İlk Avrupalılar, Farklı Bölgelerden Gelen Göçmenlerdi

 

isediyani

Avrupa’daki ilk yerleşimcilerin kalıntıları üzerine yapılan genetik testler, Afrika, Ortadoğu ve günümüz Rusya’sından gelen soyların bir buluşma noktası olduğunu gösteriyor.

 

 

     Avrupa’daki ilk yerleşimcilerin kalıntıları üzerine yapılan genetik testler, Afrika, Ortadoğu ve günümüz Rusya’sından gelen soyların bir buluşma noktası olduğunu gösteriyor.

     Bir zamanlar “safkan” Avrupalılar’ın var olduğuna dair fikir, Naziler’den çok daha önce ideologları kötücül emellere teşvik etmişti. Uzun süredir beyaz ırkçılığı beslemekte olan bu fikir, Avrupa Birliği’ni parçalayacağı ve ABD’deki siyasî ortamı bulandıracağı sanılan göçmenlerin etkisine yönelik korkuları daha da canlandırdı.

     Bilim insanları yaptıkları araştırmalarla Avrupalılar’ın gerçekte kim oldukları ve nereden geldikleri sorusuna yeni cevaplar sunuyor. Bulguları Avrupa kıtasının Buz Çağı’ndan beri bir buluşma noktası olduğunu gösteriyor. Hangi ülkeden olurlarsa olsunlar, bugün yaşamlarını sürdüren Avrupalılar, Afrika, Ortadoğu ve Rusya bozkırlarından gelen antik soyların değişken bir karışımı.

     Bu iddiâya sunulan kanıtlar, arkeolojik eserlerden, antik diş ve kemiklerin analizinden, dilbilimden ve tüm bunların üzerinde, yeni bir alan olan paleogenetikten geliyor. Geçtiğimiz on yılda, onbinlerce yıl önce yaşamış insanların tüm genomunu dizilemek mümkün hale geldi. Yalnızca son birkaç yılda yaşanan teknik ilerlemeler bu tür bir dizilemeyi öylesine uygun fiyatlı ve etkili bir hale getirdi ki, bugün iyi korunmuş bir iskeletin genomunu dizilemek yaklaşık 500 Dolar’a mal oluyor. Bu durum arkeolojiyi dönüşüme uğratan yeni bir bilgi patlamasına yol açtı. Sadece 2018’de, birçoğu yıllar önce kazılıp müzelerde ve arkeoloji laboratuarlarında muhafazâ edilmiş kemiklerden alınan bini aşkın tarihöncesi insan genomu dizilendi.

     Antik genomların analizi, günümüz kişisel DNA kitlerinin sağladığı kadar bir bilgi sağlıyor, ancak bu bilgi bugün yaşayanlar hakkında değil; yazı, tekerlek ve çömlek icat edilmeden önce yaşayanlar hakkında. Sağlanan genetik bilgi şaşırtıcı derecede kapsamlı: Saçtan göz rengine ve hatta sütü hazmetme becerisine kadar herşey birkaç gram kemik veya dişin binde birinden anlaşılabiliyor. Tıpkı kişisel DNA testleri gibi, bu analizlerden elde edilen sonuçlar da antik insanların atalarının kimlik ve kökenlerine, dolayısıyla antik göçlere dair ipuçları sunabiliyor.

     Avrupa tarihöncesinin akışını üç büyük insan hareketi şekillendirmiş. Göçmenler, sanat ve müziği, çiftçilik ve kentleri, evcilleştirilmiş atları ve tekerleği getirmiş. Bugün kıtanın büyük bir çoğunluğu boyunca konuşulan Hint – Avrupa Dilleri de göçmenler tarafından getirilmiş. Bazı kaynaklarda vebanın da göçmenler tarafından kıtaya taşınmış olabileceği söyleniyor. Batı ve Orta Avrupa’nın genetik oluşumuna en son katkı veya tabiri caizse ilk Avrupalılar’ın sonuncusu, Stonehenge inşâ edilirken, neredeyse 5.000 yıl önce Rusya bozkırlarından gelmiş ve böylece olay tamamlanmış.

     Göçler ve sınırlar üzerine hararetli tartışmaların yapıldığı bir dönemde, bilim, Avrupa’nın her zaman için bir göçmenler kıtası olduğunu gözler önüne seriyor. Harvard Üniversitesi’nden paleogenetik uzmanı David Reich, “Bugün bir yerde yaşayan insanlar orada uzun süre yaşamış olanların soyundan değil. Gerçekte yerli insan diye birşey yok, ırksal saflığa sığınan kimseler bu kavramın anlamsızlığını görmeli” diyor.

     Otuziki yıl önce, yaşayan insanların DNA’larının incelenmesi hepimizin ortak bir soy ağacına ve başlangıçtan beri var olan bir göç hikâyesine sahip olduğunu gösterdi. Afrika dışındaki tüm insanlar kıtayı 60.000’ı aşkın yıl önce terketmiş ataların soyundan gelmekteydi. Yaklaşık 45.000 yıl önce, bu ilk modern insanlar yollarını Ortadoğu’ya çevirerek gözlerini Avrupa’ya dikti. Bu insanlardan alınan DNA onların koyu renk bir deriye ve belki de açık renk gözlere sahip olduğunu gösteriyor.

     O dönemde Avrupa yasaklı bölgeydi. Bir kilometreden fazla kalınlığa sahip buz kitleleri yer yer kıtanın yüzeyini örtmekteydi. Sıcaklığın yeterli olduğu yerlerde vahşi yaşam gelişmişti. Gerçekte kıtada diğer insanlar da vardı, ancak bunlar tam olarak bizim gibi değildi. Kendi ataları bizden yüzbinlerce yıl önce Afrika’dan çıkmış olan Neandertaller soğuğa ve zorlu koşullara çoktan uyum göstermişti.

     İlk modern Avrupalılar küçük göçebe gruplar halinde avcı toplayıcılar olarak yaşamıştı. Karadeniz’deki ağzından Orta ve Batı Avrupa’ya ulaşan Tuna Nehri boyunca yavaş yavaş ilerlemişlerdi. Bin yıl, yalnızca küçük bir etki yarattılar. DNA’ları, modern insanın gelişiyle 5.000 içinde yok olan Neandertaller’le karıştıklarını gösteriyor. Bugün tipik bir Avrupalı genomunun yaklaşık % 2’sini Neandertal DNA’sı oluşturuyor. Tipik bir Afrikalı’da ise bu oran % 0.

     Buz Çağı Avrupa’yı kıskacına alınca modern insanlar da soğuk ilkime adaptasyon göstererek buzla kaplı olmayan güneyde kalmıştı. Bazı tahminlere göre yaklaşık 27.000 yıl önce nüfûs yalnızca birkaç bin kadardı. İnsanlar, mamut, at, ren geyiği ve modern sığırların atası olan Avrupa bizonu gibi büyük memelilerle geçiniyordu. Sığındıkları mağaralara, avlarının olağanüstü resim ve oymalarını bırakmışlardı. Yaklaşık 14.500 yıl önce, Avrupa’nın ısınmaya başlamasıyla insanlar da kuzeye doğru çekilen buzulları takip etmeye başladı. İlerleyen bin yılda, daha karmaşık taş aletler geliştirildi ve küçük köylere yerleşilmeye başlandı. Arkeologlar bu döneme Mezolitik veya Orta Taş Devri adını veriyor.

     1960’larda Sırp arkeologlar, Tuna Nehri’nin kıvrımındaki dik uçurumlara, nehrin en dar noktalarından birinin yakınlarına konumlanmış Mezolitik dönem bir balıkçı köyü keşfetti. Lepenski Vir adı verilen alan, kabaca 9.000 yıl öncesinden başlayarak yüz kadar insana evsahipliği yapmış özenli bir yerleşimdi. Bazı evler, yarı balık yarı insan oyma heykellerle döşenmişti. Lepinski Vir’de bulunan kemikler, buradaki insanların büyük ölçüde nehirdeki balıklarla beslendiğini gösterdi. Günümüzde köy kalıntıları bir gölgelikle korunuyor. Şaşı gözlü Nehir Tanrıları hâlâ antik ocaklara gözcülük ediyor. Alanın sorumlusu Vladimir Nojkovic, “Diyetlerinin % 70’i balıktan oluşuyordu. Burada, çiftçiler onları atana kadar neredeyse 2.000 yıl boyunca yaşadılar” diyor.

     Yağmur fırtınalarının etrafınızdaki tozu toprağı üzerinize sıçratmaya başlamadan çok önce ufuktaki dağları görüş alanınızdan gizlediği bereketli bir enginlik olan Konya Ovası, ülkemizin tahıl ambarı. Liverpool Üniversitesi’nden arkeolog Douglas Baird, bu elverişli toprakların tarımın ilk günlerinden bu yana çiftçilere evsahipliği yaptığını söylüyor. Baird, on yılı aşkın bir süredir tarihöncesi bir yerleşim olan Boncukluhöyük’ü kazıyor. Burası insanların yaklaşık 10.300 yıl önce, Neolitik dönemin şafağında, küçük arsalarda buğdayın iki antik formu olan gernik ve siyez yetiştirip koyun ve keçi sürüleri gütmeye başladıkları yer. Bin yıl içerisinde “Neolitik Devrim” adı verilen hareket Anadolu boyunca kuzeye ve Güneybatı Avrupa’ya yayıldı. Yaklaşık 6.000 yıl önce, tüm Avrupa’da çiftçiler ve çobanlar bulunmaktaydı.

     Avrupa’nın çiftçilik faaliyetini Anadolu’dan veya Levant’tan aldığı uzun süredir biliniyordu, ancak Avrupa’daki çiftçiler hep aynı yerden mi gelmekteydi? Bu sorunun belirli bir cevabı yok. Birçok arkeolog onlarca yıldır tarım, seramik çömlekçilik, ormanları açıklık alanlara çevirebilecek cilalı taş baltalar ve karmaşık yerleşimlerin dahil olduğu tüm inovasyonların Avrupa’ya göçmenler tarafından değil, ticaret ve söylenti yoluyla yayıldığına inanıyordu öyle ki bu yenileşimler ağızdan ağza bir vadiden diğerine yayılmış, nihayetinde burada yaşayan avcı toplayıcılar bu yeni aletleri ve yaşam şeklini benimsemişti. Ancak Boncukluhöyük’te saptanan DNA örnekleri durumun daha çok göçlerle bağlantılı olduğunu gösterdi. Boncukluhöyük’teki çiftçiler ölülerini cenin pozisyonunda, evlerinin altına gömerek kendilerine yakın tutmuştu. Baird, 2014’den başlayarak, bir düzineden fazla mezardan alınan kafatası parçaları ve dişlerden çıkarılmış DNA örneklerini İsveç, Türkiye, İngiltere ve Almanya’daki DNA laboratuarlarına gönderdi. Örneklerin birçoğu Konya Ovası’nın sıcağında bini aşkın yıl geçirdiğinden ciddi ölçüde aşınmıştı. Ancak, Max Planck İnsan Tarihi Bilimi Enstitüsü’nden Johannes Krause ve ekibi bir avuç petröz kemikten örnekleri analiz edebildi. İç kulağın küçük bir parçası olan petröz kemik, aynı zamanda vücûdumuzdaki en yoğun kemik. Araştırmacılar petröz kemiğin, kullanılabilir DNA iskeletin geri kalanından uçtuktan çok sonra bile genetik bilgiyi muhafazâ edebildiğini keşfetti. Bu keşif daha iyi dizileme yapan makinelerin de geliştirilmesiyle antik DNA araştırmalarında olumlu bir patlamaya yol açtı. Boncukluhöyük’ten alınan petröz kemikler üzerinde yapılan meşakkatli incelemeler karşılığını verdi: Bunlardan çıkarılan DNA yüzyıllar sonra ve kilometrelerce kuzeybatıda yaşayıp ölmüş çiftçilerin DNA’sıyla uyuşmaktaydı. Bu, erken Anadolulu çiftçilerin yaşam biçimlerini olduğu kadar genlerini de yayarak göç ettiği anlamına gelmekteydi.

     Elbette ki göç Güneydoğu Avrupa’da durmadı. Yüzyıllar boyunca, soyları Tuna Nehri boyunca ilerlemiş, Lepenski Vir’i geçmiş ve kıtanın kalbine doğru uzanmıştı. Diğerleri yaptıkları gemilerle Akdeniz boyunca ilerleyerek Sardunya ve Sicilya gibi adaları kolonileştirmiş ve Portekiz kadar ileriye, Güney Avrupa’ya yerleşmişti. Anadolu genetik imzası Boncukluhöyük’ten Britanya Adası’na, tarımın görüldüğü her yerde bulunuyordu. Bu Neolitik çiftçiler, yan yana yaşadıkları avcı – topayıcıların birçoğunun tersine, genellikle açık renk bir tene ve koyu renk gözlere sahipti. Hartwick College’den David Anthony, “Farklı gözüküyorlardı, farklı diller konuşuyorlardı, yedikleri farklıydı. Çoğunlukla, farklı yerlerde kalıyorlardı” diyor.

     Avrupa boyunca, bu emekleyen ilk temas oldukça mesafeliydi hatta bazen yüzyıllar sürmüştü. Bir grubun alet veya geleneklerini bir diğerine götürdüğüne dair yalnızca çok az kanıt bulunuyor. İki popülasyonun karıştığı yerlerde bile gruplararası evlilik son derece nadir görülüyor. Anthony, “Birbirleriyle temas halinde olduklarına şüphe yok, ancak gruplararası evlilik sözkonusu değil. Gruplar karşı grup üyeleriyle cinsel ilişkide bulunmuyordu” diyor. Görülen o ki karşıdakinden korkmanın tarihi oldukça uzun.

     Ancak, yaklaşık 4.500 yıl önce, herşey değişti. Büyüyen Neolitik yerleşimler tüm Avrupa boyunca ya küçülüp daraldı ya da hep birlikte ortadan kayboldu. Bu çarpıcı çöküş onlarca yıldır arkeologların kafasını kurcalamaktaydı. Krause, “Bu dönemde daha az eşya, daha az materyal, daha az insan, daha az yerleşim var. Durumu bazı büyük olaylar olmadan açıklamak güç” diyor. Ancak, kitlesel bir çatışma veya savaş izi bulunmuyor.

     500 yıllık bir boşluğun ardından, nüfûs yeniden büyümüştü, ancak birşey oldukça farklıydı: Güneydoğu Avrupa’da, Neolitik köylerin ve eşitlikçiliğin göze çarptığı mezarlıkların yerini yalnızca yetişkin erkeklerin üstünü örten gösterişli tepe mezarlar almıştı. Kuzeye, Rusya’dan Ren Nehri’ne gidildikçe ismini ipi ıslak kil üzerine bastırarak bezenen çömleklerden alan yeni bir kültür, İp Baskılı Seramik Kültürü baş göstermişti.

     Almanya’nın Halle kentindeki Prehistorya Müzesi’nde İp Baskılı Seramik Kültürü’ne ait, inşaat işçileri çalışmalarına başlamadan önce arkeologlar tarafından alelacele kurtarılmış olanlar da dahil düzinelerce mezar bulunuyor. Zaman kazanmak ve hassas kalıntıları muhafazâ etmek için mezarlar topraktan tahta sandıklar içerisinde topraklarıyla birlikte çıkarılmış ve yapılacak analizler için depoda bekletilmiş. Bu mezarlardan alınan örnekler bugün genetik bilimciler için son derece zengin bir kaynak sunuyor. İp Baskılı Çömlek Kültürü’ne ait mezarlar öylesine belirgin ki arkeologlar çoğu kez radyokarbon tarihleme yapma ihtiyacı bile duymuyor. Nedeyse her durumda, erkekler sağ, kadınlar ise sol taraflarına yatacak, her ikisinin de bacakları kıvrılmış ve yüzleri güneye bakacak şekilde gömülmüş. Halle’deki mezarlardan bazılarında, kadınlar ellerinde çanta ve kese, erkekler ise taştan savaş baltaları tutuyor. Mezarlardan birinde, bir kadın ve çocuk birlikte gömülmüş. Araştırmacılar bu mezarların bazılarından alınan DNA’yı ilk kez analiz ettiklerinde, İp Baskılı Çömlek Kültürü halkının Neolitik çiftçilerle yakından ilişkili olacağını bekliyordu. Ancak, DNA’ları o dönemde Avrupa’ya yeni olan, fakat günümüzde neredeyse her modern Avrupa nüfûsunda saptanabilen belirgin genler içermekteydi. Birçok İp Baskılı Çömlek Kültürü insanının Neolitik Avrupalı çiftçilerdense Amerikan Yerlileri’yle daha yakından ilişki olduğu ortaya çıktı. Bu da kim olduklarını daha da gizemli hale getirdi.

     Parlak bir ekim sabahı, Polonyalı arkeolog Piotr Wlodarczak ve meslektaşları arabalarını Sırp kasabası Zabalj yakınlarında, 4.700 yıl önce dikilmiş bir höyüğe çeviriyor. Tuna Nehri’ne komşu ovalarda, 30 m genişliğe ve 3 m yüksekliğe sahip bu gibi höyükler alandaki tek yükseltiyi oluşturuyor. Tarihöncesi insanların bu höyüklerin her birini inşâ etmesi haftalar hatta aylar almış olmalı. Kovalı kazıcı ve kürek kullanarak höyüğün tepesini açmak Wlodarczak’ın ekibinin de haftalarını almış. Höyüğün üstündeki muşamba kaldırıldığında, bükülmüş dizleriyle sırtı üstü yatan bir kabile reisinin dikdörtgen mezar görülüyor. Mezarın çatısını oluşturan kamış hasır ve tahta kirişlerdeki izler karanlıkta bile görülüyor. Wlodarczak, “M. Ö. 2800 dolaylarında, cenaze geleneklerinde bir değişim sözkonusu. İnsanlar, bireyselliği vurgulayan, erkeklerin rolünü vurgulayan, silahları vurgulayan devâsâ boyutlara ulaşmış höyükler yapmış. Bu, dönem Avrupa’sı için yeni birşey” diyor.

     Böylesi bir uygulama Avrupa’da yeni olsa da yaklaşık 1.300 km doğusunda pek de yeni değildi. Bugün Güney Rusya’nın ve Doğu Ukrayna’nın bozkırları sayılan yerde, Yamnaya adı verilen bir grup göçebe dört tekerlekli arabalar inşâ ederek bunları kullanmada ustalaşmış, otlaklar boyunca sığır sürülerini takip etmişti. Temelde göçebe olsalar da birkaç geçici yerleşim inşâ etmişler, gruplarının en önde gelen erkeklerini bugün bozkırlarda hâlâ görülen görkemli höyüklere bronz ve gümüş süslerle gömmüşlerdi. Arkeolojik kazılar Yamnayalar’ın M. Ö. 2800’de muhtemelen daha yeşil otlaklar aramak amacıyla batıya göç ettiğini gösteriyor. Wlodarczak’ın üzerinde çalıştığı Zabalj yakınlarındaki höyük şu ana kadar bulunmuş en batıdaki Yamnaya mezarı. Ancak, Reich ve diğerlerinin belirttiğine göre genetik deliller İp Baskılı Kültür insanlarının büyük ölçüde Yamnayalar’ın soyundan geldiğini gösteriyor. Tıpkı İp Baskılı Kültür insanları gibi Yamnayalar’ın da atalarının doğudan, Sibirya’dan gelmiş Amerikan Yerlileri’yle uzaktan bir akrabalığı bulunuyor. Birkaç yüzyıl içerisinde, ciddi oranda Yamnaya DNA’sı taşıyan diğer insanlar Britanya Adaları’na kadar ilerlemişti. Britanya ve diğer bazı yerlerde, hâlihazırda Avrupa’da yaşayan çiftçilerden neredeyse hiçbiri doğudan gelen bu şiddetli hücumdan sağ çıkamamıştı. Reich, “Günümüz Almanya’sının bulunduğu yerde, yerel nüfûsun yüzde yüz oranında değişmiş olma ihtimali % 70. 4.500 yıl önce burada çok çarpıcı birşey olmuş” diyor.

     O döneme kadar, çiftçiler bin yıldır Avrupa’da yaşamaktaydı. Bulgaristan’dan İrlanda’ya, yüzlerce hatta bazen binlerce insana evsahipliği yapan karmaşık yapılı köyler bulunuyordu. Helsinki Üniversitesi’nden arkeolog Volker Heyd, M. Ö. 3.000’de Avrupa’da tahminen 7 milyon kadar insanın yaşadığını söylüyor. Bu, Neolitik insanların Stonehenge’i inşâ ettikleri dönem. Birçok arkeolog için bir avuç göçebenin yalnızca birkaç yüzyıl içinde böylesi kurulu bir medeniyetin yerini almış olması mantıksız geliyor. Göteborg Üniversitesi’nden arkeolog Kristian Kristiansen, “Nasıl olur da bölük pörçük yaşayan bu bir grup kırsal insan kök salmış Neolitik toplumunu yerinden edebilir?” diyor.

     Yamnayalar’ın batıya doğru göçünün başladığı dönemde bozkırlarda ve Avrupa’nın daha da batısında yaşamış 101 insanın dişleri bu konuda önemli bir ipucu sağlıyor. Genetik bilimciler alınan örneklerin yedisinde, insan DNA’sının yanısıra 14. yy’da Avrupalılar’ın neredeyse yarısını öldüren veba mikrobu Yersinia pestis’in erken bir formuna rastladı. Bu erken varyant pireyle yayılan Kara Ölüm’ün aksine, insandan insana geçiyordu. Görünen o ki bu bozkır göçebeleri hastalıkla yüzyıllardır yaşamaktaydı. Tıpkı Amerika’yı kolonileştiren Avrupalılar’ın beraberlerinde çiçek hastalığını götürüp hastalığa yenik düşmemeleri gibi bu göçebeler de hastalığa karşı bir bağışıklık veya direnç göstermiş, yine çiçek ve diğer hastalıkların yerli Amerikan nüfûsunu kırıp geçirmesi gibi Yamnayalar’la gelen veba da kalabalık Neolitik köylerde hızla yayılmış olabilirdi. Bu olasılıklar, hem Neolitik nüfûsun şaşırtıcı çöküşünü hem de Yamnaya DNA’sının Rusya’dan Britanya’ya hızla yayılışını açıklayabilir. Danimarka Doğal Tarih Müzesi’nden antik veba DNA’sını saptamaya yardımcı olan biyolog Morten Allentoft, “Veba salgını Yamnaya yayılımı için uygun yolu açmıştı” diyor.

     Ancak teoriye ilişkin büyük bir soru da bulunuyor: Antik Neolitik iskeletlerde veba izleri yalnızca geçtiğimiz tarihlerde belgelendi, şu ana kadar o döneme ait, Kara Ölüm’ün ardından bırakılmış hastalıklı iskeletlerle dolu çukurlara benzer herhangi birşey bulunamadı. Avrupa’nın Neolitik çiftçilerini veba vurduysa ardında çok az iz bırakmış olmalıydı.

     Veba taşımış olsalar da olmasalar da Yamnayalar Taş Devri Avrupa’sına evcil at ve dört tekerlekli arabalara dayanan yerleşik bir yaşam tarzı getirmişti. Hatta beraberlerinde inovatif metal silahlar ve aletler de getirerek, Avrupa’nın Tunç Devri’ne ilerleyişine yardımcı olmuşlardı. Yamnayaların Avrupa’nın gelişimine en büyük katkısı bu değildi. Kıtaya varışları, dilbilimcilerin İrlanda’dan Rusya’ya oradan Hint Yarımadası’nın kuzey yarısına kadar konuşulan yüzlerce dili barındıran dil ailesi Hint – Avrupa dillerinin ilk yayılışı olarak nitelendirdiği tarihle uyuşuyor. Tüm bu dillerin tek bir proto – Hint – Avrupa dilinden türediğine inanılıyor ve bu dilin nerede kim tarafından konuşulduğu 19. yy’dan beri hararetli tartışmalara konu oluyor. Bir teoriye göre bu dili tarımla birlikte Avrupa’ya getiren Anadolulu Neolitik çiftçilerdi.

     Gustaf Kossinna adındaki Alman araştırmacı tarafından yüzyıl önce ortaya atılan bir diğer teoride ise proto – Hint – Avrupalılar’ın antik bir kuzey Alman ırkı, İp Baskılı kap ve baltaları yapanlar, olduğu öne sürülüyor. Kossinna geçmişteki insanların etnisitesinin, diğer bir deyişle biyolojik kimliklerinin ardında bıraktıklarından saptanabileceğini düşünmüştü. Kossinna, “Keskin sınırlarla belirli arkeolojik kültür bölgelerinin belli insan veya kabilelerin yaşadığı alanlarla su götürmez biçimde örtüştüğünü” yazıyor.

     Kossinna’ya göre proto – Hint – Avrupalılar’ın kuzey Alman kabilesi dışarıya doğru ilerlemiş ve Moskova’ya kadar uzanan alanın büyük bir bölümünü hâkimiyet altına almıştı. Nazi propagandacıları daha sonra bu iddiâyı Doğu Avrupa’yı işgal ederken sözde modern “üstün Aryan ırkı” için entelektüel bir doğrulama olarak kullandı. II. Dünya Savaşı’ndan on yıllar sonra antik kültürel geçişlerin göçlerle açıklanabileceği fikri bazı arkeolojik çevrelerde kötü bir ün kazandı. Bugün bile, genetik bilimciler Avrupa haritası üzerine kalın oklar çizdiğinde bazı arkeologlar rahatsız oluyor. Kendisi de Alman olan Heyd, “Bu tür bir basitlik, yolu Kossinna’ya geri çeviriyor. Sarı saçlı, açık renk gözlü adamların kötücül ruhlarını II. Dünya Savaşı’ndan sonra yollandıkları cehennemden geri çağırıyor” diyor.

     Ancak antik insanların biyolojisi hakkında doğrudan bilgi sağlayan antik DNA, Kossinna’nın teorisine karşı güçlü bir savunma sunuyor. Yamnayalar’ın ve soylarının doğru zamanda Avrupa’nın gittikçe daha derinine yayılışını belgeleyen DNA kanıtları dilbilimcilerin arasında yeğlenen proto – Hint – Avrupalılar’ın Avrupa’ya Rusya bozkırlarından göç ettiğine yönelik teoriyi destekliyor. Antik DNA’nın sağladığı kanıtlar arkeolojiyle de desteklendiğinde Kossinna’nın Avrupa’da, bıraktıkları kültürel eserlerden saptanabilen safkan bir ırkın varlığına ilişkin teorisi daha da kuvvetli bir biçimde reddediliyor.

     Bugün tüm Avrupalılar genetik bir karışımın parçası. Tipik bir Avrupalı tarifi verecek olursak, malzemelerimiz kabaca eşit miktarda Yamnaya ve Anadolu çiftçisi bir parça da Afrika avcı – toplayıcısı olurdu. Fakat ortalama, içinde daha geniş bölgesel varyasyonlar barındırıyor, örneğin İskandinavya’da daha fazla “doğulu kovboy”, İspanya ve İtalya’da daha fazla “çiftçi”, Baltıklar’da ve Doğu Avrupa’da ise önemli miktarda “avcı – toplayıcı” DNA’sı bulunuyor. Kristiansen, “Benim için, bu yeni DNA sonuçları her zaman burada yaşadığımıza ve diğer insanlarla karışmadığımıza dair nasyonalist paradigmayı çürütüyor. Danimarkalı, İsveçli veya Alman diye birşey yok. Aslında, hepimizi Rusya bozkırlarından, Afrika’dan çıkıp geldik” diyor.

     ARKEOFİLİ

     22 AĞUSTOS 2019

 

271 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir