Kadın Peygamberler – 21

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

– geçen bölümden devam –

     İsrailoğulları’nın tarihindeki en önemli olaylardan biri olan “Mısır’dan Çıkış”, İbranice orijinal adıyla “Yetsiat Mitzrayim” (יציאת מצרים), İbrani milleti için bir dönüm noktasıdır ve adetâ tarihin yeniden başlangıcıdır.

     Tevrat’ın anlattığına göre, İsrailoğulları, her üçü de peygamber olan üç kardeş, Hz. Miryam (as), Hz. Harun (as) ve Hz. Musa (as) öncülüğünde Kızıldeniz’i geçtikten sonra, Sur Çölü’ne girdiler. Çölde üç gün yol aldılarsa da su bulamadılar. Oradan Mara’ya vardılar. Ama Mara’nın suyunu içemediler, çünkü su acıydı. Bu yüzden oraya “Mara” adı verildi. (1264)

     İsrailoğulları, “Ne içeceğiz?” diye Musa’ya yakınmaya başladı. Musa Tanrı’ya yakardı. Tanrı O’na bir ağaç parçası gösterdi. Musa onu suya atınca sular tatlı oldu. Orada Tanrı onlar için bir kural ve ilke koydu, hepsini sınadı: “Ben, Tanrınız Rabb’in sözünü dikkatle dinler, gözümde doğru olanı yapar, buyruklarıma kulak verir, bütün kurallarıma uyarsanız, Mısırlılar’a verdiğim hastalıkların hiçbirini size vermeyeceğim” dedi, “Çünkü size şifa veren Rabb benim.” (1265)

     Sonra Elim’e gittiler. Orada 12 su kaynağı, 70 hurma ağacı vardı. Su kıyısında konakladılar. (1266)

     Kur’ân’ın anlattığına göre ise, İsrailoğulları Kızıldeniz’i geçtikten sonra Tur Çölü’ne gelirler. 30 ve 10 gecelik bir süreyle dağa çağrılan Musa, yerine Harun’u bırakarak dağa çıkar. Rabb’ini görmek istediğini söyleyince dağa bakması emredilir, dağ paramparça olur. Daha sonra Musa’ya ilahî emirleri ihtiva eden levhalar verilir. (1267)

     Tevrat’ın anlattığına göre, sonra bütün İsrail topluluğu Elim’den ayrıldı. Mısır’dan çıktıktan sonra 2. ayın 15. günü Elim ile Sina arasındaki Sin Çölü’ne vardılar. (1268)

     Daha önce de değindiğimiz üzere, Tevrat’ı okurken, bir “tarihçi” ve “sosyolog” gözüyle okuduğunuzda, İsrailoğulları’nın sosyolojisiyle ilgili karakteristik bir özellikleri mutlaka dikkatinizi çekiyor. Genelde çok korkak, isyankâr ve hakikaten nankördürler! Bunu ben söylemiyorum; İsrailoğulları ile ilgili bu profili bizzat Tevrat çiziyor. Tevrat bir yandan İsrailoğulları’nı “Tanrı’nın kavmi” olarak niteliyor ancak bir yandan da, bizzat kendi anlatımlarından, ne kadar isyankâr ve nankör olduklarını ortaya koyuyor. Hiçbir sıkıntıya, darlığa gelemiyorlar! En ufak bir sıkıntı anında, ne zaman güç duruma düşseler, hemen önderlerine, peygamberlerine hatta Tanrı’ya isyan ediyor, peygamberlerini ve hatta Tanrı’yı suçluyor, daha da ileri gidip resmen peygamberleri ve Tanrı’yı azarlıyorlar! Bunu Hz. İbrahim (as)’den tutun Hz. Musa (as)’ya, ordan diğer peygamberlere kadar, bütün bir tarihleri boyunca yaptıkları bir davranış olarak Tevrat anlatımlarında müşahade edebilirsiniz.

     Sin Çölü’ne gelip burda yiyecek sıkıntısı yaşayınca, açlıkla boğuşunca yine aynı şeyi yapıyorlar. Çölde hepsi Musa’yla Harun’a yakınmaya başlıyorlar. “Keşke Rabb bizi Mısır’dayken öldürseydi” dediler, “Hiç değilse orada et kazanlarının başına oturur, doyasıya yerdik. Ama siz bütün topluluğu açlıktan öldürmek için bizi bu çöle getirdiniz.” (1269)

     Tanrı, Musa’ya, “Size gökten ekmek yağdıracağım” dedi, “Halk her gün gidip günlük ekmeğini toplayacak. Böylece onları sınayacağım: Benim yasama göre yaşıyorlar mı, yaşamıyorlar mı, göreceğim. Altıncı gün her gün topladıklarının iki katını toplayıp hazırlayacaklar.” (1270)

     Musa’yla Harun, İsrailliler’e, “Bu akşam sizi Mısır’dan Rabb’in çıkardığını bileceksiniz” dediler, “Sabah da Rabb’in görkemini göreceksiniz. Çünkü Rabb kendisine söylendiğinizi duydu. Biz kimiz ki, bize söyleniyorsunuz?” Sonra Musa, “Akşam size yemek için et, sabah da dilediğiniz kadar ekmek verilince, Rabb’in görkemini göreceksiniz” dedi, “Çünkü Rabb kendisine söylendiğinizi duydu. Biz kimiz ki? Siz bize değil, Rabb’e söyleniyorsunuz.” Musa, Harun’a, “Bütün İsrail topluluğuna söyle, Rabb’in huzuruna gelsinler” dedi, “Çünkü Rabb söylendiklerini duydu.” Harun, İsrail topluluğuna bunları anlatırken, çöle doğru baktılar. Rabb’in görkemi bulutta görünüyordu. Tanrı Musa’ya şöyle dedi: “İsrailliler’in yakınmalarını duydum. Onlara de ki, ‘Akşamüstü et yiyeceksiniz, sabah da ekmekle karnınızı doyuracaksınız. O zaman bileceksiniz ki, Tanrınız Rabb benim’.” (1271)

     Akşam bıldırcınlar geldi, ordugâhı sardı. Sabah ordugâhın çevresini çiy kaplamıştı. Çiy eriyince, toprakta, çölün yüzeyinde kırağıya benzer ince pulcuklar göründü. Bunu görünce İsrailliler birbirlerine, “Bu da ne?” diye sordular. Çünkü ne olduğunu anlayamamışlardı. Musa, “Rabb’in size yemek için verdiği ekmektir bu” dedi, “Rabb’in buyruğu şudur: ‘Herkes yiyeceği kadar toplasın. Çadırınızdaki her kişi için birer omer alın’.” İsrailliler söyleneni yaptılar. Kimi çok, kimi az topladı. Ölçtüklerinde, çok toplayanın fazlası, az toplayanın da eksiği yoktu. Herkes yiyeceği kadar toplamıştı. Musa onlara, “Kimse sabaha bir parça bile bırakmasın” dedi. Ama bazıları O’na aldırmayıp sabaha bıraktılar. Bıraktıkları kurtlanıp kokmaya başlayınca Musa onlara öfkelendi. (1272)

     Her sabah herkes yiyeceği kadar topluyordu. Güneş ortalığı ısıtınca, yerde kalanlar eriyordu. Altıncı gün kişi başına iki omer, yani iki kat topladılar. Topluluğun önderleri gelip durumu Musa’ya bildirdiler. Musa, “Rabb’in buyruğu şudur” dedi, “Yarın dinlenme günü, Rabb için kutsal Şabat Günü’dür. Pişireceğinizi pişirin, haşlayacağınızı haşlayın. Artakalanı bir kenara koyun, sabaha kalsın.” Musa’nın buyurduğu gibi artakalanı sabaha bıraktılar. Ne koktu, ne kurtlandı. Musa, “Artakalanı bugün yiyin” dedi, “Çünkü bugün Rabb için Şabat Günü’dür. Bugün dışarda ekmek bulamayacaksınız. Altı gün ekmek toplayacaksınız, ama yedinci gün olan Şabat Günü ekmek bulunmayacak.” Yedinci gün bazıları ekmek toplamak için dışarı çıktı, ama hiçbir şey bulamadılar. Tanrı, Musa’ya, “Ne zamana dek buyruklarıma ve yasalarıma uymayı reddedeceksiniz?” dedi, “Size Şabat Günü’nü verdim. Bunun için altıncı gün size iki günlük ekmek veriyorum. Yedinci gün herkes neredeyse orada kalsın, dışarı çıkmasın.” Böylece halk yedinci gün dinlendi. (1273)

     İsrailliler o ekmeğe “man” adını verdiler. Kişniş tohumu gibi beyazımsı, tadı ballı yufka gibiydi. Musa, “Rabb’in buyruğu şudur” dedi, “Mısır’dan sizi çıkardığımda, gelecek kuşakların çölde size yedirdiğim ekmeği görmesi için, bir omer saklansın.” Musa, Harun’a, “Bir testi al, içine bir omer man doldur” dedi, “Gelecek kuşaklar için saklanmak üzere onu Rabb’in huzuruna koy.” Tanrı’nın Musa’ya buyurduğu gibi Harun manı saklanmak üzere Antlaşma Levhaları’nın önüne koydu. İsrailliler yerleştikleri Kenan topraklarına varıncaya dek 40 yıl man yediler. (1274)

     Daha sonra bütün İsrail topluluğu Sin Çölü’nden ayrıldı, bir yerden öbürüne göçerek Refidim’de konakladılar. Ancak orada içecek su yoktu. İsrailliler yine Musa’nın yakasına yapışarak, “Bize içecek su ver” dediler. Musa, “Niçin bana çıkışıyorsunuz?” dedi, “Neden Rabb’i deniyorsunuz?” Ama halk susamıştı. İsrail halkı yine Musa’yı azarlayarak, “Niçin bizi Mısır’dan çıkardın?” diye hesap sordular, “Bizi, çocuklarımızı, hayvanlarımızı susuzluktan öldürmek için mi?” (1275)

     İsrail halkının isyankâr ve nankör tavırlarından bunalan Musa, Tanrı’ya yalvararak, “Bu halka ne yapayım?” diye feryâd eder, “Neredeyse beni taşlayacaklar.” Tanrı, Musa’ya, “Halkın önüne geç” dedi, “Birkaç İsrail ileri gelenini ve Nil’e vurduğun değneği de yanına alıp yürü. Ben Horev Dağı’nda bir kayanın üzerinde, senin önünde duracağım. Kayaya vuracaksın, halk içsin diye su fışkıracak.” Musa İsrail ileri gelenlerinin önünde denileni yaptı. Oraya Massa ve Meriva adı verildi. Çünkü İsrailliler orada Musa’ya çıkışmış ve “Acaba Rabb aramızda mı değil mi?” diye Tanrı’yı denemişlerdi. (1276)

     Şaka gibi ama, Tanrı insanları imtihan etmiyor, insanlar Tanrı’yı imtihan ediyor. Tevrat bu şekilde anlatıyor.

     Daha sonra Amalekliler gelip Refidim’de İsrailliler’e savaş açtılar. Musa, Yeşu’ya, “Adam seç, git Amalekliler’le savaş” dedi, “Yarın ben elimde Tanrı’nın değneğiyle tepenin üzerinde duracağım.” Yeşu, Musa’nın buyurduğu gibi Amalekliler’le savaştı. Bu arada Musa, Harun ve Hur tepenin üzerine çıktılar. Musa elini kaldırdıkça İsrailliler, indirdikçe Amalekliler kazanıyordu. Ne var ki, Musa’nın elleri yoruldu. Bir taş getirip altına koydular. Musa üzerine oturdu. Bir yanda Harun, öbür yanda Hur, Musa’nın ellerini yukarıda tuttular. Güneş batıncaya dek Musa’nın elleri yukarıda kaldı. Böylece Yeşu, Amalek ordusunu yenip kılıçtan geçirdi. (1277)

     Tanrı, Musa’ya, “Bunu anı olarak kayda geç” dedi, “Yeşu’ya da söyle, Amalekliler’in adını yeryüzünden büsbütün sileceğim.” Musa bir sunak yaptı, adını “Yahve nissi” koydu. “Eller Rabb’in tahtına doğru kaldırıldı” dedi, “Rabb kuşaklar boyunca Amalekliler’e karşı savaşacak.” (1278)

     Burada adını zikrettiğimiz Hur’un kim olduğunu / olabileceğini düşünmeden ve konuşmadan geçmek olmaz. Tevrat’ta kendisinden sıklıkla bahsedilen ve her zaman için Musa ile Harun’un yanında olan Hur, kuvvetle muhtemel inanca göre kadın peygamber Miryam’ın kocasıdır. Yani Musa ile Harun’un eniştesidir. Hz. İsa (as)’dan sadece bir kuşak sonra yaşamış olan dünyaca ünlü Kudüslü Yahudî müfessir ve tarihçi Titus Flavius Josephus ya da gerçek adıyla Yosef ben Matityahu ha Kohen (37 – 100), takriben 93 – 94 yıllarında Latince olarak kaleme aldığı 20 ciltlik meşhur “Antiquitates Iudaicae” (Yahudîler’in Antik Tarihi) adlı eserinde, Miryam’ın kocasının, Tevrat’ın “Mısır’dan Çıkış” kitabında Musa’nın yoldaşı olarak bahsedilen Hur olduğunu belirtir. (1279) Fakat 2. Kudüs Tapınağı döneminden Ortaçağ’ın başlarına kadar geçen süreçte yazılıp derlenmiş olan Tevrat (Tanah)’ın Aramice tercümesi olan “Targum” (תרגום)’da, “1. Tarihler 2:19 ve 4:4” baz alınarak, Miryam’ın Hur’un annesi olduğu, Kalev’in eşi olan Efrat’ın diğer adı olduğu belirtilir. (1280)

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     İbraniler Hz. Musa, Hz. Harun ve Hz. Miryam (Meryem) öncülüğünde Mısır’daki esaretten kitleler halinde kaçıp Mısır’dan çıkarken, Musa, karısı Zippura’yı (1281) babasının evine, Medyen’e göndermişti. Zira Musa’nın hanımı Zippura etnik olarak İsrail halkından olmadığı için, Firavun ve adamlarının O’na bir kötülük yapma durumu sözkonusu değildi. Ancak Musa’nın kayınbabası Medyenli kâhin Reuel (1282) (veya Yitro (1283)), İsrailoğulları’nın başına gelen bütün olayları, yaşadıkları hadiseyi, Mısır’dan çıkmalarını ve Kızıldeniz’i geçmelerini, bütün bu yaşananların hepsini duymuştu. (1284)

     Musa’nın kayınbabası Reuel (veya Yitro), Musa’nın kendisine göndermiş olduğu kızı Zippura’yı ve iki oğlunu (torunlarını) yanına aldı. Reuel (veya Yitro), kızı (Musa’nın hanımı) Zippura’yı, torunları (Musa ve Zippura’nın oğulları) Gerşom ve Eliezer’i yanına alarak Tanrı Dağı’na, Musa’nın konakladığı çöle geldi. Musa’ya şu haberi gönderdi: “Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlunla birlikte sana geliyoruz.” (1285)

     Musa kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip O’nu öptü. Birbirinin hatırını sorup çadıra girdiler. Musa İsrailliler uğruna Tanrı’nın Firavun’la Mısırlılar’a bütün yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, Tanrı’nın kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı. Yitro (Reuel), Tanrı’nın İsrailliler’e yaptığı iyiliklere, onları Mısırlılar’ın elinden kurtardığına sevindi. “Sizi Mısırlılar’ın ve Firavun’un elinden kurtaran Rabb’e övgüler olsun” dedi, “Halkı Mısır’ın boyunduruğundan O kurtardı. Artık biliyorum ki, Rabb bütün ilâhlardan büyüktür. Çünkü onların gurur duyduğu şeylerin üstesinden geldi.” Sonra Tanrı’ya kurban kestiler. Harun’la bütün İsrail ileri gelenleri, Musa’nın kayınbabasıyla Tanrı’nın huzurunda yemek yemeye geldiler. (1286)

     Günlerce İsrailliler’le beraber kaldıktan sonra, Yitro (Reuel), kızını ve torunlarını damadı Musa’ya teslim eder, damadıyla vedâlaşarak memleketi Medyen’e geri döner. (1287)

     İsrailliler Mısır’dan çıktıktan tam 3 ay sonra Sina Çölü’ne vardılar. Refidim’den yola çıkıp Sina Çölü’ne girdiler. Orada, Sina Dağı’nın karşısında konakladılar. (1288)

     Musa, Tanrı’nın huzuruna çıktı. Tanrı dağdan kendisine seslendi: “Yakup soyuna, İsrail halkına şöyle diyeceksin: ‘Mısırlılar’a ne yaptığımı, sizi nasıl kartal kanatları üzerinde taşıyarak yanıma getirdiğimi gördünüz. Şimdi sözümü dikkatle dinler, antlaşmama uyarsanız, bütün uluslar içinde öz halkım olursunuz. Çünkü yeryüzünün tümü benimdir. Siz benim için kâhinler krallığı, kutsal ulus olacaksınız.’ İsrailliler’e böyle söyleyeceksin.” (1289)

     Musa gidip halkın ileri gelenlerini çağırdı ve Tanrı’nın kendisine buyurduğu her şeyi onlara anlattı. Bütün halk bir ağızdan, “Rabb’in söylediği her şeyi yapacağız” diye yanıtladılar. Musa halkın yanıtını Tanrı’ya iletti. Tanrı, Musa’ya, “Sana koyu bir bulut içinde geleceğim” dedi, “Öyle ki, seninle konuşurken halk işitsin ve her zaman sana güvensin.” Sonra Tanrı, Musa’ya, “Git, bugün ve yarın halkı arındır” dedi, “Giysilerini yıkasınlar. Üçüncü güne hazır olsunlar. Çünkü üçüncü gün bütün halkın gözü önünde ben, Rabb, Sina Dağı’na ineceğim. Dağın çevresine sınır çiz ve halka de ki, ‘Sakın dağa çıkmayın, dağın eteğine de yaklaşmayın! Kim dağa dokunursa, kesinlikle öldürülecektir. Ya taşlanacak, ya da okla vurulacak; ona insan eli değmeyecek. İster hayvan olsun ister insan, yaşamasına izin verilmeyecek.’ Ancak boru uzun uzun çalınınca dağa çıkabilirler.” (1290)

     Sonra Musa dağdan halkın yanına inip onları arındırdı. Herkes giysilerini yıkadı. Musa halka, “Üçüncü güne hazır olun” dedi, “Bu süre içinde cinsel ilişkide bulunmayın.” Üçüncü günün sabahı gök gürledi, şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. Derken, çok güçlü bir boru sesi duyuldu. Ordugâhta herkes titremeye başladı. Musa Tanrı’yla görüşmek üzere halkın ordugâhtan çıkmasına öncülük etti. Dağın eteğinde durdular. Sina Dağı’nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü Tanrı dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu. Boru sesi gitgide yükselince, Musa konuştu ve Tanrı gök gürlemeleriyle onu yanıtladı. (1291)

     Tanrı, Sina Dağı’nın üzerine indi, Musa’yı dağın tepesine çağırdı. Musa tepeye çıktı. Tanrı, “Aşağı inip halkı uyar” dedi, “Sakın beni görmek için sınırı geçmesinler, yoksa birçoğu ölür. Bana yaklaşan kâhinler de kendilerini kutsasınlar, yoksa onları şiddetle cezalandırırım.” Musa, “Halk Sina Dağı’na çıkamaz” diye karşılık verdi, “Çünkü Sen, ‘Dağın çevresine sınır çiz, onu kutsal kıl’ diyerek bizi uyardın.” Tanrı, “Aşağı inip Harun’u getir” dedi, “Ama kâhinlerle halk huzuruma gelmek için sınırı geçmesinler. Yoksa onları şiddetle cezalandırırım.” Bunun üzerine Musa aşağı inip durumu halka anlattı. (1292)

     Musa dağa tekrar çıkar ve orada oruçlu olarak 40 gün kalır. Bu sürede Tanrı, Musa’ya ibadet eşyası ve İbranice’de “kohen” olarak isimlendirilmiş olup çok önemli bir vazife olan kahinlik / ruhbanlık giysileriyle ilgili kurallar bildirir. Ardından Musevîlik inancının en önemli hükümleri olup bir nevî dînin ana yasaları hükmündeki “On Emir”i ihtiva eden taş levhaları verir. (1293)

     İbranice’de “Aseret ha Dibrot” (On Emir) olarak adlandırılan hükümler şunlardır:

     1 – Yaratıcı’ndan başka ilahların olmayacak.

     2 – Kendin için oyma put yapmayacaksın; yukarıda gökte olanların (kuşlar) yahut aşağıda yerde olanların (insanlar ve karada yaşayan diğer hayvanlar) veyahut yerin altında sularda olanların (balıklar ve diğer deniz canlıları) tapınmak amacıyla suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin.

     3 – Yaratıcı (Yehova)’nın, Rabb’in ismini boş yere ağzına almayacaksın.

     4 – Altı gün çalışacak ve Sebt (Cumartesi) gününde dinleneceksin, o gün hiçbir iş yapmayacaksın.

     5 – Annene ve babana hürmet edeceksin.

     6 – İnsan öldürmeyeceksin.

     7 – Zina etmeyeceksin.

     8 – Hırsızlık yapmayacaksın.

     9 – Yalan şahîdlik yapmayacaksın.

     10 – Komşunun namusuna ve malına göz dikmeyeceksin. (1294)

     “Semavî dînler” olarak tabir ettiğimiz tektanrılı ve vahiy eksenli dînlerin ilk yazılı “şartname”lerinden biri, Hz. Musa (as) Peygamber’e indirilen “10 Emir”dir. “10 Emir”, semavî dînlerin özünü oluşturur ve “dîndar kimliğin” sahip olması gereken özellikler burada maddeler halinde belirtilmiştir. Musa’ya inen “On Emir” (Aseret ha Dibrot) çok önemlidir zirâ bu hükümler bütün semavî dînlerin özünü oluşturmaktadır. Hatta sadece İbrahimî dînler değil, dünyada ne kadar dîn varsa hepsinin ortak özü, bu 10 ilkedir.  “Dîn” dediğimiz olgunun özü aslında bu ilkelerdir. Bütün kutsal kitaplar ve tüm peygamber öğretileri, aslında bu 10 ilkenin genişletilmesi, daha da ayrıntılandırılmasından ibarettir. Çünkü öz budur, bundan ibarettir. Bu “öz”ün içinde ise, “dîndar kimliğin” nasıl olması gerektiği açık biçimde belirtilmiştir. Bir insanın “dîndar” olup olmadığı, bu 10 maddeyle uyumlu bir şahsiyete sahip olup olmadığına bağlıdır. (1295)

     Bütün semavî dînlerin özü bu 10 ilke olduğu için, bunlar olduğu gibi İslam dîninin de ilkeleridir ve bu emirler – Cumartesi gününü “tatil günü” ilan eden 4. madde hariç – aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’de de âyetler ile sabit bir biçimde inananlara bir yükümlülük olarak bildirilmiştir.

     Örneğin ilk iki madde, zaten Tevhîd’in özüdür. Allah’tan başka ilah olmadığına inanmak (“Lâ İlahe İllallah”) ve yalnızca Yaratıcı’ya ibadet etmek, Müslüman olmanın ilk şartıdır. (1296)

     Üçüncü maddede geçen “Allah’ın ismini boş yere ağzına almayacaksın” emri, bir çıkar amacı güderek Allah adına yemin etmeyi anlatmaktadır ki, bu davranış yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de hoş görülmeyen, kınanan bir davranış olarak karşımıza çıkmaktadır. (1297)

     Beşinci maddede geçen “anne ve babaya hürmet etmek”, aynı şekilde İslam dîninin de büyük ehemmiyet verdiği hususlar arasındadır. (1298)

     Altıncı maddede geçen ve çok önemli hükümlerden biri olan “insan öldürmeyeceksin” (cinayet işlemeyeceksin) hükmü, “bir insanı öldürmeyi tüm insanları öldürmek ile eşdeğer gören” yüce dînimizin de en önemli hükümleri arasındadır. (1299)

     Yedinci madde olan “zina etmeyeceksin”, zaten semavî olsun veya olmasın tüm dînlerin ortak hükmüdür. İslam’da da önemli bir kural olarak yer almıştır. (1300)

     Sekizinci madde olan “çalmayacaksın” (hırsızlık yapmayacaksın), aynı şekilde İslam’ın en önemli hükümlerinden biridir. (1301)

     Dokuzuncu madde olan “yalan şahîdlik yapmayacaksın”, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de önemle vurgulanarak emredilen hususlardan biridir. (1302)

     Onuncu madde olan “komşunun malına ve namusuna göz dikmeyeceksin”, zaten dînimizin olmazsa olmaz şartlarından biridir. (1303)

     Burada tekrardan hatırlatmak isteriz ki, “semavî dînler” olarak tabir ettiğimiz tektanrılı ve vahiy eksenli dînlerin ilk yazılı “şartname”lerinden olan bu “10 Emir”, bütün semavî dînlerin “ortak öz”üdür.

     İster Yahudî olsun ister Zerdüşt, ister Hristiyan olsun ister Müslüman, bir insanın “dîndar” kabul edilebilmesi için normalde gerekli olan şartlar bunlardır.

     Allah, “dîndar kimliğin” vasıflarını şu şekilde sıralamıştır: Allah’tan başkasını ilah kabul edip tapmayacak, boş yere Allah adına yemin etmeyecek, annesine ve babasına hürmet edecek ve saygıda kusur etmeyecek, cinayet işlemeyecek yani insan öldürmeyecek, zina etmeyecek yani sadece helâl olan eşiyle cinsel ilişkiye girecek, hırsızlık yapmayacak yani başkasının malını çalmayacak, yalancı şahîdlik yapmayacak ve komşusunun namusuna ve malına göz dikmeyecek.

     Her ne kadar günümüz Yahudî, Hristiyan ve Müslüman toplumlarının “dîndarlık” kavramından anladıkları şeyler tamamen birtakım şeklî ibadetler ve acayip acayip ritüeller ise de, kâinatın yaratıcısı olan Yüce Yaratıcı’nın “dîndarlık” ile kastettiği şeyler bunlar.

     40 gün Sina Dağı’nda tek başına, daha doğrusu Tanrı ile başbaşa kalan Musa, dağdan inmeyince, İsrail halkı tedirgin olmaya ve korkmaya başlar. Halk Musa’nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun’un çevresine toplandı. Tevrat’ın anlatımına göre, İsrail halkı, Harun’a, “Kalk, bize öncülük edecek bir ilâh yap” dediler, “Bizi Mısır’dan çıkaran adama, Musa’ya ne oldu bilmiyoruz.” Harun, “Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin” dedi. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Harun’a getirdi. Harun altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı biçiminde dökme bir put yaptı. Halk, “Ey İsrailliler, sizi Mısır’dan çıkaran Tanrınız budur!” dedi. (1304)

     Burası Tevrat’ın en ilginç ve o kadar akıldışı, okuyana “hadi canım sen de” dedirten bölümlerinden biridir. Düşünün ki, Tanrı’nın seçtiği bir peygamber, kendi eliyle bir put yapıyor ve sonra da halkına bu putu göstererek “İşte Tanrı budur” diyor!?..

     İşin daha da ilginç tarafı ise, aynı olayı Kur’ân’ın da anlatması ve Kur’ân’ın da olayı bu şekilde anlatması. Kur’ân’daki anlatıma göre, Tur’dan dönüşte kavminin bir buzağı yapıp ona taptığını gören Musa öfkelenerek levhaları yere atıyor ve bu putu yapan kardeşi Harun’u hırpalıyor. Kur’ân bu şekilde anlatıyor. Musa abisi Harun’un saçlarından tutup çekiyor ve Harun’u resmen dövüyor. Hatta canı acıyan Harun, kardeşi Musa’ya “Saçımı çekme” diye yalvarıyor. Ardından kavminden seçtiği 70 kişiyle toplu olarak tevbe ediyorlar. (1305)

     Tevrat’ta da aynı şekilde, Musa’nın Sina Dağı’ndan döndükten sonra, yokluğunda kavminin taptığı altın buzağıyı parçaladığı, buzağıya tapan kavmini cezalandırdığı anlatılıyor. Ertesi gün Sina’ya giderek Tanrı’ya yakarır ve kaviminin affedilmelerini ister. Böylece İsrailoğulları affedilir. (1306) Musa kırılanların yerine tekrar iki taş tablet hazırlar ve bir daha Sina’ya çıkar. (1307) İlahî emirleri alarak yemeden içmeden 40 gün daha dağda kalır. (1308) Diğer emirler ve yasaklar kendisine bildirilir. (1309)

     Mısır’dan Çıkış’ın 2. yılının 2. ayının 1. gününde Musa, İsrailoğulları’nın nüfûs sayımını yapar. (1310) Tanrı, Sina Çölü’nde, Buluşma Çadırı’nda Musa’ya şöyle seslenir: “Sen ve Harun, İsrail topluluğunun bütün boylarıyla ailelerinin sayımını yapın. Bütün erkekleri bir bir sayıp adlarını yazın. İsrailliler’den savaşabilecek durumda yirmi ve daha yukarı yaştaki bütün erkekleri sayıp bölüklere ayırın. Size yardım etmek için yanınızda her oymaktan birer adam bulunsun; bu kişiler aile başı olmalı. Size yardımcı olacak adamların adları şunlardır: Ruben oymağından Şedeur oğlu Elisur; Şimon oymağından Surişadday oğlu Şelumiel; Yahuda oymağından Amminadav oğlu Nahşon; İssakar oymağından Suar oğlu Netanel; Zevulun oymağından Helon oğlu Eliav; Yusufoğulları’ndan Efrayim oymağından Ammihut oğlu Elişama; Manaşşe oymağından Pedahsur oğlu Gamliel; Benyamin oymağından Gidoni oğlu Avidan; Dan oymağından Ammişadday oğlu Ahiezer; Aşer oymağından Okran oğlu Pagiel; Gad oymağından Deuel oğlu Elyasaf; Naftali oymağından Enan oğlu Ahira.” (1311)

     Bunlar İsrail topluluğundan atanmış adamlardı; atalarının soyundan gelen oymak önderleri, İsrail’in boy başlarıydı. (1312)

     Musa’yla Harun adları bildirilen bu adamları getirttiler. Tanrı’nın buyruğu uyarınca 2. ayın 1. günü bütün halkı topladılar. 20 ve daha yukarı yaştakileri boylarına, ailelerine göre birer birer sayıp adlarını yazdılar. Böylece Sina Çölü’nde halkın sayımı yapıldı. (1313)

     Buna göre; Ruben oymağından olanlar 46 bin 500 kişi, Şimon oymağından olanlar 59 bin 300 kişi, Gad oymağından olanlar 45 bin 650 kişi, Yahuda oymağından olanlar 74 bin 600 kişi, İssakar oymağından olanlar 54 bin 400 kişi, Zevulun oymağından olanlar 57 bin 400 kişi, Efrayim oymağından olanlar 40 bin 500 kişi, Manaşşe oymağından olanlar 32 bin 200 kişi, Benyamin oymağından olanlar 35 bin 400 kişi, Dan oymağından olanlar 62 bin 700 kişi, Aşer oymağından olanlar 41 bin 500 kişi, Naftali oymağından olanlar 53 bin 400 kişiydi. Buna göre İsrail halkının toplam nüfûsu 603 bin 550 kişi olarak belirlendi. (1314)

     Ne var ki, Levi oymağından olanlar öbürleriyle birlikte sayılmadı. Çünkü Tanrı Musa’ya şöyle demişti: “Ancak Levi oymağını sayma, öbür İsrailliler arasında yaptığın sayıma onları katma. Levililer’i Levha Sandığı’nın bulunduğu konuttan, eşyalardan ve konuta ait her şeyden sorumlu kıl. Konutu ve bütün eşyalarını onlar taşısın; konutun bakımını onlar yapsın, çevresinde ordugâh kursun. Konut taşınırken onu Levililer toplayacak; konaklanacağı zaman da onlar kuracak. Levililer dışında konuta yaklaşan ölüm cezasına çarptırılacak. İsrailliler çadırlarını bölükler halinde kuracaklar. Herkes kendi ordugâhında, kendi sancağının altında bulunacak. Ancak İsrail topluluğunun gazabıma uğramaması için Levililer Levha Sandığı’nın bulunduğu konutun çevresinde konaklayacak ve konuta bekçilik edecekler.” İsrailliler bütün bunları tam tamına Tanrı’nın Musa’ya buyurduğu gibi yaptılar. (1315)

     Daha sonra İsrailoğulları Sina’dan göç ederek Paran Çölü’ne giderler. (1316)

     Yahudilik’in medenî kanunu hükmündeki dînî kitabı “Talmud” (תלמוד)’da yazdığına göre, İsrail halkına üç tane iyi çoban bahşedildi: Musa, Harun ve Miryam. Ve onların liyakatine karşılık üç tane iyi armağan verildi: Musa için man yiyeceği, Harun için 7 görkem bulutu ve Miryam için (hareket eden) bir kuyu. (1317)

     Kadın peygamber Miryam için kuyuların karşılıklı olarak açılması, yukarı âlemdeki sularda bulunan tinsel inanç enerjisinin atmosfere girmesini ve böylece insanoğlunun, Kutsal Olan’a inancının artmasını sağlar. Dolayısıyla Miryam’ın kuyusu da, O’nun Tanrı’ya duyduğu büyük inançla ilişkilidir. Dolayısıyla yaşamın vazgeçilmezi olan su, Miryam’ın liyakati karşılığında verilmiştir. (1318)

     Daha sonra her üçü de peygamber olan Hz. Miryam, Hz. Harun ve Hz. Musa arasında bir “aile kavgası” çıkmıştır. Sebebi ise, Musa’nın hanımı Zippura. Musa’nın Zippura ile evlenmesine ablası Miryam şiddetle karşı çıkmıştır. Sebebi ise, kızın İbrani olmaması. (1319) Miryam’ın Harun’la birlikte bu evliliğe karşı çıkmaları ve bu yüzden kardeşleri Musa ile kavga etmeleri, Tevrat’ta da bahsedilen ilginç olaylardan biridir.

     Burada Miryam ile Harun’un kavmiyetçi / milliyetçi duygularla hareket ettiklerini görüyoruz. İbrani olmayan bir kadınla evlendiği için kardeşleri Musa’yı “İbraniler’in önderi” sıfatına layık görmeyen abla Miryam ve ağabey Harun, bu vasfa Musa’dan çok kendilerinin layık olduklarını düşünmektedirler. Miryam ile Harun, “Tanrı yalnızca Musa ile mi konuştu? Üçümüzle de konuşmadı mı? Üçümüz de peygamber değil miyiz? Öyleyse neden sadece Musa kavmin liderliğini yapıyor?” diyerek, Musa’nın tek başına bu liderlik rolünü oynamasına itiraz ettiler. (1320)

     İlginç bir olay hakikaten… İslam tarihinde, Hz. Muhammed (sav)’in vefatından sonra yaşanan “halifelik kavgası”nın yani “ben bu makama diğerlerinden daha layığım” tartışmasının bir benzeri burada “peygamberlik kavgası” olarak karşımıza çıkıyor ve bu konuda “ben bu makama diğerlerinden daha layığım” tartışması yaşanıyor.

     Miryam, Tanrı indinde çok imtiyazlı bir konuma sahipti. Miryam’ın bu imtiyazlı durumu, sürçmesine neden oldu. Kardeşi Musa’ya karşı söylenmeğe başladı ve kendisine katılması için Harun’u da etkiledi. Musa’yı kabahatli bulmalarının nedeni, onun Medyenli olan karısıydı ve bunu temel olarak kullanarak her ikisi O’nun eşsiz mevkiine meydan okudular. (1321)

     Miryam ile Harun’un bu itirazlarını duyan Tanrı, üç kardeşi de “Mişkan” denilen Buluşma Çadırı’na çağırdı. Üçü de gittiler. Tevrat’ın anlatımına göre, Tanrı bir bulut sütûnunun içinde onların yanına indi. Çadırın kapısında durup Harun’la Miryam’ı çağırdı. İkisi ilerlerken Tanrı onlara seslendi: “Sözlerime kulak verin: Eğer aranızda bir peygamber varsa, Ben Rabb görümde kendimi ona tanıtır, onunla düşte konuşurum. Ama kulum Musa öyle değildir. O bütün evimde sadıktır. Onunla bilmecelerle değil, açıkça, yüzyüze konuşurum. O Rabb’in suretini görüyor. Öyleyse kulum Musa’yı yermekten korkmadınız mı?” (1322)

     Miryam’la Harun’u azarlayan Tanrı, onlara öfkelenip oradan gitti. Bulut çadırın üzerinden ayrıldığında Miryam cüzzam hastalığına yakalanmış, kar gibi bembeyaz olmuştu. Miryam, Tanrı tarafından cezalandırılmıştı. Harun Miryam’a baktı, deri hastalığına yakalandığını gördü. Musa’ya, “Ey efendim, lütfen akılsızca işlediğimiz günâhtan ötürü bizi cezalandırma” dedi, “Miryam etinin yarısı yenmiş olarak ana rahminden çıkan ölü bir bebeğe benzemesin.” (1323)

     Musa Tanrı’ya, “Ey Tanrı, lütfen Miryam’ı iyileştir!” diye yakardı. Tanrı, “Babası onun yüzüne tükürseydi, yedi gün utanç içinde kalmayacak mıydı?” diye karşılık verdi, “Onu yedi gün ordugâhtan uzaklaştırın, sonra geri getirilsin.” Böylece Miryam yedi gün ordugâhtan uzaklaştırıldı, o geri getirilene dek halk yola çıkmadı. (1324)

     Miryam’a kızgın olan Tanrı, O’na “tzaraat” adı verilen cüzzam hastalığını verdi ve Miryam “kar gibi beyaz” oldu. Tzaraat kuralları gereğince kamp dışında izole bir şekilde yaşamak zorunda kalan Miryam’ın geriye gelmesi sadece Musa’nın O’nun için araya girmesiyle gerçekleşti. Yine de Tanrı, Miryam’ın yedi gün boyunca cezalandırılması gerektiğinde ısrar etti. (1325)

     “Tzaraat”, geleneksel olarak “cüzzam” şeklinde tercüme edilmektedir fakat bu daha çok deri kanserine veya vitiligoya tekabül eder. Tevrat’a göre “tzaraat” olan kişi kirli kabul edilmektedir. (1326)

     Zippura, Hz. Musa’nın hânımıdır. Bu nedenle geleneksel Yahudî ve Hristiyan inancına göre, Hz. Miryam’ın karşı çıktığı kişi Zippura’dır. Fakat Tevrat’taki âyetlerde Miryam’la Harun’un yengelerine yani Musa’nın hânımına karşı çıkışları anlatılırken, “Musa, Kuşî bir kadınla evlenmişti. Bundan dolayı Miryam’la Harun onu yerdiler” (1327) denilir. “Kuşî” nitelemesi Habeşî (Etiyopyalı) insanlar için kullanılan bir niteleme. Halbuki Zippura Kuşî yani Etiyopyalı değil, Medyenli bir kadındır. ABD’li dînbilimci ve Yahudî araştırmaları profesörü Richard Elliott Friedman (1946 – halen hayatta)’a göre, “Kuşî” terimi Etiyopyalılar için kullanıldığından bu kadın Zippura değildir. Friedman, belgesel hipotezi baz alarak Zippura’nın Yahvist kaynakta ve “Karbeyaz Miryam” hikâyesinin Elohist kaynakta yer aldığını belirtir; yani her iki kaynakta da Musa’nın tek bir karısı vardır. Friedman’ın görüşüne göre, bu iki hikâye, Kudüs Tapınağı’nı elinde bulunduran Yehuda Krallığı’na bağlı Harun Rûhban Sınıfı ile İsrail Krallığı’na bağlı Şilo Rûhban Sınıfı arasındaki güç savaşından kaynaklanmaktadır. Friedman dolayısıyla Elohistler’in “Karbeyaz Miryam” hikâyesi üzerinde ısrarla durduklarını vurgulamaktadır. (1328)

     Musevîlik’teki kutsal metinlerin haftalık sinagog toplantılarında okunması ve dinleyicilere ders olarak verilen açıklamalarından oluşan külliyat olan “Midraşlar” (מִדְרָשִׁים), ilginçtir ki, aynı hikâyeyi tam tersi bir biçimde anlatır. “Midraşlar”da anlatıldığına göre, Miryam ile Harun’un amacı, Musa ile Zippura’yı ayırmak değil, aksine bu ikisinin ayrılmasına engel olmaktı. Kardeşleri Musa ile de bu yüzden kavga ettiler, yani yengeleri Zippura’yı savunmak için Musa’yla kavga ettiler. Burdaki anlatıma göre ise hikâye şu şekildedir: Musa henüz İbraniler Mısır’da kölelik altındayken ve kendisi de Tanrı tarafından seçilmiş bir peygamber değilken, İbrani kavminden olmayan Zippura ile evlenmişti. Şimdi ise İbraniler özgürlüklerine kavuşmuşlardı ve Musa da bu kavmin peygamberiydi. Dolayısıyla kavminin peygamberi yani önderi olan bir adam, başka bir kavimden / etnik kökenden biriyle evli olamazdı. “Bizzat kendi eşi İbrani olmayan biri nasıl İbraniler’in lideri olacak?” İşte bu yüzden Musa, karısı Zippura’yı boşamak ve O’nu terketmek istedi. Fakat Zippura çok iyi bir insandı ve Miryam’la Harun bu yengelerini çok seviyorlardı. Koyu tenli olan Zippura’yı çok sevdikleri için O’nu “Kuşî” diye çağırıyorlardı. Musa karısı Zippura’yı boşamak isteyince ablası Miryam ve abisi Harun buna karşı çıktılar, ikilinin boşanmalarına engel olmak istediler. (1329)

     “Kuşî” nitelemesi aşağılayıcı bir niteleme değildir, bilakis Yahudî kaynaklarında benzersiz ve seçkin kişiler için kullanılan bir nitelemedir. (1330) Aslında M. Ö. 1047 – M. Ö. 1007 yılları arasında İsrail Krallığı’nın ilk kralı olan (1331) ve Tevrat’ta Kral Saul (1332) adıyla bahsedilen, Kur’ân-ı Kerîm’de ise Talut (1333) adıyla bahsedilen Saul ben Kiş de “Kuşî” sıfatıyla anılmıştır. (1334) Hatta Yahuda halkı da “Kuşî” olarak nitelendirilmiştir. (1335) 

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     Bundan sonra İbrani halkı Haserot’tan ayrılıp Paran Çölü’nde konakladı. (1336)

   Tanrı, Musa’ya, “İsrail halkına vereceğim Kenan ülkesini araştırmak için bazı adamlar gönder” dedi, “Ataların her oymağından bir önder gönder.” Musa, Tanrı’nın buyruğu uyarınca Paran Çölü’nden adamları gönderdi. Hepsi İsrail halkının önderlerindendi. Adları şöyleydi: Ruben oymağından Zakkur oğlu Şammua, Şimon oymağından Hori oğlu Şafat, Yahuda oymağından Yefunne oğlu Kalev, İssakar oymağından Yusuf oğlu Yigal, Efrayim oymağından Nun oğlu Hoşea, Benyamin oymağından Rafu oğlu Palti, Zevulun oymağından Sodi oğlu Gaddiel, Manaşşe oymağından Susi oğlu Gaddi, Dan oymağından Gemalli oğlu Ammiel, Aşer oymağından Mikael oğlu Setur, Naftali oymağından Vofsi oğlu Nahbi, Gad oymağından Maki oğlu Geuel. Ülkeyi araştırmak üzere Musa’nın gönderdiği adamlar bunlardı. (1337)

     Musa, Kenan ülkesini araştırmak üzere onları gönderirken, “Negev’e, dağlık bölgeye gidin” dedi, “Nasıl bir ülke olduğunu, orada yaşayan halkın güçlü mü zayıf mı, çok mu az mı olduğunu öğrenin. Yaşadıkları ülke iyi mi kötü mü, kentleri nasıl, surlu mu değil mi anlayın. Toprak nasıl? Verimli mi, kıraç mı? Çevre ağaçlık mı, değil mi? Elinizden geleni yapıp orada yetişen meyvelerden getirin.” Mevsim, üzümün olgunlaşmaya başladığı zamandı. (1338)

     Böylece adamlar yola çıkıp ülkeyi Zin Çölü’nden Levo – Hamat’a doğru Rehov’a dek araştırdılar. Negev’den geçip Anakoğulları’ndan Ahiman, Şeşay ve Talmay’ın yaşadığı Hevron’a vardılar. Hevron, Mısır’daki Soan kentinden 7 yıl önce kurulmuştu. Eşkol Vadisi’ne varınca, üzerinde bir salkım üzüm olan bir asma dalı kestiler. Adamlardan ikisi dalı bir sırıkta taşıdılar. Yanlarına nar, incir de aldılar. İsrailliler’in kestiği üzüm salkımından dolayı oraya “Eşkol Vadisi” adı verildi. (1339)

     Kırk gün dolaştıktan sonra adamlar ülkeyi araştırmaktan döndüler. Paran Çölü’ndeki Kadeş’e, Musa’yla Harun’un ve İsrail topluluğunun yanına geldiler. Onlara ve bütün topluluğa gördüklerini anlatıp ülkenin ürünlerini gösterdiler. Musa’ya, “Bizi gönderdiğin ülkeye gittik” dediler, “Gerçekten süt ve bal akıyor orada! İşte ülkenin ürünleri… Ancak orada yaşayan halk güçlü, kentler de surlu ve çok büyük. Orada Anak soyundan gelen insanları bile gördük. Amalekliler Negev’de; Hititler, Yevuslular ve Amorlular dağlık bölgede; Kenanlılar da denizin yanında ve Şeria Irmağı’nın kıyısında yaşıyor.” Kalev, Musa’nın önünde halkı susturup, “Oraya gidip ülkeyi ele geçirelim. Kesinlikle buna yetecek gücümüz var” dedi. Ne var ki, kendisiyle oraya giden adamlar, “Bu halka saldıramayız, onlar bizden daha güçlü” dediler. Araştırdıkları ülke hakkında İsrailliler arasında kötü haber yayarak, “Boydan boya araştırdığımız ülke, içinde yaşayanları yiyip bitiren bir ülkedir” dediler, “Üstelik orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu. Nefiller’i, Nefiller’in soyundan gelen Anaklılar’ı gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük.” (1340)

     O gece bütün topluluk yüksek sesle bağrışıp ağladı. Bütün İsrail halkı yine isyankâr tutumlarını tekrarlayarak Musa’yla Harun’a karşı söylenmeye başladılar. Onlara, “Keşke Mısır’da ya da bu çölde ölseydik!” dediler, “Rabb neden bizi bu ülkeye götürüyor? Kılıçtan geçirilelim diye mi? Karılarımız, çocuklarımız tutsak edilecek. Mısır’a dönmek bizim için daha iyi değil mi?” Sonra Musa’yı bundan böyle önder olarak görmeme kararı dahi aldılar ve birbirlerine, “Kendimize bir önder seçip Mısır’a dönelim” dediler. Bunun üzerine Musa’yla Harun İsrail topluluğunun önünde yüzüstü yere kapandılar. Ülkeyi araştıranlardan Nun oğlu Yeşu’yla Yefunne oğlu Kalev giysilerini yırttılar. Sonra bütün İsrail topluluğuna şöyle dediler: “İçinden geçip araştırdığımız ülke çok iyi bir ülkedir. Eğer Rabb bizden hoşnut kalırsa, süt ve bal akan o ülkeye bizi götürecek ve orayı bize verecektir. Ancak Rabb’e karşı gelmeyin. Orada yaşayan halktan korkmayın. Onları ekmek yer gibi yiyip bitireceğiz. Koruyucuları onları bırakıp gitti. Ama Rabb bizimledir. Onlardan korkmayın!” (1341)

     Hikâyenin burasında çok ilginç bir durum yaşanıyor. İnanılmaz bir şey ama, yaptıkları nankörlük ve isyankârlıkları yüzünden Tanrı bütün İsrailoğulları’nı helak etmek, tüm İsrail ulusunu yok etmek istiyor. Ama Musa araya girip bunu engelliyor. Musa Tanrı’ya yalvarıyor ve Tanrı da Musa’nın hatrına bu kararından vazgeçiyor. Bunlar başka bir yerde değil, Tevrat’ta anlatılıyor. (1342)

     Düşünün: Şayet Musa araya girmeseydi, Allah bütün İsrailoğulları’nı helak edecekti ve bugün dünyada Yahudî (İbrani) diye bir millet yaşamıyor olacaktı. Tevrat’ta, “Mısır’dan Çıkış” bölümünün 14. bâbında, 10. – 45. âyetlerde anlatılan şey bu.

     Nihayet Musa, kavminden, kendilerine vaad edilen topraklara girmelerini ister, fakat onlar kabul etmezler. Hem Tevrat’ta hem Kur’ân’da belirtildiğine göre, bunun üzerine İsrailoğulları’nın oraya girmeleri yasaklanır ve 40 yıl çölde yaşamaya mahkûm edilirler. (1343)

     Kur’an’ın anlattığına göre, bu sırada daha önce Musa’ya karşı çıkmış ve İsrailoğulları’na zûlmetmiş olan Firavun, Hâman ve Karun helak edilir ve Tanrı tarafından ortadan kaldırılırlar. (1344)

     Tevrat’ta bu olay ve sebepleri daha ayrıntılı bir biçimde anlatılır. Şöyle ki:

     İsrailoğulları Kadeş’te iken, Levi oğlu Kehat oğlu Yishar oğlu Korah (bu şahıs Kur’ân’da Karun ismiyle bahsedilen kişidir, ama İsrailoğulları’nın bir kabilesinin önderi olan bu kişi Kur’an’da Firavun’un adamlarından biri olarak anlatılır), Ruben soyundan Eliavoğulları’ndan Datan, Aviram ve Pelet oğlu On, toplulukça seçilen, tanınmış 250 İsrailli önderle birlikte Musa’ya başkaldırdılar. Hep birlikte Musa’yla Harun’un yanına varıp, “Çok ileri gittiniz!” dediler, “Bütün topluluk, topluluğun her bireyi kutsaldır ve Rabb onların arasındadır. Öyleyse neden kendinizi Rabb’in topluluğundan üstün görüyorsunuz?” Bunu duyan Musa yüzüstü yere kapandı. Sonra Korah (Karun)’la yandaşlarına şöyle dedi: “Sabah Rabb kimin kendisine ait olduğunu, kimin kutsal olduğunu açıklayacak ve o kişiyi huzuruna çağıracak. Rabb seçeceği kişiyi huzuruna çağıracak. Ey Korah ve yandaşları, kendinize buhurdanlar alın. Yarın Rabb’in huzurunda buhurdanlarınızın içine ateş, ateşin üstüne de buhur koyun. Rabb’in seçeceği kişi, kutsal olan kişidir. Ey Levililer, çok ileri gittiniz!” Musa, Korah (Karun)’la konuşmasını şöyle sürdürdü: “Ey Levililer, beni dinleyin! İsrail’in Tanrısı sizi kendi huzuruna çıkarmak için ayırdı. Rabb’in Konutu’nun hizmetini yapmanız, topluluğun önünde durmanız, onlara hizmet etmeniz için sizi İsrail topluluğunun arasından seçti. Sizi ve bütün Levili kardeşlerinizi huzuruna çıkardı. Bu yetmiyormuş gibi kâhinliği de mi istiyorsunuz? Ey Korah, senin ve yandaşlarının böyle toplanması Rabb’e karşı gelmektir. Harun kim ki, O’na dil uzatıyorsunuz?” Sonra Musa, Eliavoğulları Datan’la Aviram’ı çağırttı. Ama onlar, “Gelmeyeceğiz” dediler, “Bizi çölde öldürtmek için süt ve bal akan ülkeden çıkardın. Bu yetmiyormuş gibi başımıza geçmek istiyorsun. Bizi süt ve bal akan ülkeye götürmediğin gibi mülk olarak bize tarlalar, bağlar da vermedin. Bu adamları kör mü sanıyorsun? Hayır, gelmeyeceğiz.” (1345)

     Çok öfkelenen Musa, Tanrı’ya, “Onların sunularını önemseme. Onlardan bir eşek bile almadım, üstelik hiçbirine de haksızlık etmedim” dedi. Sonra Korah (Karun)’a, “Yarın sen ve bütün yandaşların, sen de, onlar da, Rabb’in önünde bulunmak için gelin” dedi, “Harun da gelsin. Herkes kendi buhurdanını alıp içine buhur koysun. 250 kişi birer buhurdan alıp Rabb’in önüne getirsin. Harun’la sen de buhurdanlarınızı getirin.” Böylece herkes buhurdanını alıp içine ateş, ateşin üstüne de buhur koydu. Sonra Musa ve Harun’la birlikte Buluşma Çadırı’nın giriş bölümünde durdular. Korah (Karun) bütün topluluğu Musa’yla Harun’un karşısında Buluşma Çadırı’nın giriş bölümünde toplayınca, Tanrı’nn görkemi bütün topluluğa göründü. Tanrı, Musa’yla Harun’a, “Bu topluluğun arasından ayrılın da onları bir anda yok edeyim” dedi. Musa’yla Harun yüzüstü yere kapanarak, “Ey Tanrı, bütün insan rûhlarının Tanrısı!” dediler, “Bir kişi günâh işledi diye bütün topluluğa mı öfkeleneceksin?” Tanrı, Musa’ya, “Topluluğa söyle, Korah’ın, Datan’ın, Aviram’ın çadırlarından uzaklaşsınlar” dedi. Musa Datan’la Aviram’a gitti. İsrail’in ileri gelenleri O’nu izledi. Topluluğu uyararak, “Bu kötü adamların çadırlarından uzak durun!” dedi, “Onların hiçbir şeyine dokunmayın. Yoksa onların günâhları yüzünden canınızdan olursunuz.” Bunun üzerine topluluk Korah (Karun), Datan ve Aviram’ın çadırlarından uzaklaştı. Datan’la Aviram çıkıp hanımları ve çocuklarıyla birlikte çadırlarının önünde durdular. Musa şöyle dedi: “Bütün bunları yapmam için Rabb’in beni gönderdiğini, kendiliğimden birşey yapmadığımı şuradan anlayacaksınız: Eğer bu adamlar herkes gibi doğal bir ölümle ölür, herkesin başına gelen bir olayla karşılaşırlarsa, bilin ki beni Rabb göndermemiştir. Ama Rabb yepyeni bir olay yaratırsa, yer yarılıp onları ve onlara ait olan herşeyi yutarsa, ölüler diyarına diri diri inerlerse, bu adamların Rabb’e saygısızlık ettiklerini anlayacaksınız.” (1346)

     Tevrat’taki bu anlatım da oldukça ilginçtir, hakikaten. Bir kişi günâh işledi diye bütün topluluğu yok etmenin yanlış ve haksız bir cezalandırma olduğunu Tanrı akledemiyor ama Musa akledebiliyor (!).

     Musa konuşmasını bitirir bitirmez Korah (Karun), Datan ve Aviram’ın altındaki yer yarıldı. Yer yarıldı ve onları, ailelerini, Korah (Karun)’ın adamlarıyla mallarını yuttu. Sahip oldukları herşeyle birlikte diri diri ölüler diyarına indiler. Yer onların üzerine kapandı. Topluluğun arasından yok oldular. Çığlıklarını duyan çevredeki İsrailliler, “Yer bizi de yutmasın!” diyerek kaçıştılar. Tanrı’nın gönderdiği ateş, buhur sunan 250 adamı yakıp yok etti. (1347)

     Fakat ertesi gün bütün İsrail topluluğu Musa’yla Harun’a öfke duyarak onlara karşı söylenmeye başladı. “Rabb’in halkını siz öldürdünüz” diyorlardı. Topluluk Musa’yla Harun’a karşı toplanıp Buluşma Çadırı’na doğru yönelince, çadırı ansızın bulut kapladı ve Tanrı’nın görkemi göründü. Musa’yla Harun, Buluşma Çadırı’nın önüne geldiler. Tanrı, Musa’ya, “Bu topluluğun arasından ayrılın da onları birden yok edeyim” dedi. Musa’yla Harun yüzüstü yere kapandılar. Sonra Musa, Harun’a, “Buhurdanını alıp içine sunaktan ateş koy, üstüne de buhur koy” dedi, “Günâhlarını bağışlatmak için hemen topluluğa git. Çünkü Rabb öfkesini yağdırdı. Öldürücü hastalık başladı.” Harun, Musa’nın dediğini yaparak buhurdanını alıp topluluğun ortasına koştu. Halkın arasında öldürücü hastalık başlamıştı. Harun buhur sunarak topluluğun günâhını bağışlattı. O ölülerle dirilerin arasında durunca, öldürücü hastalık da dindi. Korah (Karun) olayında ölen 250 kişi dışında, öldürücü hastalıktan ölenlerin sayısı 14 bin 700 kişiydi. (1348)

     Bundan sonraki yolculukta yine susuz kalırlar. Musa âsâsı ile kayaya vurur ve su çıkar. (1349) Tevrat’a göre Musa ve Harun bu mucize esnasında kendilerinde bir güç vehmederek Tanrı’ya itaatsizlik etmiş olurlar ve vaad edilen topraklara girmekten mahrum bırakılırlar. Musa vaad edilmiş topraklara girmek için Tanrı’ya niyazda bulunur, fakat bu niyaz kabul edilmez. (1350)

     Tam bu zamanda bütün İsrail ulusunu yasa boğan bir hadise yaşanır. İsrail halkının üç önderinden biri olan kadın peygamber Miryam, o sırada Zin Çölü’ne varıp bulundukları Kadeş’te vefat eder. Vefat ettiğinde 127 yaşındaydı. Tevrat, Miryam’ın vefatını şu âyetle anlatır:

     “İsrail topluluğu birinci ay Zin Çölü’ne vardı, halk Kadeş’te konakladı. Miryam orada öldü ve gömüldü.” (1351)

     Kadeş’te vefat eden Miryam (Meryem), halk tarafından oracıkta gömülür. Ablalarını kaybeden Harun ile Musa büyük üzüntü yaşarlar.

     Kadın peygamber Miryam, 127 yıl yaşadı ve Nisan ayının 10. günü hayata veda etti. (1352)

     O’nun ölümünden sonra halk susuzluktan kıvranmaya başladı. Bunun üzerine Musa bir kaya gördü ve su vermesi için kayaya vurdu. Musa’nın cezalandırılmasına ve vaad edilmiş topraklara girememesine neden olan olay, işte buydu. (1353)

     Ancak kaya henüz vefat etmiş olan Miryam’ın hatırına su kuyusuna dönüştü ve gittikleri her yerde İsrail halkını takip etti. Bu su kuyusuna, “Miryam’ın Kuyusu” adı verildi. Kuyu, man yiyeceği ile görkem bulutlarının aksine, İsrail halkı vaad edilmiş topraklara ayak bastıktan sonra da onları terk etmedi. İsrail halkı, Yuşa’nın liderliğinde 10 Nisan günü (Miryam’ın ölüm yıldönümünde) vaad edilmiş topraklara ayak bastı; kuyu da halkla birlikte ülkeye girdi ve oraya gizlendi: “Rabi Hiya şöyle dedi: ‘Miriam’ın Kuyusu’nu görmek isteyenler, Karmel Dağı’nın tepesine çıkıp baksınlar. Akdeniz’de bir tür elek görecekler’.” (1354)

     Tevrat ve Talmud’un ilk kapsamlı tefsirlerinin müfessiri olan dünyaca ünlü Yahudî dîn âlimi Raşi ya da tam adıyla Rabbi Şlomo ben Yitzak (1040 – 1105), bu kuyunun, Miryam’ın ölümünden sonra Musa’nın su getirdiği kaya olduğunu söyler. (1355) Musevîlik’teki kutsal metinlerin haftalık sinagog toplantılarında okunması ve dinleyicilere ders olarak verilen açıklamalarından oluşan külliyat olan “Midraşlar” (מִדְרָשִׁים)’da, her kabilenin liderinin, kampı kuyuya götürdükleri ve kabilenin kampına doğru kumda bir çizgi çektikleri belirtiliyor. Kuyunun suları işaretin ardından çekildi ve böylece her kabile için su sağlandı. (1356)

     Bir başka kaynağa göre ise kuyu, Galile Denizi’nde gömülüdür. Aria Kadoş’un, öğrencisi Rabi Hayim Vital’i kayıkla Galile Denizi’ne gezdirdiği, O’na denizin suyundan bir bardak içirdiği ve Hayim Vital’in ancak ondan sonra ustasının öğretilerini anlayabildiği söylenir. Bir keresinde de çıbanlardan yakınan biri Tiberya sularına girdi. Zaman uygundu. “Miryam’ın Kuyusu”nu gördü, sularıyla yıkandı ve iyileşti. (1357)

     Günümüzde bile bazı Yahudîler’in Cumartesi geceleri kuyudan su çekme alışkanlığı vardır, çünkü “Miryam’ın Kuyusu”, Cumartesi geceleri bütün kuyulara su sağlar ve o sudan içen şifâ bulur. (1358)

     Hz. Miryam (as), Yahudî feministler arasında popüler bir figürdür hatta Hz. Sara (as) ile birlikte en popüler figürdür. İsrail’deki kadın hareketleri Sara ile Miryam’ı bir idol olarak önplana çıkarırlar.

     Pek haksız da sayılmazlar ve bana sorarsanız böyle davranmakla doğru yapıyorlar.

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(1264): Tevrat, Çıkış, 15:22 – 23

(1265): Tevrat, Çıkış, 15:24 – 26

(1266): Tevrat, Çıkış, 15:27

(1267): Kur’ân-ı Kerîm, Âraf 142 – 145; Tâhâ 80

(1268): Tevrat, Çıkış, 16:1

(1269): Tevrat, Çıkış, 16:2 – 3

(1270): Tevrat, Çıkış, 16:4 – 5

(1271): Tevrat, Çıkış, 16:6– 12

(1272): Tevrat, Çıkış, 16:13– 20

(1273): Tevrat, Çıkış, 16:21– 30

(1274): Tevrat, Çıkış, 16:31– 35

(1275): Tevrat, Çıkış, 17:1– 3

(1276): Tevrat, Çıkış, 17:4– 7

(1277): Tevrat, Çıkış, 17:8– 13

(1278): Tevrat, Çıkış, 17:14– 16

(1279): Yosef ben Matityahu ha Kohen, Antiquitates Iudaicae, cilt 3, M. S. 94, https://sacred-texts.com/jud/josephus/ant-3.htm

(1280): Targum, I. Tarihler, 2:19 ve 4:4 şerhi

(1281): Tevrat, Çıkış, 2:21 – 22; 18:2 – 4;  I. Tarihler, 23:15 – 17 / İncil, Resullerin İşleri, 7:29 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 25 – 28

(1282): Tevrat, Çıkış, 2:18 ve 2:21

(1283): Tevrat, Çıkış, 3:1 ve 4:18

(1284): Tevrat, Çıkış, 18:1

(1285): Tevrat, Çıkış, 18:2 – 6

(1286): Tevrat, Çıkış, 18:7 – 12

(1287): Tevrat, Çıkış, 18:13 – 27

(1288): Tevrat, Çıkış, 19:1 – 2

(1289): Tevrat, Çıkış, 19:3 – 6

(1290): Tevrat, Çıkış, 19:7 – 13

(1291): Tevrat, Çıkış, 19:14 – 19

(1292): Tevrat, Çıkış, 19:20 – 25

(1293): Tevrat, Çıkış, 19. – 25. bölümler

(1294): Tevrat, Çıkış, 20:1 – 17 ve 32

(1295): İbrahim Sediyani, Aydın Duruşu ve Erdemli Olmak, s. 301 – 302, Yöneliş Yayınları, Adana 2019

(1296): Kur’ân-ı Kerim, Fatihâ 4; Baqara 163; Âl-i İmran 64; Nisa 36, 116 ve 171; Maide 76; En’âm 19, 102 ve 151; Âraf 191 – 195; Yunus 18; Hûd 2 ve 26; Râd 36; Nahl 20; İsra 23; Ankebut 56; Şuara 213; Mümtehine 12

(1297): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 224; Maide 89; Nahl 91 ve 94

(1298): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 83; En’âm 151; İsra 23

(1299): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 84; Nisa 93; Maide 32; İsra 33

(1300): Kur’ân-ı Kerim, En’âm 151; Mü’mînun 1 – 8; Nûr 30 – 31; Mümtehine 12

(1301): Kur’ân-ı Kerim, Maide 38; Yusuf 70; Mümtehine 12

(1302): Kur’ân-ı Kerim, Nahl 94; Furkan 72

(1303): Kur’ân-ı Kerim, Nisa 36

(1304): Tevrat, Çıkış, 32:1 – 4

(1305): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 54 ve 92; Ârâf 148 – 156; Tâhâ 85 – 97

(1306): Tevrat, Çıkış, 32:30 – 35

(1307): Tevrat, Çıkış, 34:1 – 4

(1308): Tevrat, Çıkış, 34:27 – 28

(1309): Tevrat, Çıkış, 35:4 – 39 ve 40:1 – 36; Levililer, 1. – 4. bölümler ve 11. – 15. bölümler

(1310): Tevrat, Çölde Sayım, 1:1

(1311): Tevrat, Çölde Sayım, 1:2 – 15

(1312): Tevrat, Çölde Sayım, 1:16

(1313): Tevrat, Çölde Sayım, 1:17 – 19

(1314): Tevrat, Çölde Sayım, 1:20 – 46

(1315): Tevrat, Çölde Sayım, 1:47 – 54

(1316): Tevrat, Çölde Sayım, 10:11 – 28

(1317): Talmud, Taanit 9 a / Zohar III, 102 b

(1318): Estraya Seval Vali, Yahudîlik’in Kadın Peygamberleri – 1: Miriam, Mısır’dan Çıkış’ın Kadın Peygamberi, Şalom Gazetesi, 22 Haziran 2011

(1319): Tevrat, Çölde Sayım, 12:1

(1320): Tevrat, Çölde Sayım, 12:2

(1321): Susan Ackerman, Why is Miriam Also among the Prophets? (And is Zipporah among the Priests?), Journal of Biblical Literature, sayı 121, s. 47 – 80, The Society of Biblical Literature, 2002, https://www.jstor.org/stable/3268330?seq=1

(1322): Tevrat, Çölde Sayım, 12:4 – 8

(1323): Tevrat, Çölde Sayım, 12:9 – 12

(1324): Tevrat, Çölde Sayım, 12:13 – 15

(1325): Tevrat, Çölde Sayım, 12:10 – 14

(1326): Tevrat, Levililer, 13:1 – 17

(1327): Tevrat, Çölde Sayım, 12:1

(1328): Richard Elliott Friedman, Who Wrote the Bible?, s. 78 ve 92, Harper Collins Publishers, San Francisco 1997

(1329): Midraşlar, Tanchuma, Tzav 13; bkz. “Tevrat, Çölde Sayım, 12:1 – 15” âyetlerine Reşi’nin yorumu

(1330): Moed Katan, 16 b

(1331): Tevrat, I. Samuel, 11:14 – 15

(1332): Tevrat, I. Samuel ve I. Tarihler bölümleri

(1333): Kur’ân-ı Kerim, Baqara 247

(1334): Zebur, 7:1

(1335): Tevrat, Amos, 9:7

(1336): Tevrat, Çölde Sayım, 12:16

(1337): Tevrat, Çölde Sayım, 13:1 – 16

(1338): Tevrat, Çölde Sayım, 13:17 – 20

(1339): Tevrat, Çölde Sayım, 13:21 – 24

(1340): Tevrat, Çölde Sayım, 13:25 – 33

(1341): Tevrat, Çölde Sayım, 14:1 – 9

(1342): Tevrat, Çölde Sayım, 14:10 – 45

(1343): Tevrat, Çölde Sayım, 14:34; Tesniye, 2:14 / Kur’ân-ı Kerim, Maide 21 – 26

(1344): Kur’ân-ı Kerim, Ankebut 39

(1345): Tevrat, Çölde Sayım, 16:1 – 14

(1346): Tevrat, Çölde Sayım, 16:15 – 30

(1347): Tevrat, Çölde Sayım, 16:31 – 35

(1348): Tevrat, Çölde Sayım, 16:41 – 49

(1349): Tevrat, Çölde Sayım, 20:2 – 12

(1350): Tevrat, Tesniye, 3:25

(1351): Tevrat, Çölde Sayım, 20:1

(1352): Talmud, Megilla Taanit bölümünün son kısmı

(1353): Tevrat, Çölde Sayım, 20:2 – 12; Tesniye, 3:25

(1354): Talmud, Şabat 35 a

(1355): Raşi, Pesaxim 54 a

(1356): Midraşlar, Tanxuma, Xukat 21

(1357): Vayikra Raba, 25:5

(1358): Kol Bo, Orah Hayim, 299:10

     SEDİYANİ HABER

     27 OCAK 2020

Bir kuş gibi uçup gitti konduğu yüreğimden
yaşama sevincim
kurudu köyümün topraklarına akan ırmak
yapayalnız kaldı beyaz sayfalar
üşüdü şiirin mısraları
savruldu göğsümde yükselen dağlar
karlar düştü eteklerine düşlerin
hayâllerimi düşürdüğüm denizler
dert ortağım nehirler
ve dûâyla ellerimi kaldırdığım gökyüzü
girmiş yetim bir çocuğun gözlerine
bakıyor mavi.
 
Sessizlik sinmiş caddelerine şehirlerin
kalabalıklaşmış her geçen gün cenaze namazları
acı bir kurşun sesi duyulmuş sokaklarında Silvan’ın
genç bir kız ağlamış Siverek’te gelinlik içinde
bir hediye paketi asılı kalmış dikenlitellerde
son durağı olmuş Nusaybin
solmuş güller henüz koklamadan sevgili
hüzün girmiş gözlerine Ceylanpınar’ın
üzülmüş İdil ağlamış Adilcevaz
sevdâlarını gömmüş toprağa çilekeş anneler
her biri bir ırmak olmuş yasak şarkıları yitik ülkemin
Dicle olmuş Fırat olmuş
akıyor mavi.
 
Tadı bal, kaderi kan
ikisini de hep yaşamış Balkan
utanç coğrafyası olmuş insanlığın
yok olan vicdanlar
kirletilen iffetleri hamile kadınların
kıyameti yaşamış vaktinden evvel Saraybosna
zaman durmuş karşısında jenosidin
kelebekler iz sürmüş ceset kokularının
toplu mezarlar aramış Srebrenitza’da
minik bir kelebeğin kanatlarına girmiş
kır çiçekleri görmüş mezarın üzerinde, artemis
konuyor mavi.
 
Allâh’a adanmış hayatlar
susamışlar ölümsüzlüğe inancın gölgesinde
içmişler kana kana şehâdet şerbetini Kana’da
ölüm karanlığında uyumuş Beyrut’un geceleri
cezalandırılmış ülkem teslim olmadığı için lanetlilere
Mücâdele sûresinden âyetler inmiş yeniden
Kenan topraklarına
parçalanmış minik bedenleri beşikteki bebelerin
ölümle tanışmış daha altı günlük hayatlar
güneyinde Lübnan’ın
ve henüz on aylık bir bebek
adı Abbas Muhaqqid Haşim
hareketsiz dudaklarında emzik
emiyor mavi.
 
Haydutlar sarmış dört bir yanını Bağdad’ın
ölüm kusuyor her bir sokağında Felluce
boyunlarına köpek tasması takılan çocuklar
ırzlarına geçilen kadınlar
dehşeti yaşayan bir halkın acısı
kardeş ellerin kalleş hançerinin verdiği acıyla
yarış halinde sanki vahşet görüntüleri
kirletildi Basra yıkıldı Samarra
fitne tohumları ekilmiş bereketli topraklara
kesilmiş dalları kardeşlik ağacının
yüzü tanıdık bir bombanın fitiline girmiş
Necef’te bir şiî mescidinde
patlıyor mavi.
 
Uzak diyarlara sıçramış ateşi hüznün
kaybolmuş simalar yaşlanmış yüzler
kimsesiz kalmış umut kurak topraklarda
ağıt yakmış genç kızlar Urumçi sokaklarında
unutulmuş türküler Altay steplerinde
kölesi olmuşlar ektikleri toprakların
sahipleriyken ırgatlar
yalnızlığa terkedilmiş mescidler
yasaklanmış secdeler genç alınlara
kayıp bir coğrafyaya bayrak olmuş
dalgalanıyor mavi.
 
Yaşamak için çıkmışlar yollara
kaçmışlar doğdukları topraklardan
“her yer buradan iyidir” diyerek
nereye gittiklerini kendileri de bilmeden
mülteci olmuşlar yersiz yurtsuz
düşmüşler insan tacirlerinin ellerine
bindirilmişler otuz kişi birden
küçücük bir sandala
ve öylesine salıverilmişler açık denizlere
yaşlı, genç, çocuk, kadın, erkek
sarılmışlar biribirlerine devrilmemek için
bir fırtına kopmuş yağmurlar yağmış
ters dönmüş sandal, düşmüşler suya
anne, baba, amca, teyze, evlat, torun
çırpınmışlar denizin ortasında çaresizce
boğuyor mavi.
 
Alınmış yaşama sevinci elinden
dalından koparılan bir çiçek gibi
bitirmişler hayâllerini, öldürmüşler düşlerini
gelinlik giydirmişler daha oyun çağındayken
zevcesi yapmışlar hiç tanımadığı bir adamın
sormamışlar hiç gönlün var mı diye
merak bile etmemişler kalbini
içine gömmüş acısını
yüreğine kazımış kimselerle paylaşamadığı sırlarını
beşik sallamış akranları okula giderken
anne olmuş daha on yedisine bile girmeden
nazar boncuğu takmış bebeğinin tulumuna
seviyor mavi.
 
Zûlüm kaplamış her bir yanını yeryüzünün
çiğnenmiş ayak altında insanlık onuru
hançerlenmiş adalet, kirlenmiş haysiyetler
ordular işgale çıkmış
yasaklanmış diller, zincirlenmiş bilekler
düşman etmiş biribirlerine Adem’in çocuklarını
kavmiyetçilik belası ve egemenlik hırsı
sinmiş özgürlük sevdâsı dizelerine şiirlerin
yüreğine işlemiş bu kavga şâirin
doğunun ve batının mahzun coğrafyalarını
yitik ülkelerin topraklarını besleyen ırmaklar
sevgiliye kavuşurcasına akan nehirler
mürekkep olmuş kaleminde Sediyani’nin
yazıyor mavi.
 
(“Mavi Dizeler” şiirinden, İbrahim Sediyani)
* * *
610 Total Views 7 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir