Kadın Peygamberler – 18

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

– geçen bölümden devam –

     ■ HZ. MİRYAM (AS)

     Allah tarafından insanlığı doğru yola ve kurtuluşa götürmek için gönderilmiş olan kadın peygamberlerden biri de, M. Ö. 1300’lerde yaşamış Hz. Miryam (as)’dır.

     Kutsal kitap Tevrat, Miryam (Meryem)’dan bahsederken direk “Miryam Peygamber” diyerek bahseder:

     “Harun’un kızkardeşi Peygamber Miryam tefini eline aldı; bütün kadınlar teflerle, oynayarak onu izlediler. Miryam onlara şu ezgiyi söyledi: ‘Ezgiler sunun Rabb’e. Çünkü yüceldikçe yüceldi. Atları, atlıları denize döktü.’” (991)

     Miryam, Yahudilik’in sözlü kanununun kâğıda dökülmüş derlemesi olan Talmud’da da aynı şekilde “Miryam Peygamber” diye geçer ve Musevîlik inancında İsrail’in 7 kadın peygamberinden biri olarak kabul edilir. (992)

     Miryam (Meryem), Hz. Yoxebed – İmran (Amram) çiftinin tek kızı ve en büyük çocuğu, Hz. Harun (as) ile Hz. Musa (as)’nın ablasıdır. (993) Miryam, kardeşleri Harun’dan 4 yaş, Musa’dan da 7 yaş büyüktür. (994)

     Âl-i İmran (İmran Ailesi) içinde, baba İmran hariç, ailenin tüm fertleri peygamberdirler. Anne Yoxebed (995) ve ailenin tek kızı Miryam (Meryem) (996) kadın peygamberler iken, ailenin erkek çocukları Harun (997) ve Musa (998) da erkek peygamberlerdirler. Ancak kendisine kitap ve şeriât verilen, sadece Musa’dır. (999)

     Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de onlar adına “Âl-i İmran” (İmran Ailesi) adında bir sûre bulunan ve “Allah, birbirinden gelme nesiller olarak Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı” (1000) âyetiyle yüceltildiği aile bu ailedir. Ancak daha şaşırtıcı olan durum, Kur’ân, “İmran Ailesi” derken, Hz. Musa’nın ablası Hz. Meryem (Miryam)’in ailesinden değil de, O’ndan 1300 yıl sonra yaşamış olan Hz. İsa (as)’nın annesi Hz. Meryem (as)’in ailesinden bahsetmektedir ki (1001), bu hakikaten çok ilginç bir durumdur.

     Kur’ân-ı Kerîm, şu anda üzerinde konuştuğumuz Hz. Meryem (Miryam)’den 1300 sene sonra yaşamış başka bir Meryem’den, Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’den bahsederken, “Harun’un kızkardeşi” (1002) ve “İmran’ın kızı” (1003) diyerek bahseder, aynı Meryem’in annesinden bahsederken de “İmran’ın karısı” diyerek bahseder. (1004) Zaten Hz. İsa ve Hz. Meryem ailesi “İmran ailesi” diye adlandırılır ve bu isimde bir sûre de vardır ki “Âl-i İmran” sûresi Kur’ân’ın en uzun ikinci sûresidir. (1005)

     Kur’ân, bu nitelemeleri İsa’yı doğuran Meryem için kullanmaktadır. Fakat İmran’ın kızı olup Harun adında bir kardeşi olan Meryem bu Meryem değil, O’ndan 1300 sene önce yaşamış başka bir Meryem’dir, bizim şu anda konuştuğumuz İmran – Yoxebed çiftinin kızı olup Harun ve Musa adında iki kardeşi olan Meryem’dir. İsa’nın annesi Hz. Meryem’in babasının ismi İmran olmadığı gibi, Harun adında bir kardeşi de yoktur. Hz. İsa’nın annesi Meryem’in babasının ismi Yoaxim’dir. (1006)

     Kur’ân’daki bu durumu, şu anda konuştuğumuz, Yoxebed ile İmran’ın kızı ve Musa ile Harun’un ablası Hz. Meryem’i değil de, onlardan 1300 sene sonra yaşamış, İsa’nın annesi Hz. Meryem’i anlatacağımız bölümde irdeleyecek, üzerinde kafa yoracağız. Çünkü Kur’an o Meryem’den bahsederken ve İsa’nın doğumunu anlatırken bu ifadeleri kullandığı için, konuyu onları anlatacağımız bölümde ele almayı ve açmayı daha uygun görüyoruz.

     Genel ve tarafsız ilmî sahada “aralarında 1300 yıllık bir zaman farkı olan iki Meryem’in birbirine karıştırılması” olarak adlandırılan bu konuda, Yahudî ve Hristiyan dîn âlimlerinin – daha Hz. Muhammed (sav)’in sağlığında başlayarak – Kur’ân’a yönelttikleri eleştirileri ve onlara karşı – Hz. Muhammed ve sahabelerinin açıklamalarından başlayarak – 1500 yıl boyunca Müslüman dîn âlimlerinin geliştirdikleri bütün savunmaları siz sevgili okurlarımızla paylaşacağız.

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     İnsanlığı doğru yola ve kurtuluşa götürmek için gönderilmiş kadın peygamberlerden biri olan Hz. Miryam (Hz. Meryem), M. Ö. 1300’lü yıllarda Mısır’da doğmuştur. (1007) Yoxebed – Amram çiftinin ilk çocuğu ve tek kızıdır.

     Miryam’ın annesi Hz. Yoxebed, Mısır doğumlu olup Levi’nin kızıdır. Üç erkek kardeşi vardır: Gerşon, Kehat ve Merari. (1008)

     Büyüdüğünde öz kardeşi Kehat’ın oğlu Amram (İmran) ile evlenmiştir. Yani Yoxebed, kocası Amram’ın aynı zamanda halasıdır. (1009)

     Amram (İmran)’ın kendi öz halası Yoxebed’le evlenmesi, insan aklının ve vicdanının kabul etmesi güç bir olay. Ama bu bir gerçektir ve Tevrat’ta da açık bir biçimde “Amram halası Yoxebed’le evlendi” (1010) diye belirtilir. Zaten soy kütüğü de ortadadır.

     Günümüzde “ensest” kabul edilecek bu evlilikten üç çocuk doğuyor. Bütün dünyanın tanıdığı isimlerdir, bu üç çocuk. Öyle sanıyorum ki, nüfûsu 7 milyar olan gezegenimizde bu üç ismi tanımayan, duymamış tek bir ferd dahi yoktur. İşte gerek Yahudîler’in, gerek Hristiyanlar’ın, gerekse Müslümanlar’ın hayatları boyunca duydukları, bütün kutsal metinlerinde ve dînî sohbetlerinde kendilerine örnek olarak anlatılan, sinagoglardaki, kiliselerdeki ve camilerdeki bütün vaazlarda bahsedilen Hz. Musa, Hz. Harun ve Hz. Miryam (Meryem)’ın ailesi budur. Onların anne – babası, aynı zamanda hala – yeğendirler.

     “Levi’nin Apokrifal Ahiti”nde, İmran doğduğunda, dedesi (Yoxebed’in babası) Levi’nin 64 yaşında olduğu belirtilir. (1011)

     İmran doğduğunda dedesi Levi 64 yaşında olduğuna göre ve bu Levi de Yoxebed’in babası olduğuna göre, Yoxebed ile sonradan evleneceği yeğeni İmran arasında tahminen 20 veya 30 yaş fark olması lazım. Bu da normaldir; çünkü Yoxebed, kocası İmran’ın aynı zamanda halasıdır.

     “Targum Pseudo – Jonathan”da, Yoxebed ile İmran evlendiklerinde, Yoxebed’in 130 yaşında olduğu ancak bir mucize sonucu tekrar genç olduğu yazılıdır. (1012)

     Evlendiklerinde Yoxebed 130 yaşında idiyse, o sırada İmran’ın da tahminen 100 veya 110 yaşında olması lazım.

     Kadın peygamber Miryam (Meryem), bu evliliğin ilk meyvesi olarak dünyaya gelir. M. Ö. 1300’lerde Mısır’da doğmuştur ve doğduğunda adını “Miryam” (Meryem) koyarlar.

     “Miryam” (Miriam; Meryem; Maria) ismi, dünyanın en ünlü kız isimlerinden biridir ve günümüzde dahi yeryüzünde en çok kullanılan kadın ismidir. İsmin Tevrat’ta geçen İbranice şekli “Miryam” (מרים), İncil’de geçen Yunanca şekli “Maria” (Μαριά), Kur’ân’da geçen Arapça şekli “Meryem” (ﻤﺮﻴﻢ) olup, günümüz farklı toplumlarında “Mary”, “Mariam”, “Mariye” şeklinde de kullanılır. İsrail’de halen kullanılan hipokoristik biçimleri arasında “Mira”, “Miri” ve “Mimi” de bulunuyor. (1013)

     İsmin etimolojisi belli değildir. (1014) Tarihte bu isimde karşımıza çıkan ilk kadın, Hz. Musa’nın kızkardeşi Hz. Miryam olduğu için İbranice bir isim olduğu zannediliyorsa da, aslında Mısır kökenli bir isimdir ve Musa Peygamber de, sözkonusu ablası Miryam Peygamber de Mısır doğumludurlar, Mısırlı’dırlar. (1015) Sadece bu değil, pekçok Levite ismi de sanıldığı gibi İbranî kökenli değil Mısır kökenlidir.

     En ciddi etimolojik çözümlemeye göre, kelime Mısır kökenli olup, Mısır Tanrıları’nın sevgilisi olduğunu ifade eder. “Miryam” (Meryem) ismi, Eski Mısır dilinde “Amon’un Sevgilisi” anlamına gelen “Mry.t-Jmn” veyahut da “Ra’nın Sevgilisi” anlamına gelen “Mry.t-Ra” ifadesinden türemiştir. (1016)

     Diğer bir varyanta göre, bu isim, antik dönemde “İsyan”, “Acı Deniz”, “Güçlü Su”, “Birini Yüceltmek”, “Hükmetmek”, “Çocuk Dilemek” ve “Güzel” gibi anlamlarda da kullanılmıştır. Hristiyanlık’ın ilk yüzyıllarının en ünlü rahiplerinden biri olan Filistinli teolog ve tarihçi Eusebius ya da tam adıyla Eusebius Pamphili tís Kaisereias (263 – 339)’ın takipçisi olan İtalyan teolog ve tarihçi Azîz Jerome ya da tam adıyla Eusebius Sophronius Hieronymus (347 – 420)’un takriben 390 yılında kaleme aldığı bilgiye göre (1017), ismin kökeni İbranice olup, Tevrat’ta geçen ve “damla” anlamına gelen “mar” (מר) (1018) sözcüğü ile yine Tevrat’ta geçen ve “deniz” anlamına gelen “yam” (ים) (1019) sözcüğünün bileşiminden oluşmuştur ve “Deniz Damlası” anlamına gelmektedir. Fakat bu çeviri daha sonra skribal hata nedeniyle veya 3. yy’daki “ünlü harfleri kayması” nedeniyle “damla” anlamına gelen “mar” (מר) sözcüğü yerine “yıldız” anlamına gelen “maor” (מאור) sözcüğüyle yazıldığından, isim de “Deniz Yıldızı” haline gelmiştir. (1020)

     Musa’nın ablası Miryam (Meryem) ile aynı ismi taşıyan ancak 1300 yıl sonra yaşayan, Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’in de Ortaçağ’daki adı “Stella Maris” idi ve bu ifade de Latince’de “Deniz Yıldızı” anlamına geliyor. (1021) Nitekim Kral James İncili’nde de Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem, “Sabah Yıldızı” olarak nitelendirilir. (1022)

     Mısırlı olup bu topraklarda doğan Miryam’ın bebekliği ve çocukluğu, Nil Nehri kıyısında oyun oynayarak geçti. Her kız çocuğu gibi O da sevimliliği ve tatlılığıyla ailesinin neş’e ve mutluluk kaynağıydı.

     4 yaşındayken “abla” oldu, Miryam. (1023) Erkek kardeşi Harun (Aaron) doğdu.

     Miryam (Meryem)’ın kardeşi, Musa’nın ağabeyi Harun’un adı İbranice orijinal haliyle “Aharon” (אהרן) olup, ismin İslamî kaynaklarda Arapçalaştırılmış biçimi “Harun” (ﻫﺍﺮﻮﻥ) şeklindedir. Bu peygamberin ismi hem Tevrat’ta (1024), hem İncil’de (1025), hem Kur’ân’da (1026), hem de Bahaîlik’in kutsal kitabı İkan’da (1027) geçer.

     İsmin etimolojisi belli değildir. Tarihte bu isimde karşımıza çıkan ilk erkek, Hz. Musa’nın ağabeyi Hz. Harun olduğu için İbranice bir isim olduğu zannediliyorsa da, aslında Mısır kökenli bir isimdir ve Musa Peygamber de, abisi Harun Peygamber de Mısır doğumludurlar, Mısırlı’dırlar. (1028)

     En ciddi etimolojik çözümlemeye göre, kelime Mısır kökenli olup, Eski Mısır dilinde “Savaşçı Aslan” anlamına gelen “Aha rw” ifadesinden türemiştir. Bir anlamı da “Aydınlanmış Kişi”dir. Eski Mısır dîninde “Cennet”in adı da “Aaru” idi ve bu cennet, İyilik ve Diriliş Tanrısı Osiris tarafından yönetiliyordu. (1029)

     Bir diğer ilginç ve çarpıcı teoriye göre ise, “Aaron” (Harun) ismi Mezopotamya (Kürdistan) kökenli bir isimdir ve aslında Hz. İbrahim (as)’in kardeşi “Harran”ın isminin farklı bir biçime sokulmuş halinden başka birşey değildir. (1030)

     Miryam 7, kardeşi Harun da 3 yaşına geldiğinde, anneleri Yoxebed yine hamiledir ve bir erkek çocuk daha doğuracaktır. Ancak bu kez ortada çok tehlikeli bir durum vardır. Zirâ Mısır Krallığı’nda Firavun’un emriyle, ülkede doğan tüm Yahudî erkek çocukları öldürülmektedirler. (1031)

     İşte bunun için, Mısır Firavunu, ülkede doğacak tüm Yahudî çocuklarının öldürülmesi emrini verdiğinde, İmran, 3 aylık hamile olan karısı Yoxebed’i boşar. Yoxebed, alelacele başka bir adamla, Parnak’ın oğlu Elizafan ile evlenir. Bu çok akıllıca uygulanmış bir taktiktir. Böylece Yoxebed altı ay sonra Musa’yı doğurduğunda, Firavun ve adamları O’nu 6 aylık hamile sanıyorlardı. Yani daha üç ay sonra doğum yapacağını düşünüyorlardı. Oysa ki Yoxebed evlendiğinde zaten 3 aylık hamileydi (ilk kocasından) ve dolayısıyla evlendikten altı ay sonra 9 aylık hamile olmuş ve bebeğini doğurma zamanı gelmişti. Bu akıllıca taktik sayesinde Yoxebed hamileliğinin ilk üç ayını sakladı ve böylece Firavun ve adamları Musa’nın doğumunu engelleyemediler, zamanlamasını doğru hesaplayamadılar. (1032)

     Mecburiyetten dolayı gerçekleşmiş olan Yoxebed – Elizafan evliliğinden daha sonra Eldad ve Medad adlarında iki çocuk daha olmuştur (1033) ama bunlar bu çalışmada bizim konumuz değildir.

     Yahudî kutsal metinlerinde yazıldığına göre, İmran – Yoxebed çiftinin tek kızı ve en büyük çocuğu olan, kardeşi Musa doğduğunda 7 yaşında bir kız olan Miryam, daha sonra anne ve babasını yeniden evlenmeye ikna etmiştir. (1034)

     Mısırlılar çoktanrılı (politeist) ve putperest bir inanca sahipti. Ülkede yaşayan İsrailoğulları ise Hz. İbrahim (as) ve Hz. Yakup (as) peygamberlerin dînine inanıyorlardı. Hz. Asiye (Taduxepa, Nefertiti)’nin kocası olan Firavun III. Amenhotep “ilahlık” iddiâsında bulunuyor ve herkesin kendisini “Tanrı” olarak kabul etmesini istiyordu. Kabul etmeyenlere dayanılamayacak zûlüm ve eziyetlerde bulunuyordu. (1035)

     İsrailoğulları, Kıptî kavminin zûlümlerinden ve firavunların ağır baskılarından bıkmışlardı. Bu nedenle atalarının yurdu olan Kenan ülkesine (bugünkü İsrail – Lübnan) gitmek istiyorlardı. Ama Firavun, İsrailoğulları’ndan her işinde yararlandığı için onların yakalarını bırakmak istemiyor ve onlara en ağır zûlümlerde bulunuyor, köle yapıyor, en çirkin ve adi işlerde çalıştırıyordu. (1036)

     Mısır Firavunu, ülkede doğacak tüm Yahudî erkek çocuklarının öldürülmesi emrini vermişti. (1037)

     İsrailoğulları’nın doğurduğu bebeklerin öldürülmesi konusuyla ilgili olarak bazı müfessirler, bir kâhinin Firavun’a, “İsrailoğulları arasında, falanca gecede bir çocuk dünyaya gelecek ve bu çocuk senin malını, mülkünü ve devletini yok edecek” dediğini, o söylenen gecede doğan 12 erkek çocuğu Firavun’un öldürdüğünü belirtmektedirler. Müfessirlerin çoğuna göre ise, İsrailoğulları’nın erkek çocuklarının öldürülmesi uzun yıllar devam etmiştir. İslamî kaynakların naklettiğine göre, öldürülen Yahudî çocukların sayısı 90.000 (doksanbin)’dir. (1038)

     İlk dönem İslam tarihçileri konuyu biraz farklı anlatmışlardır. Onların yazdıklarına göre, Musa doğduğunda babası İmran (Amram) 70 yaşındaydı. Bu sırada Mısır’da yönetimde olan Firavun, rüyâsında Beyt’ul- Maqdis’ten çıkan bir ateşin Mısır’a sıçradığını ve Mısır’daki tüm evleri yaktığını, bütün Kıptîler’i yok ettiğini ancak İsrailoğulları’na zarar vermediğini görmüştür. Rüyânın yorumunu yapanlar, İsrailoğulları içinden doğacak bir çocuğun elinden saltanatını alacağını, düzenini bozacağını ve dînini değiştireceğini söyleyince, Firavun, İsrailoğulları’ndan doğan her erkek çocuğun öldürülmesini emretmiş, daha sonra da bir yıl öldürülmelerini, bir yıl sağ bırakılmasını istemiş ve böyle bir yasak yılda Hz. Musa doğmuştur. (1039)

     İşte tam bu dönemde, Amram (İmran) adında bir adamın karısı (1040), Miryam adında 7 yaşındaki bir kız çocuğun ve Harun adında 3 yaşında bir erkek çocuğun annesi (1041) olan Yoxebed adlı bir İbrani kadını, hamiledir ve yine bir erkek bebek doğuracaktır.

     Musa, İsrailoğulları’nın Mısır’da ağır baskı ve zûlüm altında olduğu, yeni doğan Yahudî erkek çocuklarının Nil Nehri’ne atılarak öldürüldüğü bir zamanda doğmuştur. (1042)

     Bu hadise, Hz. Asiye (Taduxepa, Nefertiti) Kürdistan’dan Mısır’a gelin gittikten ve o zalim Firavun’la evlendikten sadece iki yıl sonra yaşanıyor. (1043)

     Yıl, M. Ö. 1350. O sırada Hz. Yoxebed 130 yaşında, kocası İmran 110 yaşında, zalim Firavun III. Amenhotep 51 yaşında, karısı Hz. Asiye 16 yaşında, Musa’nın ablası Hz. Meryem 7 yaşında, Musa’nın abisi Hz. Harun 3 yaşında, Hz. Musa ise yeni doğmuş bir bebektir.

     Musa doğduktan sonra, annesi Yoxebed, “çok güzel olan” (1044) bebeği bulup öldürmesinler diye Tanrı’nın emri ve yönlendirmesiyle (1045) sazdan bir sepeti harç ve ziftle sıvamış ve yaptığı bu sandığın içine bebeği Musa’yı koyarak onu Nil Nehri’ne bırakmıştır. (1046) Yoxebed bebeği Musa’yı sandığa koyup nehre bırakınca, 7 yaşındaki kızı (bebeğin ablası) Miryam’a da nehir sularında yüzen sandığı gizli gizli takip etmesini söylemiştir. Miryam, yeni doğan kardeşinin akıbetinin ne olacağını bilmek için sandığın sudaki yüzüşünü gizlice takip etmiştir. (1047)

     Musa’yı taşıyan ve Nil Nehri sularında usul usul süzülen sandık, Firavun’un (Tevrat ve İncil’e göre) kızı (1048) veya (Kur’ân’a göre) karısı (1049) tarafından bulunmuştur. Firavun’ın kızı veya karısı, yıkanmak için nehre indiğinde sepeti ve içindeki bebeği görmüş ve almış, onun İbraniler’in çocuklarından olduğunu anladığı halde bebeği sevmiş, “Bize göz aydınlığı olacak ne kadar güzel bir çocuk!” diyerek bebeği kucaklamış ve saraya alarak onu himaye etmiştir. (1050)

     Firavun’un kızı veya karısı, bebeği sudan çıkardığı için, ona “Sudan çıkan” veya “Nehrin çocuğu” anlamına gelen “Musa” ismini takmıştır. (1051)

     İmran – Yoxebed çiftinin en küçük çocuğu, Miryam (Meryem) ve Aaron (Harun)’un kardeşi Hz. Musa’nın adı Tevrat’ta “Moşe” (משה) şeklinde, Kur’ân’da ise “Musa” (ﻣﻮﺴﻰ) şeklinde geçer.

     Tevrat’a göre, “Moşe” (Moses; Musa) adı Mısır kökenli İbranice bir isim olup “Sudan Çıkan” anlamına geliyor ve bu isim kendisine, Firavun’un kızı tarafından Nil Nehri’nden çıkartıldığı için verilmiştir:

     “Firavun’un kızı, çocuğu evlat edindi. ‘Onu sudan çıkardım’ diyerek adını ‘Musa’ koydu.” (1052)

     Musevîlik’teki kutsal metinlerin haftalık sinagog toplantılarında okunması ve dinleyicilere ders olarak verilen açıklamalarından oluşan külliyat olan “Midraşlar”da da, “Musa” adının kökeninin Eski Mısır dilinde “Nil’in Çocuğu” anlamına gelen “Mw-Še” olduğu belirtilir. (1053)

     Eski Mısır dilinde “mou” sözcüğü “su” anlamına gelirken, “mw” kelimesi de “nehir” demekti. Nil Nehri’nde bulunup çıkarılan bir bebek olan Musa’nın ismi de buradan doğmuştur. (1054) Buna göre “Moşe” (Musa) ismi, İbranice’de “çekip çıkarmak” anlamına gelen ve Tevrat’ta nadiren kullanılan “mşh” (maşah) kökünden türemiştir. (1055)

     Ancak Firavun’un kızı İbranice konuşmadığı için çocuğa İbranice bir isim vermiş olamaz; dolayısıyla bunun Yahudî dîn bilginleri tarafından uydurulmuş bir yakıştırma olduğuna inanan tarafsız dilbilimciler, sözkonusu türetmeyi doğru kabul etmemektedirler. “Musa” kelimesinin Ras Şamra Tabletleri’nde rastlanan İbranice “m(w)ş” kelimesiyle alakalı olabileceği ileri sürülmüşse de, araştırmacıların çoğu kelimenin Mısır kökenli olduğuna kanidir. (1056)

     Tevrat’taki İbrani etimolojisi vurgusu, birçok araştırmacıya göre, Musa’nın Mısırlı ve isminin Mısır kökenli oluşunu saklama çabası olabilir. (1057) Ancak ismin Mısır karakteri, 2000 yıl önce yaşamış Yahudî dîn âlimleri ve müfessirler tarafından kabul edilmiştir. Örneğin Hz. İsa (as) ile aynı zamanda yaşamış olan dünyaca ünlü İskenderiyeli Yahudî âlim ve filozof Filo Yedidia (M. Ö. 20 – M. S. 45) ve yine Hz. İsa (as)’dan sadece bir kuşak sonra yaşamış olan dünyaca ünlü Kudüslü Yahudî müfessir ve tarihçi Titus Flavius Josephus ya da gerçek adıyla Yosef ben Matityahu ha Kohen (37 – 100), ismin Mısır kökenli olduğunu kabul edenlerin başında gelirler. Filo Yedidia, “Mısırlılar’ın dilinde ‘mou’ sözcüğü ‘su’ demekti” derken (1058), Yosef ben Matityahu da, “Mısırlılar’ın dilinde ‘môu’ sözcüğü ‘su’ demekti ve bu İsis’in de ünvânıydı” demiştir (1059).

     Bir diğer ilginç ve çarpıcı teoriye göre ise, Mısır kökenli bir isim olan “Musa” (Moşe; Moses) kelimesi aslında isim değil bir sıfat veya fiil olup, “… çocuğu” anlamına gelen “msy” tamlamasından veyahut da “yarattı” fiilinin karşılığı olan “moses” ya da “messes” fiilinden türemiştir. (1060) Buna örnek olarak da, Mısır Tanrıları’nın isimlerini kullanıp o isme “… yarattı” fiilinin karşılığı olarak “moses” ya da “messes” fiilini ekleyerek bunu kendilerine isim yapan Mısır Firavunları gösterilir. Misalen “Thut yarattı” anlamına gelen “Thutmose” (Thut-mose) ismini kullanan firavunlar ya da “Ra yarattı” anlamına gelen “Ramses” (Ra-mses) ismini kullanan firavunlar. Bilindiği üzere, Tuth ve Ra, eski Mısır Tanrıları’dırlar. Dolayısıyla “yarattı” anlamına gelen “mose” veya “mses” fiilinden türeyen “Musa” ismi de, aslında böyle bir etimolojik çıkışa sahip olabilir. (1061) Tevrat’ta da ismi zikredilen Mısır Firavunu Ramses’in ismi bu âyetin İbranice orijinalinde “Ra’amses” şeklinde okunur. (1062)

     Mısırbilimcilerin çoğu, “Moşe” (Musa) kelimesinin Mısır dilinde “çocuk” anlamındaki “mes” veya “mesu” kelimesinin farklı yazılmış şekli olduğunu kabul etmektedirler. Ancak Firavun’un kızının “mes” veya “mesu” kelimesini tek başına mı yoksa bir Tanrı adıyla birlikte mi kullandığı bilinmemektedir. (1063)

     Müslüman dilbilimciler de “Musa” isminin menşeini tartışmışlardır. Kelimenin aslının İbranice “su” anlamındaki “mu” sözcüğü ile “ağaç” anlamındaki “şa” sözcüğünden oluşan “Muşa” olduğu, su ve ağacın yanında veya sudaki bir sandık içinde bulunduğu için Musa’ya bu adın verildiği nakledilmektedir. (1064)

     Dünyanın belki de en meşhur olayı olan, Musa’nın doğumu ve annesi Yoxebed’in onu bir sandığa koyup Nil Nehri’ne bırakması, sonra da Firavun’un (Tevrat’a ve İncil’e göre) kızı veya (Kur’ân’a göre) karısı tarafından bebeğin bulunup saraya alınması olayı, hem Tevrat’ta, hem İncil’de, hem de Kur’ân’da detaylı bir biçimde anlatılmaktadır.

     Önce Tevrat’ta nasıl anlatıldığına bakalım:

     “Yakup’la birlikte aileleriyle Mısır’a giden İsrailoğulları’nın adları şunlardır: Ruben, Şimon, Levi, Yahuda, İssakar, Zevulun, Benyamin, Dan, Naftali, Gad, Aşer. Yakup’un soyundan gelenler toplam yetmiş kişiydi. Yusuf zaten Mısır’daydı.

     Zamanla Yusuf, kardeşleri ve o kuşağın hepsi öldü. Ama soyları arttı; üreyip çoğaldılar, gittikçe büyüdüler, ülke onlarla dolup taştı.

     Sonra Yusuf hakkında bilgisi olmayan yeni bir kral Mısır’da tahta çıktı. Halkına, ‘Bakın, İsrailliler sayıca bizden daha çok’ dedi, ‘Gelin, onlara karşı aklımızı kullanalım, yoksa daha da çoğalırlar; bir savaş çıkarsa, düşmanlarımıza katılıp bize karşı savaşır, ülkeyi terkederler.’

     Böylece Mısırlılar, İsrailliler’in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler Firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar. Ama Mısırlılar baskı yaptıkça İsrailliler daha da çoğalarak bölgeye yayıldılar. Mısırlılar korkuya kapılarak İsrailliler’i amansızca çalıştırdılar. Her türlü tarla işi, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerle yaşamı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar.

     Mısır Kralı, Şifra ve Pua adındaki İbranî ebelere şöyle dedi: ‘İbranî kadınlarını doğum sandalyesinde doğurturken iyi bakın; çocuk erkekse öldürün, kızsa dokunmayın.’

     Ama ebeler Tanrı’dan korkan kimselerdi, Mısır Kralı’nın buyruğuna uymayarak erkek çocukları sağ bıraktılar. Bunun üzerine Mısır Kralı ebeleri çağırtıp, ‘Niçin yaptınız bunu?’ diye sordu, ‘Neden erkek çocukları sağ bıraktınız?’

     Ebeler, ‘İbranî kadınlar Mısırlı kadınlara benzemiyor’ diye yanıtladılar, ‘Çok güçlüler. Daha ebe gelmeden doğuruyorlar.’

     Tanrı ebelere iyilik etti. Halk çoğaldıkça çoğaldı. Ebeler kendisinden korktukları için Tanrı onları ev bark sahibi yaptı.

     Bunun üzerine Firavun bütün halkına buyruk verdi: ‘Doğan her İbranî erkek çocuk Nil’e atılacak, kızlar sağ bırakılacak.’” (1065)

     Tevrat, devamında yaşananları şöyle anlatmaktadır:

     “Levili bir adam kendi oymağından bir kızla evlendi. Kadın gebe kaldı ve bir erkek çocuk doğurdu. Güzel bir çocuk olduğunu görünce, onu üç ay gizledi. Daha fazla gizleyemeyeceğini anlayınca, hasır bir sepet alıp katran ve ziftle sıvadı. İçine çocuğu yerleştirip Nil kıyısındaki sazlığa bıraktı.

     Çocuğun ablası kardeşine ne olacağını görmek için uzaktan gözlüyordu.

     O sırada Firavun’un kızı yıkanmak için ırmağa indi. Hizmetçileri ırmak kıyısında yürüyorlardı. Sazların arasındaki sepeti görünce, Firavun’un kızı onu getirmesi için hizmetçisini gönderdi. Sepeti açınca ağlayan çocuğu gördü. Ona acıyarak, ‘Bu bir İbranî çocuğu’ dedi.

     Çocuğun ablası Firavun’un kızına, ‘Gidip bir İbranî sütanne çağırayım mı?’ diye sordu, ‘Senin için bebeği emzirsin.’ Firavun’un kızı, ‘Olur’ diye yanıtladı.

     Kız gidip bebeğin annesini çağırdı.

     Firavun’un kızı kadına, ‘Bu bebeği al, benim için emzir, ücretin neyse veririm’ dedi.

     Kadın bebeği alıp emzirdi.

     Çocuk büyüyünce, onu geri getirdi. Firavun’un kızı çocuğu evlat edindi. ‘Onu sudan çıkardım’ diyerek adını ‘Musa’ koydu.” (1066)

     İncil’de de olay şöyle anlatılmaktadır:

     “Tanrı’nın İbrahim’e verdiği sözün gerçekleşeceği zaman yaklaştığında, Mısır’daki halkımızın nüfûsu bir hayli çoğalmıştı.

     Sonunda Yusuf hakkında bilgisi olmayan yeni bir kral Mısır’da tahta çıktı. Bu adam, halkımıza karşı haince davrandı, atalarımıza kötülük etti. Onları, yeni doğan çocuklarını açıkta bırakıp ölüme terketmeye zorladı.

     O sırada, son derece güzel bir çocuk olan Musa doğdu. Musa, üç ay babasının evinde beslendikten sonra açıkta bırakıldı.

     Firavun’un kızı onu bulup evlat edindi ve kendi oğlu olarak yetiştirdi.

     Musa, Mısırlılar’ın bütün bilim dallarında eğitildi. Gerek sözde, gerek eylemde güçlü biri oldu.” (1067)

     Kur’ân-ı Kerîm’de de olay benzer şekilde anlatılmaktadır. Musa’nın doğumu ve akabinde yaşananlar Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır:

     “Tâ, Sîn, Mîm. Bunlar apaçık Kitab’ın âyetleridir.

     İmân eden bir kavim için Musa ile Firavun’un haberlerinden bir kısmını sana gerçek olarak anlatacağız:

     Şüphe yok ki, Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış ve ora (Mısır) halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimini eziyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu. Şüphesiz o, bozgunculardandı.

     Biz ise istiyorduk ki yeryüzünde mustaz’âflara (zayıf bırakılmışlara) lütûfta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım. Yeryüzünde onları kudret sahibi kılalım ve onların eliyle Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, çekinegeldikleri şeyleri gösterelim.

     Musa’nın annesine, ‘Onu emzir, başına birşey gelmesinden korktuğun zaman onu suya (Nil’e) bırak. Korkma, üzülme; çünkü Biz onu sana döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız’ diye vahyettik.

     Nihayet Firavun ailesi kendilerine düşman ve üzüntü kaynağı olacak olan o çocuğu bulup aldı. Şüphesiz Firavun, (veziri) Hâmân ve onların askerleri hata yapıyorlardı.

     Firavun’un karısı şöyle dedi: ‘Bana da, sana da göz aydınlığı (bir çocuk)! Sakın onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz.’ Oysaki onlar (olacak şeylerin) farkında değillerdi.

     Musa’nın annesinin (Yoxebed’in) kalbi bomboş kaldı. Eğer Biz (çocuğu ile ilgili sözümüze) inancını koruması için kalbine güç vermeseydik, neredeyse bunu açıklayacaktı.

     Annesi, Musa’nın kızkardeşine (Miryam’a), ‘Onu takip et’ dedi. O da Musa’yı, onlar farkına varmadan uzaktan gözledi.

     Biz, daha önce onun, sütannelerinin sütünü emmemesini sağladık. Kızkardeşi, ‘Size onun bakımını sizin adınıza üstlenecek ve ona içtenlik ve şefkatle davranacak bir aile göstereyim mi?’ dedi.

     Böylece Biz, annesinin gözü aydın olsun ve üzülmesin, Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye onu annesine geri döndürdük. Fakat onların pekçoğu bunu bilmezler.

     Musa olgunluk çağına ulaşıp gelişimini tamamlayınca, Biz ona ilim ve hikmet verdik. Biz iyilik edenleri böyle mükâfatlandırırız.” (1068)

     Yaşanan hadisenin Tevrat’taki anlatımıyla Kur’ân’daki anlatımı tıpatıp aynıdır. Tevrat ve İncil’deki anlatımla Kur’ân’daki anlatım arasında yalnızca iki temel farklılık göze çarpmaktadır:

     1 – Tevrat ve İncil’deki anlatıma göre, bebek Musa’yı Nil Nehri’nde bulup kurtaran ve onu saraya alan hanım, Firavun’un kızıdır. (1069) Kur’an’daki anlatıma göre ise, bebek Musa’yı Nil Nehri’nde bulup kurtaran ve onu saraya alan hanım, Firavun’un karısıdır. (1070) (Bu mevzûyu, Hz. Asiye’yi kaleme aldığımız bir önceki bölümde irdelemiştik.)

     2 – Tevrat ve İncil’deki anlatıma göre, Musa’nın annesi Yoxebed’in, bebeği Musa’yı bir sepete koyup Nil Nehri’ne bırakması, kendi aklıyla düşünüp yaptığı bir davranıştır. (1071) Kur’ân’daki anlatıma göre ise, Musa’nın annesi Yoxebed’in, bebeği Musa’yı bir sepete koyup Nil Nehri’ne bırakması, Allah’ın O’na vahyetmesi ve O’nu böyle yapmaya yönlendirmesi sonucu yaptığı bir davranıştır. (1072)

     İslam itikadında “Ulu’l- Âzm” olarak adlandırılan en büyük 5 peygamberden biri olan Hz. Musa’nın annesi Yoxebed’in bir peygamber olduğu, bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de vurgulanır. Kur’ân’ın iki ayrı sûresinde Allah’ın Musa’nın annesine vahyettiği, O’nunla konuştuğu ve kendisine âyetler gönderdiği net bir biçimde belirtilir:

     “Musa’nın annesine şöyle vahyettik: ‘Onu emzir. Şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak. Korkma ve üzülme; çünkü onu Biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız’.” (1073)

     “(Allah) Buyurdu: ‘Ey Musa! İstediğin sana verilmiştir. Andolsun Biz bir defa daha sana lütufta bulunmuştuk. Sen doğduğun zaman, annene de vahyedilmesi gereken şeyi vahyetmiştik: ‘Onu (Musa’yı) bir sandığın içine koy ve (sandığı) suya bırak. Böylece su onu sahile bıraksın. Onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün altında yetiştirilmen için, tarafımdan sana bir sevgi bıraktım’.” (1074)

     Yahudîler, Musa’nın annesi Yoxebed’e büyük saygı ve hürmet gösterirler, ancak O’nu peygamber olarak kabul etmezler. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’deki Tâhâ ve Qasas sûrelerini baz alan kimi İslam âlimleri, Yoxebed’in bir hanım peygamber olduğuna hükmetmişlerdir. (1075)

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     Konumuza devam edelim…

     Firavun’un İsrailoğulları’ndan doğan bütün erkek çocuklarını öldürtmesi nedeniyle İsrailoğulları arasında iş yapabilecek insanlar azalmıştı. Bunun üzerine Kıptîler’in ileri gelenleri, Firavun’a, “Eğer İsrailoğulları’nın erkek çocuklarını böyle öldürmeye devam ederseniz, ileride işlerinizi yapacak kimse kalmayacak” dediler. Firavun da erkek çocukların bir sene öldürülmesini, bir sene de öldürülmemesini emretti. Erkek çocukların öldürülmedikleri sene Harun, öldürüldükleri sene ise Musa doğdu. (1076)

     Musa doğduktan sonra, annesi Yoxebed, “çok güzel olan” (1077) bebeği bulup öldürmesinler diye Tanrı’nın emri ve yönlendirmesiyle (1078) sazdan bir sepeti harç ve ziftle sıvamış ve yaptığı bu sandığın içine bebeği Musa’yı koyarak onu Nil Nehri’ne bırakmıştır. (1079) Yoxebed bebeği Musa’yı sandığa koyup nehre bırakınca, 7 yaşındaki kızı (bebeğin ablası) Miryam’a da nehir sularında yüzen sandığı gizli gizli takip etmesini söylemiştir. Miryam, yeni doğan kardeşinin akıbetinin ne olacağını bilmek için sandığın sudaki yüzüşünü gizlice takip etmiştir. (1080)

     Musa’yı taşıyan ve Nil Nehri sularında usul usul süzülen sandık, Firavun’un (Tevrat ve İncil’e göre) kızı (1081) veya (Kur’ân’a göre) karısı (1082) tarafından bulunmuştur. Firavun’ın kızı veya karısı, yıkanmak için nehre indiğinde sepeti ve içindeki bebeği görmüş ve almış, onun İbraniler’in çocuklarından olduğunu anladığı halde bebeği sevmiş, “Bize göz aydınlığı olacak ne kadar güzel bir çocuk!” diyerek bebeği kucaklamış ve saraya alarak onu himaye etmiştir. (1083)

     Firavun’un kızı veya karısı, bebeği sudan çıkardığı için, ona “Sudan çıkan” veya “Nehrin çocuğu” anlamına gelen “Musa” ismini takmıştır. (1084)

     Firavun’un kızı veya karısı, bebeği emzirmek için birçok Mısırlı kadını saraya çağırtmış, fakat bebek (Musa) o kadınlardan hiçbirinin sütünü emmemiştir. (1085) Bebeğe sütanne ararlarken, bebeğin 7 yaşındaki ablası Miryam saraya giderek Firavun’un kızına veya karısına, “Bebeği emzirmesi için size bir İbranî sütanne bulup getirebilirim” demiş, Firavun’un kızı veya karısı bunu kabul etmiş, Miryam büyük bir sevinçle ve alelacele koşup annesine haber vermiş, bebeği doğuran öz annesi olduğunu kimsenin bilmediği Yoxebed böylece saraya gelerek bebek Musa’yı emzirmiş, Musa O’nun sütünü içmiştir. Bu duruma çok şaşıran Firavun’un kızı veya karısı, Yoxebed’in Musa’ya sütannelik yapmasını istemiştir. Böylece Yoxebed, kendi öz evladına sarayda sütannelik yapmıştır. (1086)

     Kur’ân-ı Kerîm’de bu olay anlatılırken Hz. Asiye’den bahsedilişinde “Firavun’un karısı” denilerek bahsedildiği için, bu “Firavun’un karısı” ifadesi nedeniyle Müslümanlar’ın zihninde 30 – 40 yaşlarında bir kadın canlanmaktadır. Asiye evet o sırada evli bir kadındır ve Firavun’un karısıdır, ve fakat kendisi daha odur henüz 16 yaşındadır. Çünkü çocuk denecek yaşta evlenmiştir ve bu olay da evlendikten sadece iki yıl sonra vuku bulmaktadır.

     Tevrat ve Kur’ân’da anlatılan, Asiye’nin bebek Musa’ya sütanne araması, sonra da Musa’nın ablası Miryam’ın gelip de O’na “Çocuğu emzirmek için bir sütanne bulabilirim” demesi, Asiye’nin de Miryam’ın bu teklifini kabul etmesi hadisesini, bu ikisi arasındaki şu diyaloğu – onların gerçek yaşlarını bilerek – yenibaştan zihninizde canlandırmanızı tavsiye ederim: İkili arasında bu diyalog olurken, Asiye sadece 16 yaşında, Miryam da 7 yaşındadır. Yani iki kız da henüz çocuk denecek yaştadırlar aslında.

     İslam inancına ve kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’deki anlatıma göre, bebek Musa’nın kendisini emzirmek isteyen Mısırlı kadınlardan hiçbirinin sütünü emmemesi, Allah’ın henüz bebekken Musa’ya vahyetmesi ve bebek Musa’yı bundan men etmesi nedeniyledir. (1087) Aynı inanç, Yahudilik’in sözlü kanununun kâğıda dökülmüş derlemesi olan Talmud’da da bulunur. Talmud’a göre, Musa’ya Mısırlı kadınların sütünü emmemesi emri verilmiştir, çünkü Tanrı’nın kelamının çıkacağı bir ağzın helâl olmayan şeyi içmemesi gerekirdi. (1088)

     İncil’de anlatıldığına göre, sarayda büyüyen Musa, aristokratlara has entelektüel bir eğitim almış, dönemin medeniyette en gelişmiş ve kültürlü halkı olan Mısırlılar’ın bütün ilimlerinde yetiştirilmiş ve gerek sözlerinde gerekse işlerinde kudretli bir kimse olmuştur:

     “Musa, Mısırlılar’ın bütün bilim dallarında eğitildi. Gerek sözde, gerek eylemde güçlü biri oldu.” (1089)

     Aynı bilgi Kur’ân-ı Kerîm’de de verilmektedir:

     “Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca, Biz ona ilim ve hikmet verdik. İşte güzel davrananları böyle ödüllendiririz.” (1090)

     Bu yaşanan hadiseden sonra Tevrat, İncil ve Kur’ân’da Miryam, Harun ve Musa’nın anne ve babası Yoxebed ile İmran’dan pek haber verilmez. Ancak ikisinin de çok uzun yıllar yaşadığı bilinmektedir.

     İlginçtir ki, İncil ve Kur’ân, bu hadiseden sonra bizzat Miryam’dan da pek bahsetmez. Hatta hemen hemen hiç bahsetmez. Ancak Miryam’ın iki erkek kardeşi Musa ve Harun’dan uzun uzun bahsedilir.

     Fakat Tevrat bu hadiseden sonra da ve tâ vefatına kadar Miryam’dan oldukça detaylı bir biçimde bahseder.

     Biz de bahsetmek istiyoruz.

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(991): Tevrat, Çıkış, 15:20 – 21

(992): Talmud, Megillah 14 a

(993): Tevrat, Çıkış, 6:20; 15:20

(994): John McClintock – James Strong, Cyclopædia of Biblical, Theological and Ecclesiastical Literature, cilt 6, s. 677 – 687, “Mo’ses” maddesi, Harper & Brothers Publishing, New York 1882

(995): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 7; Tâhâ 36 – 39 / İbn-i Hazm, El- Fasl fi’l- Milel we’l- Ehwaî we’n- Nihal, cilt 5, s. 120 – 121, Tahkik: Dr. Muhammed İbrahim Nasr – Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebet’ul- Ukaz Neşriyat, 1981 / İbn-i Hazm, El- Usûl we’l- Furûu, cilt 2, s. 275 – 276, Tahkik: Dr. Muhammed Âtıf el- Iraqî başkanlığındaki komisyon, Kahire 1978 / Beycurî, Şerh-u Cewherat’ut- Tewhîd, cilt 8 / İbn-i Hacer, Feth’ul- Barî, cilt 6, s. 471 – 473 / Alusî, Rûh’ul- Meânî, cilt 14, s. 147

(996): Tevrat, Çıkış, 15:20 – 21 / Talmud, Megillah 14 a

(997): Tevrat, Tesniye, 9:20, 10:6 ve 32:50; Levililer, 7:1 – 7, 8:7 – 9, 9:8 – 18, 10:10 – 11 ve 13:1 – 59; Ezra, 7:1 – 5; Mika: 6:4; Çıkış, 4:2 – 4, 4:14 – 16, 4:27 – 31, 6:16 – 20, 6:22 – 29, 7:1 – 2, 7:7 – 13, 7:19 – 20, 8:1 – 7, 8:16 – 17, 16:2 – 10, 17:12, 24:1 – 14, 28:1 – 2, 29:9, 32:1 – 6; 32:21, 32:25, 32:35 ve 40:12 – 15; I. Samuel, 12:68; Sayılar 3:2 – 3, 12:1 – 12, 14:4 – 5, 17:8, 18:2 – 7, 20:2 – 29, 25:7 – 13 ve 33:37 – 39; Siracide, 45:6 – 22; I. Tarihler, 6:1 – 15 ve 24:1 – 4 / İncil, İbraniler’e Mektup, 5:2 – 5, 7:11 – 12 ve 8 / Kur’ân-ı Kerîm, Nisa 163; En’âm 84; Saffat 114 ve 120; Qasas 34; Enbiyâ 48; Tâhâ 29 – 36, 70, 85 ve 90 – 98; Furqan 35; Meryem 53; Yunus 75; Mü’mînun 45; Şuara 48; Âraf 121 – 122 ve 142 / Kitab-ı İqan, 5:270 – 280, Selected Writings of Bahaullah and Abdulbaha, s. 243, Bahai Reference Library, 1861, 1976 ve 2003

(998): Tevrat’ın tamamı / İncil, İbraniler’e Mektup, 3:1 – 6 / Kur’ân-ı Kerîm, Meryem 51 – 52; Âraf 144; Tâhâ 13, 39 – 41; Duhan 17 – 18; Ahzab 69; Qasas 26; Saffat 121 – 122

(999): Kur’ân-ı Kerîm, Baqara 53; Enbiyâ 48; Necm 37; Âlâ 19

(1000): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 33

(1001): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 33 – 36; Tahrim 12

(1002): Kur’ân-ı Kerîm, Meryem 28

(1003): Kur’ân-ı Kerîm, Tahrim 12

(1004): Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmran 35; Tahrim 12

(1005): Âl-i İmran sûresi toplam 200 âyetten oluşmaktadır

(1006): Protoevangel James İncili, 2. yüzyıl / Dictionary of Bible, cilt 1, s. 629

(1007): Tevrat, Çıkış, 5:26 – 27

(1008): Tevrat, Tekvin, 46:11

(1009): Tevrat, Sayılar, 26:59

(1010): Tevrat, Çıkış, 6:20

(1011): Testament of the Patriarchs; Levi 12

(1012): Targum Pseudo – Jonathan, Çıkış 2, http://targum.info/pj/pjex1-6.htm

(1013): Dan Isaac Slobin, The Crosslinguistic Study of Language Acquisition, s. 342, Lawrence Erlbaum Associates Publishers, Londra & Hillsdale 1985

(1014): Neues Bibel-Lexikon, cilt 2, s. 815 – 816, “Miryam” maddesi, Zürih 2001

(1015): Tevrat, Çıkış, 5:26 – 27

(1016): The Catholic Encyclopedia, cilt 15, “The Name of Mary” maddesi, Robert Appleton Company, New York 1912

(1017): age

(1018): Tevrat, İşaya, 40:15

(1019): Tevrat, Daniel, 4:16

(1020): The Catholic Encyclopedia, cilt 15, “The Name of Mary” maddesi, Robert Appleton Company, New York 1912

(1021): Raphael M. Huber, St. Anthony of Padua, s. 40 – 41, The Bruce Publishing Company, Milwaukee 1947

(1022): İncil, Kral James İncili, Vahiy 1:16, 2:28, 12:1 ve 22.16

(1023): John McClintock – James Strong, Cyclopædia of Biblical, Theological and Ecclesiastical Literature, cilt 6, s. 677 – 687, “Mo’ses” maddesi, Harper & Brothers Publishing, New York 1882

(1024): Tevrat, Tesniye, 9:20, 10:6 ve 32:50; Levililer, 7:1 – 7, 8:7 – 9, 9:8 – 18, 10:10 – 11 ve 13:1 – 59; Ezra, 7:1 – 5; Mika: 6:4; Çıkış, 4:2 – 4, 4:14 – 16, 4:27 – 31, 6:16 – 20, 6:22 – 29, 7:1 – 2, 7:7 – 13, 7:19 – 20, 8:1 – 7, 8:16 – 17, 16:2 – 10, 17:12, 24:1 – 14, 28:1 – 2, 29:9, 32:1 – 6; 32:21, 32:25, 32:35 ve 40:12 – 15; I. Samuel, 12:68; Sayılar 3:2 – 3, 12:1 – 12, 14:4 – 5, 17:8, 18:2 – 7, 20:2 – 29, 25:7 – 13 ve 33:37 – 39; Siracide, 45:6 – 22; I. Tarihler, 6:1 – 15 ve 24:1 – 4

(1025): İncil, İbraniler’e Mektup, 5:2 – 5, 7:11 – 12 ve 8

(1026): Kur’ân-ı Kerîm, Nisa 163; En’âm 84; Saffat 114 ve 120; Qasas 34; Enbiyâ 48; Tâhâ 29 – 36, 70, 85 ve 90 – 98; Furqan 35; Meryem 53; Yunus 75; Mü’mînun 45; Şuara 48; Âraf 121 – 122 ve 142

(1027): Kitab-ı İqan, 5:270 – 280, Selected Writings of Bahaullah and Abdulbaha, s. 243, Bahai Reference Library, 1861, 1976 ve 2003

(1028): Tevrat, Çıkış, 5:26 – 27

(1029): Das Große Vornamenlexikon, s. 35, Duden Verlag, Mannheim 2007

(1030): Rabbi Isaac Luria, Şa’ar Ha-Gilgulim, Xeim Vital, bölüm 33, paragraf 3 b, 16. yüzyıl

(1031): Tevrat, Çıkış, 1:1 – 22 ve 2:1 – 10 / İncil, Resullerin İşleri, 7:17 – 22 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 1 – 14

(1032): Exodus Rabbah, 1:17

(1033): Tevrat, Sayılar, 11:26

(1034): Exodus Rabbah, 1:17

(1035): Seyyîd Qutb, Fizilâl’il- Kur’ân, cilt 2, s. 223 – 225, Hikmet Neşriyat, İstanbul 1968

(1036): Taberî, Cami’ul- Beyan an Tewil-i Ayi’l- Qur’ân, cilt 6, s. 306, Hisar Yayınevi, İstanbul 1996 / İbn-i Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, cilt 12, s. 6192 – 6193, Çağrı Yayınları, İstanbul 1991 / Seyyîd Qutb, Fizilâl’il- Kur’ân, cilt 2, s. 224, Hikmet Neşriyat, İstanbul 1968 / Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, cilt 6, s. 433, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1990 / Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, cilt 5, s. 2576, Bilmen Yayınları, İstanbul 1966

(1037): Tevrat, Çıkış, 1:1 – 22 ve 2:1 – 10 / İncil, Resullerin İşleri, 7:17 – 22 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 1 – 14

(1038): Razî, Tefsîr’ul- Kebir, cilt 17, s. 475, Akçağ Yayınları, Ankara 1994 / Zemahşehrî, El- Keşşaf an Haqaiq-i Ğawamidi’t- Tenzîl, cilt 2, s. 374, Bulak Matbaası, İstanbul 1940 / Mehmed Vehbî, Hulaâsat’ul- Beyan fi Tefsîr’il- Qur’ân, cilt 10, s. 4062, Üç Dal Neşriyat, İstanbul 1966 / Hasan Tahsin Emiroğlu, Ebab-ı Nüzûl, cilt 8, s. 407 ve 412, Yeni Kitap Basımevi, Konya 1971

(1039): Taberî, Tarih’ul- Umem we’l- Mulûk, cilt 1, s. 386, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye, Beyrut 1407 / İbn-i Kesir, El- Bidaye we’n- Nihaye, cilt 1, s. 238, Çağrı Yayınları, İstanbul 2008 / Mesudî, Mesudî, Muruc’uz- Zeheb, cilt 1, s. 48 / Salebî, Arais’ul- Mecalis, s. 127 – 128, Beyrut 1985

(1040): Tevrat, Çıkış, 6:20

(1041): Tevrat, Çıkış, 6:20; 15:20

(1042): Tevrat, Çıkış, 1:8 – 14; Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 3 – 6

(1043): Joyce Tyldesley, Chronicle of the Queens of Egypt, s. 124, Thames & Hudson Publishing, Londra 2006 / Aidan Dodson – Dyan Hilton, The Complete Royal Families of Ancient Egypt, Thames & Hudson Publishing, Londra 2004 / Jürgen von Beckerath, Chronologie des Pharaonischen Ägypten, s. 190, Philipp von Zabern Verlag, Mainz 1997 / Urkunden der 18. Dynastie, Gedenkskarabäus, cilt 22, Berlin 1957

(1044): Tevrat, Çıkış, 2:2 / İncil, Resullerin İşleri, 7:20

(1045): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 7; Tâhâ 36 – 39

(1046): Tevrat, Çıkış, 2:3

(1047): Tevrat, Çıkış, 2:4 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 11

(1048): Tevrat, Çıkış, 2:5 – 6

(1049): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 8; Tahrim 11

(1050): Tevrat, Çıkış, 2:5 – 6 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 8 – 9

(1051): Tevrat, Çıkış, 2:10; II. Samuel, 22:17 / Zebur, Mezmurlar, 18:16 / Filo Yedidia, Mos, 1, 4:17 / Yosef ben Matityahu, Ant, 2:228 / Mevhub bin Ahmed el- Cevalikî, El- Muarreb, s. 567 – 568, Şam 1990 / Rivka Ulmer, Egyptian Cultural Ikons in Midrash, cilt 1, s. 269, De Gruyter Verlag, Berlin & New York 2009 / Naomi E. Pasachoff – Robert J. Littman, A Concise History of the Jewish People, s. 5, Rowman & Littlefield Publishers, Oxford & Lanham & Boulder & New York & Toronto 2005 / Constanza Cordoni – Gerhard Langer, Narratology, Hermeneutics and Midrash, s. 145 – 175, Lorena Miralles Maciá, “Judaizing a Gentile Biblical Character Through Fictive Biographical Reports: The Case of Bityah, Pharaoh’s Daughter, Moses’ Mother, According to Rabbinic Interpretations”, Vienna University Press, Viyana 2014 / Franz V. Greifenhagen, Egypt on the Pentateuch’s Ideological Map, s. 63, Sheffield Academic Press, Londra & New York 2002 / Thomas B. Dozeman, Commentary on Exodus, s. 81 – 82, William B. Eerdmans Publishing, Cambridge & Grand Rapids 2009 / Eugene Mangenot, Dictionnaire de la Bible, cilt 4, s. 1191, Paris 1912 / Henri Cazelles, Dictionnaire de la Bible, cilt 5, s. 1320, Paris 1957

(1052): Tevrat, Çıkış, 2:10

(1053): Rivka Ulmer, Egyptian Cultural Ikons in Midrash, cilt 1, s. 269, De Gruyter Verlag, Berlin & New York 2009

(1054): Naomi E. Pasachoff – Robert J. Littman, A Concise History of the Jewish People, s. 5, Rowman & Littlefield Publishers, Oxford & Lanham & Boulder & New York & Toronto 2005 / Constanza Cordoni – Gerhard Langer, Narratology, Hermeneutics and Midrash, s. 145 – 175, Lorena Miralles Maciá, “Judaizing a Gentile Biblical Character Through Fictive Biographical Reports: The Case of Bityah, Pharaoh’s Daughter, Moses’ Mother, According to Rabbinic Interpretations”, Vienna University Press, Viyana 2014 / Franz V. Greifenhagen, Egypt on the Pentateuch’s Ideological Map, s. 63, Sheffield Academic Press, Londra & New York 2002 / Thomas B. Dozeman, Commentary on Exodus, s. 81 – 82, William B. Eerdmans Publishing, Cambridge & Grand Rapids 2009

(1055): Tevrat, II. Samuel, 22:17 / Zebur, Mezmurlar, 18:16

(1056): Eugene Mangenot, Dictionnaire de la Bible, cilt 4, s. 1191, Paris 1912 / Henri Cazelles, Dictionnaire de la Bible, cilt 5, s. 1320, Paris 1957

(1057): Franz V. Greifenhagen, Egypt on the Pentateuch’s Ideological Map, s. 63, Sheffield Academic Press, Londra & New York 2002

(1058): Filo Yedidia, Mos, 1, 4:17

(1059): Yosef ben Matityahu, Ant, 2:228

(1060): Christopher B. Hays, Hidden Riches: A Sourcebook fot the Comparative Study of the Hebrew Bible and Ancient Near East, s. 116, Westminster John Knox Press, Louisville 2014 / Eckart Otto, Mose, Ägypten und das Alte Testament, Manfred Görg, “Mose – Name und Namensträger: Versuch Einer Historischen Annäherung”, s. 17 – 42, Herbert Donner, “Geschichte Des Volkes Israel”, s. 125 – 126, Verlag Katholisches Bibelwerk, Stuttgart 2000

(1061): age / age

(1062): Tevrat, Çıkış, 1:11

(1063): Eugene Mangenot, Dictionnaire de la Bible, cilt 4, s. 1191, Paris 1912 / Henri Cazelles, Dictionnaire de la Bible, cilt 5, s. 1320, Paris 1957

(1064): Mevhub bin Ahmed el- Cevalikî, El- Muarreb, s. 567 – 568, Şam 1990

(1065): Tevrat, Çıkış, 1:1 – 22

(1066): Tevrat, Çıkış, 2:1 – 10

(1067): İncil, Resullerin İşleri, 7:17 – 22

(1068): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 1 – 14

(1069): Tevrat, Çıkış, 2:5 – 6 / İncil, Resullerin İşleri, 7:20 – 21

(1070): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 8; Tahrim 11

(1071): Tevrat, Çıkış, 2:2 – 4 / İncil, Resullerin İşleri, 7:19 – 21

(1072): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 7; Tâhâ 36 – 39

(1073): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 7

(1074): Kur’ân-ı Kerîm, Tâhâ 36 – 39

(1075): İbn-i Hazm, El- Fasl fi’l- Milel we’l- Ehwaî we’n- Nihal, cilt 5, s. 120 – 121, Tahkik: Dr. Muhammed İbrahim Nasr – Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebet’ul- Ukaz Neşriyat, 1981 / İbn-i Hazm, El- Usûl we’l- Furûu, cilt 2, s. 275 – 276, Tahkik: Dr. Muhammed Âtıf el- Iraqî başkanlığındaki komisyon, Kahire 1978 / Beycurî, Şerh-u Cewherat’ut- Tewhîd, cilt 8 / İbn-i Hacer, Feth’ul- Barî, cilt 6, s. 471 – 473 / Alusî, Rûh’ul- Meânî, cilt 14, s. 147

(1076): Taberî, Cami’ul- Beyan an Tewil-i Ayi’l- Qur’ân, cilt 6, s. 308, Hisar Yayınevi, İstanbul 1996 / İbn-i Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri, cilt 11, s. 6194, Çağrı Yayınları, İstanbul 1991

(1077): Tevrat, Çıkış, 2:2 / İncil, Resullerin İşleri, 7:20

(1078): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 7; Tâhâ 36 – 39

(1079): Tevrat, Çıkış, 2:3

(1080): Tevrat, Çıkış, 2:4 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 11

(1081): Tevrat, Çıkış, 2:5 – 6

(1082): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 8; Tahrim 11

(1083): Tevrat, Çıkış, 2:5 – 6 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 8 – 9

(1084): Tevrat, Çıkış, 2:10; II. Samuel, 22:17 / Zebur, Mezmurlar, 18:16 / Filo Yedidia, Mos, 1, 4:17 / Yosef ben Matityahu, Ant, 2:228 / Mevhub bin Ahmed el- Cevalikî, El- Muarreb, s. 567 – 568, Şam 1990 / Rivka Ulmer, Egyptian Cultural Ikons in Midrash, cilt 1, s. 269, De Gruyter Verlag, Berlin & New York 2009 / Naomi E. Pasachoff – Robert J. Littman, A Concise History of the Jewish People, s. 5, Rowman & Littlefield Publishers, Oxford & Lanham & Boulder & New York & Toronto 2005 / Constanza Cordoni – Gerhard Langer, Narratology, Hermeneutics and Midrash, s. 145 – 175, Lorena Miralles Maciá, “Judaizing a Gentile Biblical Character Through Fictive Biographical Reports: The Case of Bityah, Pharaoh’s Daughter, Moses’ Mother, According to Rabbinic Interpretations”, Vienna University Press, Viyana 2014 / Franz V. Greifenhagen, Egypt on the Pentateuch’s Ideological Map, s. 63, Sheffield Academic Press, Londra & New York 2002 / Thomas B. Dozeman, Commentary on Exodus, s. 81 – 82, William B. Eerdmans Publishing, Cambridge & Grand Rapids 2009 / Eugene Mangenot, Dictionnaire de la Bible, cilt 4, s. 1191, Paris 1912 / Henri Cazelles, Dictionnaire de la Bible, cilt 5, s. 1320, Paris 1957

(1085): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 12

(1086): Tevrat, Çıkış, 2:7 – 9 / Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 12 – 13

(1087): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 12

(1088): Talmud, Sota 12

(1089): İncil, Resullerin İşleri, 7:22

(1090): Kur’ân-ı Kerîm, Qasas 14

     SEDİYANİ HABER

     24 ARALIK 2019

Ne Nûh’un tufanı, ne de İbrahim’in evreni sorgulaması
gerçek sandığım sahte bir rüyâdan uyandığımda başlamıştı yeni hayatım
birbirlerine selam veriyorlardı yeryüzündeki tüm hayvanlar
güzelliğine iltifat ettim yanından geçtiğim her ağacın
elinden tutup kaldırdım acımasızca yerlere indirilmiş bir haysiyetin
altı aylık bir bebeği öptüm çenesi ile alt dudağı arasındaki en tatlı yerinden
bütün dînlerin tapınaklarını besliyordu abdest aldığım çeşmenin suyu
melekler ekmek bıraktılar her öğün tek başıma oturduğum sofraya
yüzyirmidörtbin peygamber ortak oldu her Ramazan yalnız yediğim iftarlara
parmağımla kadim bir ülkenin haritasını çizdim ellerimden tutan kadının avuçlarına
bir dut ağacının gölgesinde okudum kendisine Apaçi kadını Oşinna’nın sözlerini
yağan yağmur altında ıslandı birbirimize verdiğimiz namus ve şeref sözü
büyük bir ateş yakıldı okyanusun altında onbinlerce yıldır üşüyen kayıp kıtada
kadınlar ve erkekler elele tutuşup halay çekiyordu denizin altında
gençler sevdikleri cümlelerin altını çiziyordu suya yazdığım makalelerin
mor elbise giymiş Fenikeli bir kıza kaptırdım gönlümü
çocuklara okuma – yazma öğretiyordu bir köy okulunda
seni tanıdım ya, Fenike kızı Yelizabel
baktığım her nehir Yeşilırmak, gördüğüm her şehir İsfahan
sevdim ya hani seni, kadınım
sevmişim ya seni
kıldığım her namaz akşamın üçüncü rekâtı.
 
Yüce Yaratıcı, yaratıcı kullarını sever…
İnsanı yaratan Allah,
yarattığı insandan bir tek şey istemektedir aslında:
Kendini yeniden yaratmasını.
 
(“Fenike Kızı Yelizabel” şiirinden, İbrahim Sediyani)
* * *
556 Total Views 4 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

5 Cevap Kadın Peygamberler – 18

  1. Denis Ojalvo (Şalom Gazetesi) dedi ki:

    Değerli İbrahim Bey,

    Hz. Meryem konusundaki yanlışlara ve anakronizme işaret etmeniz çok ilginç. Devamını ilgiyle okuyacağım.

    Meryem’in etimolojisine gelince: “Mar” İbranice’de aynı zamanda “acı” demek. “Yam ” ise “deniz” veya “büyük göl” anlamında. Bu durumda Maryam için “Acı su” veya “Acı deniz/göl” diyebilir miyiz? İlaveten “Maryam“ın (İbranice’nin de türediği) Aramice dilinde “Acı” anlamına geldiğini okudum. Yani bu isim “Sancı” anlamına da geliyor olabilir.

    Selamlar.

  2. Robin Kenshin dedi ki:

    İnsanlık tarihinde hiçbir semavi suhuf ve kitabta kadın peygamberler gelmemiştir. Kadın bilginler ewliyalar gelmiştir geleceklerde belirli bir vakte kadar. Hawa, sara, aise, meriyema imrariye ewliyadır peygamber değil, amam peygamberler ewliyalar alimlerin cennet yeri bellidir zaten.

    İslam peygamberlerini dinini yoketmek için yahudilerşn uydurdukları hikayeler neymiş ikinci havadan ünc elilit varmış yok efendim kadın peygamberler varmış.
    Peki bu kadın peygamberlerin suhufları veya kitabları ismimleir nedir çıkarın, bir tanesinin türbesini kitabını gösterin yalan olmazsa, ki yalandır zaten.

    Değerli sediyani hocam bu yazılarım size değil bunları uyduranlaradır, sevgiler saygılar.

    • İbrahim Sediyani dedi ki:

      18 bölüm olmuş, binlerce kanıt, delil sunulmuş, sadece altına bu lafları yazdığınız bölümde bile Tevrat’ın hangi ayetinde kadın peygamber geçtiği, sure ve ayet numarası verilerek aktarılmış. Buna rağmen kalkıp “İnsanlık tarihinde hiçbir semavi suhuf ve kitabta kadın peygamberler gelmemiştir” demek için insanın nasıl bir ruh haline sahip olması lazım acaba?

      Tamam kardeşim tamam, gelmemiştir. Haklısınız, yanlış biliyormuşum. Uyardığınız için teşekkürler.

  3. Ferhat Çelebi dedi ki:

    Eline, yüreğine, emeğine sağlık mamoste..

    Bu konuda ki paylaşımlarınız o kadar değerli ki, bence her mekalesi yüzlerce kitaba bedel.

    Çünkü bilgi sadece yol, gerçek de onun menzilidir. Menzili göstermeyen her yol ve bu uğurda yazılan her kitap, zihinleri hapseden devasa labirentin boyutunu daha da büyütüyor.

    “Kadın Peygamberler” adındaki çalışmanız bizi bilginin keşmekeşinden kurtarıp, gerçeğin sadeliğine eriştiriyor.

    Bu yüzden size ne kadar teşekkür etsem, azdır.

  4. Gure Manco dedi ki:

    وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالاً نُوح۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ﴿٧﴾
    Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz RİCALLERİ (erkekleri) peygamber olarak gönderdik; eğer bilmiyorsanız kitaplar hakkında zikir ehline (bilgi sahibi olanlara) sorun.
    Enbiya Suresi 7. ayet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir