Kısa Öykü: “Ölülerin Fotoğrafları”

 

isediyani

Edebiyatçı – yazar Ahmet Bozkaplan, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

 

 

Ölülerin Fotoğrafları

Ahmet Bozkaplan

     Ölülerden geriye kalan fotoğraflara baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey, her nedense ölünün gözleri olur. Gözümüzü gözlerinden ayırmayız. Gözlerdeki derinlik, anlam, kopuş bizi sarmalar, delicesine etkiler. Adetâ ölümle burun buruna geliriz. Uzun uzun, dalgın dalgın  bakar dururuz. Anılar, acılar, sevinç veya tutkular aramızdaki bağ her neyse sarmalar bizi bir yığın gibi. Nefes almayı unuturcasına pürdikkat dalıp gideriz. Eskilere, yaşanmış veya yaşanmamışlara elvedâ demeye cesaret edemeyiz. Bakarken mahkeme salonu oluruz, yüzleşir hüküm veririz. Çoğu bakışımız müebbet yatar. Tahliye edemeyiz, kurtulamayız zihnimizi meşgul eden o bakışlardan.

     Fotoğraftaki bakışlar gerçek ölümlerinden daha ölümcül gelir. Zihnimizdeki en canlı yok oluşları avucumuzdaki kağıt parçası oluverir. Tabi ki de onların ölmüş olduğunu bildiğimizden dolayı farklı gelir tüm o hisler, yaşanmışlıklar. Onları ölüme, toprak katmanlarına  yakıştırmazsak da fotoğrafları ölüm saçar, tokat vurur yüzümüze. Soluk almamızı sağlar, sıkılmamıza izin vermez. Öylece bakıp dururuz. Çaresiz, hükümsüz ve kuşkulu. O zaman farkederiz ölümün gerçeğinin kalpten değil de gevşeyen göz kapaklarında olduğunu.  Koyu karanlığa dalan hayallerin içinde yılan yavrusu gibi sazlıklarda kaybolur, kıvranıp dururuz. Ölünün gözleri hemen koyuverir, benzeşir tembel koyun gözlerine, ardından incecik bir tül perdesinin incelmiş gölgesi iner sahneye.

     O an fark edilir hayat denen uğraşın bir saklambaç oyunundan ibaret olduğu, çabucak alev alan bir kağıt parçası gibi yanıp söndüğü. Bir yaprak hışırtısı veya su damlasının yaydığı kadifemsi, cılız dingin mavi dalgası gibi gelir onun tüm o uğraşları. Durur bakarız tüm o koşuşturmalara, iş güçlere, bir zamanlar toz kondurmadığı sıkı taraftarı olduğu geleneklere. Gerek var mıydı tüm bunlara, küsmelere, darılmalara, beylik beylik konuşmalara. Bize, ihtimal vermediğimiz yer gök arası kadar uzak gelen ölümün varlığına. Gördün işte nasıl da birden daldı gözlerimiz, yerle gök nasıl da göz kırptı birbirine, kavuştu el ele. Acımadan, sual sormadan atılan son güçlü bir kanat çırpması gibi kalbimiz derin uykuya, gözlerimiz karanlığa. Ne kaldı geriye şu yerkürede, parlak güneş altında bıraktığın birkaç tuğlalık, uğraşlık dışında?

     Bak şimdi! Gel de yanma sokul hele. Yarım ay şeklinde oturmuş, kemik yığınına dönmüş bacaklarıyla, koyun yünlü yumuşacık minderin üstünde yarı uzanmış vaziyette. Başı göğsüne eğilmiş, kolları her iki yana sonsuz boşluğa sarkmış, zamanı kavramına, hareketsizliğe teslim olmuş. Koca bir yolculuktan geriye kalan, yokluğundan bile varlığına sahiplenen bir tek o fotoğraf karesi kaldı. Dolunaysız bir bahar gününde, geceyarısında insanı sersem edecek uykunun en tatlı vaktinde, yan odaya çekilmiş ağıt sesleri her yeri titremekte. Koşuşturmalar, gelenler, gidenler, söylesene tüm bunlar neye, kime  çare? Bir insanın kopuşuna şahit olan diğer günahkârlar, yoksa böyle ürperir miydiler? Sokak duvarlarının koyu gölgeleri, cılız rüzgâr, ayak sesleri, herşeyden ötesi ölüm gerçeği.

     Üstünü incecik, kalitesiz beyaz bir kumaşla örttüler. Ölüye yakıştırılan kumaş cinsinden. Zemheri gecede karanlıkların dehlizinde öylece sıkıca sardılar bedenini. Ölümü, ölümün korkusunu örtünün altına sakladılar. Yetmedi bu ince örtü. Daha derinlere, görülmeyecek kadar derinlere, toprak altına koymak istediler. Taşından toprağına her bir karışın ter damlalarıyla hasıl olmuş evinde, kuşluk vaktine kadar onu misafir etmek istediler. Bıçağı, tespihi, borç defteri, sahipsiz kaldı her biri. Ölümün soğukluğu karşısında üçbin asır gibi uzun gelen üç beş saatin geçmesini beklediler. Başına üşüştüler, kimsenin  anlamını bilmediği bir dilde, ruhanî dûâlarla ölümün kokusunu daha da alevlendirdiler. Ateşe atılan tuz gibi ölüm hissi daha da kızıştırdı ortalığı. Karanlık, ölüm, gölge, soğuk toprak ve bir sonraki hayat. Ağlayan nemli gözler, bedenin toprağa karışmasını, gidişine dahası ölümün hatırlanışını kendilerine çok gördüler, yakıştırmadılar.

     Evin en büyük kardeşi olmanın sorumluluğuyla ölüm kokusu sinmiş odaya babasıyla bir başına kaldı. Bir oğlun yılların itaatliğiyle babasına duyduğu kutsallık karşısındaki son vazifesini yerine getirmenin onuruna hak görüldü. Küçük kardeşlere, zayıflara gösterilmeyen ölüm ağabeyin boynuna kaldı. Ölünün dibinde yaşamın kuluçkasına kaldı. Yalnız, bir başına ince örtüyle sarılmış dilsiz bedenle. Kıpırdamadan, soluk ışığın aydınlığında dışarı da eşlik eden ağlayışlarla ölü nöbetine kaldı. Birlikte geçirdiği bunca takvime, meşguliyete rağmen hiç bu kadar yan yana yakın durmamışlardı. Yüzlerce mevsimlik dönemde hiç bu kadar yan yana durmamışlardı. Ancak bu ölüm sayesinde aynı kadraja girebildiler. Ölüm onların samimiyetini arttırdı. Aralarındaki ayrık sevgiye çatlaklara yama oldu. Gizlenmiş, karanlıkta kalmış sevgi özleme yama vurdukça isyanı, yüreği daha da alevlendi. Kopuşu, hüznü, ayrılığı ölüyle birlikteyken hissetti.

     Yıllarca özlemle, hasretle içe atılan duyguların baskılarından kurtulma, isyana durmaya yeltendi. Haykırmak, bağırmak kasırga olmuş yüreğini boşaltmak istedi. Geçmişe, yarınlara benzeyecek geleceğine yaşayışına lanet etti. İnsan soyunun soysuz eylemlerine, aşağılık fıtratına tüküresi geldi. Kastıkça bir yay gibi gerildi; tam kopacakken kardeşlerin hatırına gevşedi, bir hamur kıvamına geldi. Çile deryası olan ölüm odasında soluk sarı lambanın ışığında, pencereden gelen taze ilkbaharın yabani nane kokusunda cesaret buldu. Kışın kuruyan nanelerin baharı getirdiğini, ölümle dirilmenin bir canda vücut bulacağını, var olmayı, diri kalmayı. Burun deliklerinden çektiği taze otları sulayan derelerin, çağlayanların, durgun kuyu suların havasını soldu. Tohumlaşan ölümün başakla şenlendiğini, bunun bir süreklilik olduğunu kavradı. Tabakasının dibinde kalmış son tütün parçasıyla incecik  cıgarasını sardı, bir nefeste yarıladı. Küllerini tabağa hapsetti.

     Fakirliğin ve ölümün kol gezdiği odada; aynı fotoğraf karesinde biri canlı öteki cansız iki beden uyumsuzca yan yana durdular. Binbir perdeyle örtünmüş kaba geleneklerin altında ezilmiş hislerini, duygularını çiğneyerek cesaretle yakınlaşabildi babasına. Bir canlıyla nasıl aynı karede durabilirse öylece durdu. Hareketsizlik, tepkisizlik artınca, çitlerin içine kurtlara hapsedilmiş genç tay gibi asabileşti. Çaresiz, duyarlılaşan göz kapakları uykunun ağırlığı altında büklüm büklüm kaldı. Kiremit kırmızısı kuşluk vaktine ramak kala koyu renkler açık renklerle yer değiştirene kadar cildi kurudu, alnında terler, ağzı kupkuru oldu. Sabırla şafak vaktini bekledi. Toprak yüzeyinde yok oluşun hükmettiği ölümün korkunçluğu karşısında acizliğin yarattığı boşlukta didinen insan rûhu  kâinata dair söz sahibi olmanın çok gerisinde olduğunu bir daha anladı. Deryaya düşen bir damla gibi yayılan dalgaların içinde silikleşti, söndü tüm renkli canlılığı. Kısılan gözkapaklarıyla kapanan hayat perdesinin ardındaki bilinmezlikle çevrili ışıklar içinde güvelenip durdu.

     Pişmanlığın kıyısında yüzen ürperen insan rûhu bedenini incitmeyecek ellere teslim olmak ister. Bedeninde duyduğu acı gerçeği karşısında yaraya sürülen keskin sirke gibi çırpınan insanoğlu herşeyi unutur gider. Yaşama isteği kopmaz paslı zincirleriyle bağlı insan ve onun sevgisi harcanır ölüm karşısında. Suyun akışına kapılan küçük kum zerrecikleri gibi çaresiz, zayıf. Harcanan kopuşlarla birlikte yitip giden tatsız anılar, bir bir düşer bataklığa hasret selleri, göklerden umut bekler azıcık da olsa bir teselli. Acıdan kurtulmayınca anıları, geçmişi unutmaya çalışır.

     O da aynısını yaptı, aynı yolları denedi. Biri yolcu biri yeni evsahibi gibi oldular. Babasının büzüşmüş kuru dudaklarına, kıpırdamaz parmaklarına bakarken yüreğini teslimiyet bayrağıyla terbiye etti. Baba, oğul tek bir kâğıt parçasında hüzünlü ve uyumsuzca öylece durdular yana yana. Ölümün ne aceleci, yolculuğun ne telaşlı olduğunu gördü. Göz mercekleri, yeryüzüne inen bulutlar gibi bir perde oldu, daldı karanlığa. Bir elvedâ, son bir bakış zamanı bulmaz mıydın? Böyle çekip gitmek hiç sığar mı geçmişin hukukuna? Oğul karşısında ölüme çaresiz teslim olan baba, tahammül eder mi geçmişte kendisine duyulan onca saygıya? Gevşeyen uzuvlar, kapanan gözkapakları, siz ne çabuk pes ettiniz öyle…

     Kırlarda, tarlada, kasabada veya köylü meydanında her yürüyüş anında aralarında daima olurdu üç metrelik feodal mesafe. Onca ömür içinde toplasan iki içimlik sigara kadar ne dertleştiler ne de kahkaha atabildiler. Sanki günâh durmuştu aralarındaki bu insani duygulara. Ancak hasta halinde ilaç merhem zamanında yan yana durabildiler. Gene de iki yabancı gibi göz ucuyla yandan bakışlarla. Tekrar çekilirlerdi, eski sarsılmaz geleneklere. Sessiz, acı çeke çeke, bazen de pişmanlık dolu gizli, hınçlı bir gururla bakışırlardı. Tüm sahneler rengini kaybetti, som siyah film şeridinde görünmez oldu. Elinde kaldı bir fotoğraf, dilinde merhamet, iyice sararmış kutsal kitabın sayfalarında yazılı ruhanî sözler. Af edilme, bağışlanma, acıdan kurtulma haykırışları. Ölüm sonrası girdiği o trajik kareye yıllardır bıkmadan usanmadan bakmakta. Şafak vaktinde alacakaranlıkta uğraşsız zamanlarda birazcık hatırlayıp yüreğine su serpmekte. Yüzeysel en derini deşirmeden hissetmeden kaçmak istemekte.

     Geçen onca yıla rağmen, yana yana görüldükleri o trajik fotoğrafa bıkmadan dalmakta. Çocukluk çağında oynadığı  saklambaç oyununa benzetti ölümü.

     SEDİYANİ HABER

     23 MART 2020

 

338 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir