Adını Duyduğumuz, Kendini Bilmediğimiz Kanlı Coğrafya: Arakan

 

M. Aşır Karabacak

 

 

 

 

 

    Meşhur arama motorlarına “Arakan” yazıp arama tuşuna bastığımızda karşımıza saniyeler içinde milyonlarca fotoğraf, video ve yazı çıkar ve hepsinde birbirinden acınası, birbirinden elem verici, birbirinden hazin hikâyeler ve dehşeti yaşamış bakışlarla karşılaşırsınız. Öyle ki; fotoğraflara bakarken bırakınız bir Müslüman hissiyâtını, insanlığınızdan mahcup olur ve günlük kıyl u kāl içinde geçen müreffeh hayatınızdan hayâ edersiniz.

     İki tarafı su olan incecik bir kara parçasında yürümeye çalışan sıra sıra dizilmiş bir grup insan mı dersiniz; gözlerine zoom yapmış fotoğraf makinasının mekanik hissizliğinden bile ızdırâbını kolayca okuyabileceğiniz kucağındaki yavrusunu kurtarmak isteyen bir anne mi dersiniz yoksa uğradığı gadrin sebebini anlayamamaktan bîtap, çıplak ayaklı, yırtık yakalı, çamurun ve uzun yolculuğun eseri terin altından bile sezilen yüzündeki “Neler oluyor, neden oluyor?” sorularına cevap bulamayan çocuklar mı ararsınız? Hepsini ve inanın daha fazlasını görürsünüz o birkaç saniye içinde karşınıza çıkan sayfalarda. Eğer bakmaya ve okumaya tahammül yetirebilirseniz!

     Neden? İnsan, insana bu vahşeti hangi sâikle yapar?

     Hikâye aslında çok yalın ve çok eski. Âdem’le Şeytan’ın hikâyesi, İslâm’la küfrün, nûrla karanlığın.

     İşte Arakanlı Rohingya Müslümanlar bütün bu eziyet ve zûlme; Âdem’in yanında, nûrlu bir Müslüman olmayı tercih ettikleri için müstahak görülüyorlar.

     Arakan’ın İslamlaşma hikâyesi, Peygamber Efendimiz’in vefatından 100 yıldan az bir süre geçmişken başlar. Bir grup Müslüman tüccar, Asya’da bazı limanlara yanaşırlar ve orada yaşamaya başlarlar. İki türlü kazançları vardır onların. Hem bu dünyada ettikleri kâr hem de asıl dünyaya yönelik hakikî kazanç. O çıktıkları toprağın adını bugün Arakan veya Myanmar adıyla biliyoruz. O günden bugüne o topraklarda İslam’ın güneşi parlamıştır ve bugünden kıyâmete kadar da parlayacaktır. Kimi zaman kan kırmızısı olarak parlayacak fakat ısrarla ışıldamaya devam edecektir.

     Mekke – Medine nerede, Arakan neresi?

     Sahabeden tabiîne geçen şanlı bir meş‘ale ve o meş‘ale henüz yakın bölgeleri aydınlatmamışken; uzak çok uzak diyarlardan bir diyarda O Nûr’un ziyâsıyla, aydınlığıyla, dünyalarını aydınlatma şerefine ermiş bir halktır Arakan’ın Rohingya Müslümanları.

     “Rohingya”; kimi dilbilimcilere göre Arapça “rahmet” kökünden gelir ve “çok merhametli, yardımsever ve iyilik düşkünü halk” demektir. Kimi dilbilimcilere göre de Farsça veya Kürtçe’den gelme bir kelimedir ve “Güneşin doğduğu topraklar” mânâsına gelmektedir. Kürt Müslüman tâcirlerin doğuda gidebildikleri son topraklar olduğu için bu ismi vermişlerdir.

     Hangi dilden ve hangi kökten gelirse gelsin, buradaki en önemli nokta; Arakan’ın İslam’la şereflenmesinin, İslam’ın doğduğu topraklara coğrafî açıdan kendisinden daha yakın olan pek çok bölgeden daha önce vukû bulmasıdır. Arakan yani Rohingya mîladî ikinci asırda İslam’la müşerref olma bahtiyarlığına ermiş aziz bir toprak parçasıdır.

     KÜÇÜK KRALLIKLAR ve İNGİLİZ SÖMÜRGE DÖNEMİ

     Arakan, asırlarca bugünkü Bangladeş ve Bengal bölgesinin küçük krallıkları tarafından Müslüman olarak yaşadı. Myanmar’ın diğer kesimleri Budist yaşantısında devam etti. Myanmar’ın sahil şeridi olan Arakan bölgesi, ağırlıklı olarak İslam dînini benimsedi. Bugün Myanmar devletinin iç kesimlerinde de Müslüman nüfus bulunmakla beraber; bunlar, ağırlıklı olarak Hint Müslümanları’ndan oluşur ve Rohingyalar’ın çektiği ve yaşadığı büyük felâketlerden nisbeten uzak ve emin yaşamaya devam etmektedirler.

     Arakan’a İngiliz eli 1820’lerde değmiştir. Myanmar’ın o dönemki ismiyle Birmanya’nın Hindistan içlerine uzanan savaşları neticesinde İngilizler, Arakan bölgesini fiilen ele geçirmişler ve sonraki 50 yıl boyunca da adım adım bölgedeki varlıklarını genişletmişlerdir. Bununla birlikte Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Birmanya artık İngiliz Sömürge Bakanlığı’nın altında bir bağlı devlet olarak varlığını sürdürmek zorunda kalmıştır, tâ ki İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar.

     Bu dönemde Rohingya Müslümanlar açısından bugüne kıyasla nisbeten biraz rahatlık vardı, fakat ayrılık tohumlarının ekildiği ve istikbalde kanlı günlerin habercisi olan küçük fakat etkili hâdiseler yaşandı. İngilizler, özellikle Müslümanlar’ın ve Budistler’in arasını açtılar ve küçük çaplı katliâmlar bu yıllarda gerçekleşti.

     Bununla birlikte Bengal ve Bangladeş’ten göçler de bu dönemde oldu. Bugün Myanmar hükûmetinin Arakan Müslümanları için söylediği “yerli değiller” ifadesinin dayandığı temel sâik de işte tam olarak budur. “Göçmen Müslümanlar, kendi ülkelerine gitsinler.” Myanmar ülkesi içinde yaşayan devlet verilerine göre % 4 bazı diğer kaynaklara göre de % 20 civarında olan nüfûsun az bir kısmı, bu dönemde Arakan topraklarına gelmiş olmasına rağmen, sanki Arakan’daki bütün Müslüman nüfûs o dönemde göç ettirilen muhacirlermiş gibi gösterilmeye çalışılmakta ve Myanmar vatandaşı sayılmamaktadır.

     Kaldı ki bütün Müslümanlar o dönemde gelmiş bile olsalar, 1948’de kurulan bir devletin kuruluş tarihinden bile çok önceleri oralara yerleşmiş ve artık yerlileşmişlerdir. 150 – 200 yıldır aynı bölgede yaşayan ve ölülerini gömdükleri topraklardan; “Siz buraya ait değilsiniz!” denilerek çıkarılmaya çalışılmasının ne milletlerarası hukuk ne de beşerî vicdan nezdinde kabul ve tasdik edilmesinin imkânı yoktur.

     Ve yine kaldı ki o dönemde hem bugünkü Arakan toprakları hem de Bangladeş ve Bengal olarak bildiğimiz bölgeler, İngiliz idaresi altında olduğu için bu göçler tamamen bir iç göç olarak telakkî edilmek durumundadır. Aksi düşünülemez.

     Yani, Burma (Myanmar) hükûmetinin elinde sağlam ve itimada lâyık bir argüman bulunmamaktadır.

     Bu dönemin son yıllarında Japonya, Arakan bölgesini işgal etmiş ve bu işgal kargaşası esnasında Budistler, Müslümanlar’a yönelik (İngilizler’in ekmiş olduğu fitnelerin de yüksek tesiriyle) katliâmlara başlamışlardır. Artık pergelin ucu gittikçe açılmakta ve yara gittikçe büyümektedir. İçten içe mülevves bir ur, dıştan da telafisi zor yaralar büyümektedir iki toplum, iki dîndaşlar arasında.

     BİRMANYA VEYA BURMA (MYANMAR)IN KURULUŞUNDAN ASKERÎ DARBEYE (1948 – 1962)

     İkinci Dünya Savaşı sonunda İngilizler, pekçok sömürgesinden olduğu gibi Burma’dan da çekilme kararı almıştır. O dönemin dünyayı etkileyen fikrî yapısı; “Bağımsızlık, özgürlük, milliyetçilik” rüzgârı sebebiyle Burma Devleti kurulmuş ve Hristiyanlık ve Hinduizm’den sonra dönemin en çok müntesibi bulunan Budizm’in daha da canlandırılması için kendi içinde sert bir siyasete doğru kaymaya başlamıştır bu yeni ve taze devlet.

     Burma’nın en güneyinde bulunan Arakan’da ise Rohingya Müslümanlar da bu Budist devletten ayrılmak istemişler ve yine bir İngiliz sömürgesinden ayrılan Pakistan’ın kurucu başkanı Muhammed Ali Cinnah’tan yardım istemişlerdir, kendilerinin de Pakistan’ın bir parçası olarak kabul edilmesi için. Fakat bu mümkün olmamıştır. Rohingya Müslümanlar bu sefer rotayı Burma hükûmetine çevirmişler ve bağımsızlık talebinde bulunmuşlardır. Bu talep neticesinde etrafları askerlerle çevrilmiş ve büyük sürgünler, işkenceler, cinayetler ve toplu katliâmlar başlamıştır.

     ASKERÎ DARBE SONRASI DÖNEM (1962 – GÜNÜMÜZ)

     1962’den 2011 yılına kadar askerî bir yönetim altında olmuştur Myanmar. 2011 yılında bir sivil hükûmet kurulmakla birlikte, bu sivil hükûmetin liderliğini de bir emekli general yapıyordu ve kabinenin çoğu da emekli askerlerden oluşmakta idi. Yani sadece adı sivil hükûmetti.

     1962 yılındaki darbe sonrasında 135 etnik grup belirlendi Myanmar’da. Bu etnik gruplardan olanlar Myanmar’ın aslî vatandaşları, diğerleri ise yabancılar olarak gösterildi. Böylece Müslümanlar iş ve eğitim imkânlarından daha az yararlanmaya başladılar. Tâ ki 1982 yılına kadar.

     1982 yılında yeni anayasa kabul edildi ve artık Müslümanlar tamamen yabancı sayıldılar. İş ve eğitim imkânlarındaki eksikliklere, temel insanî ihtiyaçlar da dahil edilmeye başlandı.

     Vatansız vatandaşlar konumuna düştüler.

     Yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklarda, sırf Müslüman oldukları için; insanca yaşamaya yönelik tüm haklardan mahrum ve üstüne üstlük binbir eziyet ve cefanın, ardı arkası gelmeyen zulümlerin çemberi içinde yaşamak zorunda kaldılar.

     MYANMAR’IN KURULUŞUNDAN BU YANA MÜSLÜMANLAR’IN YAŞADIĞI EZİYETLER

     Rohingya Müslümanlar’ın nüfûsu, günümüzde ikibuçuk milyon civarındadır. Bu nüfûsun sadece bir milyonu bugün Myanmar’ın Arakan eyaleti içinde yaşamaya çalışmaktadır. Geri kalanları Bangladeş, Pakistan, Tayland, Malezya, Suudî Arabistan, Hindistan gibi ülkelerde mülteci olarak yaşamaktadır.

     Ne Myanmar içindeki ne de Myanmar dışındaki Rohingya Müslümanlar’ın durumları, temel insanî ihtiyaçları karşılayacak seviyededir. Bilakis Myanmar içinde yaşayanların durumları; insanî ihtiyaçların giderilmesi noktasından çok uzakta, hayatta kalma mücadelesine dönmüş durumdadır. Çünkü Myanmar ordusu ve Budist çeteleri her an canlarına kastetmekteler.

     BİR HÂDİSE

     Yıl 2012. Mayıs ayının 29’u. Zaten diken üstünde olan bölge halkının huzuru iyice kaçar. Çünkü Budist rahipler başka bir Budist kadına önce tecavüz ederler, sonra öldürerek cesedini Müslüman bir köyün yanına atarlar. Kadına tecavüz edilmiş ve öldürülmüştür. Budist rahipler hemen, “Rohingyalar, Budist bir kadına tecavüz edip öldürdü!” diye ortalığı fitne ateşine verirler. Üç Rohingya yakalanır ve hadisenin faili diye gösterilir. Halbuki uzaktan yakından ilgileri yoktur meş’um vakayla.

     Tutuklanan üç Rohingya’nın biri; halkın gözü önünde dövülerek linç edilir, diğer ikisi ise linç edilmese de mahkeme kararıyla idama mahkûm olurlar. İş bununla da kalmaz ve Budistler, Müslüman köylere saldırırlar. Ordu da destek olur. Hiç destek olmadığı yerlerde Rohingyalar’ı yakalayıp Budistler’in ellerine verirler. Bıçaklı, şişli, satırlı, baltalı katliâmlar başlar. Önce birkaç köy, ardından da sırasıyla diğerleri… Karşılarına Müslüman kimliği ile kim çıkarsa, ekin biçer gibi biçer Budist rahipler. Onlarca köy ateşe verilir. Binlerce Müslüman kadına tecavüz ve ardından işkence ile ölüm. Kurtulabilenler de derme çatma teknelerle Naf Nehri’nden Bangladeş sınırına geçmeye çalışırlar.

     Aylarca süren bu katliâmları dünya nasıl oldu da görebildi? Bir gazeteci, İbrahim Sediyani o yılın ikinci yarısında oradaydı ve dünyaya Arakan’da olanları servis edebildi. Sediyani’nin kaleminden:

     “22 Ekim 2012’de Müslümanlar’a haber gönderen Budistler, ‘Gelin bu problemi kendi aramızda konuşup halledelim’ dediler ve buluşma için adres belirttiler. 23 Ekim sabahı, Müslümanlar’ı temsilen bir grup, Budistler’in verdiği adrese gitti. Ama hadiselerin başladığı Haziran ayından beri bölgede herkesi kapsayan ‘Sokağa çıkma yasağı’ vardı. Müslümanlar can korkusundan dolayı; kalabalık bir şekilde randevu yerine gitmeyi akıl ettiler, fakat bu sefer de aylardır ‘Sokağa çıkma yasağı’nın bulunduğunu unuttular. Müslümanlar randevu yerine gidince, Budistler bu kez polis çağırdılar ve ‘Bakın Müslümanlar sokağa çıkma yasağını çiğnediler!’ diyerek şikâyet ettiler. Olay yerine olağanın çok üzerinde kalabalık bir polis ordusu geldi. Müslümanlar polislere, kendilerini buraya çağıranların onlar olduğunu söylediler. Ancak Budistler bunu inkâr etti. Polis, Müslümanlar’ı suçlu buldu ve tutuklamak istedi. Müslümanlar buna karşı çıkınca arbede yaşandı. Sittwe çevresinde Müslümanlar’ın ikamet ettiği 12 köy ateşe verildi. Randevu için oraya gitmiş olan Müslümanlar’ın tamamı, boğazları kesilerek katledildi. Katliâmı Budist rahipler ile Myanmar polisi birlikte yaptı.”

     BİR BAŞKA HÂDİSE

     2001 yılının Şubat ayında 8 Müslüman, “seyahat izni” alarak trenle, dönemin Myanmar başkenti Yangun’a gitmek üzere trene binerler. Müslümanlar’ın seyahat izni olmadan bir köyden diğerine bile gitmeleri yasaktır çünkü. Yangun’a yaklaştıklarında polis tarafından durdurulurlar ve sorguya alınırlar. Seyahat belgelerini de gösterdikleri halde tutuklanırlar. Suçları da, “Ülkenin başkentini ziyaret etmeye teşebbüs”tür. Mahkeme her birine 7 yıl hapis cezası verir.

     Peki Arakanlılar ne istiyor? Arakanlılar’ın isteklerini temelde iki maddede toparlayabiliriz:

     1. Vatandaşlık haklarının tanınması,

     2. Topraklarına yönelik tecavüzlerin bitmesi.

     1982 Anayasası ile Myanmar ülkesini oluşturan ırkların içinde değildir Arakanlılar. Dolayısıyla “Myanmarlı” sayılmamaktadırlar. Vatandaşlıkları yoktur. Kendi vatanlarında vatansızdırlar.

     Şairin, “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” dediği gibi, Arakanlılar tam mânâsıyla bu hali yaşamaktadırlar.

     “Doğum vergisi”, “ölüm vergisi”, “evlenme vergisi”, “yolculuk vergisi”, “hayvan vergisi”, “ev vergisi” vs. her türlü beşerî ihtiyaç ve davranışa bir vergi koymuştur Myanmar. Karşılığında da nisbeten yaşamalarına müsaade etmektedir.

     Peki dünya Arakan’daki Müslümanlar’ın yaşadığı bu işkence ve soykırıma nasıl yaklaşmaktadır? Can alıcı soru belki de budur. Dünya devletleri tam anlamıyla üç maymunu oynamaktadır ve “Görmedim, duymadım ve birşey de söyleyemem” demektedir.

     Bunca işkence, cinayet ve soykırım fecaati karşısında Birleşmiş Milletler, Rohingya Müslümanlar’ın “dünyanın en mazlum halkı” olduğunu ilan etmiş; kınamalar, esef bildirmeler, üzüntülerini paylaşmalar ile bu bitmez acıyı, diplomatik konuşmalarının nezaket mezesi yapmaktan öteye geçememişlerdir.

     Birkaç Müslüman ülkenin cılız sesi de Birleşmiş Milletler koridorlarının beton duvarlarında Müslümanlar’ın acınası halinin yansıması olarak yankılanmaktan öteye geçememiştir.

     Bütün bu “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” oyununa rağmen Türkiye, 2017 yılında dünyanın gözünü Arakan’a çekmeye nispeten muvaffak olmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, eşini, oğlunu ve kabineden iki bakanı Bangladeş’teki Arakan kamplarına göndermiş ve bu kampları dünyanın gündemine almaya çalışmıştır. Yine aynı yılın Birleşmiş Milletler toplantısında Arakan için özel bir bölüm ayırmış ve şöyle demiştir:

     “Dünyamız tüm bu küresel ve bölgesel problemlerle mücadele ederken, birkaç hafta önce Myanmar’dan aldığımız acı haberlerle bir kez daha dünya irkildi. Myanmar’ın Arakan bölgesindeki Müslüman topluma, provokatif terör hadiseleri bahane edilerek adetâ bir etnik temizlik yapılmaktadır.

     Zaten çok büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan, vatandaşlık hakları dahi ellerinden alınmış olan Arakan Müslümanları’nın köyleri yakılmakta, yüzbinlerce insan bölgeden ve ülkeden göçe zorlanmaktadır. Bölgeden göç eden insanların yönlendirildiği Bangladeş’teki kamplar, asgarî insanî ihtiyaçları dahi karşılayabilecek durumda değildir.

     Milletlerarası toplum, tıpkı Suriye’de olduğu gibi, Arakan Müslümanları’nın maruz kaldığı insanî dram konusunda da iyi bir imtihan verememiştir. Şayet Myanmar’da yaşanan bu trajedinin önüne geçilmezse; insanlık tarihi, yeni bir kara lekenin utancıyla başbaşa kalacaktır. Asıl olan; Bangladeş başta olmak üzere ülke dışına sığınan Arakan halkının, asırlardır yaşadıkları kendi topraklarında; güven, huzur ve refah içinde hayatlarını sürdürebilmelerini temin etmektir.

     Türkiye olarak, bu krizin çözümü için de gayret ediyoruz. Geçtiğimiz günlerde Kazakistan’ın başkenti Astana’da İslam İşbirliği Teşkilâtı’nın bir toplantısı vesilesiyle katılımcı ülkelerle bu konuda özel bir oturum gerçekleştirdik. Eşim, oğlum, dışişleri bakanımızı, aile ve sosyal politikalar bakanımızı Bangladeş’e o kampları yerinde görmeye gönderdik. Ve orada yaptıkları ziyaretle gıdâ, ilaç, giyim – ki desteğin ikinci etabını da takip ediyoruz – desteklerimiz devam edecek. Ve şimdi Birleşmiş Milletler binasında, İslam İşbirliği Teşkilâtı Rohingya Temas Grubu Toplantısı’nı gerçekleştireceğiz.

     Son krizin hemen ardından 7 Eylül’de Bangladeş’teki kampları ziyaret eden; eşim, oğlum, dışişleri bakanımız, aile ve sosyal politikalar bakanımız ve sivil toplum kuruluşlarımız, yaşanan insanî drama bizzat şahit olmuşlardır. Ülkemizin resmî kalkınma yardım kuruluşu olan TİKA, Myanmar’da yardım faaliyeti yürütebilen tek organizasyon durumundadır. Ayrıca, AFAD, Kızılay, Diyanet Vakfı ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarımız da Bangladeş ve diğer ülkelerde mağdur durumda bulunan Arakanlı Müslümanlar’a insanî yardım ulaştırma faaliyetlerini sürdürüyor.

     İlgili ülkelerin gereken imkânları sağlaması hâlinde, yardım faaliyetlerimizi daha kapsamlı şekilde sürdürmek istiyoruz. Ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sayın Guterres’le de bu konuları bugün görüştüm. Şimdi ise bu adımları süratle atmanın hazırlığı içindeyiz.”

     ARAP’IN GÖZYAŞI TEPESİNDEN İNME VAKTİ GELMEDİ Mİ?

     Küçükken, çok küçükken; bir sabah babamı hüzünlü ve gözleri nemli gördüm. Dağ gibi bir adamdı babam. Nasıl ağlardı? Mânâ iklimimin dışında bir algıydı bu benim için. “Bu gece Amerikalılar Bağdat’ı bombalamaya başladılar” dedi hüzünlü bir ses tonuyla.

     Bir Müslüman toprağının Amerikalılar tarafından bombalanması, babamı hayli teessüre garketmişti. Bugün içinde bulunduğumuz hale bakınca, aslında kaybettiğimiz değerin “İslam kardeşliği” değeri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

     Belki sürekli işitilen bir retorik gibi görünebilir; fakat bizim en büyük sıkıntımız, en temel derdimiz, Müslümanlar olarak hâlâ Arap’ın gözyaşı tepesinden mağmum gözlerle mazinin ihtişamlı hasretini Amerikan beyaz perdesinde seyreder gibi hayâl etmektir. Halbuki bir silkinsek toparlanacak ve dünyanın neresinde olursa olsun mazlumların istinatgâhı olabilecek bir mânâ ve madde gücüne kavuşacağız.

     NELER YAPILABİLİR?

     Müslüman vicdanı STK’lar elbette ufak tefek gayretler gösteriyor. Gösterecekler de. Çünkü Müslüman’ın Müslümanlık’ının şiârıdır, yardım etmek ihtiyacı olana.

     Fakat STK’ların gücünü çok aşan bir problemle karşı karşıya olduğumuzu anlamakla mükellefiz öncelikle. Devletlerin, devlet gücünü kullanması gerekmekte.

    ● Öncelikle Birleşmiş Milletler nezdinde, Myanmar hadiseleri sağlam ve sağlıklı verilerle ifade edilmeli.

    ● Ehl-i insaf bütün devletler, siyasî güçleri ne olursa olsun tavır almaya ikna edilmeli.

    ● Myanmar; elçiliği bulunan bütün ülkelerde diplomatik misyonda ikinci ve belki de üçüncü kâtipliğe düşürülmeli.

    ● Beynelmilel bütün yarışma ve toplantılardan Myanmar temsilcilerinin el çektirilmesi için çaba gösterilmeli.

    ● Myanmar’la ticaret yapan ülkeler sıkıştırılmalı.

    ● Müslüman ülkeler, Myanmar içindeki ve dışındaki Rohingyalar’ı koruma altına aldığını ilan etmeli.

    ● Myanmar’dan öncelikle ülke içindeki halkın hayat garantisi alınmalı ve sonra da hepsine sosyal haklarının geri verilmesi istenmeli.

    ● Ülke dışında sürgün veya muhacir olan bütün Rohingyalar’ın ülkeye dönüşlerinin kapısının açılması için baskı yapılmalı, eski ev ve varlıklarının hükûmet tarafından verilmesi garanti altına alınmalı.

    ● Açık bir şekilde suça bulaşmış bütün Budistler’in, mahkeme önünde hukuk kuralları çerçevesinde mahkeme edileceklerinin garantisi alınmalı.

    ● Ordudan, katliâm ve soykırıma bulaşmış olanların tespit edilmesi ve temizlenmesi istenmeli.

     Bu saydığımız maddelerin bir veya birkaçın lider ülke tarafından sıkı sıkıya takip edilmesi gerekmektedir. Elbette bütün bunların günümüz konjonktüründen bakıldığında, icrasının çok uzak bir hayâl olduğu düşünülebilir. Fakat sadece 4 yıl önce içinden 4 – 5 farklı ülke çıkması için iç savaşın eşiğindeki bir ülke durumundan, bugün geldiğimiz noktaya bakıldığında, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” âyetinin nasıl açık ve seçik tezahür ettiğini anlamak ve çok kısa bir süre içerisinde bu sayılan zor gibi görülen maddelerin bile daha ötesinde imkân ve kazanımlara kapı açılabileceğini, ulaşabileceğimizi görmek elbette ki mümkündür.

     Tek yapmamız gereken; Allah’ın bize, günümüzde bir Hristiyan devlet adamının ağzından tekrar hatırlattığı Âl-i İmran Sûresi’nin o kutsî sözlerini, vaadini ve ikazını tekrar hatırlayıp ona göre hal ve gidişatımızı tertip etmekten geçmektedir.

     “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmran, 103)

     Selam ve duâ ile…

     KATLİÂMLAR

     1938

     Budist rahipler başkanlığında, Müslüman Rohingya halkına karşı korkunç saldırılar yapılmıştır. Binlerce Rohingya ölmüş ve yaklaşık 500 bin Rohingya ülkelerini terketmek zorunda kalmışlardır.

     MART 1942

     İngiliz işgaline karşı olarak kurulan Takin örgüt mensupları ve Budistler Minbya kentine bağlı Çonbilê köyüne saldırarak erkek – kadın, yaşlı – genç, çocuk – bebek ayrımı gözetmeden kılıç, şiş, bıçak ve baltalarla Müslümanlar’ı vahşîce şehîd etmişlerdir.

     Yüzlerce kadına tecavüz edilmiş ve sonra da bedenleri baltayla parçalanmıştır. Kundaktaki binlerce bebek bile şişlenerek öldürülmüştür. Öyle ki Lemgo Nehri, atılan cesetlerden dolayı günlerce kırmızı akmıştır.

     Müslümanlar’ın altın, gümüş vb. değerli eşyaları yağmalanmış ve arta kalan bütün varlıkları yağmacılar arasında pay edilmiştir.

     40 gün süren bu saldırı ve katliâmlarda toplam 150 bin Rohingya Müslüman acımasızca şehîd edilmiştir.

     1978 KRAL DRAGON SALDIRILARI

     Başkent Sittwe yakınındaki Müslüman köylerde yapılmıştır. Onbinlerce Müslüman; diri diri yakılarak, boğazları kesilerek, şişlenerek, kurşunlanarak şehîd edilmiştir.

     Yüzlerce kadına önce tecavüz sonra da işkence yapılmıştır.

     300 bin civarında Rohingya Müslüman bölgeden kaçarak komşu Bangladeş’e sığınmış ve onların boşalttığı evlere Budistler yerleştirilmiştir.

     2012

     Yine diri diri yakmalar, boğazlamalar, şişlemeler, baltalarla parça parça doğramalar. Akabinde sağ kalanların yaşama ümidi ile düştüğü yollar. Yolların aldığı canlar bir de; mezarı bilinmeyen, bulunamayacak yerlere gömülen bedenler.

     1640 şehid.

     370 kişi boğazı kesilerek, 800 kişi evlerinin içinde iken evlerinin ateşe verilmesiyle diri diri yanmaları izlenerek, 400 kişi kurşuna dizilerek, kalanlar da taşlanarak ve sopalarla dövülerek şehîd edilmiş.

     Yüzlerce insan tavuk gibi boğazlanarak, binlerce insan da diri diri yakılarak öldürülmüş, onbinlerce insan göç etmek zorunda kalmıştır.

     Toplamda 33 köy ateşe verilmiştir. Yakılan ev sayısı ise 2920’dir.

     2017’nin Kurban Bayramı’nda “kurbanlık” olarak seçilen Müslüman Rohingya halkının, okyanus yoluyla kaçmamaları için yakılan tekne sayısı 95.

     Bir şarkı bilirim küçüklüğümden: “Orda bir köy var uzakta, gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür.”

     Öyle değilmiş anladım.

     Ne kadar uzak olursa olsun, gitmek gerekiyormuş anladım. Gidip görmek gerekiyormuş anladım. Gitmezsem gidemediğim topraklarda yabanî otlar bitip beni, benden olanı benden alırmış anladım. Gidemediğin yer senin değilmiş anladım.

     Bir ülke düşünün:

     Kapınıza bir sabah askerler geliyor ve “İşçi lazım” diyerek sizi götürüyorlar. Mecburen gitmek zorundasınız. Gitmeme gibi bir hakkınız yok. Aksi takdirde hapis ve işkence var. İşin karşılığında ücret beklentisi içine girmek de yok. Siz “zorunlu işçi”siniz. Yani bir nevî köle.

     Bir ülke düşünün:

     Beton ev yapma hakkınız yok. Evinizi ahşaptan yapacaksınız. Evde kazara yangın çıkar da ev yanarsa siz de yandınız demektir; çünkü ev, devletin malıdır. Devlet malına zarar verdiğiniz için 6 yıl sorgusuz sualsiz hapis cezası sizi bekliyor.

     Bir ülke düşünün:

     En fazla liseye kadar okuyabilirsiniz, üniversite eğitimi tam bir hayâl. İşyeri açamazsınız kendi başınıza. Ancak Budist bir ortağınızın olması gerekir. Hiç para koymadan, yatırmadan % 50 sizin ortağınızdır Budist.

     Bir ülke düşünün:

     Elinde olan herşey için yüksek vergiler ödemek zorundasın. Koyunun, keçin mi var? Yüksek vergi. Devlette başvuru yapabileceğin bir merci de yok. Çünkü devlet memuru da olamazsın. Arabana veya motosikletine binip yan köydeki akrabalarını ziyaret edemezsin; çünkü araba veya motosiklet alman da yasak, yan köye gitmen de yasak. Yolculuk hakkın da yok. Telefonla arayıp hal hatır sormak mı istiyorsun? Mümkün değil. Sabit veya mobil hatta sahip de olamazsın.

     Çünkü sen Müslüman’sın.

     Evlenmek mi istiyorsun? Hem damat hem gelin, ayrı ayrı devlete vergi ödemek zorunda. Vergini ödedin fakat hemen evlenemezsin. Başvuruyu yapacaksın ve 2 – 3 yıl bekleyeceksin cevap gelmesi için. 2 – 3 yıl sonra olumsuz da gelebilir cevap. Hem evlenemezsin hem ödediğin vergi de yanar.

     Bir ülke düşünün:

     Evde kaç kişi var; kaç kişi ölmüş, kaç kişi doğmuş bilinmesi için devlete her yıl aile fotoğrafı vermek zorundasın. Hem doğanlar hem de ölenler için vergi vereceksin aynı zamanda.

     Tüm bunlardan darlandın, sıkıldın; gidip camide namaz kılmak istiyorsun. Camiye gittin, fakat cemaatle namaz kılamazsın. Cemaatle namaz kıldın mı askerler gelip camiyi yıkıyorlar ve yerine Budist mabedi yapıyorlar. Kurban Bayramı geldi, kurban kesebilir misin, elbette hayır.

     İşte o ülke Myanmar.

     Ve bütün bu sıkıntıları yaşamana sebep olan tek bir farklılığın var senin: Müslüman olman.

     Orda bir Myanmar var uzakta. Gidip gelmezsek eğer, benim gibi Müslümanlar ölecek hep. Dün öldükleri gibi. Bugün öldükleri gibi. Yarın da ölecekler…

     YÜZAKI DERGİSİ

     SAYI 177

     KASIM 2019

 

628 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir