Kısa Öykü: “Gregan’da Rehin”

 

isediyani

Edebiyatçı – yazar Ahmet Bozkaplan, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

 

Gregan’da Rehin

Ahmet Bozkaplan

     Huşu içinde öylece duruyorlardı. Hallerinde hiçbir mağrurluk yoktu. Pek kimselerin dönüp bakmayacağı pörsümüş bedenlerini yol kenarında satılığa çıkartan düşkün kadınlar gibiydiler. Gelen geçene sessizce, kendilerini acındırarak, yalvarırcasına bakıyorlardı. Aç, sefil ve çaresizdiler. Üst başları kirli, enseleri güneşte yanmış siyah dut gibi kararmıştı, Yüzlerinde ergen sivilceleri ile gözlerini dikmişlerdi şehrin en işlek caddesine. Caddenin içinden kaldırıma atılmış mikrop gibiydiler, öylece kimsenin bakmadığı cüzzamlı hastalardı sanki. Şaşırmışlardı, bir kalkıp bir oturuyorlardı. Durdukları yer şehrin en büyük camisi olan Saray Camii ile çarşı arasında kalmış daracık alandı. Yan yana dizilmiş birkaç ağaçtan oluşan bu daracık alanı mesken tutmuşlardı. Fazlasıyla düşünceli ve bitkin görünüyorlardı. Dün yedikleri fena kazığın acısını henüz atlatmış değildiler. Her insan hayatında yediği en büyük kazık vardır ya bu yedikleri de onlardan biriydi.

     Hamallığa yeltenmenin ilk haftasını geride bırakmışlardı. Bağda, bahçede çalışıp didinmiş üç beş kuruşu cebe indirmişlerdi. Hamal meydanı diğer ismiyle bit meydanında ilk defa böyle bir olay yaşanıyordu. Esrarengiz, havalı, şık bir adam meydana gelivermişti. “Bana çalışacak pek çok işçi lazım” demiş, meydanda ne kadar hamal varsa hepsini alıp götürmüştü. İş bulan hamallar memnundu, birkaç yevmiye daha indireceklerdi cebe. Adam aldı tüm hamalları. Götürdü şehir dışına, bayağı uzak bir yere. Söylediği gibi iş kolaydı, daha doğrusu ustalık, kalfalık gerektirmeyecek kadar basitti. Tüm körlere topallara merhem olacak işlerdendi. Bir tarla başında durdular. Tarlada irili ufaklı ne kadar taş varsa hepsini temizleyeceklerdi. Toprağı bulgur gibi elekten geçireceklerdi. Burası yaman topraktı. Ucu bucu görünmüyordu. Kıraç, çift girmemiş yaban bir toprak parçasıydı. Hamal adama çene çalmak yakışmazdı zaten. Tez vakit koyuldular işe. Kimisi ufak kimisi ağır taşları omzuna, göğsüne, karın üstüne aldı; tarlayı tıraşlamaya başladılar. Tarlanın karnını deşeleyip durdular. Etraf kuraktı, ne bir su kaynağı ne de dinlenecek bir gölgelik alanı vardı. Çöl toprağından tek farkı su aygırı renginde koca koca taş yığının olmasıydı. Ekmek uğruna çoluk çocuğunun kursağı için çalışıp durdular. Tarla gittikçe traş oluyor, toprağın esmer, nemli yüzü yüzeye çıkıyordu.

     Patron rahat adama benziyordu. Hamallara hay hey diyen tiplerden değildi. Ondan müsaade istenmeden rahatça tarla başında dinlenir, tütünü sarar, şakalaşırlardı. Çantaları tarlanın başında kamyonun gölgesine serilmişti. Öğleye doğru yorgunlukları kat be kat artmıştı. Taşlar gittikçe güneş altında kızarıyordu. Terlenen hamallara su taşıyan patron ve onun sadık arkadaşının neşeli, vurdumduymaz halleri dikkatlerden kaçmıyordu. Patron öğle yemeği için sorulan tüm soruları da cevapsız bırakıyordu. Zaman ilerliyor, güneş kuyuda sarkan yılan başı gibi tam tepedeydi. Gözü sürekli öğle paydosunda olan tembel hamal sürekli aracı gözetliyordu. Bu dağ başında yemeğin aracın içinde bir yerlerde olduğunu, patronun hazırlık yaptığının düşünüyordu. Her taşı indirip kaldırdığında aracı dikizliyordu. Araç birden ortadan kayboluvermişti. Eşyalarda ortalıkta görünmüyordu. Yılan ısırmışçasına bağırdı! Çantalar çalındı diye. Taşlar ellerinde kalıvermişti. Yorgun, bitkindiler. Ne koşacak halleri kalmıştı; ne de koşsalar bile yetişecek durumdaydılar. Vurdumduymaz patron ve arkadaşı hamallara ait çanta vs. ne varsa hepsini kamyon kasasına yükleyip son gaz tozu dumana katmıştı. Halleri bayağı hazindi. Elazığ’ın kavurucu güneşinin altında beş parasız düştüler yola. Kazıklanmış, ciğerlerinden vurulmuşlardı adeta. Üçer beşer yollara düştüler, birer berduş gibi otostop çektiler. Daha önce kazandıkları paraları da çalınan çantalarla beraber buhar olup uçmuştu.

     Başına gelen dünkü olayın şokunu hâlâ atlatmış değildiler. Acınacak halde olmalarının bir sebebi de buydu. Hamal meydanının en genç elemanıydılar. Neyse ki evde ekmek bekleyenleri yoktu. Beş parasız, tuzsuz, çorbasız kalmışlardı. Uyuz köpekler gibi çarşının merkezinde kaşınıp duruyorlardı. İnsan sıfatı taşımasalardı, görüntü kirliliği suçundan çoktan alınıp götürülmüşlerdi. Ayağı zincire bağlı vaşak hayvanı gibi daracık alanda dolanıp duruyorlardı. Yanıbaşlarındaki Saray Camii’nin önündeki çeşmeye gider, yağlı kuzu ciğeri yemiş gibi ha bire su içer, kafalarını serinletirlerdi. Su içe içe karınları davul gibi şişmişti.

     İnsana bir defa uyuzluk bulaşmayıversin, nereye giderse gitsinler şansları yaver gitmiyordu. Oturdukları yerden de oldular. Oturdukları daracık yeşil alan belediye görevlilerince sulanınca ayakta kaldılar. Ne de olsa park alanıydı burası; hamallara tahsil edilmiş resmî bir yer değildi. Hamalların birçoğu çarşıya kalabalığa karıştı, iki arkadaş ise bir müddet ayakta bekledi. Sıcağın altında ayakta duracak halleri kalmamıştı. Özellikle Serhat’ın başı fena dönüyor, gözleri kararıyordu. Dinlenmek için en yakın noktaya, caminin pırıl pırıl parlayan mermer merdivenlerine çıktı. Gidebileceği en iyi yer burasıydı. Merdivenler enine  ve boyuna bayağı yer kaplıyordu. “Belki de burada biraz dinlenip kestirebilirim” diye düşündü. “Ne de olsa Tanrı’nın evi, tüm insanlara açık kapıdır” dedi. Hem giriş kapısının uzağında, merdivende dinlenecekti. Bunun kime ne zararı olacaktı? Sütbeyazı merdivenlere kutu gibi yerleşti. Ayakkabını çıkarttı; kafasının altına koydu. Siyah lastik ayakkabıları leş gibi kokuyordu. Dert etmedi, sağ eliyle de yüzüne gölge yaptı, gözlerini kapattı. Devenin sırtına yük bırakacak kadar zaman geçmişti. Birinin baldırlarını, çıplak ayaklarını tekmelediğini hissetti. Tekmeler canını acıtacak kadar sert değildi. Uyandı, karşısında nûr yüzlü, iri cüsseli, elinde som yeşil doksan dokuzluk tespihli yaşlı bir adam duruyordu. Tespihi eline aldığı kollunu sallar, “Haydi kro haydi burası babanın yeri değil, döşeğini başka yere ser” diyordu. Yaşlıya tepki vermedi; vermek istemedi, ağırdan alıp kalktı. Azıcık dinlenince duygu düşünce karmaşasına girdi. Yaşlı adama biraz da  acınarak baktı, yüzünü ekşiterek. Yaşlının dîndar oluşu, üstüne bir ayağının çukurda olması da hiç fayda sağlamamıştı. En üst basamağa çıkan yaşlı adam arada bir arkasına bakar, “Haydi kro ne uyuşuk uyuşuk davranırsın” diye kendisini ikaz ediyordu. Yaşlı adam, Tanrı’nın evine misafir olana kapı kolunu çevirinceye kadar mırıldanıp durdu. Sonra günâh çıkartmak, af dilemek için ayakkabılarını çıkarttı; caminin ihtişamlı kapısında en güzel, en kısa dûâlarını okuyup camiye girdi. Artık arınmaya hazır, huzur içinde meleklere seslenebilirdi.

     Arkadaşı bıraktığı yerdeydi; kaldırıma mıhlanmış, hâlâ da gelen gideni gözetliyordu. Arkadaşının ismi Şerif’ti, Şero diyordu ona. İkisi yan yana hiç konuşmadan gelen geçene dilenci gibi bakmaya devam ettiler. Gün içinde o kadar çok gelen geçene baktılar ki zamanla seçici olmaya başladılar. Arık sadece genç ve güzel bayanları dikizliyorlardı. Bunu çabucak farkediyorlardı. Elazığ muhafazakâr şehir olmasına rağmen açık seçik olanı da az değildi. İkisi de bu tarz kadınları daha çok kasabada kalabalık aile ortamında izlediği filmlerde görmüşlerdi. Bu açık seçik kadınların böyle tezgâhlarda bir şeyler almalarına şaşırıyorlardı. Bu kadınların da tıpkı kendileri gibi yiyip içtiklerine ilk defa şahit oluyorlardı. O aç sefil halde iken bile kadınların hiçbir vücût hatlarını kaçırmıyorlardı. Belki de ergenliğe yeni girdiklerinden dolayı abartıyorlardı.

     Gün boyu tembel hayvanlar gibi miskin miskin oturdular. İşçi almak için meydana pekçok adam uğruyordu. Bu adamların ağzında hazır sarılmış sigara, kurbanlık koyun seçer gibi hamallara bakıyorlardı. Kafalarını, omuzlarını sağa sola çevirip arkalarda daha iyi hamal var mı diye adam seçiyorlardı. Meydanda en çok talep gören hamallar iriyarı ve aptal olanlardı. İşverenler bu hamallara bayılıyordu. Bundan iyisi ne olabilir ki? Bu iki arkadaşın ise henüz sakalları jilet görmemişti, kasları da yoktu. Kimsenin dikkatini çekmiyor, kimse onlara iş vermiyordu. İnsanlar niye bu çelimsizlere iş verip başını ağrıtsınlar ki? Belki biraz ahmak olabilirlerdi, o da hayatları boyunca kasabadan ilk defa dışarı çıkmış olmalarından kaynaklıydı. Evet maalesef dikkat çekmiyorlardı. Hamal bile olsa dış görünüm önemlidir. Karınları doymasa da beklemekte, direnmekte kararlıydılar, bu bile onlar için bir onurdu, çalmayı çırpmayı bir an olsun akıllarından geçirmediler.

     Beklemeye devam ettiler. Evden kaçtıkları günden bugüne ikisinin sütbeyazı gömleklerinin yaka kısımları mide bulandırıyordu, çok kirlenmişti. Şero’nun  gömleği ise uzun boynu sayesinde daha az kirlenmişti. Nedense boyu uzadıkça burnu da uzamıştı, hem de abartılı derecede. İnce, uzun, orantısız burnundan dolayı özgüveni tükenmişti. Hayatı alt üst olmuştu Şero’nun. İnsanlarla hatta en yakın arkadaşıyla bile konuşurken burnunu saklıyordu. Ayıplı şeyler gören iffet sahibi kadınlar gibi. Burnunu, yeni doğmuş tay tüyüne benzeyen bıyıklarını avuç içiyle saklıyordu. Konuşurken ne dediği pek anlaşılmıyordu. Bundan dolayı Serhat onun sözcüsü olmuştu. O haliyle bile bazen bıyık altı gülmeyi ihmal etmiyordu. Serhat ise insanlarla dalga geçmeyi seviyordu. Şero’nun utangaçlığından faydalanıp ona ağalık etmenin derdindeydi. Kıvırcık sarı saçları yer yer dalgalıydı. Saçları cansız, bakımsız, tıpkı yabanî koyunun yününe benziyordu.

     Eğer böyle giderse şehrin çöplerinde yiyecek toplayacaklardı. Kimsenin bunları hamal sınıfına koyacağı yoktu. Serhat’ın aklına tam da hamala yakışır bir fikir gelmişti. Evet yetişkin, rahat iş bulan hamallarla anlaşacaktı. Tez zaman kabala işi bulan hamallara gittiler. Onların kabala aldıkları işlere yardım edecek, kazanacakları cüzi bir miktarla çay, çorba içeceklerdi. Tabi ki bu teklif kabala iş alan hamalların da işine yarıyordu. Onlar da aldıkları ilk işi bu gençlere devredip ikinci bir iş bile yapabilirdiler, bir nevi patron olabilirlerdi. Akşama doğru yetişkin hamallar sayesinde birkaç yerde moloz yığını, kıştan kalma kömür torbalarını taşıyıp durdular. Akşamları da Elazığ’ın sebze haline gidip kasa taşıdılar. Kasa taşırken diplere düşmüş, bozulmuş pekçok sebzeyi, meyveyi karanlıktan yararlanarak mideye indiriyorlardı. Bu atıştırmalarla yetinmediler. Paylarına düşen parayı alıp doğruca Saray Camii’ne yakın bölgeye gittiler. Etrafta onca lokanta olmasına rağmen her ne hikmetse illa ki bit meydanının orda kendilerini rahat hissediyorlardı. Adeta hamal meydanını zimmetlerine geçirmişlerdi. Ya da kendilerini meydana zimmetlemişlerdi. Akşamın karanlığında in cin bile evine çekilmiş, meydan bomboş olmasına rağmen gene de burada olmak onlara güven veriyordu. Caminin az uzağında rastgele bir lokantaya geçtiler. Hiç menüye bakmadan, çorba istediler. Garsonun gözleri fıldır fıldırdı, bayağı uyanıktı. Adamın kılığına bakarak değerini ölçer, ona göre ekmek sepetini doldururdu. Tez zamanda değerleri ölçülmüş, ekmek sepeti ağzına kadar doldurulmuştu. Lokantanın kasvetli bir havası vardı, sanki her yer bozuk limon kokuyordu, buna rağmen kalabalıktı. Çatalın, kaşığın sesi kesilmiyordu. Garsonun bakacağı, ilgileneceği en son kişilerdi artık. İki arkadaş iki tas çorbayla koca ekmek sepetlerini devirdiler. Bu görülmemiş şeydi. Çöl yutan gizli yarıklar gibiydiler, mideleri buğday öğen taş değirmenine dönmüştü. Yedikleri ekmeğin yanında içtikleri çorbanın değeri hiç kalmamıştı. Kalkar ayak ekmek sepetinin dibinde kalmış ekmekleri de ceplerine sıkıştırdılar.

     Karanlık çökünce doğruca bir otele gittiler. Hamallar arasında en çok konuşulan mekânlardan biriydi bu otel. Adeta efsaneydi, kutsal bir mekândı. O derece uygundu, daha doğrusu fakirin döşeğiydi. Gerçekte otele benzeyen pek bir yanı yoktu. Onu kutsayan, ona otel dedirten, ucuzluğuydu. Ahır gibi kokması, hiçbir öğün yemek verilmeyişi, duş kabininin olmayışı başlıca özellikleriydi. En alt gelir düzeyine sahip hatta toplumun genel gelir düzeyinin içine bile alınmayan insanların uğrak yeriydi. Bu odalar, ranzalar fakirin eviydi, fakiri kollardı, onları sokaklarda yalnız bırakmazdı. Daha otel kapısına girer girmez ter kokusu şamar gibi yüzlerine vurmuştu. Öyle “şu oda benim, bu oda senin, buraya geçin” diye bir adet de yoktu. Boş odayı, ranzayı bulan kendini yere atıveriyordu. Odalar kir toz içinde, nevresimler yağ bağlanmıştı. İçerisi kime ait olduğu bilinmeyen valizlerle, kedi leşi gibi kokan ayakkabılarla dolup taşmıştı. Her yer felâket kokuyordu. Hamallar elinde sabun, lif, sırtlarında nemli, kokuşmuş  havlularla tuvalete girer çıkarlardı. Evet, duş tuvaletlerde alınıyordu. Otel sahibi de buna göz yumuyordu. Tuvalet ve banyo kokusu iç içe geçti mi bu koku adamı bitiriyordu, sersem ediyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde iki arkadaş sırayla duş aldılar. Kapı ağzında birbirinin nöbetini tutarak.

     Odalarına geçtiler. Bunun rahatlığını yaşıyorlardı. Odadaki yetişkinler geç saatlere kadar sigara içip, iş güçle ilgili komik anılar anlatıyorlardı. İçlerinden biri şöyle diyordu: “Geçenlerde iş sahibi benden havuzu temizlememi istedi. Bostan havuzuydu bu. Havuzun içi koca taşlarla, toprakla dolmuştu. İlkin helalinden çalıştım, çabaladım. Baktım olacağı yok, taşlar beton gibi yere mıhlanmış. Akşama doğru iş teslim zamanı, ev sahibi gelince başladım kürekle suyu bulandırmaya. Koca havuz bataklık suyuna dönmüştü. Dibi görünmediği için  temizlenip temizlenmediği anlaşılmıyordu. Adam şöyle bir baktı, kafasını salladı, ‘Anlaşılan bayağı iş çıkartmışsın’ dedi. Teşekkür etti, paramı verdi. Paramı bile sayamadan apar topar uzaklaştım” dedi. Hamallar buna benzer hikâyeleri anlatıp duruyorlardı. Anlatılan tüm hikâyelerde kahraman olurlardı. Bu hikâyeler onlara iyi geliyordu, yaşadıkları sefil şartları azıcık da olsa unutturuyordu. Tütün tabakalarıyla uzun zaman geçirip yanlarında çalıştıkları patronları, taşra ağalarını nasıl kandırdıklarını gururla anlatır, yırtınıncaya kadar gülerlerdi. Kazandıkları parayla alacakları keçi, koyun çiftinin hesabını yapıyorlardı.

     Bu ucuz hikâyelere dahil olmak istemeyen iki arkadaş sırt sırta verip aynı ranzayı paylaştılar. Ranzaları pencerenin kenarındaydı, içerdeki ter kokusu çıksın diye pencere açık bırakılmıştı. Hava gittikçe soğuyordu. Kokuşmuş battaniyeleri en fazla göğüslerine kadar çekebildiler. Hikâye anlatıcıları yani hamalların sesleri kesilmiş, yorgun bitkin halde uzanmışlardı. Otelin etrafında sessizlik hakimdi. Ölüm uykusuna dalar gibi kirpikleri sıkarcasına uykuya daldılar. Sabah hamalların görgüsüz tavırlarıyla, küfürleriyle uyandılar. Doğruca halk arasında bit meydanı, hamalların hamal meydanı dedikleri yere gittiler. Durumu iyi olanlar çaya, çorbaya giderken bu iki arkadaş ise sabahın serinliğinde meydana çöküp ayak serdiler. Öğleye kadar sürdü bekleyişleri. Onca hamal iş bulmuş, işten dönmüştü, meydana tekrar iş bulmak için araçlardan inenler bile vardı. Bu durum onların sinirlerini geriyordu, canları iyice sıkılmıştı. Sabahtan beri yüzlerine bakan, “Sen hamalsın beni takip et” diyen olmamıştı. Elbet bu küskünlük çok sürmedi, sürmemeliydi de. Kör malın kör alıcısı olur derler ya, öyle. Onca kişi arasında nihayet birilerince seçilmişlerdi.

     Oysa ki adam saf birine de benzemiyordu. Adamın yüzü bayağı asıktı. Sanki yüzüne çekilen deri yüzüne dar geliyordu. Kırklı yaşlarda, kaşları kuş kanadı gibi bitişikti. Atik, bol elbiseler içinde göründüğü kadarıyla da kaslı bir adamdı. Saçı sazlıklar gibi sert ve sığdı. Acıma, merhamet duygusu yüzüne uğramamış gibi gergindi. Nasıl olur da o kadar işin ehli hamal içinde bula bula bu iki ergeni işaret etmişti. Adamın işaret etmesiyle sahibine koşan enikler gibi kalabalığı bıçak gibi yararak adamın arkasından gittiler. Adamla hiç pazarlık yapmadan, iş güçten konuşmadan öylece adamı takip ettiler. Yarım kasalı, söğüt yeşili kamyona kadar takipleri sürdü. Adam durdu, konuştu.

     ‑ Ne iş yaparsınız krolar? dedi. Adam konuşurken dudaklarını hızlıca oynatıyordu.

     ‑ Her işi yaparız, ne desen biz yaparız abi, dedi Serhat.

     – İyi o zaman, haydi kamyona atlayınız, dedi.

     Kamyonda yolcu koltuğunda iki kişilik boş yer olmasına rağmen onlara kamyon kasasına geçmelerini işaret etti. Kasanın içinde ağzı açık birkaç çuval zıbıl vardı. Taze zıbıldı bu, kokusundan anladılar. Şero mutluluktan ilk defa elini burnundan çekmiş, zafer kazanmış gibi sırıtıyordu. Kasaya tutunup tenlerini serin rüzgârı çarptılar. Ne iş yapacağını, ne kadar alacaklarını, nereye gidecekleri hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Umurlarında da değildi. Meydanda onca bekleyişleri canlarına öyle tak etmiş olmalı ki körkütük bir savaşa bile gidebilirlerdi. Ama artık durum değişmişti, iyi kötü çalışacakları bir işleri olacaktı. Kadim Elazığ şehrine, cadde başındaki insanlara kibir dolu gözlerle bakıyorlardı. Artık ondördünde yetişkin sınıfına dahil olmuş, emekçi kesilmiş, işe gidiyorlardı. Kibirleri, kıs kıs gülmeleri, hava atmaları bundandı. Rüzgârda balon gibi şişen yanakları, direk gibi yan yatmış göze batan kirpikleri, uçmaya niyetli üstündeki gömlekleriyle musmutlu kuzeye doğru yol aldılar. Şimdiye kadar içlerinde hep evden kaçtıklarına dair dile getirmedikleri pişmanlıkları vardı; ama artık değildiler. Para kazanacaklardı, belki de ailelerine bakacak, hatta bunun için okulu bile bırakabilirlerdi. Okuldan pek birşey anladıkları da yoktu. Özellikle Serhat dördüncü sınıfı devamsızlıktan tekrara kalmış, ortaokulda da dersleri çok kötüydü. Şero’yu merak ettiyseniz onun da Serhat’ten eksik kalan yanı yoktu.

     Günlerdir yaşadıkları karamsarlık bitmişti. İşi, sigortası yerinde iki beyefendi gibi bit meydanından alınmış işe gidiyorlardı. Yol uzadıkça uzamıştı. Şu köy bu köy derken merakları gözlerini yormuştu. Kim bilir belki de yol uzamamıştı. İnsanın nereye gideceğini bilmediği tüm yollar hep uzak geldiği gibi. Dağlık alanları, ormanları, köprüleri aşıyorlardı. Apayrı bir coğrafyası vardı buranın. Memleketi Ergani’nin güneybatısında, Karacadağ’ın soğumuş lavlarına yakın kasabada ancak koca bir mahalleye yetecek bir dut ağacı düşerdi. İçlerinde “Burada ne çok ağaç var, kimin bunlar?” diye kafa yoruyorlardı. Zıbıl kokan kamyon kasasından sıkıldılar, demirlere yaslanıp oturdular. Kamyon yavaşlamaya başladı. Keban Barajı’nın kıyısında kocaman feribotla karşıya geçeceklerdi. Şaşkındılar. Hayatlarında ilk defa feribot görmüş, ilk defa baraj üstünde geçeceklerdi. Duyguları, fukaralıkları gibi saf ve tarifsizdi. Manzara karşısında gereğinden fazla çocuklaştılar. Şero, “Kro iyi ki kaçmışız, baksana burası İstanbul Boğazı’na benziyor” diyordu. Toprak ana gibi onlarca aracı sırtlayan feribotla karşıya geçtiler. Mavi zeminli tabelada beyaz renkte “Tunceli ili Pertek ilçesi” yazılıydı. Tarih dersini seven Serhat, Tunceli ismini pekçok defa ders kitaplarında duymuştu. Pertek ilçesine vardılar. Az ötede eskimiş tahta tabelada “Gregan Deresi’ne gider” yazıyordu. İlçe küçüktü, havası temiz, yemyeşil bir yerdi. İlçeyi ortadan makas gibi ikiye bölen uzun bir caddesi vardı.

     Dağlık arazide bir saat ilerlediler. Sanki değerli madenlerin peşinde koşan maceraya atılmış avcılar gibiydiler. İlginç arazileri, dağları, yamaç sırtlarını, vadi boylarını, yasaklı mayınlı bölgeleri, yollarda sıkı denetimleri hepsini geride bıraktılar. Yorgun, bitkin, biraz da endişeliydiler. “Bu ne bitmek bilmez bir yer böyle” diyorlardı. Araç yılan sırtı gibi tepeden gazlayınca tepenin  yamacına sokulmuş  çiftliği gördüler. Burası kırmızı kiremitli, yan yana dizili ev, ahır ve samanlıktan ibaretti. Çiftliğin dışında etrafta yaşama dair iz yoktu. Evin arkasında yalnız kalmış havuzlu küçük bir bahçe vardı. Bahçenin içinde yeni sırt verilmiş birkaç zerzevat sırası vardı. Bu koca alanın ormanların tahrip edilmesiyle zoraki tarıma açıldığı anlaşılıyordu. Yüksek dağların ardına saklanan güneş ışınları kırmızı kiremitleri ısıtmaya devam ediyordu. Ağırdan alan güneş günbatımı pembesi rengini çekmek üzereydi. Çiftlik alanında dinginlik vardı, burası sanki ölü rûhlara emanet edilmişti. Tavuğun, ineğin bile sesi soluğu çıkmıyordu. Kamyona kontak vuruldu. Adam biraz zorlanarak boğazını temizledi; ardından anlamsızca balgamına baktı, kapıyı sertçe kapattı. Eşi ve kızı da balkona çıkmıştı. İki arkadaş araçtan atladılar. Halsiz, yorgun, konuşmayacak haldeydiler. Adamın işaret ettiği çiftliğin yanındaki römorka çıktılar. Şaşırdılar buna. Oysa ki adamın evinde ya da başka bir yerde ağırlanacağını düşünmüşlerdi. Adam eve gidince eşi ve kızı apar topar içeriye geçtiler. Adamdan çokça çekindikleri belliydi. Hele kızı adam merdivene varmadan içeriyi boylamıştı.

     İki arkadaş römorka geçip oturdular. Römorkun içine daha önce bırakılmış birkaç eşya parçası vardı. Ağzına kadar doldurulmuş, suyu gayzer gibi ısınmış bir göğüm, yere serilmiş eskimiş yırtık bir halı vardı. Başları ağrıyordu, karınları acıkmıştı. Sersem haldeydiler. İkisinin de tuvalet ihtiyacı vardı. Etrafı kolaçan ediyorlardı. Tuvalet ihtiyaçlarını giderebileceği pekçok tenhalık vardı. Römorktan ineceklerken adam beliriverdi, yüzü asık, elinde tepsi vardı. Zincire bağlı ve üç metre yakınına yaklaşılmayan tehlikeli köpeklere kemik atar gibi tepsiyi römorka bıraktı. “Çalışma boyunca bu römorka kalacaksınız” dedi. Konuşmadan tasarruf edenlerdendi; kısa ve net konuşuyordu. Konuşmasına her ne olmuşsa, sebebi kesin bu yabanî hayattı. Adamla henüz iş şartlarını konuşacak halde değildiler. Tepsinin başına yığıldılar. Kabaca dilimlenmiş domatesleri, çökelek ve zeytinleri bir çırpıda temizleyiverdiler. Sofradakileri etraflıca sünnetleyip sırayla göğümü kafaya diktiler. Mideleri doyunca akıllandılar, adamakıllı olan bitenleri sorgulamaya başladılar. Elinde kürek ahırdan çıkan adama seslendi Serhat:

     ‑ Burada ne iş yapacağız? Bize ne yapacağımızı söyleyemedin, dedi.

     ‑ Hamallın iş sorduğu nerde görülmüş, dedi.

     Sonra eliyle az uzakta, yaklaşık yüz dönümlük biçilmiş arpa tarlasını işaret ederek, “Görmez misiniz?” dedi. Sonra ses tonunu azıcık yumuşatarak konuşmaya başladı. Tarlada küçük yığınlar haline getirilmiş arpayı römorka yükleyip samanlığa çekeceğiz, sonra şu gördüğünüz ağzı samanlıkta olan patoza vuracağız. Adam konuştukça ikilinin nefesi kesiliyordu. Ergen, kaba sesiyle “Ne yani bu işi mi yapacağız?” dedi Serhat. “Biz zaten koyundan, keçiden, bağ bostan işinden kaçtık da geldik gurbete” dedi. Adam gerildi.

     ‑ Sizi puşt herifler sizi, siz değil miydiniz ‘biz her bi boktan anlarız, çalışırız’ diye? Sonra yavru enikler gibi beni takip etmediniz mi?..

     Adamın her bir sözü tokat gibiydi. Neye uğradıklarına şaşırdılar. Ne geri dönecek imkânları vardı; ne de başka alternatifleri. “Kürd’ün aklı hep sonra başa gelir” sözü misali, eşeğe ters bindiklerini yeni yeni anlamışlardı. İş işten geçmişti, didişmenin vakti değildi, sancı veren hastalığa razı gelmek zorundaydılar. Sabah erkenden annelerinden yiyecek bekleyen, ağızlarını yırtarcasına açan yavru serçelerden daha erken uyandırıldılar.

     Adam tarlada canlarını okuyordu, susmak nedir bilmiyor, konuştukça konuşmasına yeni şeyler ekleyip duruyordu. Oysa ilk başlarında çok sessiz gibi gelen bu adam sözkonusu malı mülkü olunca bülbül bile yanında lâl kalırdı. “Yığınların altında arpa bıraktınız, yabayı doğru kaldır, başakları bu tarafa çevir, haydi patoza atın, çabuk olun su yakmıyorum, mazot yakıyorum”, daha neler neler diyordu. Asla iş beğenmezdi. Sadece çenesi değil, kasları da çalışıyordu. Güçlü, kuvvetli bir adamdı. Akşama kadar tarla çiftlik arası mekik dokudular. Daha ilk günde üst başları, özellikle enseleri, boyunları arpa kılçıklarıyla kızarmıştı. Terden pişik olmuş yavru ördek gibi adım atıyorlardı. Ergen duyguları olmasaydı çoktan ağlayıp sızlamışlardı. Kendi tabirleriyle tam bir belanın içine düşmüşlerdi. Tarifi olmayan, sözcüklerin betimlemede yetersiz kaldığı vahim bir haldeydiler. Tüm bunlar ani, hızlıca gelişmişti, henüz alacak yevmiyeden bile habersizdiler. Hamallık statüleri gitmiş, yerine kölelik ünvanını almışlardı. Günün üç öğünü hep aynı yemeğe otururdular. Kabaca dilimlenmiş domatesler, çökelek ve zeytinden başka gördükleri yoktu. Çok nadiren de olsa evde ekşimiş ayranı önlerine bırakıyorlardı. Soğuk suya hasrettiler, güneş altında bekletilen göğüm suyuyla rahatlıkla bir ölünün bedeni yıkanır, kefenlenirdi. Soğuk su istemek fayda etmiyordu; adam cimrinin tekiydi.

     Adamın tavırları gün geçtikçe sertleşiyordu, ismini bile söylemiyordu. Zamanla adamın şizofrenik derecede kıskançlığı tutmuştu. İçi fesat deryasıydı. Hamalları asla evinin yakınına sokmazdı. Sebebi de kiloların altında büküle büküle yürüyen hanımı ve güzel kızıydı. Kızın çiftlik hayatından çok sıkılmış olduğu belliydi. Resmen hapis hayatını yaşıyordu. Ondaki gözler çoktandır erkek görmemiş olacak ki fıstık kabuğunun deliğinden bile bakmaktan geri kalmazdı. Sık sık balkona gider, bir şeyler alır bırakırdı. Sırf römorkta kalan şu sefillere bakmak için tüm bunları yapardı. Kimbilir belki de her sene yaz aylarında çiftliğe gelen tüm erkeklere böyle yapardı. Bu mevsim onun erkekleri göreceği mevsimdi, tıpkı kediler gibi. Bu sene şansına bu iki çelimsiz, bakımsız ergen düşmüştü. Kız bunlara bakmaya razıydı; yapacak birşey yoktu. Yalnız ikisinin yaşadığı şartlar kızın yaşadığı şartlarla aynı değildi. Kıza arzu besleyecek halde değildiler. İsteseler de buna bir yığın engel çıkardı. Bunun başında boş mideleri geliyordu. Mide, insan bedeninin çilekeş organı. Kişi onu doyurmadığı sürece hiçbir  varoluşun derinliğine ulaşamaz, haz alamaz, estetik hayâller kuramaz. Mide terbiye edilmesi en zor yırtıcılardan. Yarı aç yarı tok şekilde, yorgun ve bitkindiler. Adamın tombul eşi adama göre daha bir insancıldı. Tanrı korkusu yüreğine serpilmişti. Kocası hamallara yemek taşırken hep arkasından seslenir durmasını isterdi, “Müsaade ver ki şu tabağı da bırakayım” derdi. Adam her seferinde kadını duymamış gibi davranır, dişlerini kilitler, içten içe bazen de yüksek sesle kadına söverdi. Adam eskilerin adamıydı; “Atın arpası eksik olmalı ki at şâhlanmasın” diyenlerdendi. Yoksa sonrada dizginleri ele elmanın zor olacağını biliyordu.

     İlk on gün gittikçe zayıflayan bedenleri, artan kirleri dışında  çiftlik hayatında bir değişiklik yaşanmadı. Özellikle arpa sapları, kılçıklar, toz insanı fena kaşındırıyordu. İki arkadaş, öyle ki yabaya koydukları yığın altında adım atamayacak hale gelmişlerdi. Artık pes etmişlerdi. Destek Şero’dan, barikatı kurmak Serhat’e kalmıştı. İlk isyanları değildi bu. Yabayı attılar, traktörün gölgesine çekilip “Buraya kadar, başlarız sapına samanına” dediler. Ağızbirliği yapıp “Ne işin ne de tarlan biter” dediler. İlkbaharda eriyen karlarla beslenen her gün iyice gürleşen çağlayanlar gibi isyan ateşini gürleştirdiler. Dikildiler adamın karşısına, “Ver yevmiyeyi, gideceğiz” dediler. Adam ilkin cılız ergenleri anlamaya çalıştı, sonra gözü kan çanağına döndü. “Malımı bu halde bırakıp nereye gideceksiniz, sizi bırakır mıyım ben, krolar sizi?” diyordu. Adamla başa gelmek imkânsızdı. Adamın bir sorusuna cevap yetiştirene kadar adam bir ton laf edip duruyordu. “Kavga dilinde  eşitlik olmaz” derler. İnatları tuttu, “yevmiyemiz” dediler de başka birşey demediler. Adam traktöre koştu, sandığı açtı. Aldı ondörtlüyü, üstlerine üstlerine yürüdü. Şakası yoktu; malı için çil tavuk gibi adamı ezer geçerdi. Bunu yapmakta asla sakınca görmezdi. Konuşurken ağzında tükürük balonları uçuyordu. İkisini römorkun lastiklerine yapıştırdı. Bir elinde silah diğer eline de yaba, “kuşlar bile cesedinizi bulmaz” diye tehdit ediyordu. Başarılı geçen ilk kaçış isyanlarından sonra ikinci isyan başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ortada sadece cılız bir kahramanlık kalmıştı.

     Aralarına düşmanlık girivermişti. Eskisi gibi pek konuşmaz oldular. Adam güvenmedi, her ihtimale karşı kaçarlar diye önlem aldı. Akşam üzeri Elazığ’a bit meydanına gidip iki hamal daha getirdi. Mahsül yerde kalmasın dedi. Gene olmadı, gelen hamallar daha ilk günde pes ettiler. Şartları, yevmiyeyi az buldular. Yetişkin oldukları için korkmadan resti çekip gittiler. İlk gün onlarla tanışma imkânı bulmuşlardı. Sarı tenli olanın ismi Osman’dı. Diğeri esmer, uzun boyluydu. İsmi Salim’di, arkadaşı ona Salo diyordu.İ kisi de soğuk duruyorlardı, adamın ergenlere çektirdiğini görüyorlardı buna rağmen iki çift laf etmekten acizdiler. Yakınlık göstermekten korkuyor gibiydiler ya da tüm hamalların rûhlarına sinmiş olan soğukluk, aşağılık kompleksi bunlara da nüfûz etmişti.

     Geleli on gün olmuştu, hâlâ duş almış değildiler. Etrafı korunaklı, Alman telleriyle çevrili havuzlu bahçeye göz diktiler. Ne olacaksa olsundu. Gecenin lastik karanlığında zor bela bahçeye girdiler. Suyun sesini dinlediler, havuz başında durdular. Korka korka ayaklarını havuza bıraktılar, bostan yeni sulandığı için havuzun içi ancak yarıya kadar suyla doluydu. Karanlığın korkusundan üst başlarını çıkartmadan suyun içinde oturdular. Bedenlerini iyice ovaladılar. Kir çıkmasına çıkıyordu ama kir çıktıkça bedenleri daha çok kaşınıyordu. Deli gibi kaşınıyorlardı, pes etmeden oralarını, buralarını ovaladılar. Çok kalmadan çıktılar. Koyu karanlıkta sallanan ağaç dallarını tutular, ellerine ne geçtiyse erik, elma… Römorka taşıdılar. Çaldıklarını kardeş sofrasına bağdaş kurup araya bıraktılar hiç biri yenilecek halde değildi, acıydı; sadece kelek karpuzu yediler.

     12. gün de tekrar işi bırakmaya karar verdiler. Adam bu sefer ilkine göre daha az tepki vermişti. Hatta buyur etti, “Hemen şimdi”, yolu işaret etti, “Ne bekliyorsunuz, gidin” dedi. Gitmeye koyuldular, jest olarak yevmiye falan istemeden yabayı bıraktılar. Birkaç adım uzaklaştılar da. Adam seslendi, “İyice düşünün” dedi. “Bilmenizi isterim ki jandarmaya haber salarım, ‘Çiftliğimin orda devrim isteyen eli silahlı gençler var’ derim, ‘Bana devrim deyip dururlar efendim’ derim, ‘Düşmezler yakamdan, korkumdan tarlama adım atmaz oldum’ derim.” Adamın bu sözlerinden sonra korkudan put gibi kesildiler, adım atamaz hale geldiler. Şakası yoktu adamın, çok ciddiydi. Gitseler başlarına gelecekleri biliyorlardı. Korktular, sessizce yığınları kucaklayıp topladılar, kaldıkları yerden devam ettiler. Mahcup kalmışlardı, gururları ağır hasar görmüştü bu defa. Bu son isyanlarıydı, pes ettiler. Artık rehin alınmışlardı. Çalışıp arasıra da gizliden bahçeye girip çıkmaktan başka amaçları kalmamıştı. Rehin alınmış bir köle gibi sessizce, isteksizce çalışıp durdular. İçlerindeki kin, nefret en derinine atılıvermişti. Düşmana karşı ilk sinsiliği o gün öğrendiler. Devir meydanlarda kılıç sallama devri değildi artık. Bir gece havuzun ağzını açtılar, boşaltılar koca havuzu. Koca havuz boşa aktı, bostanı birkaç günlüğüne susuz bıraktılar. Daha da ileri gitmek istediler. Bir ara Şero samanlığı ateşe vermek istedi, neyse ki vazgeçirtmesi çok zor olmamıştı.

     14. gün öğle paydosunda, çiftliğin yanında traktörün gölgesinde tuzlu çökelek yerken lüks bir araç göründü. Araçtan üç kişi indi. Hepsi de şık ve havalıydı. Adamın eşi ve kızı da misafirleri karşılamak için balkondan indiler. Kız ilk defa aşağıya inmiş gibi etrafına bakıyordu. Gelenler adamın kardeşi, yengesi ve yeğeniydi. Hepsi güneş gözlüğü takmıştı. Kadının başında güneşten korunmak için mor bir eşarp vardı, değişik bağlamıştı eşarbı. Kız ise sade tek parça bir elbise giymişti. Dizlerine kadar inmişti elbisesi. Bacakları ilk defa güneş görüyor gibiydi. Teni yumuşak, buğday rengindendi. İnce burnu, cansız bir yüzü vardı. Yeri seçerek adımlıyordu. Hepsi aynı anda herkes kendi dengiyle tokalaştı, selamlaştı. Ev sahibinin yüz ifadesi fazlasıyla sahteydi, zorla gülüyordu sanki. Hatta gülerken daha çok ağlıyormuş gibi oluyordu. Güldükçe yüzü düşer, kemik yutmuş köpek gibi zorlanıyordu. Şero gölgede domatesleri tuzluyordu. Bir yandan da kızın bacaklarına bakıyordu. Serhat birden kalkıverdi. Az kalsın kafasını demirlere yem edecekti. Gelen adama seslendi, koşar adımlarla gitti yanlarına. “Senin ağabey bizi burda rehin almış, paramızı vermiyor, gidersek jandarmayı arayıp ‘bunlar devrim istiyorlar’ diyecekmiş.” Soluksuz konuşuyordu. Misafirler donakalmıştı, genç kız daha çok panik olmuş gibi “Baba neler oluyor burada?” diyordu. Adam araya girdi, “Bunların akli dengeleri yerinde değil, çalışmak için köpek gibi yalvarmışlardı bana. İş vermeseydim çoktan bitlenmiş, geberip gitmişlerdi” dedi. Daha bir sürü şey söyledi. Kardeşinin koluna girdi, “Haydi yukarıda herşeyi anlatırım, güneşte kalmayın, buyrun haydi, haydi yukarıya” dedi. Adam ağabeyin kolunu çekti; “Dur ağabey” dedi. Ağabeyini iyi tanıyordu küçük kardeş. Ne de olsa birkaç yıllığına bile Avrupa görmüş adamdı. Araç plakasından belliydi ecnebi memleketinden geldiği. Kökleri bu toprağın adamı olsa da ona can veren dalları Avrupa medeniyetiyle can bulmuştu. Çarçabuk anlamıştı durumu. “Bunun cezası, vebali büyüktür” dedi. “Kanun, nizam var” dedi. Ağabey misafirlerin yanında bir serçe kadar küçük kalmıştı. Kem küm etti, “İşimi yarıda bırakacaklardı bu nankörler, buna mecbur kaldım” dedi. “Haydi yukarda her bir şeyi anlatırım, yol yorgunusunuz” dedi. Hepsi birlikte yukarıya çıktılar. Yarım saat içinde küçük kardeş yanlarına geliverdi. Ağabey adına çok özür diledi. Yevmiyelerini verdi, aracına bindirdi ve doğruca feribot iskelesine Pertek’e doğru yola çıktılar.

     Feribota bindiler, geldikleri yoldan tekrar Elazığ’a geçtiler. Bit meydanına uğramadan yandaki çarşıda biraz gezindiler. Saray Camii’nin karşısındaki dükkânlara uğradılar. Eskimiş, pekmez rengine dönmüş beyaz gömleklerden kurtulmak istediler. Birlikte dükkâna girdiler. Şero şanslı çıkmıştı. Takımını tuttuğu siyah – beyaz renk tişörtü hemen üstüne geçirdi. Mutluluktan uçuyordu. Öyle ki mutluluktan burnunu saklamayı bile unuttuğu oluyordu. Serhat tutuğu takımın sarı – lacivert renklerini bulmayınca bayağı hüzünlendi. “Olsun” dedi, o da siyah – beyaz tişörtü üstüne geçirdi.

     Gömleklerini dükkânda bırakarak hızlıca uzaklaştılar. Buruşuk kalmış kâğıt paralara bakıp doğruca yokluk kokan memleketine selam durdular.

ahmetbozkaplan1948@gmail.com

     SEDİYANİ HABER

     4 NİSAN 2020

 

464 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir