı değildir. Tipoloji falan yoktur. Burada aynen Hristiyanlar’ın ve ateistlerin / deistlerin söylediği gibi “biyolojik akrabalık” kastedilmiştir. Direk olarak aslî anlamında kullanılmıştır.

     Önce âyetleri verelim:

     “Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine rûhumuzdan üflediğimiz, Rabb’inin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi.” (2411)

     “Hani, İmran’ın karısı, ‘Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf Sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz Sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin’ demişti.

     Onu doğurunca, ‘Rabbim!’ dedi, ‘Onu kız doğurdum.’ Oysa Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilir. ‘Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş Şeytan’dan Senin korumana bırakıyorum.’

     Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. ‘Meryem! Bu sana nereden geldi?’ derdi. O da ‘Bu, Allah katından’ diye cevap verirdi. Zirâ Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (2412)

     Âyetlerden çok net bir biçimde anlaşılıyor ki, burada tipoloji yoktur, direk biyolojik akrabalık kastedilmiştir. Zaten daha önceki “Harun’un kızkardeşi” ifadesinde olduğu gibi bunu o toplumun ağzından aktarmıyor ki tipoloji olsun. Burada bu ifadeler o toplumun ağzından nakledilmemektedir. Allah’ın kendisi “İmran’ın kızı”, “İmran’ın karısı” demektedir. Allah, “Tahrim” sûresinde Meryem’den bahsederken “İmran’ın kızı” demekte, “Âl-i İmran” sûresinde de Meryem’in annesinden bahsederken “İmran’ın karısı” demektedir. Dolayısıyla burada maksat, aynen Hristiyanlar’ın ve ateistlerin / deistlerin belirttiği gibi, biyolojik akrabalıktır.

     Öyleyse burada nasıl bir kanaate varmalıyız?

     Hristiyanlar’ın ve ateistlerin / deistlerin söylediği gibi, Kur’ân’da Meryem’in babasının adı yanlış mı verilmiştir ve Tanrı’nın bir konuyu yanlış bilmeyeceği düşünüldüğünde bu durum Kur’ân’ın “Tanrı’nın kelâmı” olmadığına mı delalet eder?

     Bu soruya “Evet” veya “Hayır” cevabını verebilmek ve sağlıklı, kanıtlı somut bir neticeye varabilmek için, tabiî ki öncelikle Meryem’in babasının isminin ne olduğunu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor.

     İsa’yı doğuran Meryem’in babasının adı, Kur’ân’da belirtildiği gibi İmran mıdır, yoksa Hristiyanlar’ın inandığı gibi Yoaxim midir?

     Şimdi önyargılardan tamamen arınmış bir şekilde, “ilim ahlâkı” ve “bilim namusu”na katıksız riâyet ederek, hatta dînî kimliğimizi ve inancımızı dahi bir kenara bırakarak, tamamen nesnel ve objektif bir biçimde bu meseleyi irdeleyelim…

     Öncelikle çok önemli bir hususu baştan bilmek ve muhakemenin sonuna kadar da akıldan çıkarmamak gerekiyor: Meryem’in babasının ismini veren tek kutsal kitap, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân’dan başka hiçbir kutsal kitapta Meryem’in babasının isminin ne olduğu bilgisi yoktur.

     Kur’ân’da Meryem’in babasının adı İmran olarak verilir. (2413) Meryem’in babasının adı “kanonik” (sahih) kabul edilen kutsal kitap İncil’de verilmez, ancak “apokrif” (yarı sahih) kabul edilen ve “ikinci derecede dînî kaynak” hükmündeki “İnciller”de geçer ve Yoaxim olarak verilir. (2414)

     İmdi…

     İster Müslüman olsun ister Hristiyan ister Yahudî ister Zerdüştî ister Budist, teoloji ile, dîn bilimi ve ilahiyat ile iştigal eden, bu konuda uzmanlık sahibi, artı, “ilim ahlâkı” ve “bilim namusu” dediğimiz şeyden biraz olsun nasibini almış olan herkes gayet iyi bilir ve kabul eder ki, teolojide “ikinci derece dînî kaynaklar” kabul edilen kitapların yazdıkları ile “birinci derece dînî kaynaklar” olan kutsal kitapların yazdıkları yanlışlanamaz! Yani şayet bir konuda “birinci derece dînî kaynak” olan bir kutsal kitabın yazdıkları ile “ikinci derece dînî kaynaklar” kabul edilen kitapların yazdıkları birbiriyle çelişiyorsa, teoloji (dînbilimi) metodolojisinin gereği olarak Kutsal Kitab’ın yazdığı doğru kabul edilir.

     Bu şu demek: Şayet bir konuda İslam’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği bilgi ile Hristiyanlık’a ait ikinci derece dînî kaynakların verdiği bilgi birbiriyle çelişiyorsa, Kur’ân’ın verdiği bilgi doğru kabul edilir. Çünkü Kur’ân kutsal kitaptır, ama öbürleri değil.

     Bu tıpkı şuna benzer: Örneğin herhangi bir konuda Musevîlik’in kutsal kitabı Tevrat’ta yazılan bilgi ile aynı konuda İslam’a ait hadis kaynaklarında, Buharî ve Müslim’de verilen bilgi birbiriyle çelişiyorsa, o konuda Tevrat’ın verdiği bilgiyi doğru kabul etmek zorundasınız. Çünkü Tevrat kutsal kitaptır, yeni “birinci derece dînî kaynak” hükmündedir. Fakat Buharî ve Müslim öyle değildir, kutsal kitaplar değildirler ve “ikinci derece dînî kaynaklar” hükmündedirler.

     Siz İslam’daki hadis kaynaklarında, Buharî ve Müslim’de yazılanları örnek gösterip Tevrat’taki veya İncil’deki bir bilgiyi yanlışlayamazsınız! Bu teolojinin (ilahiyatın) metodolojisine ve mantığına terstir. Doğrusu, Tevrat ve İncil’deki bilgiyi esas alarak Buharî ve Müslim’de yazılan şeyin yanlış olduğunu söylemektir.

     Aynı şey Meryem’in babasının isminin ne olduğu konusunda da geçerlidir.

     Meryem’in babasının isminin İmran olduğunu söyleyen, bizzat kutsal kitap Kur’ân’dır. Bunun haricindeki bir ismi veren, kutsal kitap İncil değildir. Sahih (kanonik) İncil bu konuda hiçbir şey söylemiyor. Meryem’in babasının isminin Yoaxim olduğunu söyleyen, “ikinci derece dînî kaynak” hükmündeki apokrif “İnciller”dir.

     Bu durumda, ister Müslüman olsun ister Hristiyan ister Yahudî, teoloji ile, dîn bilimi ve ilahiyat ile iştigal eden, bu konuda uzmanlık sahibi herkes gayet iyi bilir ki, “doğru” kabul edilmesi gereken, Kur’ân’ın zikrettiği isimdir, yani Meryem’in babasının ismi İmran’dır. Çünkü bu ismi Yoaxim olarak veren kaynaklar, kutsal kitaplar değildirler, yani “ikinci derece dînî kaynaklar” hükmündedirler. Bizdeki hadis kaynaklarına, Buharî ve Müslim’e tekabül etmektedirler.

     Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle bir örnek vereyim: Meselâ konu Hz. Meryem’in babası değil de, Hz. İbrahim (as)’in babası olsaydı, o zaman durum değişirdi.

     Tevrat’ta Hz. İbrahim’in babasının isminin Tarah olduğu belirtilirken (2415), Kur’an Hz. İbrahim’in babasının ismini Azer olarak vermektedir (2416).

     Burada durum farklı. İbrahim’in babasının ismini Tevrat farklı Kur’ân farklı vermektedir ve her ikisi de kutsal kitaptır, yani ikisi de “birinci derece dînî kaynak” hükmündedir. Bu durumda, Tevrat’ın verdiği ismi doğru kabul edip Kur’ân’ın verdiği bilginin yanlış olduğunu söyleseniz de, ya da tersi davranarak Kur’ân’ın verdiği ismi doğru kabul edip Tevrat’ın verdiği bilginin yanlış olduğunu söyleseniz de, teoloji (ilahiyat) metodolojisi açısından sağlıklı bir davranış sergilemiş olursunuz. Çünkü ikisi de kutsal kitaptır; isteyen Tevrat’a inanır isteyen Kur’ân’a.

     Ama Meryem’in babası konusu öyle değildir. Meryem’in babasının ismini veren tek kutsal kitap Kur’ân’dır.

     Fakat bazı insanların ne yazık ki kalpleri mühürlüdür, hakikati çırılçıplak bir şekilde önüne serseniz de tatmin olmaz. O yüzden ben bu konuda bu izahatı yapmakla da yetinmeyeceğim. Kur’ân’ın verdiği bilginin doğru olduğunu, Meryem’in babasının isminin Yoaxim olmadığını, Hristiyanlar’ın bu inancının yanlış olduğunu deliliyle ortaya koyacağım.

     Hem de bizzat İncil’i kanıt göstererek. Evet, “birinci derece dînî kaynak” olan kutsal kitap İncil üzerinden.

     İncil’de, Meryem’in nişanlısı (sonradan kocası) Yusuf’un tâ Hz. Âdem’e kadar bütün şeceresi verilmektedir. Hep beraber bakalım:

     “İsa görevine başladığı zaman otuz yaşlarındaydı. Yusuf’un oğlu olduğu sanılıyordu. Yusuf da Eli oğlu, Mattat oğlu, Levi oğlu, Malki oğlu, Yannay oğlu, Yusuf oğlu, Mattitya oğlu, Amos oğlu, Naxum oğlu, Hesli oğlu, Nagay oğlu, Mahat oğlu, Mattitya oğlu, Şimi oğlu, Yosek oğlu, Yoda oğlu, Yoxanan oğlu, Reşa oğlu, Zerubbabil oğlu, Şealtiel oğlu, Neri oğlu, Malki oğlu, Addi oğlu, Kosam oğlu, Elmadam oğlu, Er oğlu, Yeşu oğlu, Eliezer oğlu, Yorim oğlu, Mattat oğlu, Levi oğlu, Şimon oğlu, Yahuda oğlu, Yusuf oğlu, Yonam oğlu, Elyakim oğlu, Mala oğlu, Menna oğlu, Mattata oğlu, Natan oğlu, Davud oğlu, İşay oğlu, Ovet oğlu, Boaz oğlu, Salmon oğlu, Nahşon oğlu, Amminadav oğlu, Ram oğlu, Hesron oğlu, Peres oğlu, Yahuda oğlu, Yakub oğlu, İshak oğlu, İbrahim oğlu, Tarah oğlu, Nahor oğlu, Seruk oğlu, Reu oğlu, Pelek oğlu, Ever oğlu, Şelah oğlu, Kenan oğlu, Arpakşat oğlu, Sam oğlu, Nûh oğlu, Lemek oğlu, Metuşelah oğlu, Hanok oğlu, Yeret oğlu, Mahalalel oğlu, Kenan oğlu, Enoş oğlu, Şit oğlu, Âdem oğlu, Tanrı oğluydu.” (2417)

     Bu şecereyi niye verdim? Şunun için:

    Şecereye bakarsanız, Meryem’in nişanlısı Yusuf’un babasının isminin Eli olduğunu görürsünüz.

     Şimdi söyleyeceklerimi lütfen dikkatle takip ediniz. Çünkü “şok etkisi” yaratacaktır:

     Kendileri de Hristiyan olan Batılı pekçok teolog, dîn bilgini, araştırmacı, tarihçi ve akademisyen, İbranice’deki “Eli” isminin “Eliaxim” isminin kısaltılmış hali olduğunu ve bu ismin de “Yoaxim” isminin değişik bir varyantı olduğunu söyleyerek, Yoaxim’in aslında Meryem’in babasının ismi değil, Meryem’in kayınbabasının ismi olduğunu, yani Yusuf’un babasının ismi olduğunu söylemiş, İsa’dan 200 yıl sonraki apokrif (yarı sahih) Kral James İncili’nde Meryem’in kayınbabasının isminin yanlış bir şekilde Meryem’in babasının ismi olarak verildiğini dile getirmiştir. Hatta bu Batılı ve Hristiyan akademik çevrelerin belirttiğine göre, Protestanlar’ın Meryem’in babasının ismini – bilinmediği için – ağızlarına almadıklarını, artı, Katolik ve Ortodoks ilahiyatçıların “Eli” isminin “Eliaxim” isminin kısaltılmış hali olduğunu ve bu ismin de “Yoaxim” isminin değişik bir varyantı olduğunu kabul ettiklerini beyan etmektedirler. Batılı ve Hristiyan onlarca teolog, dîn bilgini ve tarihçi, Kral James İncili’nde Meryem’in babasının isminin Yoaxim olarak verilmesinin yanlış bir bilgi olduğunu, Yoaxim’in aslında Meryem’in kayınbabasının ismi olduğunu net bir biçimde kaleme almış ve dile getirmişlerdir. Bu söylediklerim şaka değil, uydurma değil ve söylediklerimle ilgili bütün delilleri ve kaynakları aşağıda dipnot olarak sunuyorum. (2418)

     Görüldüğü üzere aslında Yoaxim, Meryem’in babasının adı değil, kayınbabasının adıdır. Yani Meryem’in nişanlısı Yusuf’un babasının adıdır. İsa’dan 200 yıl sonra yaşamış apokrif (yarı sahih) “İnciller”in yazarları, ikisini birbirine karıştırmışlardır. Onların yaptıkları bu hata yüzünden, ne yazık ki bugün 2, 5 milyarlık Hristiyan dünyasında Meryem’in babasının adının Yoaxim olduğuna inanılmaktadır. Fakat bu yanlış bir inançtır.

     Her ortamda “Bu kadar insan yanılıyor olamaz” söylemiyle alay eden (ki bence de alay edilmesi gereken bir söylem) ateist ve deistlerin bizzat kendilerinin tam da burada “Bu kadar insan yanılıyor olamaz” söylemine sarılacaklarından eminim. Fakat evet, yanılabilir, milyarlarca insan da yanılabilir. Milyarlarca insan yanlış bir bilgide “ortak inanca” sahip olabilir.

     Aynı şey Müslümanlar’ın da başına gelmemiş midir? Örneğin zalim Firavun’un karısı, bebek Musa’yı nehirden bulup kurtaran kadının adının Asiye olduğu yanlış bilgisi gibi. Asiye aslında zalim Firavun’un hânımının ismi değildir, bir peygamber olan Hz. Yusuf (as)’un hânımının ismidir. İslam tarihçileri Hz. Yusuf’un karısıyla zalim ve tağut Firavun’un karısını birbirine karıştırdıkları için, onların bu hataları yüzünden bugün 1, 5 milyarlık İslam dünyası Firavun’un karısı olarak “Hz. Asiye” diye inanmaktadırlar. (2419)

     Kutsal kitap Tevrat’ta Hz. Yusuf’un hânımının ismi Asenat olarak belirtilir. (2420) Süryanî metinlerinde bu isim Asyat şeklinde geçer. (2421) İslamî kaynaklar da Süryanî metinlerinden beslendiği için, bunu Asiye olarak ve fakat büyük bir hata yaparak zalim Firavun’un karısı diye aktarmışlardır. Ki biz bu hususu daha önceki “Hz. Asiye (as)” bölümünde geniş bir şekilde işlemiş, zalim Firavun’un hânımı olup bebek Musa’yı da Nil Nehri’nde bulup kurtaran ve sonra da kendi elleriyle büyüten kadının gerçekte kim olduğunu, gerçek ismini ve kimliğini ilmî ve tarihî delilleriyle ortaya koymuştuk.

     Demek ki milyarlarca insan yanılabilir. Nasıl ki Muhammed Peygamber’den 200 – 300 sene sonra yaşamış “hadis ravilerinin” ve Müslüman tarihçilerin Hz. Yusuf’un karısıyla zalim Firavun’un karısını birbirine karıştırmaları yüzünden ve yaptıkları bu hata nedeniyle bugün 1, 5 milyarlık İslam dünyası Firavun’un karısının adının “Asiye” olduğuna inanıyorsa, aynı şekilde İsa Peygamber’den 200 – 300 sene sonra yaşamış “İncil yazarlarının” ve Hristiyan tarihçilerin Hz. Meryem’in babasıyla kayınbabasını birbirine karıştırmaları yüzünden ve yaptıkları bu hata nedeniyle bugün 2, 5 milyarlık Hristiyanlık dünyası Meryem’in babasının adını “Yoaxim” zannetmektedir. Demek ki milyarlarca insan yanlış bir bilgide “ortak inanca” sahip olabilir.

     Herşey bir yana, yüzyıllardır Hristiyanlar’ın ve onyıllardır da ateistlerin / deistlerin iddiâsı olan “Kur’ân’da aralarında 1300 yıllık zaman farkı olan iki Meryem birbirine karıştırılmıştır, bu da Kur’ân’ın Muhammed ve arkadaşlarının yazdığı bir kitap olduğunu gösterir ve konuyu bilmedikleri için Kur’ân’a yanlış bilgi yazmışlardır” iddiâsı, bir kere akla ve mantığa aykırıdır.

     İki sebepten ötürü bu iddiâ akla ve mantığa aykırıdır:

     1 – Musa’nın abisi Hz. Harun ile İsa’nın annesi Hz. Meryem arasında 1000 seneden daha fazla zaman olduğunu dünyanın her yerinde küçük çocuklar dahi bilir. Harun ile Meryem’in aynı zaman diliminde yaşamadığı, Hz. Musa’nın Hz. İsa’nın dayısı olmadığı, 6. – 7. yüzyıl Mekke’sinde dağdaki çobanın dahi bildiği bir şeydir, köyünden dışarı çıkmayan evdeki kadınların dahi bildiği bir konudur.

     Hal buyken, yeni bir dînin temellerini atan, bu yeni dînin peygamberi ve öncüleri olan kişilerin bunu bilmediklerini iddiâ etmek, Batılı pekçok Hristiyan teolog ve akademisyenin de belirttiği gibi gülünç bir iddiâ olur. Zaten pekçok hadiste de görüldüğü üzere, bilakis bunu iyi bildikleri ortadadır.

     Hani pek fazla kimsenin bilmediği bir konu olur ve o konuda yanlış bir bilgi verilmiş olur, o zaman tamam, kalkıp “İşte konuyu bilmedikleri için Kur’ân’a yanlış bilgi sokmuşlar” diye ortaya bir iddiâ atabilirsiniz. O durumda inandırıcı olur musunuz bilmem, ama gülünç olmayacağınız kesin. Fakat “1300 sene önceki Harun’u Hz. Meryem’in kardeşi zannetmişler” iddiâsı, niyetim kırıcı olmak değil ama, hakikaten çok komik kaçıyor.

     2 – Bir an için bu iddiâların doğru olduğunu kabul edelim. Hristiyanlar’ın ve ateistlerin söylediği gibi, “Kur’ân’da iki Meryem birbirine karıştırılmış, bu da Kur’ân’ın Muhammed ve arkadaşlarının yazdığı bir kitap olduğunu gösterir ve konuyu bilmedikleri için Kur’ân’a yanlış bilgi yazmışlardır.”

     Bir an için bu iddiânın doğru olduğunu kabul edelim.

     Yahu akıl vaaar, mantık var! Bir kere bu dediğiniz doğru olsa, onlar bunu düzeltme yoluna giderlerdi, değil mi?

     Bu iddiâlar Hz. Muhammed’in vefatından sonra ortaya atılmaya başlanan iddiâlar değil ki. Daha Hz. Muhammed hayattayken ve Kur’ân henüz tamamlanmamışken ortaya atılan iddiâlar. E peki madem bu iddiâ doğruysa, öyleyse niye bu “hata”yı düzeltmeye kalkmadılar? Madem ki kendileri yazıyorlar Kur’ân’ı ve madem ki bu kadar eleştiri konusu oluyor, değiştirsinler o zaman. Zor mu?

     Şimdi, sağduyularına ve vicdanlarına gerçekten güvendiğim ve dürüst insanlar olduklarına inandığım ateist ve deist kardeşlerimin aklına ve mantığına sesleniyorum; lütfen sağlıklı bir şekilde şu söyleyeceklerim üzerinde düşünsünler:

     Bu iddiâlar ortaya atıldığında;

     – Hz. Muhammed henüz hayattadır ve eleştiriler O’nun kulağına da geliyor ve hatta yüzüne de söyleniyor.

     – O toplumdaki pekçok Yahudî ve Hristiyan sırf bu âyetler yüzünden Kur’ân’a inanmıyor, Müslüman olmuyor. Hatta bu âyetleri ağzına alarak Muhammed’le alay ediyorlar.

     – Bu âyetler yüzünden Müslümanlar’ın bile kendi aralarında tartışmalar hatta kavgalar çıkıyor. (Kaab ile Aişe arasındaki tartışmada olduğu gibi)

     – En önemlisi de şu: Bütün bunlar yaşanırken, Kur’ân henüz biraraya toplanıp kitap haline getirilmemiş, hatta daha tamamlanmamış bile. Âyetlerin bir kısmı deri parçalarına, bir kısmı kemik parçalarına, bir kısmı tahta parçalarına yazılmış ve her biri dağınık halde başka başka yerlerde muhafazâ ediliyor. Bir kısmı mutfakta, bir kısmı oturma odasında, bir kısmı falan sahabenin evinde, bir kısmı filan sahabenin evinde. Yani isteseler, istedikleri âyeti istedikleri şekilde değiştirirler ve kimsenin de rûhu duymaz. Çıkarma da ekleme de yaparlar ve kimse de kalkıp buna engel olamaz. Hani diyelim ki Kur’ân tamamlanmış olsa, biraraya toplanıp kitap haline getirilmiş olsa, o zaman “Ya bu kadar uğraştık kitap halinde topladık, şimdi işin yok hepsini yenibaştan yap” diye düşünürler diyelim, ama öyle bir durum yok. Siz bir kitap yazsanız ve yayınevi henüz kitabı basmamışsa, kitap henüz yazım aşamasında ise, istediğiniz yeri istediğiniz şekilde değiştiremez misiniz, tashih yapamaz mısınız?

     – Ve bütüüün bunlara rağmen, bir kere dahi olsun o âyetleri değiştirmeye, “düzeltme” yapmaya teşebbüs etmiyorlar, böyle birşey yapmayı akıllarından dahi geçirmiyorlar.

     Bu durum size hiçbir şey anlatmıyor mu?

     Ateist ve deist kardeşlerimin aklına, öngörüsüne ve vicdanına soruyorum: Bütün bunlar size hiçbir şey anlatmıyor mu?

     Bu konuyu da bu şekilde açıklığa kavuşturduktan sonra, şimdi Hz. Meryem’in mübarek hayatını ve mücadelesini anlatmaya başlayabiliriz.

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(2323): Heinrich August Winkler, Geschichte des Westens, Beck Verlag, Münih 2015

(2324): Philip Wolny, The 100 Most Influential Religious Leaders of All Time, “Mary” maddesi, Britannica Educational Publishing, New York 2017

(2325): Mary the Virgin, Encyclopedia.com, 27 Nisan 2020, https://www.encyclopedia.com/women/encyclopedias-almanacs-transcripts-and-maps/mary-virgin-20-bce-40-ce

(2326): Bruce Manning Metzger – Michael David Coogan, People & Places of the Bible, s. 191, Oxford University Press, Oxford & Madrid & İstanbul & Karaçi & Yeni Delhi & Kalküta & Bombay & Bangkok & Hong Kong & Şanghay & Çennai & Taipei & Tokyo & Kuala Lumpur & Dar’us- Selam & Nairobi & Kap & Buenos Aires & São Paolo & Ciudad de México & New York & Toronto & Melbourne & Auckland 2001 / Bruce Manning Metzger – Michael David Coogan, The Oxford Companion to the Bible, s. 499, Oxford University Press, Oxford & Madrid & Karaçi & Yeni Delhi & Madras & Kalküta & Bombay & Hong Kong & Tokyo & Kuala Lumpur & Dar’us- Selam & Nairobi & Kap & New York & Toronto & Melbourne & Auckland 1993 / James Miller Pevehouse, Spiritual Truths, s. 110, Dorrance Publishing, Pittsburgh 2010 / Heinrich August Winkler, Geschichte des Westens, Beck Verlag, Münih 2015 / Philip Wolny, The 100 Most Influential Religious Leaders of All Time, “Mary” maddesi, Britannica Educational Publishing, New York 2017

(2327): İncil, Luka, 1:26 – 27 ve 4:16 – 17

(2328): İncil, Matta, 3:13; Luka, 2:39

(2329): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 35 – 36; Tahrim 12

(2330): Protoevangel James İncili, 2. yüzyıl, https://www.newadvent.org/fathers/0847.htm / Dictionary of Bible, cilt 1, s. 629

(2331): Protoevangel James İncili, 2. yüzyıl, https://www.newadvent.org/fathers/0847.htm

(2332): Taberî, Cami’ul- Beyan an Tewîl-i Âyi’l- Qur’ân, cilt 3, s. 235 – 244, Riyad 2003 / Taberî, Tarih, cilt 1, s. 585 / Salebî, Arais’ul- Mecalis, s. 284 / Zemahşerî, El- Keşşaf, cilt 1, s. 548, Riyad 1998

(2333): Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmran 35 – 37

(2334): İncil, Matta, 1:18 – 21; Luka, 1:26 – 27 ve 2:5

(2335): Hâkim, cilt 2, s. 596 / Taberî, Tarih – Şamile, cilt 1, s. 345 / Ali Arslan, Büyük Kur’ân Tefsiri, cilt 11, s. 79 – 80, Arslan Yayınları, İstanbul tarihsiz / Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu, Hz. Havva’dan Günümüze Kadın, cilt 1, s. 241, 2018

(2336): İncil, Matta, 1:24 – 25; Luka, 1:30 – 56 ve 2:5 / Kur’ân-ı Kerîm, Baqara 87 ve 253, Âl-i İmran, 45 – 51 ve 59; Nisa 171; Maide 110; Meryem 16 – 22; Tahrim 12

(2337): Ed Parish Sanders, The Historical Figure of Jesus, s. 10 – 11, Allen Lane Penguin Press, Londra 1993 / Karl Rahner, Encyclopedia of Theology: A Concise Sacramentum Mundi, s. 732, Rekha Printers, Bombay 2004

(2338): John P. Meier, A Marginal Jew: The Roots of the Problem and the Person, s. 407, Yale University Press, New Haven 1991

(2339): Jack Finegan, Handbook of Biblical Chronology, s. 319, Hendrickson Publishing, Peabody 1998

(2340): Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmran 35 – 36; Tahrim 12

(2341): Kur’ân-ı Kerim, Meryem 27 – 28

(2342): Tevrat, Çıkış, 6:20; 15:20

(2343): Kur’ân-ı Kerîm, Meryem 27 – 28

(2344): Kur’ân-ı Kerîm, Tahrim 12

(2345): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 35; Tahrim 12

(2346): Âl-i İmran sûresi toplam 200 âyetten oluşmaktadır

(2347): Bkz. Elinizdeki kitabın “Hz. Miryam (as)” bölümü

(2348): Protoevangel James İncili, 2. yüzyıl, https://www.newadvent.org/fathers/0847.htm / Dictionary of Bible, cilt 1, s. 629

(2349): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 33

(2350): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 35 – 36; Tahrim 12

(2351): Tirmizî, Tefsîr, 19. sûre bâb 20, “Meryem”, hadis no: 3155 / Mûslim, Edeb, bâb 1, hadis no: 2135 / İbn-i Mace, Edeb 9 / İbn-i Hanbel, El- Mûsned, cilt 4, s. 252 / Newewî, Sahih-i Mûslim bi Şerh’in- Newewî, cilt 14, s. 117 – 118, Beyrut tarihsiz / Taberî, Cami’ul- Beyan an Tewîl-i Âyi’l- Qur’ân, cilt 16, s. 78, Riyad 2003

(2352): Mûslim, Edeb, bâb 1, hadis no: 2135 şerhi

(2353): Kurtubî, El- Cami li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 11, s. 68, Matbaat-u Dar’ul- Kutub’il- Mısriyye, Kahire 1953

(2354): Taberî, Cami’ul- Beyan an Tewîl-i Âyi’l- Qur’ân, cilt 16, s. 78, Riyad 2003

(2355): Ebû’l- Âlâ el- Mevdudî, Tefhim’ul- Qur’ân, cilt 3, s. 198 – 199, İnsan Yayınları, İstanbul 1986

(2356): Suyutî, Ed- Durr’ul- Mensur, cilt 5, s. 597 (Suyutî bunu Ebû Hatim’den, O da İbn-i Şirin’den naklediyor) / ayrıca bkz. Kurtubî, El- Cami li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 11, s. 68, Matbaat-u Dar’ul- Kutub’il- Mısriyye, Kahire 1953 / Taberî, Cami’ul- Beyan an Tewîl-i Âyi’l- Qur’ân, cilt 16, s. 77, Riyad 2003

(2357): Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmran 35 – 36; Tahrim 12

(2358): Kur’ân-ı Kerim, Meryem 27 – 28

(2359): Tevrat, Çıkış, 6:20; 15:20

(2360): Muqatil bin Sûleyman, Tefsîr-i Kebir, “Meryem sûresi, 22. – 28. âyetlerin tefsiri”, 8. yüzyıl, modern baskı: Şehhate Neşriyat, Kahire 1979

(2361): Vehbe Zuhaylî, Et- Tefsîr’ul- Mûnir, cilt 8, s. 327 – 329, Risale Yayınları, İstanbul 2013

(2362): İbn-i Kesir, Muhtasar, cilt 2, s. 450 / Muhammed Ali es- Sabunî, Safwet’ut- Tefasîr, cilt 3, s. 483 – 484, Ensar Neşriyat, İstanbul 2016

(2363): Kurtubî, El- Cami li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 11, s. 68, Matbaat-u Dar’ul- Kutub’il- Mısriyye, Kahire 1953 / İbn’ul- Cewzî, Zad’ul- Mesîr fi İlm’it- Tefsîr, cilt 5, s. 227, Beyrut 1987 / İmam Bağavî, Meâlim’ut- Tenzîl (Tefsîr’ul- Bağavî), cilt 3, s. 94, Beyrut 1995 / Taberî, Cami’ul- Beyan an Tewîl-i Âyi’l- Qur’ân, cilt 16, s. 77 – 78, Riyad 2003

(2364): Fahreddîn Razî, Mefatih’ul- Ğayb, cilt 21, s. 208, Beyrut tarihsiz

(2365): Zemaxşerî, El- Keşşaf an Haqaiq’it- Tenzîl, cilt 2, s. 508, Beyrut 1977

(2366): Kur’ân-ı Kerim, Meryem 27 – 28

(2367): Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmran 35 – 36; Tahrim 12

(2368): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 35; Tahrim 12

(2369): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran sûresi

(2370): Kurtubî, El- Cami li Ahkâm’il- Qur’ân, cilt 4, s. 63, Matbaat-u Dar’ul- Kutub’il- Mısriyye, Kahire 1953

(2371): Zemaxşerî, El- Keşşaf an Haqaiq’it- Tenzîl, cilt 1, s. 185, Beyrut 1977

(2372): Kurtubî, age, cilt 4, s. 63 / Zemaxşerî, age, cilt 1, s. 185

(2373): age / age

(2374): Mahdi Muntazir Qa’im, Tahrikê Tersîlê Qur’ân, “Jesus Through the Qur’an and Shi’ite Narrations”, s. 14 – 15, Queens Publishing, New York 2007

(2375): Muhammed Hamidullah, Le Saint Coran, s. 54 ve 307, Publiée par Amana Corporation, Paris 1989 / Roger Arnaldez, Jésus fils de Marie Prophète de l’Islām, s. 33 – 34, Desclée de Brouwer, Paris 1980

(2376): Arent Jan Wensinck – Johannes Hendrik Kramers, Handwörterbuch des Islam, Arent Jan Wensinck, “Maryam” maddesi, s. 421 – 423, Brill Verlag, Leiden 1976 / Emeri Johannes van Donzel – Wolfhart Peter Heinrichs – Charles Pellat, The Encyclopaedia of Islam, Arent Jan Wensinck, “Maryam” maddesi, cilt 6, s. 630, Brill Publishing, Leiden 1991

(2377): Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, s. 94 – 95, dipnot 22, İşaret Yayınları, İstanbul 1997

(2378): Nessim Joseph Dawood, The Koran, s. 53 ve 396, Penguin Books, Londra 1956

(2379): Angelika Neuwirth – Michael Marx – Nicolai Sinai, The Qur’ān in Context – Historical and Literary Investigations into the Qur’ānic Milieu, “Glimpses of a Mariology in the Qur’ān”, s. 533 – 563, Brill Publishing, Leiden 2011

(2380): Barbara Freyer Stowasser, Women in the Qur’an, s. 393 – 394, Oxford University Press, Oxford & New York 1994

(2381): Aliah Schleifer, Mary the Blessed Virgin of Islam, s. 36, Fons Vitae Publishing, Louisville 1998

(2382): Wikipedia (İngilizce), “Typology (theology)” maddesi, https://en.wikipedia.org/wiki/Typology_(theology) / Wikipedia (Almanca), “Typologie (Bibel)” maddesi, https://de.wikipedia.org/wiki/Typologie_(Bibel) / Wikipedia (Danca), “Typologi (Bibelen)” maddesi, https://da.wikipedia.org/wiki/Typologi_(Bibelen) / Wikipedia (Flamanca), “Typologie (theologie)” maddesi, https://nl.wikipedia.org/wiki/Typologie_(theologie) / Wikipedia (Fransızca), “Typologie biblique” maddesi, https://fr.wikipedia.org/wiki/Typologie_biblique / Wikipedia (İtalyanca), “Tipologia (teologia)” maddesi, https://it.wikipedia.org/wiki/Tipologia_(teologia) / Wikipedia (İspanyolca), “Tipo (teología)” maddesi, https://es.wikipedia.org/wiki/Tipo_(teolog%C3%ADa)

(2383): Tirmizî, Menâqib 63 – 64, hadis no: 3892 / Hakim, El- Mûstedrek, cilt 4, s. 31

(2384): Tirmizî, Menâqib 64, hadis no: 3894 / Mûsned, hadis no: 11943

(2385): Kur’ân-ı Kerîm, Meryem 27 – 28

(2386): Kur’ân-ı Kerîm, Tahrim 12

(2387): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 35; Tahrim 12

(2388): İncil, Matta, 1:1

(2389): İncil, Matta, 9:27

(2390): İncil, Matta, 12:22 – 23

(2391): İncil, Markos, 10:46 – 48

(2392): İncil, Luka, 18:35 – 39

(2393): John Middleton, World Monarchies and Dynasties, s. 52, 228, 269, 384 ve 445, Routledge Publishing, Londra & New York 2015 / Israel Finkelstein – Neil Asher Silberman, David and Solomon, s. 20, Free Press, Londra & New York & Toronto & Sydney 2006 / David M. Carr, An Introduction to the Old Testament, s. 58, Wiley-Blackwell Publishing, West Sussex 2010 / The Worldview Study Bible, s. 318, 384 ve 452, Holman Bibles Publishing, Nashville 2018

(2394): Tevrat, II. Samuel, 5:4

(2395): Tevrat, II. Samuel, 2:11; 5:5; I. Krallar, 2:11 ve I. Tarihler, 29:27

(2396): Tevrat, II. Samuel, 5:5; I. Krallar, 2:11 ve I. Tarihler, 29:27

(2397): Tevrat, II. Samuel, 5:4; I. Krallar, 2:11 ve I. Tarihler, 29:27

(2398): Tevrat, I. Tarihler, 29:28

(2399): Tevrat, I. Krallar, 2:10

(2400): Wikipedia (İngilizce), “Typology (theology)” maddesi, https://en.wikipedia.org/wiki/Typology_(theology) / Wikipedia (Almanca), “Typologie (Bibel)” maddesi, https://de.wikipedia.org/wiki/Typologie_(Bibel) / Wikipedia (Danca), “Typologi (Bibelen)” maddesi, https://da.wikipedia.org/wiki/Typologi_(Bibelen) / Wikipedia (Flamanca), “Typologie (theologie)” maddesi, https://nl.wikipedia.org/wiki/Typologie_(theologie) / Wikipedia (Fransızca), “Typologie biblique” maddesi, https://fr.wikipedia.org/wiki/Typologie_biblique / Wikipedia (İtalyanca), “Tipologia (teologia)” maddesi, https://it.wikipedia.org/wiki/Tipologia_(teologia) / Wikipedia (İspanyolca), “Tipo (teología)” maddesi, https://es.wikipedia.org/wiki/Tipo_(teolog%C3%ADa)

(2401): İncil, Matta, 1:1; 9:27; 12:22 – 23; Markos, 10:46 – 48; Luka, 18:35 – 39

(2402): Kur’ân-ı Kerîm, Meryem 27 – 28

(2403): İncil, Matta, 1:20

(2404): Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmran 35 – 37

(2405): İncil, Luka, 1:5

(2406): Angelika Neuwirth – Michael Marx – Nicolai Sinai, The Qur’ān in Context – Historical and Literary Investigations into the Qur’ānic Milieu, “Glimpses of a Mariology in the Qur’ān”, s. 533 – 563, Brill Publishing, Leiden 2011 / Barbara Freyer Stowasser, Women in the Qur’an, s. 393 – 394, Oxford University Press, Oxford & New York 1994 / Aliah Schleifer, Mary the Blessed Virgin of Islam, s. 36, Fons Vitae Publishing, Louisville 1998

(2407): İncil, Matta, 1:1; 9:27; 12:22 – 23; Markos, 10:46 – 48; Luka, 18:35 – 39

(2408): İncil, Matta, 1:20

(2409): İncil, Luka, 1:5

(2410): Kur’ân-ı Kerîm, Meryem 27 – 28

(2411): Kur’ân-ı Kerîm, Tahrim 12

(2412): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 35 – 37

(2413): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 35 – 36; Tahrim 12

(2414): Protoevangel James İncili, 2. yüzyıl, https://www.newadvent.org/fathers/0847.htm / Dictionary of Bible, cilt 1, s. 629

(2415): Tevrat, Tekvin, 11:26

(2416): Kur’ân-ı Kerîm, En’âm 74

(2417): İncil, Luka, 3:23 – 38

(2418): Joachim Oudaan – Pieter Deinoot – Lucas Kloppenburg, De Roomse Moogentheid, Bevat in een Naawkeurige Beschriiving van de Magt en Heerfchappy der Oude Roomse Keizeren, s. 463, Den Eedelen Grootagtbaaren Burgermeesteren der Stad Gouda, Gouda 1706, books.google.de/books?id=eslVAAAAcAAJ&pg=PA463&lpg=PA463&dq=lukas+josef+eli+Jojakim+Joachim&source=bl&ots=zCda9uW61p&sig=ACfU3U2LMWU52BKBYag0XVX4kCLocz3vBQ&hl=de&sa=X&ved=2ahUKEwic3sCL1p3pAhWC66QKHbzaBdcQ6AEwEnoECAkQAQ#v=onepage&q&f=false / Josef Konrad, Die Rätsel des Neuen Testaments, s. 215, Wagner Verlag, Gelnhausen 2010, https://books.google.de/books?id=TtZtOVduiIMC&pg=PA215&lpg=PA215&dq=lukas+josef+eli+Jojakim+Joachim&source=bl&ots=qYDW5zczRq&sig=ACfU3U3s1opDqDGa25-kttC4VVmHDd4f0Q&hl=de&sa=X&ved=2ahUKEwiBkKXM3Z3pAhXE0qQKHanRBt4Q6AEwC3oECAgQAQ#v=onepage&q&f=false / Michael Heseman, Wer War Jesu Vater? War Maria Wirklich “Jungfrau”?, Katholische Nachrichten, 30 Ocak 2014, http://www.kath.net/news/44700 / Gerd Häfner, Wie Man Geschichte Nicht Schreiben Soll, Lectio Brevior, 23 Ocak 2014, http://www.lectiobrevior.de/2014/01/wie-man-geschichte-nicht-schreiben-soll.html / Pfarrgemeinde Girlan zu den HI. Martin und Wolfgang, Zum 1700. Geburtstag des Heiligen Martin, “Heilige Joachim und Anna” bölümü, Bibliothek Girlan, sayı 29, Girlan 2016, , https://issuu.com/bibliothek-girlan/docs/mitteilungsblatt2018_nr._29 / Wikipedia (Almanca), “Joachim (Heiliger)” maddesi, “Genealogie und Überlieferung” başlığı, https://de.wikipedia.org/wiki/Joachim_(Heiliger)

(2419): Bkz. Elinizdeki bu kitabın “Hz. Asiye (as)” bölümü

(2420): Tevrat, Tekvin, 41:45

(2421): Josef Horovitz, Koranische Untersuchungen, s. 86, De Gruyter Verlag, Berlin & Leipzig 1926 / Henry Martyn, Controversial Tracts on Christianity and Mohammedanism, s. 137, Cambridge St. John’s College Publishers, Londra 1824

     SEDİYANİ HABER

     7 MAYIS 2020

Lilith dedi: “Kazanacağım, kesin.”
Âdem dedi: “Kaybedeceğim, kesin.”
Havva dedi: “Ya kazanırım ya kaybederim.”
Hayat Havva ile devam etti…
 
Yüce Yaratıcı, yaratıcı kullarını sever…
İnsanı yaratan Allah,
yarattığı insandan bir tek şey istemektedir aslında:
Kendini yeniden yaratmasını.
 
(“Fenike Kızı Yelizabel” şiirinden, İbrahim Sediyani)
*
676 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

8 Cevap Kadın Peygamberler – 35

  1. Zekeriya dedi ki:

    Abi ben omrumde böyle muazzam bir akademik çalışma okumadim. Enfesti. Ve cok sey öğrendim. İnsallah gün gelecek, çalışmalarınız dilden dile okunur/okutulur ve akademik birer kaynak olarak kullanilir.

  2. Gürgün Karaman dedi ki:

    1400 yıllık bir problemi böyle bir bütünlük içinde sunmak büyük bir değerdir. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.

  3. Denis Ojalvo (Şalom Gazetesi) dedi ki:

    Değerli İbrahim Bey,

    Yazınızı ilgiyle okudum.

    İçinde İncil’in ilâhî bir kitap olduğunu zikrediyorsunuz. Sebebi de bunun Kuran’da böyle zikredilmiş olması kaynaklı olsa gerek. Oysa İncil vahiy yoluyla İsa’ya inmiş bir kitap olmayıp Hadis türü yani kul eseri, havarileri tarafından kaleme alınmış olan biyografisidir.

    https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ncil

    İncil (Yunanca: εὐαγγέλιον “müjde”), İsa’nın yaşamını, öğretilerini, ölümünü ve dirilişini anlatan her bir biyografidir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan ve yazarlarının adlarıyla anılan dört incil, Yeni Ahit’in (Ahd-i Cedit/Yeni Antlaşma) ilk dört bölümünü teşkil eder.

    Keza, https://en.wikipedia.org/wiki/Gospel bağlantısında göreceğiniz gibi: A gospel[note 1] is a written account of the life and teaching of Jesus Christ. The term originally means the Christian message itself, but in the 2nd century it came to be used also for the books in which the message was set out.[2]

    Geçen gün bir doktora talebesinin tarafıma ilettiği bağlantı daha da ilginç:

    Gerçek Kâbe Petra’da mı?

    https://www.youtube.com/watch?v=5-4wIAmNxIs

    Konuyu inceledikten sonra çürütebilirseniz (veya doğrulayabilirseniz), bilime ve din tarihine ciddî bir katkıda bulunmuş olacaksınız.

    Selmlar, sevgiler.

    Denis

  4. Zeki Kaya dedi ki:

    Ya Ashab-ı Sefine kardeşim, Allah razı olsun, ne güzel yazmışsın.
    Xweda jı te razi bıbe. Spas gudarem. ☝️

  5. Gülizar dedi ki:

    Allah’ım ne kadar da uzun bir yazı. Okudum okudum birazı kaldı. Başım döndü oruç oruç. İçinde en çok da o Kürt âlim hoşuma gitti. Evet Kürt âlim. Kaleminize sağlık.

    Çok güzel bir emek, okuyun pişman olmazsınız.

  6. Zekeriya Toprak dedi ki:

    Bir analiz ancak bu kadar derinlikli olabilir. Emeğinize sağlık Hocam.

    Sizde Mezopotamya’nın asil damarları mevcuttur.

  7. Sıdkı Zilan dedi ki:

    İbrahim beyin dediği gibi; kadınlar hem erkeği, hem de kadını doğuruyor.

    İbrahim beyin çalışması çok değerli; ilk defa dağınık bilgileri biraraya toplayıp, önemli katkılar da sunarak bu konuyu işledi.

    Ayrıca bu meseleye taraf oldu ve tezini bana göre ispatladı da; müteşekkiriz.

  8. Yılmaz Samioğlu dedi ki:

    İbrahim hocam, bu çalışmalarınız kıymetli, emeğinize sağlık.

    İsmi geçen kadın peygamberlerin hepsi de bir şekilde ‘erkek’ peygamberin ailesinden veya yakınlarından çıkıyor. Peygamberlik iddası olmayan herhangi bir aileden veya çevreden kadın peygamber neden yok?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir