Kesilmiş Bir Kavak Ağacıydı Çocukluğum

 

isediyani

Edebiyatçı – yazar Zafer Çarboğa, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

 

Kesilmiş Bir Kavak Ağacıydı Çocukluğum

Zafer Çarboğa

     Köyümüzün etrafını saran yüksek dağların ardını dünyanın bittiği yer olarak düşündüğüm zamanlar, kesilen ağacın gövdesinde filizlenen her fidanın büyük bir ağaç olacağını düşündüğüm zamanlardı aynı zamanda. Ağacın kesilen gövdesinin de filizlenen onlarca fidanla beraber büyüyeceğine inanırdım, bu yüzden fidanlar arasında kalan boşluğu büyük bir futbol sahası olarak hayal ederdim. Hatta o yoğun filizler arasında saklansam, köydeki ebelerin hepsi biraraya gelse yine de beni bulamazlar diye düşünürdüm. (Bir de o zamanlarda dağların ardında ya Rize olurdu ya da Mersin. Rize’de babam çalışırdı, Mersin’de hiç görmediğim dayılarım otururdu. Çocukluğumun en güzel kentleriydi onlar. İstanbul, İzmir, Ankara; bunlar sıradan şehirlerdi. Bir de sürekli, haberlerde duyduğum için, bu şehirlere karşı biraz soğuk hayaller kurardım. Daha doğrusu hayallerim pek müsaade etmezdi o şehirleri düşünmeme, diyelim.)

     Sonra o kesilmiş ağacın filizleri arasında ot yiyen bir eşeğin beni görünce bütün dişlerini göstererek ve benim dışımda kimsenin o halini görmemesi için büyük bir emek harcayarak sinir bozucu bir şekilde güldüğünü, benim de korkudan bir yere kaçamadığımı, yolun hemen öbür tarafındaki mezarlıktan ölülerin başlarını kaldırarak ağızlarındaki toprağa rağmen şarkı söylediğini, hep bir ağızdan şarkı söylediklerinde ağızlarından çıkan kuru toprağın her tarafı toza buladığını, uzaklarda bir yılanın midesine inmek üzere olan bir kurbağanın son şarkısını söylediğini, babamın ağaçları sulamak için kullandığı küreğinin karanlıkta bir canavar gibi göründüğünü hayal ederdim. Eşeğin gülüşünü hiç silemezdim gözlerimin önünden. Güneş battıktan sonra bizler korkacak bir şeyler arardık; dağların üstündeki kayalıkları köye saldırmak için bekleyen düşmanlar, ineklerin nefes alış verişlerini yerin altından gelen sesler, rüzgârın sesini köyün etrafındaki mağaralardan gelen cinlerin sesi olarak değerlendirirdik. Aramızda bu durumun farkında olan ve cesaretlerini bize göstermek isteyenler de vardı. Babası komşu köyde çobanlık yapan bir arkadaşımız şöyle bir hikâye anlatmıştı biz korkaklara: Babam geceyarısı koyunları uyuturken sürüde bulunan eşek, babamın yanına gelip onun gözlerinin içine bakmaya başlamış, gözleri ışık gibi yanıyormuş tabii, sonra bütün koyunlar da gözlerini babama dikmiş, babam da o esnada tütününü sarıyormuş, eşek gülmeye başlamış, babam sürüyü bırakıp köye gelmiş. Eşeğin gülmesi epey korkutucu gelmişti bana.

     Kesilmiş ağacın başına her geldiğimde, kurduğum hayallerin içine mutlaka girerdi o eşek, simsiyah tüyleri, bembeyaz dişleri ve tuhaf gülüşüyle. Uzun bir süre geceleri çiş yapmak için kalktığımda, evin otuz – kırk metre uzağında olan tuvalete gitmez, uykulu gözlerle eşeğin gülüşünü gözümün önüne getirip korkudan tir tir titrerdim. Annem de her sabah kalktığında kapının eşiğini ıslak görünce başlardı kızmaya. Elbette o eşeği ve gülüşünü anlatmazdım. Anlatsam belki kızardı. Ya da korkularımı, annemden korktuğum için anlatmazdım. Belki de bu korkumun mantıksız olabileceğine gizliden inandığım için anlatmazdım.

     O kesilmiş ağaç, benle sütkardeşimin buluşma yeriydi artık. Misketlerimizi, kibrit kutularının kâğıtlarını, kola kutularının kapaklarını, araba yapmak için bulduğumuz telleri, oyunlarda kullandığımız pürüzsüz taşları, bayramda şeker toplamak için kullanacağımız poşetleri o ağacın etrafındaki uzun otların arasına saklardık. Orada kimsenin bulamayacağından emindik. Oyunlarda bizi yenemeyen arkadaşlarımız, özellikle sütkardeşimi kimse yenemezdi, bir şekilde bunları almaya çalışırlardı. Eve götürdüğümüzde ise ayrıca cezalar yerdik; çünkü bu oyunların çoğu yasaktı bize. Ya ellerimizi çatlatıp kanatırdı ya da pantolonumuzun diz kısmını yırtardı bu oyunların çoğu. Fazladan masraflardı bunlar; vazelin ve yeni bir pantolon yüktü ailemize.

     Sonra bu kesilmiş ağaç, okul dışında ikinci bir eğitim yeri olmuştu bize. Benle sütkardeşim o kadar çok kutsallaştırmıştık ki bu ağacı, belli bir yaşın altındaki her insanı cezbediyordu, özellikle de Van’da okuyan Ali abimizi. Bizden yaşça büyük olmasına rağmen bizimle vakit geçirmekten inanılmaz keyif alırdı. Sanki ellerinden kayıp giden çocukluğunu emanet olarak bize bırakmış da köye her geldiğinde emanetini bizden alıyor, yeniden o büyülü dünyasına giriyor ve orada dinleniyordu. Sanki bizler, onun özlemlerinin vücût bulmuş haliydik. Bizdeki çocukluğu doyasıya yaşıyor, çocuklaştıkça çocuklaşıyordu. Ama bizim de ilk öğretmenimizdi. Bazı dûâlar öğretmişti, bir de İngilizce. Ne kadar İngilizce? Elbette öğrenemiyorduk ama o, bir şeyleri öğrendiğimize bizleri inandırmak için isimlerimizin İngilizce karşılığını öğretmişti; tersten okununca İngilizce oluyordu. Ne de güzel inanmıştık. Hâlâ inanmak isterdim ismimin İngilizce karşılığının tersten okunuşu olduğuna. Kesilmiş ağacın yanında öğrendiğimiz birşey daha vardı; ders esnasında konuşanın kafasına Şeytan osururdu. Bu kokuyu bazen alır, birbirimizin yüzüne bakar daha çok gülerdik.

     O kesilmiş ağacın yanındaki yoldan geçen minibüslerin arkasına takılır, minibüs yavaşladığında ise bir yerine tutunur epey giderdik. Sonra gelip oturduğumuzda minibüsün şehirde neler getirmiş olabileceğini hayâl ederdik. Yağ, şeker, sabun, un, piliç, kola, oyuncaklar, çikolatalar, misketler… Ama hepimiz bilirdik, oyuncak ve çikolata olmazdı. Minibüsün kaldırdığı toz, şehir kokardı. Lastiklerinde erimiş asfaltın izlerini arardık yollarda. Sonra minibüsten bir arkadaşımız iner, kesilmiş ağacın yanına gelir ve başlardı anlatmaya; “Köyümüz gibi değil, bir sürü araba var, bir sürü bakkal yan yana, hepsinde mikasa toplar var, babam bana alacak onlardan, kutu kola içtim, araba asfalt yola girince nasıl hızlandı biliyor musunuz, sanki uçuyordu…” Arkadaşımız şehirden geldiği için birkaç gün boyunca ayrıcalıklı olurdu. Ağacın yanına geldiğinde hepimiz susar, onun konuşmasını beklerdik.

     Bir gün o minibüsün arkasına tutunduğumuzda, şoför bizi farketmiş ve olabildiğince hızlanmıştı. Hızlanınca da biz çok korkmuş ve aşağı bırakmıştık kendimizi. Kendimizi bıraktığımız yer ise bahçesinde köyün en saldırgan köpeklerinin olduğu çobanın eviydi. Köpekler bizi kovalamaya başlamıştı. Nuri ikimizden daha hızlı koşuyordu. Köpekler bizi bırakmış, Nuri’ye saldırıyorlardı. Hızlı koşmanın çok da yararlı olmadığını o zaman kavramıştım. Gel gör ki Nuri, köpekleri kovalamaya başlamış, hepimizi kurtarmıştı. Sonra gelip ağacımızın orada saklanmıştık. Çünkü yaptığımız tehlikeliydi.

     Aradan bir yıl geçince filizlenen fidanların birkaç tanesi ayakta kalmış, diğerleri kuruyup gitmişti. Üstelik kavak ağacının gövdesi hiç de büyümemişti. Bunu bir türlü alamamıştı aklımız. Ama kalbimiz ve çocukluğumuz çok şey biriktirmişti o ağacın filizlenen fidanları arasında; ilk korkularımız, heyecanlarımız, umutlarımız, yoksulluklarımız, çocukça inançlarımız… Çocukluğumuzun o akıl almaz inançlarını, sevinçlerini ve korkularını bir ağacın gövdesi üzerinde büyütmüştük.

     Sonra o ağacı kökünden söktüler. Meğer bahar aylarında herkesin nefes almasını zorlaştıran polenlerin kaynağı, o kavak ağacıymış. Çocukluğumuzun o saf dünyasında ise polenler, birer melek ya da yazın yağan ve kolayca tutuşan kar taneleriydi.

zafercarboga_2009@hotmail.com

     SEDİYANİ HABER

     5 NİSAN 2020

 

534 Total Views 6 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir