Kısa Öykü: “Beyaz Tülbent”

 

isediyani

Edebiyatçı – yazar Ahmet Bozkaplan, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

 

Beyaz Tülbent

Ahmet Bozkaplan

     Güneydoğu Toroslar’ın eteğinde güneş bir deve boynu kadar yükselmiş, yandan yandan ovayı ısıtmakta. Su damlayan kaya diplerinde saklanmış endişeli tilkiler uzaktan ağır ilerleyen aracı usulca seyrediyorlar. Etrafında dolanan, uzağı görmeyecek kadar gözleri açılmamış küçük yavruları endişeyle annelerine bakıp dururlar. Zangoç çocukları gibi kuyruklarını sallayıp tehlike çanlarına ortak olurlar. Kaya diplerinde birkaç metrekarelik alanda baharın gelişini kısık gözlerle bekler, tutundukları kayaya sıkıca sarılırlar. Yumurta sarısı tüylerine yansıyan güneş ışınları onların ısınmasına yetmemekte. Tüyleri mızrak gibi dikleşmiş, birbirlerine sokulup ısınmaya çalışırlar.

     Araç onların görüş mesafesinden çoktan çıkmış, ağır ağır ilerlemekte. Dolmuş, lapa lapa yağan karlı havada belasını bulmuş çamurlu bir yolda, nazlı nazlı ağır çekime alınmış 72 model limon renginde şoförün ısrarıyla ilerler. Yaşına başına rağmen “ben hurda değilim” demekte. Yer yer paslanmış, cıvataları gevşemiş, koltuk destekleri kırılmış olsa da taşra yollarına meydan okumakta.

     1997 Şubat ayında… Şubat ayı ısrarla Mart ayından gün istemekte. Mart ayı Şubat ayına dönüp, ‘Sen çocuk öldürensin’ deyip ona kapıyı kapatmakta. Arabanın içinde tamı tamamına onbeş kadın ve bir erkek şoför, buz gibi havada yolculuk etmekteler. Şoförün saman sarısı bıyıkları buğday başağının kılçıkları gibi dikleşmiş, elinde kaçak sigara, gözlerini dikmiş karlı yola. Kadınların hepsi özel seçilmiş; öyle ki en genç olanı kırk yaşında. Hepsinin başında karbeyazı oymalı tülbentler var. Tülbentlerin etrafında işlenmiş, rengarenk, incir çekirdeği büyüklüğünde dizili oyalı boncuklar. Binlerce yıllık ata kültüründen kalma yöresel elbiseleri göz kamaştırmakta.

     Havanın soğuğu taşı çatlatacak kadar sert. Arabanın üst demirlik bagajına yapışmış buzlar, sivri ok gibi sarkmış. Ayakkabıları naylon, çoraplarının astarı sökülmüş, üşür durur beyaz tülbentli kadınlar. Soluk alıp vermelerden görünmez olmuş, buhar sinmiş camlar. Soluk yüzlü hüzünlü kadınlar durmadan ağlarlar. Öyle ki şoförün kaza yapmasına sebebiyet verecek, çığları hareket ettirecek kadar yüksek sesli bu ağıtlar. Kar altında kefenini giymiş gibi ağlar durur küflü kayalar.

     Kaygan zeminde lastikleri saran kış zincirlerinin melodisiyle dağ yamacını boydan boya yardılar. Yol kenarlarında temiz hava almak için dışarıya çıkartılmış kirli pasaklı koyunlar soğuk havada işeyip dururlar. Ellerinde oymalı peynir, üzüm helvası ile dolaşan, soğuktan yanakları kıpkırmızı olmuş esmer yüzlü çocuklar. Duvarların dibinde ekmek pişiren mutsuz tutsak kadınlar. Tandırların içine atılmış, yanmakta direnen ayçiçeği sapları kadınların gözlerini yaşarmakta. Ev geçindiren tütün kokan endişeli yaşlılar sırtlarını dayamış duvara, gelen gidenin selamına muhtaç bırakılmışlar.

     Yol kenarında yeni yetme, üst başları perişan avcılar durmakta. Ellerinde küçücük ölü serçeler. Yazın buğday başaklarına zarar veren işte o neşeli, geveze serçeler. Yanlarında ayırmadıkları seveni az avcı dostları tazılar kar üstünde kuş gibi hafifler. Tazıların sırtında koyun yününden yapılmış incecik semer bir sağa bir sola kıvrılmakta. Ellerinde mavzere benzeyen tekli tüfek gelip geçen arabalara artistlik yapan, selam vermeye değmez kara cahil avcılar. Her biri teker teker yolun gerisinde kaldılar. Tamı tamına onbeş kadın ölüye ağlıyorlar. Şoför kaygılı, stresli. Transitin silecekleri delirmiş gibi lapa lapa yağan kara meydan okumakta, “sizi yarı yolda bırakmam” demekte. Hedefleri on kilometre uzaklıktaki kasaba. Çok geçmeden hamak gibi sallanan arabayla bacalarda tezek kokusu yayılan kasabaya vardılar.

     Kasaba girişine ramak kala canından malından endişelenen şoför, tütün kokan sararmış parmaklarıyla kontağı kapattı. Korkusu iyice artmakta, yüzü renkten renge girmekte. Kadınların başlarındaki beyaz tülbentler ya da aksakallılar devreye girmeseydi asla bu yolculuğa çıkmayacaktı. Kasabanın girişinde onları karşılayan uyuz köpekler, derileri taze taklitçi titreyen yavrular kadınlara aman vermemekte. En vurdumduymaz, geniş adamı bile rahatsız edecek sinir bozacak kadar havladılar. Havlamaları kulakları sağır edecek kadar yankılı ve tiz. Onbeş kadın açılan gıcırtılı, yağsız kapıyla tek tek araçtan indiler. Renkli naylon ayakkabıları karın içinde kayboldu. El ele birbirlerine cesaret vererek, birbirlerini tembih ederek, kenetlene kenetlene kasabaya giriş yaptılar.

     Bozkır ikliminde bakımsız keklik yuvalarına benzer bu kasaba evleri. Çamur saman karışımıyla ucuza aceleye getirilmiş tek katlı saçaksız, sanatsız bir düzine toprak ev. Damların karnında açılmış koca bacalar bir fabrika kadar içindeki pis dumanı çıkarıyor.

     Onbeş kadın. Kalplerinde derin bir korku, gözlerinde yaş, dillerinde bitmeyen Kürtçe ağıtlar. Kasabanın gönüllü postacıları haber saldılar her bir yere. Kasabada başladı bir telaş bir koşuşturmaca. Cahil gençler, korkutulmuş kadınlar, asık yüzlü çocuklar, mikroplu sokaklar… Pencereden gelip geçeni takip eden feodal beyler, cinayette yardımcı olan dişleri sararmış kindar herifler. Herkes haberdar edilir, töreler tek tek hatırlatılır özellikle bıyıkları yeni terleyen cahil genç erkeklere. Poşetin dibinde kalmış ucuz tütünü saranlar uzun metrajlı film izler gibi ağırdan izlerler tüm bu sahneleri.

     Kadınların en yaşlısı, herkesin “Ana” diyebileceği, sevimli yüzü olan, kollarını açtı semâya seslendi. Meydanın dört bir tarafına selam durdu tüm bu sağır sultanlara, çelimsiz ağalara. Damlarda pişkin pişkin mesken tutanlar, kin deryasında kulaç atanlar, hiçbirinin dili varmadı bu selamı almaya. Yaşlı Ana pes etmedi. Daha gür sesle bu sefer yalvarırcasına haykırdı. İnsanları barışa davet etti, insan öldürene küfür etti. Küçük büyük herkesin karşısına eğilebileceğini, yeter ki ölüyü kendilerine vermelerini rica etti. Damlarda kafası karışanlar, doğru yola gelmiş gibi olanlar, mürekkep görmemiş parmaklar, feodal beyler dişleri kitlenmişçesine sustular.

     Kasabanın delisi çıkıverdi ortaya. Bir yandan dişleriyle kollarını çekiştirirdi, bir yandan da bir yerleri işaret etti. Delinin sesi yaşlı Ana’nın sesinden daha boğuk daha hoyrattı. Küçük çocukları korkutup anaların şalvarlarına sarılacak kadar meydanı inletti. Çekine çekine beyaz tülbentli kadınlara yaklaştı. Yapışık el parmaklarıyla altın hazinesini bulmuş gibi “ha şurada” dercesine cenazeyi gösterdi. Aranan cenaze az öteye atılmıştı. Cenazeyi görenler başladılar mahşer koşuşturmasına. Dizleri tutmayanlar, akan gözyaşlarından önünü görmeyenler, yaktılar feryâd figân.

     En yaşlı Ana tüm o kadınlara öncülük etti. Bu kanlı düelloya son vermek için kendi evinde öz kızına, oğluna göstermediği saçını açmaya yeltendi. Arkasından diğer kadınlar…

     Göz görmemiş saçlarını açtılar, fırlattılar beyaz tülbentlerini, üşüştüler cenazenin başına. Ölü adamı kokladılar, onu alnından öpüp ona kucak kucak sarıldılar. Dizlerine vura vura, ağlaya ağlaya dağı taşı erittiler ama feodal beyleri ikna edemediler. Yükselen sesler vadileri, dağları samanlığın en kuytusundaki çöpü bile uyandırdı. Düşman safındaki ak sakallıların, gençlerin yüreklerinde hüzün yeşerse de gözyaşlarında intikam tohumları canlandı. Onlar da gizli gizli kendi ölüsüne ağladılar. Acı çeke çeke tezek kokan ışıksız soğuk evlere, sözlü geleneklere sığındılar.

     Yaşlı analar bir gün bir gece meydanda bekletilen tabutsuz cenazeyi sırtladılar. Yoğun kar altında ağır ağır zor bela taşıdılar. Bayat buğday sarısı bıyıklı şoför, 72 model limon rengindeki dolmuşa alelacele kontak vurdu. Kasaba meydanında kalan beyaz tülbentler kurakçıl çalılarda dalgalana durdu.

     Arabada başları açık utangaç kadınlar lapa lapa yağan kar altında yamaç boyunca ölülerine mersiyeler dizerek ilerlediler. Tilki ve yavruları kısık gözlerle arkalarından bakakaldılar.

     SEDİYANİ HABER

     9 MART 2020

 

751 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir