2019’da Kürdistan’da Gerçekleştirilen Arkeolojik Keşifler

 

isediyani

Medeniyetlerin beşiği olan ve insanlık tarihinin başladığı Kürdistan topraklarında 2019 yılında gerçekleştirilen en önemli arkeolojik keşifler

 

     Medeniyetlerin beşiği olan ve insanlık tarihinin başladığı Kürdistan topraklarında 2019 yılında gerçekleştirilen en önemli arkeolojik keşifler

     Hasankeyf’te Eyyubî Sultanı Süleyman Han’ın Mezarı Bulundu

     (12 Ocak 2019)

     Batman’ın Hasankeyf ilçesinde Ilısu Barajı ve HES projesinden etkilenen tarihî eserlerin taşınması için yapılan kazılarda Eyyubî Sultanı Süleyman Han’ın ve Eyyubî Kürt Hanedanlığı üyelerine ait olduğu tahmin edilen 6 mezar bulundu.

     Sultan Süleyman Han mezarı, mezar taşları, sandukası ve çıkarılan iskeletler koruma altına alındıktan sonra Mardin Artuklu Üniversitesi’ne gönderildi. Mardin Artuklu Üniversitesi’ndeki incelemelerin ardından Süleyman Han türbe ve sandukasının yeniden Hasankeyf’e getirileceği bildirildi.

     Harran’da 900 Yıllık İlaç Şişesi Bulundu

     (14 Şubat 2019)

     Dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Şanlıurfa (Riha) ilimizin Harran ilçesinde yürütülen kazılarda, Ortaçağ’dan kalma 9 asırlık ve topraktan yapılmış ilaç şişesi bulundu.

     Keşfin en ilginç yönlerinden biri, “UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi”ndeki ören yerinde bulunan ilaç şişesinin üzerinde, bugün tıbbın simgesi olan birbirine dolanmış iki yılan resminin bulunması.

     Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Harran Ören Yeri Kazı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Önal, yaptığı açıklamada, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın finansmanı, yerel yönetimlerin de desteğiyle tarihî ören yerindeki kazıların, aralıklarla 70 yıldır sürdüğünü hatırlattı. Antik bulgulara göre, Harran’ın tarih boyunca önemli bir tıp merkezi olarak kabul edildiğine dikkati çeken Önal, geçen yıl 1000 yıllık miskçi dükkânı bulunan bölgede, bu yıl da tıp bilimini ilgilendiren çok önemli bir bulguya rastladıklarını kaydetti. Önal, kazılarda Ortaçağ döneminden kalma 9 asırlık bir ilaç şişesi çıkarıldığını ifade ederek, “Şişenin bulunduğu tabaka, M. S. 12. yy’a aittir. O da Zengiler dönemine rast geliyor. Bu eser, günümüzden yaklaşık 9 asır öncesine dayanıyor. Dolayısıyla burada ilaç üretildiği ve bu şişelere konularak oradan satıldığı sonucuna ulaştık. Hem imalathanesi hem de satış yeri olması açısından oldukça önemlidir” diye konuştu.

     Yaklaşık 15 cm boyundaki silindir gövdeli kabın dış yüzeyinin, birbirine dolanmış ağızları açık yılan kabartmalarıyla süslü olduğunu vurgulayan Mehmet Önal, yılanın, arkeolojide ölümsüzlüğü temsil ettiğini, bu figürün Selçuklular’daki şifahanelerin yanısıra Mısır ve Yunan sanatında da şifa ve tıbbın sembolü olarak kullanıldığına dikkati çekti. Kabın pişmiş topraktan yapıldığını ifade eden Önal, kabın ağzındaki küçük deliğin de sıvının dökülmemesi için bir tıpayla kapatıldığının tahmin edildiğini söyledi. Önal, Tunç Çağı’nda M. Ö. 3 binli yıllarda Harran’ın, bulunduğu coğrafyaya tıp hizmeti veren bir merkez olduğunu, tıptaki öneminin çivi yazılı tabletlerde bile geçtiğini dile getirerek, şu ifadeleri kullandı: “Harran, Tunç Çağı’ndan itibaren çevre illere dahi hizmet veren bir tıp merkezi konumundadır. Emeviler döneminde İskenderiye’den tıp okulu Harran’a getirilmiştir. İbn-i Cübeyir, Harran’da iki hastanenin bulunduğundan bahsediyor. Dolayısıyla ticaretin merkezi Harran, tıpla ve bilimle de yakın ilişkilidir. Bunun için buluntular, Harran’ın İslam eserleri olarak önemli bir merkez olduğunu gösteriyor. M. S. 8. yy’ın ilk çeyreğinde Tıp Bölümü’nün, Emevi halifesi Ömer Bin Abdulaziz tarafından İskenderiye’den Harran’a getirildiği biliniyor. İbn-i Şeddad, Harran’da 4 okulun varlığından, İbn-i Cübeyir de Harran’da 2 hastane olduğunu belirtiyor.”

     9 asırlık ilaç şişesi, Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’den çıkarılan eserlerin de yer aldığı Şanlıurfa Müze Kompleksi’nde sergilenmeye hazırlanıyor. Balıklıgöl Yerleşkesi yanındaki 200 dönümlük alanda 2015’te ziyarete açılan müzede, 70 bini aşkın eser bulunuyor. Şanlıurfa Müze Kompleksi’nde teşhir edilen eserler, kronolojik düzende, ait oldukları döneme ilişkin görsel canlandırmalarla ziyaretçilerin beğenisine sunuluyor.

     Varto’da Deniz Canlılarına Ait 11 Milyon Yıllık Fosiller Bulundu

     (22 Mart 2019)

     Muş Alparslan Üniversitesi Afet Yönetim Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü tarafından Muş (Mıj) ilimizin Varto (Gûmgûm) ilçesinde yapılan arazi araştırmaları sırasında, deniz canlılarına ait yaklaşık 11 milyon yıllık fosiller bulundu.

     Varto ilçesine bağlı Yedikavak (Dêrık) köyünde karların erimesiyle ortaya çıkan fosilleri fark eden vatandaşlar, Muş Alparslan Üniversitesi ile irtibat sağladı. Durumun bildirilmesi üzerine bölgeye gelen Afet Yönetim Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve Öğretim Üyesi Jeomorfolog Dr. İskender Dölek, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Şube Müdürü Ertan Öncel ile araştırma ekibi bölgede inceleme başlattı. Yapılan araştırmalar üzerine bölgedeki fosillerin Muş Ovası ile Van’a kadar uzanan bölgeyi kapatan Acısu Gölü’ne ait olduğunu tespit eden ekipler, aldıkları örnekler üzerinde yaptıkları incelemeler sonucu fosillerin yaklaşık 11 milyon yıllık olduğunu belirledi.

     Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Dr. İskender Dölek, fosillerin kayıt altına alınması gerektiğini söyledi. “Varto ilçesine yaklaşık 10 km’lik bir mesafede, karların erimesiyle ortaya çıkan deniz canlılarına ait fosiller bulduk” diyen Dölek, şunları söyledi: “Yaptığımız karbon testleri ve paleontolojik yaş tayin metotlarıyla fosillerin yaklaşık 11 milyon yıl öncesine ait olduğunu belirledik. Orta Miyosen olarak ifade edeceğimiz jeolojik dönem içerisinde oluşmuş veya bugünkü Muş Ovası ile Van’a kadar uzanan bölgeyi kapatan Acısu Gölü’ne ait ekolojik şartlarda var olmuş canlı topluluklarına ait fosiller. Bu coğrafyanın jeolojik tarihi için önemli olduğunu düşünüyoruz. Fosillerin paleojeolojik ve paleojeomorfolojik koşulları ifade etmesi açısından önemli. Sadece yer bilimleri açısından değil, ilin turizm potansiyeli açısından da önemli varlıklardır. Dünyada değişen turizm anlayışı ile insanlar deniz ortamından kaçıp daha doğal ortamları tercih ediyor. Bu bakımdan, macerayı seven, keşif yapmak isteyen ve doğayı seven insanların gelip buraları görmelerini bekliyoruz.” Fosillerin bir kısmının üniversitede oluşturmayı düşündükleri bir müzede depolanacağını ifade eden Dölek, “Fosiller, üniversitede oluşturmayı düşündüğümüz bir küçük tabiat varlıkları müzesi veya sergisi gibi alanda bir kısmı depolanacak, bir kısmı da olduğu yerde koruma altına alınacak. Envantere kaydedilmesini istiyoruz. Önemli olan bunların olduğu yerde doğal ortamlarında koruma altına alınması. Biz, bununla ilgili çalışma yaparak, bu tür kayıtlar alarak en azından kayıt altında olması ve ülkemizin farklı üniversitelerinde farklı yerlerde bulunan bilim insanlarının bunlardan haberdar olmasını, onlardan gelecek teklif ve önerilerle birlikte ortak projelerle coğrafyamızın jeolojik tarihine ışık tutmayı, bir katkı sunmayı umut ediyoruz” diye konuştu.

     Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Şube Müdürü Ertan Öncel de fosillerin kayıt altına alınması için gerekli çalışmaları yapacaklarını belirterek, şöyle konuştu: “Muş sınırları içerisinde pekçok jeosit alan ve fosiller bulunmaktadır. Burasının kesin korunacak alan olarak ilan edilmesi için gerekli çalışmalarımızı yapacağız. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Tabiat Varlıkları Genel Müdürlüğü’ne bilimsel araştırma raporu sunacağız. Ön incelemelerin ardından buranın korunacak alan ilan edilmesini planlıyoruz.”

     Yedikavak (Dêrık) köyü eski muhtarı Hayri Fırat da fosillerin bulunmasından sonra gözlerin köylerine çevrildiğini söyledi.

     NASA: “Kürdistan’ın Başkentindeki Erbil Kalesi, Dünyanın En Eski Yapısı”

     (3 Nisan 2019)

     Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay İdaresi (NASA), Kürdistan’ın başkentindeki Erbil (Hewlêr) Kalesi’nin, dünyada halen insan yaşamının sürdüğü en eski yapı olduğunu açıkladı.

     NASA’nın resmî sitesinde dün yer verilen açıklamaya göre, Erbil Kalesi’nin inşâ tarihi, en az 6 bin yıl öncesine dayanıyor.

     Erbil Kalesi’nin; Sümerler, Asurlular, Sasaniler, Moğollar, Hristiyanlar ve Osmanlılar’ın dönemlerinden geçtiği ve Yahudî, Hristiyan ve Müslümanlar’ın ibadethanelerine evsahipliği yaptığı belirtildi.

     Kürdistan Hükûmeti’nin verilerine göre, 1995 yılında Erbil Kalesi’nde 247 ev ve bu evlerde yaşayan 1631 kişi bulunuyordu. Ancak 2003 yılında Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından “Dünya Kültür Mirasları Listesi”ne alınarak boşaltıldı.

     32 m yüksekliğe sahip olan kalede evler kerpiçten inşâ edilmiş. 2014 yılında UNESCO listesine giren kalede halen bir aile yaşamını sürdürüyor. Kalede ayrıca birkaç müze yer alıyor.

     Tarihî kale, Kürdistan’ın başkenti Erbil (Hewlêr)’in de simgesi konumunda.

     Kürdistan’ın Göğsü Zağros Dağları Eteklerinde 4000 Yıllık “Kayıp Şehir” Bulundu

     (4 Nisan 2019)

     İnsanlık tarihinin ve medeniyetin beşiği olan Kürdistan ülkesi, keşifleriyle bilim dünyasını büyülemeye devam ediyor. Kürdistan’ın göğsü Zağros Dağları eteklerinde 4000 yıllık “bilinmeyen bir şehir” keşfedildi.

     Yerleşimin keşfi, 2012’den beri orada çalışmasına rağmen, Kürdistan’ın Zağros Sıradağları yakınlarındaki Kunare bölgesinde çalışan Fransız arkeologları şaşırttı. Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (CNRS) dergisinde yayınlanan makalede Christine Kepinski, “Burada bir şehir keşfetmeyi beklemiyorduk” dedi. Mission Archéologique Française du Peramagron’dan proje lideri Aline Tenu, “Kunare kenti, şimdiye kadar Mezopotamya çalışmaları çevresinde kalan, bilinmeyen insanlarla ilgili yeni bulgular sunuyor” ifadelerini kullandı.

     Zağros Sıradağları’nın eteklerinde bulunan Kunare’deki beş kazı alanı, düzinelerce metreye kadar uzanan büyük taş temelleri, büyük bir hayvan çiftçiliği, sulama ve tarıma dair kanıtları ortaya koydu. CNRS çivi yazısı uzmanı Philippe Clancier’e göre, kentin yazıları “Akkad ve Sümer yazılarının yanısıra Mezopotamya komşularınınki hakkında kesin bir kavrayışa sahip olduğunu” gösterdikleri gibi, bu çivi yazıları özellikle önem taşıyor. Bu dilsel ipuçları şehir ve dev komşusu arasındaki politik dinamikleri ortaya çıkarabilir. Akkad İmparatorluğu, dünyanın ilk ve en eski imparatorluğu.

     Bulunan diğer maddeler de kentin zengin ve refah düzeyinin olduğunu ve uzak bölgelerle ticarî ilişkide bulunduğunu gösteriyor. Ayrıca kazılarda seramikler de keşfedildi. Kepinski, “Büyük olasılıkla şehir, doğuda İran İmparatorluğu ile batı ve güneyde Mezopotamya İmparatorluğu arasındaki sınırdaki stratejik konumundan faydalandı” diyor.

     Ekip, bu sıradışı şehrin kaderini ortaya çıkarmak için kazılara devam edeceğini belirtiyor.

     Kentin orijinal adına dair henüz birşey bulamadıklarını belirten Tenu, “Ama aramaya devam edeceğiz” diyor.

     Adıyaman’da 85 Milyon Yıllık Deniz Kestanesi Fosili Bulundu

     (24 Mayıs 2019)

     Adıyaman (Semsur) ilimizin Gerger (Aldûş) ilçesine bağlı Gürgenli (Pêşwal) köyünde 85 milyon yıllık deniz kestanesi fosili bulundu.

     Denize kıyısı olmayan illerimizden Adıyaman’ın Gerger ilçesinde yaşayan Turan Cingöz adlı 38 yaşındaki bir çoban, ilgisini çeken kayaç parçalarını sosyal medya hesabı üzerinden paylaştı. Yapılan paylaşımlardan biri, bir müze yetkilisinin dikkatini çekince, çobanın bulduğu parçaların aslında 85 milyon yıllık bir deniz kestanesinin fosili olduğu anlaşıldı.

     Gerger’e bağlı Gürgenli (Pêşwal) köyü kırsalında hayvanlarını otlatan Cingöz, hayvan otlattığı sırada şekilleri dikkatini çeken kayaçların fotoğraflarını çekerek sosyal medyadan paylaştı. Yaptığı paylaşımı gören bir müze görevlisinin de dikkatini çeken bu parçaların aslında bir deniz kestanesi fosili olduğu anlaşıldı. Bulunan fosilin 85 milyon yıl öncesinden kaldığı düşünülüyor.

     Bunun üzerine Adıyaman Müze Müdürlüğü çalışanları Cingöz ile irtibata geçerek kayaçların bulunduğu yerde inceleme yaptı. Müze yetkililerinin Cingöz’e ulaşmalarıyla birlikte kayaçların bulunduğu yere giden yetkililer incelemelerini sürdürürken, konuyla ilgili olarak Adıyaman Müze Müdürü Mehmet Alkan bazı açıklamalarda bulundu. Alkan, Kretase Dönemi’ne ait olduğunu düşündükleri bu deniz kestaneleri üzerinde çalışmaların devam ettiğini ve sonucu kamuoyu ile paylaşacaklarını söyledi.

     Erzurum’da Bir Tarlada 5000 Yıllık Çömlekler Bulundu

     (26 Mayıs 2019)

     Erzurum (Kalikala) il merkezine bağlı Söğütlü (Nohurtap) köyünde traktörle tarlasını süren bir çiftçi, 5000 yıllık çömlekler, taş ocak ve ağırlık buldu.

     İl, ilçe, köy ve mezrâlarda sürekli toplantılar düzenleyen Erzurum Müze Müdürü Hüsnü Genç, kültürel varlıkların korunması yönünde vatandaşları bilgilendirip çeşitli eğitimler veriyor. Bu eğitimlerden birinin de verildiği Söğütlü (Nohurtap) köyünde çiftçilik yapan Mesut Küçük, traktörle tarlasını sürerken, pulluk taşa takıldı. Traktörden inip taşı çıkaran Mesut Küçük, 2 çömlek, taş ocak, 1 ağırlık ve 2 çömlek parçası buldu.

     Küçük, bulduğu eserleri Erzurum Müze Müdürlüğü’ne götürdü. Erzurum Müze Müdürü Hüsnü Genç’e eserleri teslim eden Küçük, “Tarlamı sürerken bunları buldum. Eserleri evime götürdüm. Sizin köyümüze gelip anlattıklarınız aklıma geldi. Ama yine de içimde ‘tutuklanır mıyım?’ diye korku vardı. Durumu köyleri gezen ve bizim köye de sık sık gelen Aziziye Belediyesi Taş Eserleri Müzesi Koordinatörü Oğuzhan Türk’e anlattım. O da beni hemen müzeye gönderdi. İyi ki de buraya gelmişim. Eserler için bana ödül de verileceği söylendi” dedi.

     Bulunan eserlerin yaklaşık 5000 yıllık olduğunu vurgulayan Hüsnü Genç, “Bize teslim edilen 6 parça eser M. Ö. 4000 sonları ile 3000 başları arasına tarihlenen ve günümüzden yaklaşık 5000 yıl öncesine tarihlenen, en yoğun şekilde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, özellikle de Erzurum ve çevresinde rastlanan, ülkemizde Karaz (Kura-Aras) kültürü olarak bilinen kültüre ait. Bu eserlerin iki tanesi günlük yaşantıda kullanılan çömlek, bir tanesi ise dînî ritüellerde kullanılan ve bu kültür için önem atfeden kutsal ocak. Bir adet ağırlık ve iki adet çömlek parçasıdır” dedi.

     Hatay’da Gizemli Bir Sualtı Mağarası Keşfedildi

     (31 Mayıs 2019)

     Hatay (Enteqya) ilimizin Yayladağ (Beysun Muradiye) ilçesindeki Beyaz Kumsal mevkiinden 20 m derine yapılan dalış ile günümüzde faal olmayan volkanik Kel Dağı’nın içine girilerek, yeni bir sualtı mağarası keşfedildi.

     Dalış eğitmeni ve rehber balık adam Mahmut İğde ile dalış partneri Dr. Cihan Öztürk, denizin altından Kel Dağı’nın içine girerek, görsel olarak peribacalarını andıran bir sualtı mağarası buldu. Günümüzde faal olmayan bir volkanik dağ olan 1736 m yükseklikteki Kel Dağı’nın altındaki bu mağaraya, deniz seviyesinden 19 m derine dalınarak giriş yapılabiliyor. Ana girişten 120 m suyun altında ilerledikten sonra görselliğiyle büyüleyen mağaraya ulaşılıyor.

     Araştırmacı ekip, mağaranın bilinmeyenlerini ortaya çıkarmak için keşif dalışlarını sürdürüyor. Dalış eğitmeni ve rehber balık adam İğde, yaptığı açıklamada, Kel Dağı’nın kendisi için çok özel bir dağ olduğunu dile getirdi. Kel Dağı’nın coğrafî özelliklerinin yanısıra mitolojide ve bölgede var olmuş bütün uygarlıklarda kendine yer bulan bir dağ olduğunu aktaran İğde, Kel Dağı’nın mitolojideki adının Casius olduğunu, yerel halk tarafından Cebel-i Aqra olarak bilindiğini söyledi. Dağın Hazzi Dağı, Şapon Dağı, Fırtına Toplayan Dağ, Zeus Kasios isimleriyle de adlandırıldığını belirten İğde, Akdeniz’in güneydoğu köşesinde hemen deniz kıyısından uzanan dağın yüksekliğinin 1736 m, taban uzunluğunun 12 km olduğunu kaydetti. Mağaranın keşfinin tamamen şans ve merak dürtüsü ile gerçekleştiğini dile getiren İğde, şunları söyledi: “2017’nin Mayıs ayında dalış partnerim Dr. Cihan Öztürk ile kovuk dalışı dönüşünde, sağımızdaki duvarda, içeri doğru bükülen bir koyuluk dikkatimizi çekti. Fenerlerimizi açtık ve içeri doğru girmeye başladık. Büyükçe bir girişi olan ve ötekilerden daha büyük bir kovuktu bu. Yaklaşık 40 – 50 m ilerledikten sonra 2 m genişliği ve 3 m yüksekliği olan ikinci bir kapı daha gördük. İçeri baktığımızda aslında buranın büyük bir mağara olduğunu anladık. Hemen dalışımızı sonlandırdık. Hemen keşif için bir sonraki dalış planını yapmaya başladık. Aradan geçen süreçte 200’e yakın dalış yaptık ve hâlâ yeni noktalarını keşfediyoruz.”

     Mağaraya girebilecek kişilerin en az 3 yıldız dalıcı ve eğitmen dalıcı olması gerektiğinin altını çizen Mahmut İğde, “Mağaranın ana girişi 19 – 27 m arasında. Yaklaşık 50 m sonra 20 – 23 m derinlikte genişliği 2 m, yüksekliği 3 m olan 2. kapıdan giriş yapıyoruz. Oradan da mağaranın en uzak noktasına 70 m kadar palet vuruyoruz. Derinliğimiz yavaş yavaş azalıp 0 m’ye kadar geliyor” dedi. Mağaranın girişten en uzak noktasının yaklaşık 120 m, rotanın toplam uzunluğunun ise yaklaşık 300 m olduğunu ifade eden İğde, sözlerine şöyle devam etti: “Mağaranın derinde olmaması, dalışımızın % 60 – 70’inin 0 – 10 m arasında geçmesinin, scuba dalışları açısından güvenli olduğunu söyleyebilirim. Tabiî ki daha başka kriterlere de bakılıyor, güvenli olup olmadığını söyleyebilmek için. Mağara 2 büyük, 2 küçük galeriden, 2 tünel ve 5 hava ciğerinden oluşuyor. Mağaranın 2. büyük galerisinde 0 – 5 m derinlikte dikit, sarkıt ve sütûnlar mevcut. Hava ciğerlerinde travertene benzer oluşumlar var. Dikit ve sarkıtlar adetâ peri bacalarını andırıyor. Mağara karidesleri, akyalar, vatozlar, eşkina, mığrı, müren, kardinal balıkları, gölge balıkları mağaranın içinde görülen başlıca canlılar.”

     Mahmut İğde, dünyanın en büyük fay hattı olarak da kabul edilen “Doğu Afrika Rift Vadisi” üstünde olmasının, Kel Dağı’nı sualtı oluşumları bakımından zengin kıldığını belirtti. Burada, 130’a yakın irili ufaklı mağara, kovuk, baca gibi oluşumların bulunduğunu aktaran İğde, “Bizim keşfettiğimiz mağara bunların en büyüğü. Bu yüzden ismine ‘Büyük Mağara’ dedik” ifadelerini kullandı. Bu tür keşiflerin yapılmasının, bölgenin sualtı turizminin gelişmesine katkı sağladığını ve dalış merkezi için bölge halkı için ek gelir kapısı sunduğunu belirten İğde, su altında keşfettikleri birçok mağarayı, ulusal ve uluslararası çapta tanıtarak, bölgeye daha çok dalış meraklılarının gelmesini istediklerini söyledi.

     Maraş’ta 35 Milyon Yıllık Deniz Canlısı Fosilleri Bulundu

     (27 Haziran 2019)

     Kahramanmaraş (Gırgûmm) ilimizde araştırma için yola çıkan Kültür ve Turizm Platformu ekibi, yaptıkları gezide 35 milyon yıllık olduğu düşünülen fosiller buldu.

     Maraş’ın Dulkadiroğlu semtinin Baydemirli mahallesinde yapılan araştırma gezisinde 35 milyon yıl öncesine ait olduğu düşünülen fosiller bulundu. Gezide bulunan deniz canlısı fosilleriyle ilgili olarak bölgede rastlanıldığı duyumunu üzerine harekete geçen platform ekibi, uzmanlarla beraber bölgede saha araştırması yaptı. Araştırmada çok sayıda taşlaşmış deniz canlısı fosillerinin toprağın yüzeyinde, kayalarda ve taşlar üzerinde olduğu tespit edildi.

     Kürdistan’da Toroslar’ın bir devamı olan bu bölgenin oluşum sürecinin 35 milyon yıl öncesine uzandığını düşünülüyor. Bölgede rastladıkları fosillerin bir kısmını uzmanlara götürerek sorduklarını belirten Kahramanmaraş Kültür ve Turizm Platformu Başkanı Ahmet Kolutek, “Fosillerin 35 milyon yıllık olduğunu öğrendiğimizde heyecanımız bir kat daha arttı. Fosillerin çoğu deniz canlılarıydı. Çok sayıda denizyıldızı, deniz kaplumbağası, deniz salyangozu, deniz kestanesi ve diğer deniz canlılarının taşlaşmış fosillerini gördük. 1500 – 2000 m yükseklikte rastlamak gerçekten çok heyecan vericiydi. Bulunduğumuz bu dağların bir zamanlar deniz tabanı olduğu gerçeği, insanın hayâl dünyasını zorluyordu” dedi. Bu fosillerin günyüzüne çıkartılması gerektiğini belirten Kolutek, “Platform olarak elde ettiğimiz bulguları ilgili kurumlara ileterek bilgilerimizi paylaşacağız. Özellikle, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’müzü, bu konuda hassasiyetle eğilmelerini istirham ediyoruz. Bu bölge ile ilgili bir an önce sonuç alıcı araştırmalar yapılmalı. Bölge bir an önce fosil sahası olarak resmen tescillenmeli, tanıtılmalı, duyurulmalıdır. Sonuç olarak 35 milyon yıllık fosillerimiz, turizmimize yeni bir değer olarak kazandırılmalıdır” diye konuştu.

     Araştırma ekibinde yer alan Ali Avgın, bu bölgenin biran önce tahrip edilmeden, ilgili kurumlar tarafından fosil sahası olarak tescillenmesi gerektiğini belirterek, “Üniversitemiz jeoloji bölümü bu bölge üzerine araştırma yapmalı. Akademisyenlerimiz, öğrencilerine yükseklisans ve doktora tezleri vermeliler. Kahramanmaraş Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü bölgenin daha fazla tahrip edilmesine göz yumulmadan biran önce tescil ederek, duyurmalı. İl Kültür Turizm Müdürlüğü’müz bölgenin tanıtımı ile ilgili girişimler yaparak turizm değerlerimize yeni bir değer olacak fosillerimizi kültür envanterimize dahil etmeliler” dedi.

     Duhok’ta Mitanni Kürt Krallığı’na Ait 3600 Yıllık Antik Şehir Bulundu

     (27 Haziran 2019)

     Duhok ilimizde 3600 yıllık geçmişe sahip olduğu belirtilen ve Mitanni Kürt Krallığı’na ait antik bir şehir ortaya çıkarıldı.

     Duhok Tarihî Eserleri Müdürlüğü Sorumlusu Dr. Hasan Ahmed, “Bu antik yerleşim birimi, Mitanniler döneminden kalma büyük bir şehir. Aynı zamanda Kürdistan tarihinde önemli bir kazanımdır” dedi. Antik kentin tarihinin M. Ö. 1600 yılına uzandığını belirten Dr. Ahmed, “Burada çok sayıda antik parça, el yazması ve çivi yazısı kalıntısı bulundu. Bugün düzenleyeceğimiz basın toplantısında bu parçaları göstereceğiz” diye konuştu. Antik şehrin, Dicle Nehri’nin doğu kıyısında kurulduğunu ve günümüzde Sêmêl ilçesi yakınlarına denk düştüğünü kaydeden Dr. Ahmed, burada çok sayıda büyük saray ve yapının kalıntılarına rastlandığını ifade etti.

     Alman bilim insanlarıyla birlikte çok sayıda araştırmaya imza atan Duhok Tarihî Eserler Müdürlüğü’nün bu son keşfi, Alman partnerlerini de heyecanlandırdı. Almanya’da da bu antik şehrin keşfiyle ilgili bir tanıtım konferansının gerçekleştirilmesi bekleniyor.

     Gılgameş’te Keşfedilen Hitit Arşivi Dünya Tarihini Değiştirecek

     (10 Temmuz 2019)

     Arkeoloji kazılarında Hititler’in merkezî mühür deposunun keşfedildiğini açıklayan Karkamış (Gılgameş) Antik Kenti Kazı Başkanı Prof. Dr. Nicol Marchetti, Hitit İmparatorluğu’nun kurucusu I. Şuppiluliuma’nın başkent Hattuşaş yerine bu sarayda ikamet ettiğini, bunun o yıllar için inanılmaz olduğunu söyledi ve saray arşivindeki mühürlerin bilinen dünya tarihini değiştirecek önemde olduğunu belirtti.

     Kürdistan’da yer alan dünyanın önemli antik kentlerinden, Gaziantep (Dilûk) ilimizin Karkamış (Gılgameş) antik kentinde yürütülen arkeolojik kazı çalışmalarında bu sene rastlanan tarihî bulgular, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nde düzenlenen basın toplantısı ile kamuoyuna duyuruldu.Yapılan açıklamaya göre, alanda bulunan I. Şuppiluliuma dönemine ait büyük Hitit Sarayı ve saray arşivinde bulunan bulla tarzı mühürlerin yer aldığı arşiv, bugüne dek bilinen dünya tarihini değiştirecek öneme sahip.

     Alanda keşfedilen diğer önemli olgu ise, Hititler’in başkentinin Hattuşaş olduğu halde, Hitit Kralı’nın bu sarayda yaşadığının anlaşılması oldu. İmparatorluğun sınır bölgesinde yaşayan devlet başkanı modelini şaşırtıcı olarak yorumlayan Prof. Dr. Nicol Marchetti, “Bu inanılmaz, 5 bin yıl önce böyle bir model hayret verici, inanılmaz, olmaz yani!” dedi.

     Hitit Krallığı’nı imparatorluğa dönüştüren hükümdar olan I. Şuppiluliuma dönemine ait bilgiler oldukça az. O çağda dünyanın merkezî noktasındaki en büyük askerî medeniyet olan Hititler’in tarihine ait bilgiler, doğal olarak dünya tarihini derinden etkileyecek önem arzediyor. Karkamış (Gılgameş) Antik Kenti Kazı Başkanı Prof. Dr. Nicol Marchetti, “Bu seneki arkeoloji kazılarında önemli sonuçlar aldık. Karkamış Antik Kenti, Geç Hitit Dönemi’ne ait Suriye bölgesinin en büyük merkezlerinden biri. Büyükşehir Belediyesi ve SANKO’nun yürütülen çalışmalarda büyük destekleri var. Ayrıca diğer belediyelerimizin de destekleri için çok teşekkür ediyorum. Ana hedef kültürel ve ekonomik kalkınma. Gaziantep’te büyük bir sistem var. Yesemek, Zeugma, Karkamış, Rumkale, Tilmenhöyük inanılmaz zengin bir sistem. Gaziantep’in kültürel mirası, bence Güneydoğu’da yüzde yüz duyuldu. Bu ortaklı vizyonla devam edeceğiz” diye konuştu. Arkeoloji kazılarında Demir Çağı’na ait eserler, mezarlar ve mühürler elde ettiklerini dile getiren Marchetti, “Hitit İmparatorluğu döneminde eyalet başkenti olarak görev yapan Karkamış’ta büyük kralın ordusu burada otururdu. Akropolde Hitit İmparatoru I. Şuppiluliuma dönemine ait büyük bir saray bulduk. Saray arkeopark dışında bir alanda. Orası ziyarete açılmayacak. İç duvar 3 m, dış duvar 5 m kalınlığında. Bulla denilen pişmiş topraktan yapılan mühür baskılar bulduk. Bu toprak parçaları tarihi değiştiriyorlar. Biz mühürler için ana depoyu bulduğumuzu düşünüyoruz. Bu depolardan başkent Hattuşaş ile bir iki şehirde daha olduğu biliniyor. Vergilerin toplandığı merkezlerde olan odalar bunlar” dedi.

     Musul Barajı’nın Altında Mitanni Kürt Krallığı’na Ait Saray Ortaya Çıktı

     (12 Temmuz 2019)

     Yaşanan kuraklık yüzünden çekilen Musul Baraj Gölü sularının altından Bronz Çağ’a ait antik kent harabeleri çıktı. Bunlar arasında en önemlisi, Mitanni Kürt Krallığı’na ait saray. Arkeologlar tarafından yapılan açıklamada, kentin içerisinde 7 m’lik duvarları korunmuş bir saray bulunduğu ve saray odalarının renkli fresklerle donatılmış olduğu ifade edildi.

     Bilim insanları Kemunê olarak adlandırılan siteyi, M. Ö. 15. ve 14. yy’lar arasında Kürdistan topraklarının büyük bir kısmını kapsayan Mitanni Kürt İmparatorluğu dönemine tarihlendiriyor. Bu döneme ait sitelerden yalnızca üç tanesinde Mitanni Sarayı bulunuyor ve sitelerin tamamı imparatorluğun ücra köşelerinde. Yapılan açıklamaya göre diğerlerinin aksine Kemunê, krallığın merkezindeki hayata dair fikirler sunuyor.

     Kürdistan’ın Duhok ilinde bulunan Kürdistan Arkeoloji Organizasyonu arkeoloğu ve kazı eşbaşkanı Hasan Ahmed Qasım yaptığı açıklamada, ilk olarak Musul Baraj Gölü’nün 2010 senesinde çekilmesi ile su altındaki büyüleyici yapıların sadece ufak bir kısmının gün ışığına çıktığını, ancak kazı çalışmalarına yeni yeni başlayabildiklerini ifade ediyor.

     Dicle Nehri’nin 20 m ötesinde inşâ edilmiş saray, nehre yüksek bir noktadan bakıyordu ve sarayın batı yüzü eğimli teras duvar ile destekleniyordu. Saray harabeleri yakınlarında yapılan arkeolojik araştırmalar, şehrin geri kalanının kuzeye doğru yayılım gösterdiğine işaret ediyor. Henüz kısmen de olsa kazı çalışmasında, fırınlanmış tuğla tabakaları ile sıvalı 8 oda günyüzüne çıkarıldı. Sarayın sıvalı duvarları üzerinde canlı renkte mavi ve kırmızı boya izleri bulunuyor. Almanya’daki Tübingen Üniversitesi arkeoloğu ve kazı eşbaşkanı Ivana Puljiz, “Bu saraya benzer şekilde Mitanni İmparatorluğu’nda inşâ edilmiş önemli yapıların renkli freskler ile donatılmış olması çok muhtemel, ancak bu yapılardan çok azı günümüze gelebilmiş. Bu gerçek, Kemunê keşfini arkeolojik açıdan oldukça önemli kılıyor” diyor.

     Bunların yanısıra saray odalarında yazının ilk şekillerinden biri olan Mitanni Çivi Yazısı ile yazılmış 10 adet kil tablet bulundu. Tabletlerin çevirisi Almanya’daki Heidelberg Üniversitesi’nde uzmanlarca sürdürülüyor. Tabletlerden biri, keşfedilen sitenin antik Zaxiko kenti olabileceğine işaret ediyor.

     Araştırmacılar, M. Ö. 1800’lü yıllara ait tarihî kayıtlarda Zaxiko’nun en az 400 yıl boyunca Dicle Nehri Vadisi’nde varlığını sürdürdüğüne dair ifadeler bulunduğunu söylüyor.

     Mitanni Kürt İmparatorluğu yıkıldığında, Asur Kralı Adad-nirari, Mitanni’nin başkenti olan Taydo’da yaşayan Kürt halkını katletmiş ve söylentilere göre kentin topraklarına tuz serptirmişti. Araştırmacılar geçen 1000 yıllık sürenin ardından başkent Taydo’nun tam olarak nerede olduğu hâlâ bilinmese de arkeologların bir zamanların büyük imparatorluğuna ait bazı kalıntılar bulmaya başladıklarını ifade ediyor.

     Kürdistanlı arkeolog Hasan Ahmet Qasım, antik uygarlığın tarih çizgisindeki yerinin yeniden belirlenmesi konusunda Kemunê’nin keşfinin büyük öneme sahip olduğunu, bunun yanısıra keşfin, “Kürdistan’da son on yıl içerisinde yapılan arkeolojik keşiflerin en önemlilerinden biri olduğunu” ifade ediyor.

     Van’da Urartu Aristokratlarının Mezarlığı Bulundu

     (29 Temmuz 2019)

     Van (Tuşba) ilimizin Gürpınar (Xawa Sor) ilçesindeki Çavuştepe (Aspeşîn) köyünde bulunan Aspeşîn Kalesi’ndeki 2750 yıllık nekropol alanında, Urartu Kürt Krallığı’nda yönetici sınıfın gömüldüğü yeni bir alan bulundu.

     Kürt Urartu Kralı II. Serdori tarafından M. Ö. 750 yılında yaptırılan Aspeşîn Kalesi ve kuzey kısmındaki nekropol alanında yürütülen kazı çalışmalarında, Urartular’ın ölü gömme adetleri ve yaşam tarzına ilişkin yeni bilgiler elde ediliyor. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Rafet Çavuşoğlu başkanlığında antropolog, arkeolog, sanat tarihçi ve restoratörlerlerden oluşan 22 kişilik ekip tarafından 2750 yıllık nekropolde yapılan kazılarda, bilimsel alanda “ilk” olarak değerlendirilen bulgular ortaya çıkarılıyor.

     Önceki yıl, kadın ve erkeğe ait 2777 yıllık iskelet ile bu iskeletlerin üzerinde gümüşten boyunluk, 39 küpe, saç spiralleri, amulet (muska), som altından yapılan aslan protomlu süs iğnesi, mitolojik yaratıklarla bezemeli bir kemer ve sığ tepsi bularak Urartu literatürüne kazandıran kazı ekibi, bu yıl da nekropolün üst kısmında Urartular’da aristokrat kesiminin gömüldüğü, süngerleşmiş taşlardan oluşturulmuş 50 m²’lik yeni bir alan tespit etti.

     Alanında uzman akademisyenler tarafından titizlikle incelenen bölgede, Urartu Kürt Krallığı döneminin ölü gömme adetleri ve yönetici sınıfıyla ilgili yeni bilgilerin elde edilmesi bekleniyor. Çavuşoğlu, yaptığı açıklamada, definecilerin hedefi haline gelen nekropolde arkeolojik verilerin kaybolmaması için iki yıl önce kazılara başladıklarını söyledi. Urartular’ın ölü gömme adetleriyle ilgili sağlıklı verilere ulaşabilmek için bu yıl da kazılara başladıklarını anlatan Çavuşoğlu, nekropolde daha önce Urartular’a ait iki tür ölü gömme geleneğiyle karşılaştıklarını anlattı. Çavuşoğlu, buldukları alanda Urartular’ın ölü gömme adetleri hakkında yeni bilgilere ulaşarak arkeoloji tarihine katkı sunmak istediklerini belirtti. Urartular’da yakılan cesetlerin belli bir düzen içinde küplere yerleştirildiğini, bu durumun arkeoloji tarihi açısından önemli bir tespit olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, şu bilgileri verdi: “Kalede yaşayan yönetici sınıf, buraya gömülmüş. Çok tanrılı dine inanmanın verdiği avantajlarla farklı gömü şekillerini burada görüyoruz. Bu yıl taş tabakadan oluşan yeni bir alan ortaya çıkardık. Bu, bizim açımızdan çok heyecanlandıran bir gelişme. Yakılan cesetlerin küllerinin konulduğu ‘Urne mezarlığı’ diyebileceğimiz yerde, taşlarla kapatılmış 10 m uzunluğunda 5 m genişliğinde bir alan. Bu taşların bazıları çok düzgün bazıları da dağınık. Şimdi buranın ne amaçla kullandığını belirlemeye çalışıyoruz. Nekropol alanlarında şimdiye kadar kazdığımız bölümlerin dışında, çok ilginç bir alan. İçinden farklı şeylerin çıkmasını bekliyoruz. Şimdiye kadar yaptığımız kazılarda Urartular bizi hep şaşırttı. Umarım yakın zamanda burayla ilgili ortaya çıkacak sonuçlar, arkeoloji tarihine katkı sunar.” Çavuşoğlu, kazıları sunduğu desteklerden dolayı Van Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne teşekkür etti.

     Kazı ekibinde yer alan antropolog Doç. Dr. Hakan Yılmaz da yeni ortaya çıkarılan alanda Urartular’ın yönetici sınıfın mezarlarının bulunduğunu tespit ettiklerini belirtti. Bu alanda milyon yıllık taşların kullanıldığını kaydeden Yılmaz, “Bunlar, süngerleşmiş taşlar. İlk kez böyle bir durumla karşılaşıyoruz. Çok özel bir yer. Urartu yönetici sınıfın gömüldüğü bir alan. Çok önemli bilgiler ortaya çıkacak” diye konuştu.

     Adıyaman’da Koma Genê Kürt Krallığı’na Ait Üç Katlı Mağara Bulundu

     (30 Temmuz 2019)

     Adıyaman (Semsur) ilimizin Kahta (Kolik) ilçesine bağlı Teğmenli (Kergûrağ) köyünde, Koma Genê Kürt Krallığı döneminde kült alanı olarak kullanıldığı düşünülen üç katlı mağara bulundu. 100 m yükseklikteki mağara, 1800 yıllık. Mağaranın üç katlı kaya yerleşim alanı olduğu belirlendi.

     Adıyaman Müze Müdürlüğü’nden yapılan açıklamaya göre, Kahta – Diyarbakır karayolunun 20. km’sindeki Teğmenli (Kergûrağ) köyünde yaşayan vatandaşların haber vermesiyle bölgeye giden ekipler, bir dağın yamacında üç katlı mağara bulunduğunu tespit etti. AFAD İl Müdürlüğü ekiplerinin lojistik ve teknik desteğiyle mağaraya tırmanan ekip, mağaranın içini görüntüledi.

     Mağaraya giren ekip içeride inceleme yaparak, yapının hangi döneme ait olduğunu tespit etti. En az 100 m uzunluğundaki sarp kayalara oyulmuş mağaraların birbirine bağlı olduğu ortaya çıktı. Yerden yaklaşık 40 m yükseklikte başlayan mağaraların zeminin katının diğer katlardan bağımsız olduğu, zemin kat üzerindeki 3 katlı mağaraların içten merdiven ile birbirine bağlı olduğu görüldü. 1800 yıl önce zemin kat hariç 3 katlı yapılan mağaralar yapısıyla göz kamaştırdı.

     Kaya yerleşim yerinde iki farklı yerde iki farklı yazıtın olduğu gözlendi. Geniş odalar ve farklı yazıtların bulunduğu mağaraların kraliyet kültü (tapınma alanı) olabileceği tahmin ediliyor.

     Adıyaman Müze Müdür Vekili Mehmet Alkan gazetecilere yaptığı açıklamada, mağaranın alt katının zeminden 40 m yüksekliğe sahip olduğunu, ikinci ve üçüncü katının ise oyma merdivenlerle birbirine bağlandığını söyledi. Ekiplerin mağara içerisinde oluşturulmuş geniş odalar ve yazıtlarla karşılaştığını belirten Alkan, şunları kaydetti: “Mağaranın kraliyet kültü (tapınma alanı) olabileceğini tahmin ediyoruz. Üç katlı ve içten merdivenle birbirine bağlı bu kaya yerleşiminde iki farklı yerde iki yazıt tespit edildi. Bu yazıtlardan birincisi ‘Baxios’’un mağaraları’ şeklinde tercüme edilmektedir. Baxios burada Tanrı Dionysos olabileceği gibi, Baxios adında bir kişinin ismi olma ihtimali de var. İkinci yazıtta ise ‘Büyük Kral Mizradates’in oğlu ve torunu’ şeklinde geçmektedir. Buranın Koma Genê krallarından Kral Mizradates’in kült alanı olarak düşünülmektedir.”

     Mağaraya tırmanarak içeriyi görüntüleyen Müze Müdürlüğü Uzmanı Arkeolog Mustafa Çelik de mağaraların “kaya yerleşim alanı” olduğunu dile getirerek, “Var olan yazıtlardan buranın bir kült alanı olabileceğini düşünmekteyiz. İçeride yer yer sunu çukurları, haricî su depolayabilecekleri alanlar mevcut” şeklinde konuştu. Üç katlı kaya yerleşim alanı olan ve M. S. 2. yy’a ait alan olduğunu belirten Çelik, kaya yerleşiminin içinde gözetleme ve su depolama alanları olduğunu söyledi. Müze Müdürlüğü Uzmanı Mustafa Çelik şunları kaydetti: “100 m yükseklikte 90 derece eğime sahip biz burada AFAD’dan gerekli, lojistik eğitim desteği alarak yukarı çıkabildik, dağcılık tekniklerini kullandık. Yukarıya çıktığımızda ilk katta bağımsız bir kaya yerleşim alanı gördük. Ancak ikinci kata çıktığımızda birbirine merdivenler ile bağlantılı yukarıya doğru tırmanan bir nevi tripleks diyebileceğimiz bir kaya yerleşim alanı gördük. İçerisinde yer yer gözetleme alanları mevcut, burada var olan yazıtlarda buranın bir kült alanı olabileceğini düşünmekteyiz. İçerde sunî çukur alanlar mevcut, haricî su depolayabilecekleri alanlar var. Tarih olarak yazıtlardan M. S. 2. yy’a ait Koma Genê krallarından Mizridates’in kraliyet kült alanıdır.”

     Ahlat’ta 883 Yıllık Kitabe ve 5000 Yıllık Seramikler Bulundu

     (2 Ağustos 2019)

     Bitlis (Zûlqarneyn) ilimizin Ahlat (Xelat) ilçesinde yürütülen kazı çalışmaları sırasında 883 yıllık kitabe ile 5000 yıl öncesine ait seramikler bulundu.

     Ahlat Müze Müdürlüğü başkanlığında doktora, yükseklisans ve lisans öğrencilerinden oluşan 20 kişilik ekiple kaya bloklarının üzerine kurulu kalede yapılan yüzey araştırmalarında tespit edilen ilk bulgular, bölgenin tarihi konusunda önemli bilgilerin elde edilmesini sağladı.

     Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı ve Eski Ahlat Şehri Kazıları Bilimsel Koordinatörü Öğretim Üyesi Dr. Mehmet Kulaz, yaptığı açıklamada, iç kale kazısına başlamadan önce belgelemek ve bilgi edinmek amacıyla yüzey araştırması yaptıklarını söyledi. Bu çalışma sırasında kalenin kuzeydoğu cephesindeki surlarda 883 yıllık bir kitabe tespit ettiklerini anlatan Kulaz, şu bilgileri verdi: “Kaynaklarda, 640’lı yıllarda İslam ordularının Ahlat’ı kuşatması sırasında bir kalenin varlığından sözediliyor. İslam orduları elçilerinin, Ahlat Kalesi’ne Bab-ı Rum (Bab-ı Bidlisî) kapısından alındıkları yazıyor. Bu da 640 yılında burada bir kalenin bulunduğunu ortaya koyuyor.” Sonraki dönemlerde kalede büyük tahribatın yaşandığını aktaran Kulaz, kazının ilerleyen bölümlerinde tahribatın nedenlerini tespit edebileceklerini belirtti. Kalede, Karaz kültüründen, Tunç ve Erken Demir çağları ile Urartu ve Ortaçağ dönemine ait seramikler bulduklarını ifade eden Kulaz, şunları kaydetti: “Elde ettiğimiz bilgiler buranın günümüzden 5000 yıl öncesine kadar yerleşime sahne olduğunu gösteriyor. Ahlat tarihinde yeni verilerin elde edilmesi açısından buranın önemli bir yerleşim olduğunu düşünüyoruz. Kalenin çevresinde, surların dibinde, yüzeyde ve kazı esnasında toprak içinde çeşitli dönemlere ait seramikler bulduk. Sırlı ve sırsız seramiklerin tamamını iç kaleden elde ettik. Bunlar Karaz kültüründen yani M. Ö. 3000’den başlayarak günümüze gelen süreci kapsıyor. Ortaçağ öncesi döneme ait seramiklerin tamamı sırsız. Ortaçağ dönemine ait seramiklerin içerisinde ise hem sırlı hem de sırsız seramikler var.”

     Şırnak’ta 45 Milyon Yıllık Deniz Canlıları Fosilleri Bulundu

     (8 Ağustos 2019)

     Şırnak (Şehr-i Nûh) ilimizdeki Gabar Dağı’nda deniz canlılarına ait 45 milyon yıllık fosiller bulundu.

     Bir süre önce Cudi Dağı’nda bulunan salyangoz fosiliyle gündeme gelen Şırnak, şimdi de Gabar Dağı’nda bulunan farklı iki türe ait deniz canlısı fosilleriyle gündem oldu. 1848 m rakımlı Gabar Dağı’nda bulunan, soyları tükenen ve bilimsel adları “Nummulites” ve “Alveolina” olan kök ayaklı deniz canlılarına ait kalıntılar şaşkınlık yarattı.

     Gabar Dağı’nda Lütesiyen Dönem’e ait kök ayaklı deniz canlılarının fosillerinin bulduğunu söyleyen Jeofizik Yüksek Mühendisi Abdullah Sipahi, bulduğu fosillerin, bölgede 40 milyon yıl öncesinde denizin varlığını kanıtlar nitelikte olduğunu söyledi. Fosillerin günümüzden milyonlarca yıl öncesinde var olan Tetis Okyanusu’ndaki kalıntılar olabileceğini anlatan Sipahi, sözlerine şunları ekledi: “Dünya üzerindeki kıtalar hareketsiz gibi görünse de mağmadaki konveksiyonel akımların etkisiyle yılda birkaç santim hareketle sürekli yer değiştirirler. Birbirinden uzaklaşan kıtalar yeni denizler oluştururken, birbirine yaklaşan kıtalar, aralarında bulunan denizin kapanıp yok olmasına neden olurlar. Geçtiğimiz aylarda Cudi Dağı’nda bulmuş olduğumuz fosiller ile bugün Gabar Dağı’nda bulmuş olduğumuz fosiller Orta Miyosen Dönem’de kapanan Tetis Okyanusu’na ait kalıntılardan bazılarıdır. Cudi Dağı’nda bulunan fosiller, Tetis Denizi’nin kapandığı dönem olan Miyosen Dönem’e ait isimli canlılara ait fosillerdi. Yani yaklaşık 12 milyon yıl önce yaşamış deniz canlılarına ait kalıntılardı. Gabar Dağı’nda bulunan bu fosiller ise Lütesiyen Dönem’e, ‘Nummulites’ ve ‘Alveolina’ isimli canlılara ait fosillerdir. Lütesiyen Dönem, yaklaşık olarak günümüzden 49 milyon yıl önce başlayıp 40 milyon yıl önce sona eren dönemdir. Bu anlamda baktığımızda bu fosillerin yaklaşık 45 milyon yıl öncesine ait olduğunu söyleyebiliriz.”

     Güney Kürdistan’daki Neandertal Mağarası Şanidar, İnsanlık Tarihine Işık Tutuyor

     (16 Ağustos 2019)

     Kürdistan’ın güneyindeki Mêrga Sor bölgesinde bulunan Neandertal insanına ait kalıntılar ve Şanidar Mağarası, insanlık tarihine ışık tutuyor.

     Günümüzden yaklaşık 200.000 ilâ 28.000 yıl önce yaşamış insan türü olan Neandertal insanın mağarası olarak öne çıkan Şanidar Mağarası, Azad Kürdistan’ın başkenti Erbil (Hewlêr)’in Mêrga Sor ilçesindeki Bradost Dağları’nın eteğinde yer alıyor. Mağara 18 m yüksekliği, 53 m genişliği, yaklaşık 40 m derinliği ve üçgen girişiyle ihtişamlı bir görünüme sahip.

     Çok sayıda yabancı ve yerli arkeoloğun inceleme yaptığı mağaradaki arkeoloji kazıları, 60.000 ilâ 80.000 yıl önce Neandertaller’in yaşadığını ortaya çıkardı. Arkeoloji kazılarında Neandertal insansı türüne ait kalıntıların ortaya çıkması mağaranın önemini daha da artırdı.

     Doğa ile iç içe olan ve 390 basamak çıktıktan sonra ulaşılabilen mağara, tarihî yapısıyla her yıl onbinlerce yerli ve yabancı turistin uğrak adreslerinden biri.

     Mêrga Sor İlçesi Tarihî Yapılar Müdürü Soran Emin, Şanidar Mağarası’nda bulunan kalıntılar ve mağaranın özellikleri hakkında kamuoyuna bilgi verdi. 1960’larda Şanidar Mağarası’nda yapılan kazılarda Neandertal insanlara ait kalıntılara ulaşıldığını belirten Emin, bu kazılar sonucunda Taş Devri’ne ait 21 insan kemiğine rastlandığını söyledi. Mağarada ilk kez 1951 yılında ABD’li arkeolog Ralph Solecki öncülüğünde Columbia Üniversitesi’nden bir grup arkeolog tarafından kazılar yapıldığını hatırlatan Emin, şöyle devam etti: “İlk kazılar sonucunda eski insanların kalıntıları bulundu. Solecki, ilk aşamada 3 metrekarelik derinlikte yaptığı kazılarda 9 aylık bir bebeğe ait kemiklere rastladı. Bu kazılarda ayrıca eski insanlara ait 2792 insan kalıntısı da bulundu ancak bu Neandertal insanlara ait değildi. İncelemeler, bu insanların Neandertal insanlarından sonra buraya gelerek tarım ve hayvancılıkla uğraştıklarına işaret ediyor.” Çok sayıda yabancı ve yerli arkeoloğun mağarada incelemelerde bulunduğunu dile getiren Emin, elde edilen kalıntı ve insan kemikleri üzerine laboratuar ortamında yapılan incelemelerin, Neandertaller’in 60.000 ilâ 80.000 yıl önce sözkonusu mağarada yaşadığını ortaya koyduğunu kaydetti. Emin, kazı çalışmalarının devam etmesi sebebiyle Şanidar Mağarası’nın, halihazırda Birleşmiş Milletler Bilim, Eğitim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO)’nun “Dünya Mirası Listesi”ne alınmadığını söyledi. “İlgili bakanlıklar ve kurumlara bu yönde yazı yazdık ancak bu biraz zaman alacak” diyen Emin, “Çünkü kazılar ve incelemeler devam ediyor. Bunun yanısıra mağarada bulunan çok sayıda kalıntı, Irak merkezî hükûmeti kontrolündeki müze ve ABD’deki bir müzede muhafazâ ediliyor. Eğer bölgemize modern bir müze yapılırsa tüm kalıntıları buraya getirmek istiyoruz. Çünkü burada bulunan her parça tarihî değere sahip” ifadelerini kullandı. Son 5 yıldır Cambridge Üniversitesi’nden gelen bir ekibin mağarada kazılar yaptığını ve çalışmalarının sürdüğünü dile getiren Emin, ekibin mağarada bulunan kalıntılar ve kemikleri aynı zamanda laboratuar ortamında incelediğini sözlerine ekledi.

     Sentetik Boyayı İlk Kez Urartu Kürtleri Kullandı

     (28 Ağustos 2019)

     Başkenti bugünkü Van (Tuşba) ilimiz olan Urartu Kürt Krallığı’nın, insan eliyle yapılan ilk sentetik boyayı kullanan uygarlık olduğu tespit edildi. Urartu Kürt Kralı II. Rusa tarafından Van Gölü’ne hakim tepeye yaptırılan Ayanis Kalesi’nde yürütülen kazı çalışmalarında, Kürdistan’da insan eliyle yapılan ilk sentetik boya örnekleri tespit edildi.

     Van’da 2 bin 700 yıl öncesinden bugüne ulaşan süslemeleri, kerpiç duvarları, taş işlemeleriyle Urartu Kürt Krallığı’nın en görkemli yapılarından biri olan kalede, 30 yıldır sürdürülen kazı ve restorasyon çalışmalarında tarihe ışık tutacak bulgulara rastlandı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Işıklı başkanlığında yürütülen kazılarda, dînsel törenlerin yapıldığı bölümün duvarlarında 2 bin 700 yıl önce boya kullanıldığı belirlendi. Alanında uzman akademisyenlerce yapılan analizlerde, boyanın, Kürdistan’da insan eliyle yapılmış ilk sentetik boya olduğu tespit edildi.

     Mehmet Işıklı, kazı çalışmalarında bu yıl boyalı sur duvarlarını ortaya çıkardıklarını söyledi. Bu duvarlarda daha önce varlığını tespit ettikleri bazı ayrıntıların sözkonusu olduğunu anlatan Işıklı, salonun içinin sıvanarak maviye boyandığını anlattı. Urartu Kürtleri’nin, Van Gölü’nden esinlenerek turkuaz mavisini tercih ettiğini değerlendirdiklerini belirten Işıklı, şunları kaydetti: “Bu boya, arkeoloji tarihi açısından önemli. Analizini yaptırdık. Daha önce, insanların binlerce yıl boya kullandığını biliyoruz. Ancak bunlar doğaldı. Ya kök boya ya da doğada bulunan renkli taşlarla yapılıyordu. Burada gördüğümüz ve arkeoloji literatüründe ‘Mısır mavisi’ olarak tanımladığımız sentetik bir boya. İnsan eliyle yapılmış, kimyasal karışımlardan oluşuyor. Bu yönüyle de çok özel. Bu coğrafyada insan eliyle yapılmış ilk boyadır. 2 bin 700 yıl önce Urartular tarafından yapılmış. Dünyada bunun örneklerini Mısır’da görebiliyoruz. Mısır’da daha önce ortaya çıkarıldığı için ‘Mısır mavisi’ olarak bilinir. Bu boyayı, bugün modern evlerde görebiliyoruz.”

     Kilis’te Hitit Kürt Uygarlığı’na Ait 4000 Yıllık Saray Kalıntıları Bulundu

     (11 Eylül 2019)

     Kürdistan ülkesinin Türkiye – Suriye devletleri arasında bölünmüş olan sınırında bulunan Oylumhöyük (İlis)’te yürütülen arkeoloji kazılarında, Hitit Kürt Uygarlığı’na ait ve 4 bin yıllık olduğu tahmin edilen saray kalıntısı bulunduğu açıklandı. Keşfedilen sarayın planı antik kent Alallah (Tel Açana) ve Tilmenhöyük’te bulunan saraylara benziyor.

     Gaziantep Üniversitesi Fen – Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Engin ve ekibi tarafından Kilis (Kêlîs) il sınırları içinde bulunan Oylumhöyük’te sürdürülen kazılarda 4 bin yıllık olduğu tahmin edilen saray kalıntısı ortaya çıkarıldı. Prof. Dr. Atilla Engin, yaptığı açıklamada, M. Ö. 2000 – M. Ö. 1200 yıllarına ait tabakada 4 bin yıllık olduğu tahmin edilen saray kalıntısına ulaştıklarını belirterek, şöyle konuştu: “2019 yılı kazı çalışmaları kapsamında, Orta Tunç Çağı 1’e, M. Ö. 1900 – M. Ö. 1800 yıllarına yani yaklaşık 4 bin yıllık bir saray kalıntısının güneye doğru uzanan mekânlarına ulaştık. Yapı önemli bir bina gibi görünüyor. Önceki yıllarda yaptığımız çalışmalarda yapının şiddetli bir yangınla son bulduğu ve yağmalandığı anlaşılıyor. Bu yangın sırasında ölen insanlar da olmuş. Saray, yapısı ülkemizde açığa çıkartılan en eski saray kalıntılardan biri. Ulaşılan kalıntıların Oylumhöyük’ün idarî bir merkez olduğunu göstermesi açısından da önemli bir yapı.” Ortaya çıkarılan saray duvarlarının oldukça iyi korunduğunu ve muhtemelen 2 ya da 3 katlı bölümlerden oluştuğunu düşündüklerini aktaran Engin, bu yılki çalışmalarla duvarların ancak üst kısımlarını açığa çıkarabileceklerini söyledi. Prof. Dr. Engin, sarayın, diğer mekânların yaklaşık 3 – 4 m daha aşağısında yer aldığını ifade ederek, “Saray olduğunu gösteren bulgular, yapının anıtsal oluşu ve mimarî özellikleri açısından daha önce bölgede ortaya çıkan Reyhanlı sınırları içindeki antik kent Alallah (Tel Açana) ve İslahiye sınırları içerisindeki Tilmenhöyük saraylarıyla plan açısından benzer. Yine Suriye saraylarının ortak özelliklerini göstermekte. Ayrıca bu tür sarayların büyük anıtsal depo mekânları olur, burada da bunları görüyoruz. Bu mekânlar çoğunlukla mühür baskılı kil topraklarla mühürlenmiştir ki böyle bir örnek bu sarayda da mevcut” diye konuştu.

     Prof. Dr. Engin, Kilis’in isminin, Mezopotamya kaynaklarında “Ulisum”, “Ullis” ve “İllis”, Mısır kaynaklarında “Ullaza”, Hitit kaynaklarında ise “Kuilzila” ve “Ukulzat” olarak geçtiğini belirterek, Oylumhöyük’ün bulunduğu mıntıkanın yerel adının ise “İllis” olduğunu söyledi. Kazılarda ele geçen bir Hitit çivi yazılı tabletinde, Hitit İmparatoru’nun yerel krala, “Siz Nuxweşe Ülkesi Kralları” şeklinde hitap etmiş olmasının, höyüğün Nuxweşe ülkesinin başkenti olduğuna dair lokalizasyon önerisini güçlendirdiğini vurgulayan Engin, ancak kesin bir lokalizasyon tespiti için daha fazla bilgi ve belgeye ihtiyaç duyduklarını sözlerine ekledi.

     Urfa’da Birden Fazla Göbeklitepe Var | Xrabe Reşk Benzeri Yapılara Xrabe Suwan’da da Rastlandı

     (16 Eylül 2019)

     İnsanlık tarihinin en eski medeniyeti olan Kürdistan’daki Göbeklitepe (Xrabe Reşk) benzeri yapılara Harbetsuvan (Xrabe Suwan)’da da rastlandı. Rîha (Şanlıurfa) ilimizin 22 km kuzeydoğusunda bulunan Göbeklitepe’nin aynı il topraklarına bir kardeşi var şimdi.

     2014 yılında keşfedilen, il merkezine 55 km mesafedeki Harbetsuvan (Xrabe Suwan)’da kazı çalışmaları sürüyor. Eyyübiye Belediye Başkanı Mehmet Kuş, Harbetsuvan Tepesi’nde yürütülen kazı çalışmalarını inceledi. Beraberinde Belediye Başkan Yardımcısı Hüseyin Aslıhan, belediye meclis üyeleri, birim amirleri ve teknik ekiple kazı ekibinden çalışmalar hakkında bilgi alan Kuş, Göbeklitepe’dekilere benzer eserlere rastlanan Harbetsuvan Tepesi’nde kazı faaliyetlerine destek vereceklerini belirtti. Harbetsuvan bölgesini cazibe merkezi haline getirmeyi planladıklarını vurgulayan Kuş, “Tarih burada, tarihin başlangıcı burası diye düşünüyorum. Harbetsuvan torunlarının Göbeklitepe’ye taşındığını düşünüyorum. Kazılarla çok ciddi tespitlerin yapılacağı kanaatindeyiz. Bu kazıyı hızlandırıp bütün desteklerimizle kazı ekibinin yanında olacağız. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğümüz ve Kültür ve Turizm Bakanlığımız ile de görüşmelerimiz olacak. İnşallah bütün ağırlığımızı bu bölgeye vereceğiz” diye konuştu.

     Kazı çalışmalarına bilimsel danışmanlık yapan Prof. Dr. Bahattin Çelik de Şanlıurfa (Rîha)’nın çok önemli bir tarih kültür kenti olduğunu söyledi. Harbetsuvan Tepesi’nin kent merkezine 55 km mesafede bulunduğunu anlatan Çelik, “Harbetsuvan Tepesi’nde yaklaşık 6 dönümlük bir alan içerisinde yaklaşık 2 yıldır kazı yapıyoruz. Harbetsuvan Tepesi’nde aynen Göbeklitepe’de olduğu gibi tapınak alanları tespit ettik. Göbeklitepe’nin son evresine ait bulgular tespit ettik. Harbetsuvan Tepesi de aynen Göbeklitepe gibi çok önemli bir yer olarak karşımıza çıkıyor” şeklinde konuştu.

     Duhok’ta Sümerler’e Ait 5000 Yıllık Sanayi Kenti Bulundu

     (18 Eylül 2019)

     Kürdistan’ın Duhok ilindeki Zava Dağı’nda Sümerler dönemine ait 5000 bin yıllık antik sanayi kenti bulundu.

     İtalya’nın üç üniversitesi ve Duhok Arkeoloji Müdürlüğü’nün ortaklığıyla bir yıl önce Zava Dağı’nda başlatılan çalışmalarda tarihi 5000 yıl öncesine dayanan Sümerler dönemine ait antik kent bulundu. Antik kentte yapılan araştırmalarda, Sümerler’in 2900 yıl önce sanayi ile ilgilendiği tespit edildi. Çalışmalarda taştan yapılmış kesim ve dikim aletleri bulundu.

     Araştırmada yer alan arkeologlar, ortaya çıkan antik kentin bölgenin tarihi ile ilgili önemli bilgiler sunacağını ve bölgede yeni tarihî yerlerin bulunması için yapılacak arkeolojik araştırmalara önayak olacağını belirtti. Duhok Arkeoloji Müdürü Dr. Hasan Ahmed, tarihî yerin bulunmasının Kürdistan medeniyeti için önemli olduğunu söyledi. Ahmed, “Tarihî yerin bulunmasının Kürdistan medeniyeti için çok büyük bir önemi var. Arkeologlar daha önce bölgede bulunan icatların başka yerde üretildiğini ve bölge insanının bunlardan faydalandığını düşünüyordu. Bu tarihî yer bölgenin sanayî, ticarî ve buluş geçmişini ortaya çıkardı” dedi.

     Bingöl’de 3600 Yıllık Urartu Şehri Bulundu ve Baraj Altında Kalacak

     (24 Eylül 2019)

     Bingöl (Çewlîk) ilimizin Solhan (Boğlan) ilçesinin Murat (Norık) köyünde bulunan Norık Höyük’te yürütülen kazı çalışmalarında, Urartu Kürt Krallığı dönemine ait yaklaşık 3600 yıllık yerleşim yeri ortaya çıkarılıyor. Antik şehir, yapımı süren Kalehan 2 Barajı nedeniyle sular altında kalacak.

     Elazığ Fırat Üniversitesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Bingöl Üniversitesi’nden uzmanların da katılımıyla, Elazığ Müze Müdürü Ziya Kılınç başkanlığında, 158 kişilik ekip tarafından yürütülen kurtarma kazısında yaklaşık 3600 yıl öncesine ait yerleşim alanı ile Urartu ve Bizans dönemlerine ait çok sayıda eser günyüzüne çıkarılıyor.

     Elazığ Müze Müdürü ve kazı başkanı Ziya Kılınç, yaptığı açıklamada, 158 kişinin katılımıyla sürdürülen arkeolojik kazıda şimdiye kadar çok sayıda eser ve seramik parçası bulduklarını söyledi. Yapımı devam eden Kalehan 2 Barajı suları altında kalacak alanda iki yıldır çalışma yürüttüklerine işaret eden Kılınç, geçen sene yedi ay süren kazılarda, etrafı surlarla çevrili askerî bir yerleşkeyi günyüzüne çıkardıklarını, Urartu dönemine ait mezardan yılan başlı bilezikler ve bronz kemerler bulduklarını, bu kemerler üzerinde savaş sahnelerinin canlandırıldığını gördüklerini hatırlattı. “Sondaj çalışmaları sonucu buranın bir höyük olduğu kanaati uyandı. Koruma Kurulu kararıyla tescillenen höyükte bu yıl da kazı çalışmalarımızı bakanlık izni doğrultusunda başlattık. Şu ana kadar 36 açmada çalışmalarımız yürümekte. Birçok açmada kazı çalışmaları, zemine inildiği için tamamlandı. Şu an ise höyüklerin kuzey tarafındaki açmalarda çalışmalar devam etmekte” diyen Kılınç, toplam 3500 m²’lik bir alanda tamamen zemindeki ana kaya ulaşana kadar arkeolojik çalışmaların süreceğini aktardı. Kılınç, kazının bütçesinin Kalehan Enerji Grubunca karşılandığını dile getirerek, ekipte yer alan 158 kişinin beş aydır çalışma yürüttüğünü kaydetti. Ortaya çıkarılan eserlerin % 80’inin Urartu dönemine ait olduğunu belirten Kılınç, şöyle devam etti: “Norık Höyük’te yaptığımız arkeolojik kazılarda Erken Demir Çağı dediğimiz, günümüzden 3600 yıl öncesine kadar bir kültür yerleşkesi olduğu görülmekte. Her gün sayısız envanterlik ve etütlük eser çıkarılmaktadır. Şu ana kadar envanter nitelikteki eser sayımız 100’ü geçti ancak etütlük mahiyette de yine 300 civarında eser mevcut. Bunlar da tamamlanabilecek durumda. Bunun yanında binlerce belki milyonlarca seramik kırığı, seramik parçası ele geçirdik.” Kılınç, Norık Höyük’te bir müzeyi dolduracak kadar eser bulunduğunu, bu eserlerin emaneten Elazığ Müze Müdürlüğü’nde korunacağını bildirdi. Kılınç, Bingöl’ün ilk tarihî bulguları olan bu eserlerin, ileride kurulacak Bingöl Müzesi’ne devredileceğini sözlerine ekledi.

     Fırat Üniversitesi İnsanî ve Sosyal Bilimler Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı ve Öğretim Üyesi Dr. Abdulkadir Özdemir de Norık Höyük’teki kurtarma kazılarında, 4 farklı kültür katmanı tespit ettiklerini söyledi. Özdemir, “Kazıda 4 farklı kültür katmanı bulundu. En üst tabaka Bizans, ikinci katman Geç Demir Çağı, üçüncü katman Orta Dönem denilen Urartu, dördüncü katmanda ise Erken Demir Çağı izleri görülüyor” ifadelerini kullandı. Bu kazılarla buradaki yerel insanların nasıl yaşadıklarını, hangi hayvanlarla beslendiklerini, hangi tarım ürünlerini kullandıklarını ortaya çıkarmayı hedeflediklerini belirten Özdemir, kurtarma kazısında önemli eserleri günışığına çıkarmayı sürdürdüklerini sözlerine ekledi.

      Kirmanşâh’ta Lolo Kürt Krallığı’na Ait 3000 Yıllık Rölyef Bulundu

     (29 Eylül 2019)

     İran Kürdistanı’nın Kirmanşâh (Kirmaşan) ilinde Lolo Kürt Krallığı’na ait 3000 yıllık alçak kabartma (bas-rölief) kaya resmi bulundu. Kaya resminin, Kirmanşâh’ta ünlü Anubanini kaya kabartmalarıyla çağdaş ve oldukça benzer olduğu belirtildi. Kaya resminde yer alan figürün Mezopotamyalı bir Kürt lidere ait olduğu tahmin ediliyor.

     Kirmanşâh ilinin Zahab köyü yakınlarında Ezgeleh ve Sarpolê arasındaki dağlık bölgede bir nehrin bitişiğindeki bir uçurumun karşısında, üzerinde bir insan figürü yer alan, yaklaşık 3000 yıllık bir kaya kabartması (bas-rölief) keşfedildi. Kirmanşâh Vilayeti Turizm Müdürü Umid Qaderî, yöre halkı tarafından keşfedilen kaya rölyefinin muhteşem alçak kabartma oymacılığı içerdiğini söyledi. Umid Qaderî, “Bölge halkı, sözkonusu rölyefin varlığını haber verir vermez, bir arkeolog ve kültürel miras uzmanlarından oluşan ekip gönderilerek inceleme yapıldı” dedi. Sözkonusu kabartmanın, tarih öncesi dönemlerde Mezopotamya ile İran platosu arasında stratejik öneme sahip bir noktada yer aldığına dikkat çeken Qaderî, “İlk incelemeler sonucu oluşan kanaate göre, bu kıymetli rölyef Mezopotamya medeniyetine ait bir bölge yöneticisine ait görünüyor. O dönemde, yöneticiler güçlerini göstermek ve yaptıkları savaşları belirtmek için bu tarz kaya resimleri yaptırıyorlardı” dedi. Qaderi, yeni keşfedilen kabartmanın, ülkenin en eski kaya kabartmaları arasında yer alan ünlü Anubanini kabartmalarıyla çağdaş ve oldukça benzer olduğunu belirtti.

     Irak sınırının yaklaşık 20 km doğusunda yer alan ünlü Anubanini kaya kabartmaları, Lolo krallarını “fatih” olarak gösteriyor.

      Maraş’ta Gırgûmm Kürt Krallığı Dönemine Ait 3000 Yıllık Okçuluk İzleri Bulundu

     (30 Eylül 2019)

     Kahramanmaraş (Gırgûmm) ilimizin Türkoğlu (Kürdoğlu) ilçesindeki Domuztepe Höyüğü’nde, Gırgûmm Kürt Krallığı dönemine ait 3000 yıllık okçuluk izleri bulundu. Domuztepe Höyüğü’nde bulunan boyalı kapların üzerinde okçulukla ilgili betimlemeler ortaya çıktı.

     Kelibişler mahallesi yakınlarındaki Domuztepe Höyüğü’nde Doç. Dr. Halil Tekin tarafından 2013’te Kahramanmaraş Müze Müdürlüğü koordinesinde başlatılan, 2015’ten bu yana da bakanlar kurulu kararıyla yürütülen kazı çalışmaları devam ediyor. Doç. Dr. Halil Tekin, Maraş’ın aynı zamanda bir “okçu kenti” olduğunun saptandığını söyledi. Günümüzden yaklaşık 3000 yıl öncesine ait Asur yazılı belgelerinde, bölgede Gırgûmm Krallığı’nın hakimiyetinin yer aldığını belirten Tekin, Asur Kralı II. Sargon ya da Şarrukin zamanında, Maraş’a “Markasi” şeklinde bir tanımlama yapıldığını söyledi. 9000 yıllık seviyeye ulaştıkları Domuztepe’den oldukça geç bir zaman dilimine tarihlendirilen “Markasi” tanımlamasının önemine dikkat çeken Tekin, şunları söyledi: “Markasi, dilbilimcilere göre ‘Ok atılan alan’, ‘Okun oğlu’ anlamına geliyor. Bu da gösteriyor ki burası ok ve okçuluk için çok önemli bir merkez. O yüzden Asur Kralı da bizzat buraya bu ismi vermiş. Biz Domuztepe Höyüğü’nde, bazı boyalı çanak çömlek parçalarının üzerinde ok atan kişiler gördük. Burada ok ve okçuluk eski bir gelenek, eski bir uğraşı alanı olarak karşımıza çıkıyor.” Markasi’de okçuluğun bir simge olduğunu düşündüklerini dile getiren Tekin, “Burada bulduğumuz bütün topraklar eleniyor ve yıkanıyor. İçinde çok sayıda ok ucu da bulduk. Okçuluğun, sporun yanında aynı zamanda yaşam modeline uygun olarak avcılıkta da yaygın olduğunu gösteriyor” dedi.

      Erzurum’da 3000 Yıl Önce İnşâ Edilmiş Kale Bulundu

     (3 Ekim 2019)

     Erzurum (Kalikala) ilimizde 3000 yıl önce inşâ edilmiş muhteşem bir kale bulundu.

     Erzurum İl Müze Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen çalışmalar sonucu, Yakutiye semti Güngörmez mahallesindeki bir tepede tarihî kale keşfedildi. Mimarî yapısı ve teknik özellikleriyle bölgede benzeri bulunmadığı belirtilen kalenin, 3000 yıl önce Demir Çağı’nda inşâ edildiği tahmin ediliyor.

     Erzurum Müze Müdürü Hüsnü Genç, yaptığı açıklamada, kalenin köy güzergâhının son kısmında bulunduğunu söyledi. Kalenin coğrafî olarak korunaklı bir bölgede yer aldığını ifade eden Genç, sözlerine şunları ekledi: “Yapım tekniği ve özellikleri, kalenin Demir Çağı’na ait olduğunu gösteriyor. Mimarî olarak çift sur tekniğiyle yapıldığını görüyoruz. Kendi dönem ve çağdaş kalelere göre bir adım önde ve özellikli bir kale. Ayrıca kalenin önünde hendek bulunuyor. Erzurum çevresinden görülen, Demir Çağı’na ait kalelerde bu hendek oluşumu yoktur.” Bir kısmı yıkılan, bir bölümü ayakta kalan yapının yaklaşık 3000 yıl öncesinden bugüne gelen ender kale örneklerinden olduğunu belirten Genç, kalenin 1, 5 tonluk taşlarla yapılması nedeniyle bugüne kadar hiçbir depremde hasar almadığını ifade etti. Kalenin zamanın şartlarında çok ileri bir teknolojiyle yapıldığını anlatan Genç, şöyle devam etti: “Kiklopik dediğimiz düzgün olmayan taşların sanduka tarzı çift örgüyle yapılıp ve sağlamlık vermesi adına girintiler oluşturup, bugünün mimarî tabiriyle kolon ve sütûn tarzı kullanılarak yapılan bir kale. Kalenin doğu kısmı ana kayanın üstüne uçurumun kenarına kurulmuştur. Bunun amacı dışarıdan gelen saldırılara karşı korunaklı olması. Bunun için kalenin yapılma zamanında yoğun emek harcanmış.”

      Diyarbakır’ın Kalbinde Yerleşim 8000 Yıl Önce Başladı

     (7 Ekim 2019)

     “Diyarbakır’ın kalbi” olarak nitelendirilen tarihî Sur semtindeki Amida Höyük’te yerleşimin 8000 yıl önce başladığı tespit edildi.

     Hurri – Mitanniler, Urartular, Persler, Romalılar, Emevîler, Abbasîler, Mervanîler, Selçuklular ve Artuklular’ın da aralarında yer aldığı birçok medeniyete evsahipliği yapan Amida Höyük’te, Kültür ve Turizm Bakanlığınca, Dicle Üniversitesi (DÜ) Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İrfan Yıldız başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarının bu yılki bölümü tamamlandı.

     Çalışma ve İş Kurumu İl Müdürlüğü’nün işgücü katkısıyla yaklaşık 40 kişilik ekibin görev aldığı kazıda, önceden höyükte M. Ö. 3 – 4 bin yıllarında başladığı bilinen yerleşimin daha eski olduğu belirlendi. Yıldız, alandaki yerleşimin 8000 yıl önce başladığının tespit edildiğini söyledi. Prof. Dr. Yıldız, yaptığı açıklamada, 1962 yılındaki ilk arkeolojik kazıda Artuklu hükümdarı Melik Salih Nasıreddin Mahmud (1200 – 22) dönemine ait sarayın temelleri ile renkli taş ve cam küplerden oluşan mozaik süslemelerin ortaya çıkarıldığını söyledi. Bölgenin askeri alanda yer alması ve mülkiyetinin belediyeye ait olması dolayısıyla höyükte o tarihten bu yana kazı yapılamadığını belirten Yıldız, Kültür ve Turizm Bakanlığının kararıyla geçen yıl kazıya yeniden başladıklarını ifade etti. Geçen yılki kazıda höyüğün içinden geçen bir su kanalı ve kanala ulaşan tünel tespit ettiklerini dile getiren Yıldız, bu suyun, Artuklular döneminde ünlü İslam alimi El- Cezerî’nin yaptığı sistemle Artuklu sarayına çıkarıldığını anlattı. Yıldız, sarayın eyvanında bulunan selsebil, havuz ve doğudaki hamam kalıntısı ile kazıdan çıkan su künklerinin Artuklu sarayına su çıkarıldığının kanıtı olduğuna işaret etti. Artuklular döneminde bilim ve kültür merkezi olarak kullanılan sarayda El- Cezerî’nin yaklaşık 25 yıl kaldığını vurgulayan Yıldız, burada bugünkü otomasyon sistemleri, sibernetik ve robot biliminin öncü çalışmalarının gerçekleştirildiğini kaydetti.

     Yıldız, bu yıl çalışmalarda divanhane ve kabul salonun bir kısmının ortaya çıkarıldığına dikkati çekerek, “Divanhaneyi, havuz, sebil ve mozaikli su kanalıyla ortaya çıkardık. Evliya Çelebi 1650’deki ziyaretine ilişkin divanhanenin çok süslü olduğunu ve bunların sadece Mısır’daki Kayıtbay Medresesi’nde bulunduğunu belirtmiş. Buradaki cam ve taş mozaik, bölgedeki tek örnek” ifadelerini kullandı.

     Gelecek yıl yapacakları kazıda kabul salonunun tamamını günyüzüne çıkaracaklarını bildiren Yıldız, çalışmalara katkı sunan Dicle Üniversitesi Rektörlüğü’ne teşekkür etti.

      Diyarbakır’daki Kazılarda 3000 Yıllık Asur Mührü Ortaya Çıktı

     (21 Ekim 2019)

     Diyarbakır ilimizin Çınar ilçesindeki Zerzevan Kalesi’nde yürütülen kazılarda, Asur dönemine ait 3000 yıllık mühür bulundu.

     İlçeye 13 km uzaktaki Demirölçek (Qaleyê Zerzevan) köyü yakınlarında bulunan, Roma İmparatorluğu döneminde “askerî yerleşim” olarak kullanılan Zerzevan Kalesi’nde, Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinesinde başlatılan kazılar 5 yıldır devam ediyor. Kazı, Türkiye İş Kurumu, Diyarbakır Valiliği, Diyarbakır Müzesi, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Çınar Kaymakamlığı, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği, Dicle Üniversitesi, Karacadağ Kalkınma Ajansı ve Safir Tuz’un desteğiyle yürütülüyor.

     Toplam 60 dönümde 12 – 15 m yüksekliğinde ve 1200 m uzunluğunda sur kalıntısı, 21 m yüksekliğinde gözetleme ve savunma kulesi, kilise, yönetim binası, konutlar, tahıl ve silah depoları, yeraltı ibadethanesi, sığınaklar, kaya mezarları, su kanalları ile 54 su sarnıcı bulunan kale, tarihe ışık tutuyor.

     Bu yıl sürdürülen çalışmalarda, Roma dönemine ait bin 700 yıllık ve Mithras dînine ait yeraltı tapınağının yakınındaki bölgede, 4 m derinlikte, Asur dönemine ait olduğu tespit edilen 3000 yıllık mühür bulundu.

     Zerzevan Kalesi Kazı Heyeti Başkanı Doç. Dr. Aytaç Coşkun, yaptığı açıklamada, buradaki çalışmaların bölgenin tarihinin aydınlatılması açısından önemli olduğunu söyledi. Kalenin aynı zamanda önemli bir turizm destinasyonu olduğunu belirten Coşkun, geçen yıl kaleyi 352.000 kişinin ziyaret ettiğini, bu senenin 9 ayında sayının 340.000 olduğunu dile getirdi. Coşkun, yılsonuna kadar ziyaretçi sayısının 500.000, gelecek sene ise 1 milyona ulaşmasını hedeflediklerini bildirdi. Zerzevan Kalesi’nin 1800 yıllık bir askerî yerleşim olarak bilindiğini anlatan Coşkun, “Bundan öncesi yoktu. Ancak bu yıl yapılan çalışmalarda çok önemli buluntu grubuna rastladık. Bunlardan en önemlisi, 3000 yıllık Asur mührü bulduk. Kale Roma dönemine ait ancak Asur dönemine ait bulguların çıkması Zerzevan Kalesi’nin tarihini 1200 yıl geriye götürdü. Hem bölgenin hem de Diyarbakır’ın tarihini değiştirdi” diye konuştu. Coşkun, mührün, üzerindeki figürlerden dolayı başka bir örneğinin olamayacağını dile getirerek, şunları kaydetti: “Mührün kil bir baskısı var. Mühür kloritten yapılmış. Üzerinde Tanrı figürü var. Tanrı’nın karşısında bir hayat ağacı bulunuyor. Tanrı’nın arkasında ise bir kuş var. Mührün üzerindeki Tanrı figürü, elindeki kozalak ve kovadaki kutsal suyla hayat ağacına can veriyor. Üst kısmında ise Güneş ışınları var. Güneş ışınlarının olması ve Tanrı’nın başının gökyüzüne kadar uzanmasının kutsal bir anlamı var. Bu nedenle bu mühür önemli.” Mührün içinde ip geçecek bir delik olmasının, kullanan kişinin bunu boynuna astığını gösterdiğini belirten Coşkun, o dönemde mektup, tablet, belge ve eşya gönderilirken kilin onun üstüne bastırılarak mühürlendiğini ifade etti. Coşkun, mühre ilişkin şu değerlendirmede bulundu: “Mühürlenen eşya ulaştığı yerde açılmıyor ve kimin tarafından gönderildiği belli oluyor. Aitlik belirtmesi ve kişiye özel olmasından dolayı, bunu kullananın çok özel bir kişi olduğunu gösteriyor. Belki Asur döneminde de burada bir kale yerleşimi vardır. Belki de buranın en üst düzey yöneticisi ve generali Asur döneminde bu mührü kullanıyordu. Mühürle beraber birçok bronz eser de ortaya çıkarıldı. Asur döneminin Zerzevan Kalesi’nde olduğunu bu eserler göstermiş oldu. Artık Zerzevan’da 3000 yıllık Asur yerleşiminin olduğunu söyleyebiliriz.”

     Askerî yerleşim antik yol güzergâhında, 124 m yükseklikte kayalık tepede bulunan Zerzevan Kalesi, Amida ile Dara arasında stratejik bir noktada yer alıyor. Yerleşim konumu itibarıyla bütün vadiye hakim, antik ticaret yolu üzerinde, geniş bir alanı kontrol altında tutan, Roma sınır garnizonu olan kale, Romalılar ve Sasaniler arasında büyük mücadelelere sahne oldu.

      Tarih Yeniden Yazılacak | Mardin’de 11.300 Yıllık Tapınak Bulundu

     (30 Ekim 2019)

     Dînlerin ve medeniyetlerin beşiği olan ve insanlık tarihinin başladığı Kürdistan topraklarında tarihin yeniden yazımını zorunlu kılacak, Şanlıurfa (Riha) ilimizdeki Göbeklitepe (Xrabe Reşk) benzeri keşif: Mardin (Mêrdîn) ilimizin Dargeçit (Kerboran) ilçesinde 11.300 yıllık tapınak bulundu.

     Mardin’in Dargeçit ilçesinin Ilısu (Germav) mahallesindeki Boncuklutarla (Bermeçok)’da yürütülen kazı çalışmasında Neolitik Dönem’e ait ve 4 steli bulunan 11.300 yıllık tapınak ortaya çıkarıldı.

     Kırsal Ilısu (Germav) mahallesinde “Ilısu Barajı ve HES Projesi Etkileşim Alanında Kalan Kültür Varlıklarının Belgelenmesi ve Kurtarılmasına Yönelik Çalışmalar” kapsamında Mardin Müze Müdürlüğünce 2012 yılında başlatılan arkeolojik kazı çalışması devam ediyor. Boncuklutarla (Bermeçok) kazılarının bilimsel danışmanlığını yürüten Mardin Artuklu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ergül Kodaş, yaptığı açıklamada, Kocaeli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ayşe Tuba Ökse başkanlığındaki kazı çalışmalarının titizlikle yürütüldüğünü söyledi. Neolitik Dönem’e ait, temeli moloz taşlarla örülü duvarlar ve sertleştirilmiş kil tabanları olan yapının açığa çıkarıldığı alanda Göbeklitepe (Xrabe Reşk) ile aynı döneme ait bir de tapınak ortaya çıkarıldığını dile getiren Kodaş, “Yapılan analizlere göre tapınak 4 stele sahip. Yaklaşık 11 bin 300 yıllık olduğunu düşünüyoruz. Kazı çalışmaları devam ediyor ama stelleri net bir şekilde açığa çıkardık. Ortaya çıkardığımız 4 stelden biri kırık ama diğer 3’ü o gün olduğu gibi hâlâ günümüze kadar korunabilmiş” dedi. Kodaş, taş duvara sahip tapınağın küçük taşlar ve çamur harçla örüldüğünü aktararak binanın tabanına henüz ulaşmadıklarını, bir aylık süreçte ulaşmayı hedeflediklerini anlattı. 4 stel üzerinde herhangi bir figüratife rastlanmadığına işaret eden Kodaş, “Neolitik Dönem’e ait 80 m² büyüklüğündeki tapınak Göbeklitepe ile benzer özellikler taşıyor” dedi.

     Dargeçit (Kerboran) ilçesinde yaşayan Enez Özmen, tapınak bulunmasından mutluluk duyduklarını belirtti. “Tapınak bulunduğunu duyunca heyecanlandık. Buranın da Göbeklitepe gibi ilgi görmesini bekliyoruz” diyen Özmen, tapınak sayesinde ilçeye çok sayıda turist gelmesini beklediklerini sözlerine ekledi.

      İran Kürdistanı’nda 115 Km Uzunluğunda Gizemli Bir Taş Duvar Bulundu

     (5 Kasım 2019)

     İran’ın batısındaki Kürdistan topraklarında, Kirmanşâh (Kirmaşan) ilinin Serpulê Zehab (Serpêlê Zehaw) ilçesine bağlı Zıhaw Merg köyü yakınlarında, ünlü Hadrian Duvarı’nın uzunluğunda olan ancak kimler tarafından yapıldığı bilinmeyen bir taş duvar keşfedildi.

     Yaklaşık 115 km uzunluğundaki duvarın tahmini hacminin yaklaşık 1.000.000 m³ (bir milyon metreküp) taş olması nedeniyle, işgücü, malzeme ve zaman açısından önemli kaynaklar gerektirmiş olması gerekiyor. Yapı, kuzeydeki Bamu Dağları’ndan güneydeki Zıhaw Merg köyü yakınlarındaki bir bölgeye doğru, kuzey – güney yönünde uzanıyor.

     Duvar boyunca bulunan çanak çömlekler, duvarın M. Ö. 4. yy ilâ M. S. 6. yy arasında yapıldığını gösteriyor. Taş duvar boyunca yıkılan yapıların kalıntıları yer yer görünebiliyor. Bun yapılar, küçük kuleler veya binalar ile ilişkili olabilir. Duvarın kendisi, taşlar ve kayalar gibi doğal yerel malzemelerden yapılmış, harç olarak alçı taşı kullanılmış.

     Sözkonusu duvarın varlığı, arkeologlar tarafından daha önce bilinmiyordu, ancak yakınında yaşayanlar duvarı uzun zamandır biliyordu ve onu Kürtçe “Diwara Gewrî” (Yüz Duvarı) olarak adlandırmışlardı.

     Arkeologlar, yapıyı kimlerin ve hangi amaç için yaptıklarını bilmiyorlar. Kalıntıların zayıf korunması nedeniyle, bilim insanları duvarın tam genişliğinden ve yüksekliğinden bile emin değiller. En iyi tahminleri 4 m genişliğinde ve yaklaşık 3 m yüksekliğinde olduğu yönünde. Duvarın savunma amaçlı mı yoksa sembolik amaçlı mı yapıldığı da belli değil.

     Araştırmacılar gelecekte Gewrî Duvarı üzerinde daha fazla araştırma yapmayı umuyor.

      Van’da Bulunan İnsan Yapımı Barınaklar ve El Baltaları 315.000 Yıllık

     (3 Aralık 2019)

     Van (Tuşba) ilimizin Erciş (Erdîş) ilçesindeki Meydan Dağı bölgesinde yapılan yüzey araştırmaları sırasında tespit edilen buluntular, Van Müzesi’nde sergileniyor. Ortaya çıkartılan buluntuların, İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Sarıkaya tarafından yapılan kozmojenik tarihlendirme sonucunda Alt Paleolitik Dönem’e ait olduğu belirlendi.

     Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle Van Müze Müdürlüğü başkanlığınca 2014 yılında başlatılan çalışmalar sırasında ortaya çıkarılan buluntular, Van’ın tarihine yönelik önemli yeni bilgilere ulaşılmasını sağladı. Kazı başkanlığını Van Müze Müdürü Erol Uslu’nun, bilimsel danışmanlığını Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmail Baykara’nın yürüttüğü Meydan Dağı Gürgür Baba bölgesindeki çalışmalarda tespit edilen buluntuların yaşlandırma çalışmaları tamamlandı.

     İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yapılan kozmojenik ve radyometrik tarihlendirmeler sonucu, “el baltası” olduğu belirtilen taşlar ve daire şeklindeki “çadır tipi barınak” olarak tabir edilen alanın etrafındaki kayaçların Alt Paleolitik Dönem’e ait olduğu tespit edildi. Çalışmalar sırasında elde edilen buluntuların, laboratuar sonuçlarına göre 315.000 yıllık olduğu tespit edildi. Van’ın tarihinin Paleolitik Dönem’le başladığı, bundan 315.000 yıl önceye gidildiği ortaya çıktı.

      Boncuklutarla (Bermeçok), Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’den 1000 Yıl Daha Eski Bulgular İçeriyor

     (4 Aralık 2019)

     Medeniyetlerin beşiği olan Kürdistan topraklarında, Mardin (Mêrdîn) ilimizin Dargeçit (Kerboran) ilçesindeki Boncuklutarla (Bermeçok)’daki kazı alanı, Şanlıurfa (Riha) ilimizdeki Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’deki bulguları destekleyen, hatta 1000 yıl daha öncesine giden bulgular içeriyor.

     Tarih boyunca Sümer, Akkad, Babil, Hitit, Asur, Urartu, Lolo, Guti, Kardu, Mitanni ve Mervani’nin da aralarında yer aldığı 25 medeniyete evsahipliği yapan alanda, “Ilısu Barajı ve HES Projesi Katliâmı Alanında Yok Edilen Kültür Varlıklarının Belgelenmesi ve Kurtarılmasına Yönelik Çalışmalar” kapsamında Mardin Müze Müdürlüğü tarafından 2012 yılında başlatılan arkeolojik kazı çalışmalarının üçüncü sezonu tamamlandı. Mardin Artuklu Üniversitesi (MAÜ) Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özcoşar, Dargeçit Belediye Başkanı Mehmet Cüneyt Aksoy, Genel Sekreter Yardımcısı Muhammed İkbal Saylık, Edebiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Evindar Yeşilbaş, öğretim üyeleri Ergül Kodaş, Bülent Genç ve Zekai Erdal, Boncuklutarla (Bermeçok)’da incelemelerde bulundu.

     Özcoşar, yaptığı açıklamada, insanlık tarihinin aydınlatılmasının önemine işaret ederek, bu işin arkeologlar ve Eski Çağ tarihçilerince yürütüldüğünü söyledi. Bu çalışmanın yürütüldüğü yerler arasında Boncuklutarla’nın da geldiğini ifade eden Özcoşar, bu alanın insanlık tarihi için yeni bilgiler ve bulgular içerdiğini belirtti. Özcoşar, Göbeklitepe’nin bu mânâda uyandırdığı heyecana değinerek, şöyle konuştu: “Boncuklutarla’daki kazı alanı tam olarak da Göbeklitepe’deki bulguları destekleyen, hatta ondan 1000 yıl daha öncesine giden bazı bulgular içeriyor. Bu yönüyle aslında ilk yerleşik hayata geçenlerin inançlı insanlar olduklarını ispatlayan bir bulgu olarak değerlendirmek mümkün. Bunun üzerinden değerlendirdiğimizde, aslında bulunduğumuz bölge insanlığın ilk yerleşik alanlarından biri olması, buraya yerleşen ilk insanların inançlı olduklarını göstermesi açısından önemli bir alan.” Göbeklitepe ve Boncuklutarla karşılaştırıldığında benzer hususlar bulunduğuna dikkati çeken Özcoşar, “Ama şöyle bir özellik var: Bulunduğumuz alan Göbeklitepe’den bin yıl daha eski olabilecek bazı bulguları içeriyor. Dolayısıyla Göbeklitepe’den daha eski bir yapının, daha kadim bir yapının yanında duruyoruz şu anda. Öyle bir farktan bahsedebiliriz” diye konuştu. Özcoşar, Boncuklutarla konusunda üniversite olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Dargeçit Belediyesi’nin işbirliğiyle önemli çalışmalar yapmayı planladıklarını dile getirerek, Göbeklitepe’nin Şanlıurfa açısından önemli bir destinasyon haline geldiğini, sözkonusu alanı da Mardin için önemli bir destinasyona dönüştürmeyi hedeflediklerini aktardı.

     MAÜ Arkeoloji Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Ergül Kodaş da, 2017 yılından bu yana Boncuklutarla’da kazıların bilimsel başkanlığını yürüttüğünü belirtti. Geniş kapsamlı kazıların iki yıldır MAÜ ve Mardin Müzesi işbirliğiyle yürütüldüğünü dile getiren Kodaş, şunları kaydetti: “Boncuklutarla ilginç bir yerleşim yeri. M. Ö. 11.000 ile M. Ö. 12.000’lere giden tabakaları ile başlayan ilk yerleşik hayat. Yerleşim yerinde birçok ev ve konutun yanısıra mezarlar ve özel binalar ile tapınak olarak isimlendirilen birçok özel yapı da açığa çıkarıldı. Yukarı Dicle havzasının, Kuzey Mezopotamya’nın yerleşik hayata nasıl geçtiği, avcı toplayıcı hayattan besin üretim tarzına nasıl geçildiği, kültürel, dînî yapıların nasıl bir değişime uğradığı gibi birçok noktada bize bilgi vermesi açısından yeni bir kilit noktası.” Kodaş, alanda Göbeklitepe ile benzer binaların olduğunu, yer yer bazılarının Göbeklitepe’den daha eskiye uzandığını anlatarak, “Kamusal alan, tapınak, dînî mekân dediğimiz binaların daha eskiye giden örneklerini Boncuklutarla’da tespit ettik” ifadelerini kullandı. Kazı çalışmalarında bu yıl sona gelindiğini aktaran Kodaş, halen envanter ve etüt çalışmaları yaptıklarını belirtti. Kodaş, devam edilmesi hedeflenen kazılarla yeni verilere ulaşmaya çalışacaklarını sözlerine ekledi.

     İbrahim Sediyani

     SEDİYANİ HABER

     31 ARALIK 2019

 

853 Total Views 3 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir