Kısa Öykü: “Güğüm”

 

isediyani

Edebiyatçı – yazar Ahmet Bozkaplan, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

 

 

Güğüm

Ahmet Bozkaplan

     Sağ elinde nice gür ateşlerde yanmış şaman dansına kalkmış, kenarları kapkara alüminyumdan bir güğüm. Üstünde ağabeyinden kalma mavi önlük, toz rengini almış kirli beyaz yaka.

     Baharın gelini rengârenk yeşermiş mis kokulu isimsiz otlar, bal renginde tozlu bakımsız yollar, yolları kesişen kuzular, koyunlar. Kuzuların meleşmesiyle sağır edilir koyunlar kuşlar. Yanıbaşındaki mezarlıkta derin uykuya dalanları huzursuz eden gagacı tavuklar, horozlar…

     Yeni doğmakta olan pekmez renginde kızılımsı güneş, okumaya imkânı olmamış ona imrenerek bakan  hüzünlü esmer çocuklar, nedeni bilinmez doğuştan asık suratlar.

     Ayağında Tokat – Zile markalı som siyah lastik ayakkabı, terden ahır gibi kokan çorapsız ayakları, yüzünde sonsuz bir sevinç, rüzgârda savrulan bakımsız kıvırcık sarı saçları.

     Uçarcasına dağın yamacına koşuyor, bir başına hayal meyal dünyasına. Erken ölenler coğrafyasında, at nalı topraklarında bulmuş şanslı bir Med kralı gibi özel hissediyor.

     Mezarlık yolunda uyuşuk uyuşuk hareket eden çoban köpeklerin arasında korka korka görev kutsallığında hızlıca ilerliyor. Yarım uykulu ağzı kokan çobanlar, dillerinde çıkan kaba ifadeler.

     “Nereye gidiyorsun?” sorularına çok meşgul, çok yoğunmuş gibi, öyle ki sorulara yarım cevap vermeyecek kadar aceleci haller. Kendi kendine mırıldanıyor, “Su almaya, güğümü doldurmaya gidiyorum” diyor.

     Acele acele varıyor iki gözlü çeşmeye. Çeşme başında sıra sıra dizilmiş, dizine kadar çıplak beyaz tenli genç kızlar, burnu havada yeni yetme gelinler, elini ayağını çekmiş gelinlerle uğraşmayacak kadar akıllanmış koca memeli kaynanalar. Genç kızların bedenlerine yapışıp kalmış ıslak şalvarlar, şehveti uyandıran rahat mı rahat tavırlar. Taş üstüne tokuçlarla dövülen kıştan kalma elbiseler, kirli koyun yünleri, yaşlı keçi kılları. Köpük köpük akan kirli su, kirli suyu kucaklayan yabani naneler.

     Öğretmen onu bekler, kadınlarla laf dalaşına girmek gerek. Daldı aralarına, bozdu sırayı düzeni, en öteye çeşmenin başına gidene kadar bir sürü tantana, kavga derken nihayetinde hoş gördüler onu. Sırayı kaptı, suyu aldı.

     Gözleri hâlâ da kadınların açılmış, terlemiş göğsünde. Güğümdeki kaynak dökülmesin diye podyumdaki mankenler kadar dikkatli, ter içinde kıvrana kıvrana, seke seke ilerledi. Ne yapsa da başını ne yöne çevirse de enseye dökülen, onu gıdıklayan sudan kaçışı yok. Sırtında durmadan derya deniz gibi çalkalanan en az on litrelik su.

     Gözünü kırpmadan orduda emir alma manyağına dönüşen kendini savunamayacak kadar mahzun erler gibi tâ uzaklara cıvıl cıvıl seslerin geldiği okula yarı koşarcasına ilerliyor.Burnundaki sümüğü ikide bir çekip duruyor. Öğretmeni sabah ondan su doldurmasını  istemiş, “Yetişmem lazım” diyor. Belli ki öğretmenin suyu bitmiş, susuz kalmış ya da çaysız kalmış kim bilebilir ki.

     Yüzündeki asaleti, sevinci unutamıyorum. Kendi gözlerimle gördüm, öğretmen arkadaşım sabah töreninde onca kişi arasında baş parmağıyla onu işaret etmişti. “Çabuk fırla Germin Çeşmesi’ne, bize temiz kaynak suyu getir” deyivermişti. Yamula yamula toprağa dökülen, çalkalanan güğümü zor bela taşıyıp durdu. Sırtındaki ağırlık, kendi ağırlığından on kat ağırlığı taşıyan karıncalar gibiydi. Ama olsun bu ayrıcalıklı bir emirdi.

     Yolun yarısını yardı. Mezarlığı, bahar yağmurlarıyla şişmiş toprağın altında sonsuz uykuya dalanları geride bıraktı. İşte tam karşısında siyah bazalt kesme taşlarıyla yapılmış tek katlı bir köy okulu. Bahçede meyvesiz kısır olmuş dut ağaçları. Dallarda gizli gizli sevişen serçeler, gizli sevişmeleri ifşâ eden kıskançlıklar. Ders saati olduğundan okul bahçesi bombardıman sonrası gibi sessiz; sessizliği bozan dut ağacına konmuş, kıtlıktan çıkmış gibi birbirlerinden yiyecek çalan yaramaz serçeler.

     Okul bahçesine vardığında yolunu kesen ibikleri şahlanmış taklitçi hindi sürüsü, sipere durmuş düşman ordusu gibi deli dolular. Hep birlikte slogan atıp dururlar. Slogan atan hindilerin etrafında çember çizerek onları oyaladı. Kışı atlattığı için kendini şanslı hisseden yanındaki yavruyla tozu toprağı koklayan gri eşek.

     İnşâ edildiği ilk günden beri bozuk ucuz  betondan yapılma üç beş basamaklı merdiveni ağır aksak atlattı. Buraya kadar yani ıslanmış üstü başı dışında herşey tıkırında. Çeşmeye gitmiş en temizinden temiz kaynak suyunu doldurup gelmiş. Güğümü taşıyan omuzu  sağ tarafı yaz yağmuruna yakalanmış dağdaki korunaksız kaya gibi ıslak.

     Güğümü indirdi, çaldı kapıyı  hem de şehir çocukları gibi üst üste tam üç defa. Heyecanlı ve musmutlu.

     İçerde bir ses, kapı açıldı içerisi loş, havasız fakir kokan öğretmen odası. İki üç sandalye, çivileri sökmüş yan yatmış duvara monte bir askılık. Masa üstünde beğenmediği köylü çocuklarından beleş aldığı çökelek, tereyağ…

     Tam karşısında elinde sigara, koluna astığı paltosuyla bekleyen öğretmeni ve öğretmenin odasında misafir olan ben. Sanki öğretmenini ilk defa görmüş gibi ona dikkat kesildi. Öğretmenin bıyıkları çardaktaki asma dalları gibi üst dudağının her iki tarafına  sarkmış, saçları nehir kıyılarındaki sazlıklar kadar gür, geniş alnı doğuştan sevimliliğini yitirmiş biri. Kendisi yürümekten, koşmaktan bitkin düşmüş, kıpkırmızı yanakları bal rengi yüzüyle başardığı işten teşekkür bekliyor. En azından bir gülümseme ya da ona benzer birşeyler.

     Öğretmen yumdu gözünü açtı testere gibi kesici, kırıcı dilini. “Daha seri olamaz mıydın, neden geç kaldın?” dedi. Israrla sorusuna cevap bekledi.

     O istediği kadar boğuk sesiyle tütün kokan ağzıyla soruyu soradursun. Çocuk korkmuş, hayâl kırıklığına uğramış. Korkudan dudakları tir tir titriyor, nefes alışları sıklaşmış, kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuş. Öğretmenin üslûbu onun tüm hayâl dünyasını yakıp yıkmış.

     Öğretmen aldığı cevabı beğenmemiş ya da bozuk Türkçe’sini anlamamış olacak ki indirdi şamarı. “Çık git gözüm görmesin seni, şapşal!” dedi.

     Keyifsizce etrafı yanık güğümü alıp fokur fokur yanan odun sobasına bıraktı. Korktu, sınıfa geçti hüngür hüngür ağladı. Arkadaşlarının soru sormalarına, dalga geçmelerine sessiz kaldı. Kalbi kırılmış, sarı saçlarına gözyaşları bulaşmış, herşeyi buğultulu görmeye başlamış. Artık sınıf ona dört duvar mahpushane gibi gelmişti.

     Öğretmenin “çek git gözüm görmesin” sözünü hatırladı. Evet, gözü görmemeliydi, sınıftan çıkması gerektiğini anladı.

     İki hafta boyunca okula gitmedi. Ardından neden okula gelmediği soruldu ve sınıf tekrarına kalınacağı söylendi. O yıl sık sık yaptığı devamsızlıktan dolayı sınıf tekrarına kaldı.

     Okumaya fırsatı olmamış esmer yüzlü, bıyıkları terlememiş çobanların içine karıştı. Verdiler eline sopayı; dağları, bayırları, susuz toprakları arşınladı. Aylarca söz dinlemez asi yaratıkların (keçilerin) peşinde koştu.

     Keçilerini Germin Çeşmesi’ne her götürüşünde dalga dalga derin hayâllere daldı. Hatırladıkça kini nefreti yığın gibi kat kat arttı. İçinden, “Keşke o gün o güğüme zehir katsaydım ya da kadınların yön yıkadığı sabunlu sudan doldursaydım” diye geçirdi. O öyle kendini kaçıncı derecede Tanrı ilan etmiş o pespaye öğretmeni asla unutmadı. Hatırladıkça kahroldu, kalbi okulun yapımında kullanılan siyah bazalt taşlarına dönüştü.

     Aradan bir sürü takvim yılları geçti, tüm bilincini zorladı. Hayâl meyal gerilere gitti. Ankaralı olduğunu ismine ket vurmuş, soyadı “Kartal” mı ne? Kimbilir belki de o öğretmen çoktan emekli olmuş, bir kahve köşesinde miskin miskin oturuyor, hep iyi anılarından bahsedip duruyor. Kahvede arkadaşların kafasını şişirip, “Efendim biz ne kutsal işler yaptık, Allah’a şükür binlercesini yetiştirdik” diye tutuk atıp tutuyor. Etrafındakiler de kafasıyla onu onaylayıp ona saygıda bulunuyorlar. Keşke sadece kahvehane arkadaşlarının başını şişirse. Daha bir sürü kişiye; eşine, torununa, komşunun çocuklarına, daha birçok insana ya da kulakları duymayan sağır arkadaşlarına anlatıp duruyor: Yaptığı herşeyin ne kutsal olduğunu. Bir kahve köşesinde yalnız başına miskin miskin oturur, kırışmış, sarkmış gözaltı torbaları  gün boyu sokaklara bakıyor. Alacakaranlıkta cevizden yapılmış bastonuyla daracık sokaklarda, çoluk çocuk seslerin içinden kayboldu. Azıcık samimi olduğu herkese, “Efendim biz kısa zamanda Şark’ta çok kutsal işler yaptık.”

    Yağmura hasret, susamış, tuzlu yüzlü çöl topraklarına bilgi, sevgi, su taşıdığını zanneder durur. Oysa ki bilmez yürekleri susuz, bilgiliyi cahil, yüzleri kezzaplı bıraktığını.

     SEDİYANİ HABER

     26 ŞUBAT 2020

 

414 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir