Kadın Peygamberler – 10

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

– geçen bölümden devam –

     Tevrat’taki anlatımlar ile Kur’ân’daki anlatımlar ve Yahudî kaynakları ile İslamî kaynaklar arasında Hz. Hacer (as) ile Hz. İsmail (as)’in Hz. İbrahim (as) tarafından Hz. İshak (as) doğduktan sonra Hz. Sara (as)’nın isteği üzerine evden çıkartılıp “uzak bir diyara” (Tevrat’a göre Be’er – Şeva, Kur’ân yorumcularına göre Mekke) bırakılması hadisesinde, ilk etapta göze çarpan bir diğer farklılık da şudur:

     Tevrat, Hacer ve İsmail’den evden çıkartılana kadar ayrıntılı ve detaylı bir şekilde bahsederken, İbrahim’in onları “oraya” (inanışa göre Be’er – Şeva) bırakmasından sonra Hacer ve İsmail’den adetâ haber kesilir, fazla bahsetmez. Kur’ân ise tam aksine, Hacer ve İsmail’den evden çıkartılana kadar nerdeyse hiç bahsetmezken ve hatta bu çıkışın sebebi, evden çıkartılmaya sebep olan olaylara hiç değinmezken, buna mukabil, İbrahim’in onları “oraya” (inanışa göre Mekke) bırakmasından sonra Hacer ve İsmail’den çok detaylı ve ayrıntılı bir biçimde bahseder. Yani Kur’ân, Tevrat’ın anlattıklarını tekrarlamaz; bir nevi, Tevrat’ın bıraktığı yerden konuyu anlatmaya devam eder.

     Tevrat’ta anlattığına göre, daha sonra İsmail “orada” büyür ve okçu olur.

     “Çocuk büyürken Tanrı O’nunlaydı. Çölde yaşadı ve okçu oldu.” (482)

     Kimi Tevrat tefsircilerine göre, İbrahim, oğlu İsmail ve annesi Hacer’i Be’er – Şeva çöllerine bıraktıktan sonra onları yalnız bırakmamış, sık sık ziyaret etmiştir. Bu düşünce, Müslümanlar’ın inancıyla da uyuşmaktadır. Tevrat’ta olayın sanki İbrahim onları “oraya” bıraktıktan sonra kendi kaderlerine terkedip bırakmış gibi anlatılması, esasında pekçok Yahudî âlim ve müfessiri içten rahatsız etmiş, konukseverliği ve ailesine düşkünlüğüyle bilinen bir “(onlara göre) Yahudî aile reisinin” savunmasız eşi ve çocuğunu alıp ıssız bir çöle böyle acımasızca bırakmasını İbrahim’e yakıştıramamış, Tevrat’taki anlatımın üzerine eklemeler yaparak hikâyeyi biraz genişletmiş ve daha “merhametli” bir hale sokmuşlardır. Tevrat’ın “Tekvin 21” bölümünün Midraşik tefsiri ve yorumuna göre, İbrahim kendi oğlunu ve annesini asla terketmemiş, onların hayatlarının devamını ve refahını sağlamak için düzenli olarak Hacer’le İsmail’i ziyaret etmiştir. (483)

     İslam kaynaklarına göre, İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmeye yeltenmesi olayı, işte bu ziyaretlerinden birinde gerçekleşen bir olaydır.

     Kurban ibadetinin tarihi, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Hz. Adem (as) ve Hz. Havva (as)’nın çocukları Habil ve Kabil ile başlar.

     (Ey Muhammed) Onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını haber ver. İkisi birer kurban sunmuşlardı da birininki kabul edilmiş, diğerininki ise kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine ‘Seni mutlaka öldüreceğim’ deyince, öbürü de ‘Allah, ancak kendisinden korkup sakınanlardan kurbanını kabul eder’ demişti.” (484)

     Kurban kesmek, bütün semavî dînlerde insanı Allah’a mânen yaklaştıran bir ibadet sayılmıştır. İbrahimî gelenekte kurban, başlıbaşına bir eylemdir.

     Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye yeltenmesi olayı, Müslümanlar ve Yahudîler arasında ortak bir konu olmasına karşılık, kurban edilmeye çalışılan çocuğun İbrahim’in hangi oğlu olduğu noktasında ihtilaf vardır. Her iki çocuk da Hz. İbrahim’in oğludur ve ikisine de sonradan peygamberlik verilmiştir. Tevrat’ta İbrahim’in kurban etmeye çalıştığı çocuğun İshak olduğu söylenirken (485), Kur’ân’da İbrahim’in kurban etmeye çalıştığı çocuğun İsmail olduğu söylenir (486).

     Tevrat’ta, Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etmeye kalkışması olayı şöyle anlatılır:

     “Daha sonra Tanrı İbrahim’i denedi. ‘İbrahim!’ diye seslendi. İbrahim, ‘Buradayım!’ dedi. Tanrı, ‘İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git’ dedi, ‘Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.’

     İbrahim sabah erkenden kalktı, eşeğine palan vurdu. Yanına uşaklarından ikisini ve oğlu İshak’ı aldı. Yakmalık sunu için odun yardıktan sonra, Tanrı’nın kendisine belirttiği yere doğru yola çıktı.

     Üçüncü gün gideceği yeri uzaktan gördü. Uşaklarına, ‘Siz burada, eşeğin yanında kalın’ dedi, ‘Tapınmak için oğlumla birlikte oraya gidip döneceğiz.’

     Yakmalık sunu için yardığı odunları oğlu İshak’a yükledi. Ateşi ve bıçağı kendisi aldı. Birlikte giderlerken İshak İbrahim’e, ‘Baba!’ dedi. İbrahim, ‘Evet oğlum?’ diye yanıtladı. İshak, ‘Ateşle odun burada, ama yakmalık sunu kuzusu nerede?’ diye sordu. İbrahim, ‘Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak’ dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler.

     Tanrı’nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak’ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. O’nu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı.

     Ama Rabb’in meleği göklerden, ‘İbrahim, İbrahim!’ diye seslendi. İbrahim, ‘İşte buradayım!’ diye karşılık verdi. Melek, ‘Çocuğa dokunma’ dedi, ‘Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.’

     İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu.

     Oraya ‘Yahve Yire’ adını verdi. ‘Rabb’in dağında sağlanacaktır’ sözü bu yüzden bugün de söyleniyor.

     Rabb’in meleği göklerden İbrahim’e ikinci kez seslendi: ‘Rabb diyor ki, kendi üzerime ant içiyorum. Bunu yaptığın için, biricik oğlunu esirgemediğin için seni fazlasıyla kutsayacağım; soyunu göklerin yıldızları, kıyıların kumu kadar çoğaltacağım. Soyun düşmanlarının kentlerini mülk edinecek. Soyunun aracılığıyla yeryüzündeki bütün uluslar kutsanacak. Çünkü sözümü dinledin.’

     Sonra İbrahim uşaklarının yanına döndü. Birlikte yola çıkıp Be’er – Şeva’ya gittiler. İbrahim Be’er – Şeva’da kaldı.” (487)

     Hikâye başından sonuna kadar “ürperti verici” ancak sonu da ayrıca “gizemli”dir. Hikâyenin sonunda İbrahim oğlu ve uşaklarıyla birlikte evine dönmüyor, Be’er – Şeva’da kalıyor. Neden? İşte burası çok ilginçtir. Muhtemeldir ki, diğer ailesi Hacer’le İsmail’i ziyaret edip birkaç gün onların yanında kalmak istemiştir. Çünkü o sırada (gerçeğin Mekke değil Be’er – Şeva olduğunu kabul edersek) Hacer ile İsmail Be’er – Şeva’da yaşamaktadırlar.

     Âyetlerde geçen Moriya bölgesinin neresi olduğu veya neyin kastedildiği konusunda ihtilaf vardır. Bir görüşe göre “Moriya” coğrafî bir isim değil, “uzaktan görülebilen yer” veya “yüksek yer” anlamına gelen bir sözcüktür ancak bu çok zayıf bir görüştür; zira âyetler dikkatli bir şekilde okunduğunda orada özel bir bölgenin anıldığı anlaşılmaktadır. Onkelos Targumu’nda da “Moriya” sözcüğü “ibadet yeri, tapınma yeri” diye çevrilmiştir ancak oradaki ismin özel bir isim olduğu apaçık ortadadır. Talmud bilginleri Moriya’yı Mûr Dağı ile ilişkilendirmişlerdir. İslam âlimlerinin yorumlarına göre, mûr bitkisi Filistin’de bulunmaktaydı ve bu bitki oraya Arabistan’dan getirtiliyordu. Dolayısıyla o dönemde Filistin’de yaşayanların Arabistan’dan sözederken “mûr bitkisi diyarı” anlamında “Moriya” dedikleri sonucu çıkıyor ki, burada “Moriya bölgesi” derken kastedilen Arabistan’dır. (488)

     Ancak Tevrat’taki bu âyetlerden, İshak’ın İbrahim’in tek çocuğu olduğu mânâsı da çıkıyor ki, bu da kendi içinde başka bir çelişik durum arzetmektedir. Yani bu âyetler, bizzat Tevrat’ın başka âyetleri ile bir çelişki oluşturmaktadır.

     Tevrat’ta, İsmail doğduğunda İbrahim’in 86 yaşında olduğu yazılıdır. (489) Yine aynı Tevrat’ta, İshak doğduğunda ise İbrahim’in 100 yaşında olduğu yazılıdır. (490) Şimdi bu ne demektir? İbrahim’in ilk çocuğunun İsmail olduğu, ikinci çocuk için bu kurban hadisesi hiçbir anlam ifade etmeyeceğine göre, kıssadeki çocuğun aslında İsmail olduğu kuşkusunu doğurmuyor mu? Sadece Tevrat’ı kaynak alsak bile, İsmail İshak’ın ağabeyidir; hem de ondan tam 14 yaş büyüktür.

     Tevrat’ta İbrahim ve İsmail’den o kadar ayrıntılı bir şekilde bahsedilmektedir ki, kaç yaşında sünnet oldukları bile yazılmaktadır. Tevrat’ta yazıldığına göre, Allah onlara sünnet olmalarını emrettiğinde ve İbrahim ile oğlu İsmail birlikte sünnet olduklarında, İbrahim 99, İsmail ise 13 yaşındaydı. (491) Düşünün, İsmail 13 yaşında sünnet olduğunda bile kardeşi İshak henüz doğmamıştır.

     Tevrat’ın başka âyetlerinde zaten İsmail’in İbrahim’in ilk çocuğu olduğu da açıkça yazılmaktadır. O halde ilk verdiğimiz âyetlerde geçen “Biricik oğlun İshak’ı al ve git” ifadesi de ne ola ki? Bakın şu âyetler Tevrat’tan:

     “Ve İbrahim’in zevcesi Sara’nın hiçbir çocuğu yoktu. O’nun, Mısırlı bir hizmetçisi vardı. Adı Hacer idi. Sara, İbrahim’e dedi ki, ‘Bak, Tanrı beni çocuk sahibi olmaktan mahrum etmiştir. Onun için sen, benim hizmetçimin yanına git. Belki böylece evimiz neş’e ile dolar.’ Ve İbrahim Sara’nın dediğini yaptı. İbrahim Kenan ülkesinde on seneden beri kalıyordu. Ve işte o sıralarda karısı Sara, kendi hizmetçisini O’na verdi ki, O’nun karısı olsun. Ve O, Hacer’in yanına gitti ve O, hamile kaldı.” (492)

     “Tanrı’nın Meleği O’na dedi ki, ‘Sen hamilesin ve sen bir erkek çocuğu dünyaya getireceksin. Onun adını İsmail koy.” (493)

     “Ve Tanrı İbrahim’e dedi ki, ‘Senin karın Sara’dan da sana yine bir erkek çocuk bahşedeceğim. Adını İshak koyarsın. O, gelecek yıl aynı tarihte Sara’dan doğacaktır. O zaman İbrahim, oğlu İsmail’i ve evin diğer erkeklerini yanına aldı. Ve aynı gün Tanrı’nın emriyle onları sünnet etti. İbrahim doksan dokuz yaşında sünnet oldu. İsmail ise sünnet olduğu zaman on üç yaşında idi.” (494)

     Daha İshak hiç ana rahmine bile düşmemişken, Allah İsmail’in sünnetinden ve hatta, evin içindeki başka erkek çocuklardan da bahsetmektedir.

     Üstâd Mewlânâ Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî (1903 – 79), Tevrat’taki bu âyetleri yorumlarken şöyle demektedir: “Bu ifadeler ile Tevrat’ın içine düştüğü çelişki kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, on dört yaşına kadar İsmail, İbrahim (as)’ın tek evladı idi. Şayet Allah (cc), Tevrat’ın Tekvin bâbının 22: 1 – 2. âyetlerinde belirtildiği üzere, İbrahim (as)’den tek evladının kurban edilmesini istemişse, Tevrat’ın diğer âyetlerine göre kurban edilmesi istenen olsa olsa Hz. İsmail’dir. Yok eğer Allah (cc), Hz. İshak’ın kurban edilmesini istemişse, o zaman O’nun İbrahim (as)’ın tek evladı olduğunu söylemesi yanlış olur.” (495)

     Kur’ân-ı Kerîm’de ise, kurban edilecek çocuktan sözedilirken, bu çocuğun “yumuşak huylu bir erkek çocuk” (496) olduğundan bahsedilmiş, ancak ismi belirtilmemiştir.

     Kur’ân-ı Kerîm’de İshak’ın doğacağına dair verilen müjdede, O’nun hakkında “ilim sahibi” (497) tabiri kullanılmış, “Biz seni âlim bir evlat ile müjdeliyoruz” (498) denilmiştir. Ancak “Saffat” sûresinde müjdelenen çocuk “hâlim / uslu” (499) olarak beyan edilmiştir. Demek ki her iki çocuk, farklı huy ve karaktere sahib idiler. İsmail’in karakterinin belirgin özelliği “hilm”, yani “usluluk”tur; İshak’ın karakterinin belirgin özelliği ise “ilm”, yani “bilgelik”tir. Âyet-i kerîmede kurban edilmesi istenen çocuğun “âlim” değil, “hâlim” olduğu belirtilmiştir.

     Allah-û Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de İbrahim’in iki oğlundan bahsederken, isimlerini doğum sırasına göre vermiş, önce İsmail’in ondan sonra İshak’ın adını zikretmiştir:

     “Bana ihtiyarlığımda İsmail ve İshak’ı bahşeden Allah’a hamd ederim.” (500)

     Bütün bu anlattıklarımızdan ayrı olarak, bir kere İshak’ın doğacağı İbrahim’e müjdelenirken bile, İshak için kurban hadisesi diye bir olayın sözkonusu bile olmadığı tâ en başından belli oluyor. Allah-û Teâlâ, İbrahim’in hanımı Sara’ya, İshak’ın doğacağını müjdelerken, daha doğmamış ve yeni müjdelenen İshak’ın da çocuğunu (Hz. Yakub) müjdelemektedir. Yani İshak müjdelenirken, İbrahim’e ve Sara’ya yalnızca oğlu değil, torunu da aynı anda müjdelenmektir. Hem de isimleriyle birlikte:

     “Biz de O’na (Sara’ya) İshak’ı, O’nun ardından da Yakub’u müjdeledik.” (501)

     İshak İbrahim’in oğlu, Yakub da İshak’ın oğludur. Allah-û Teâlâ İbrahim ve Sara’ya İshak’ı müjdelerken, İshak’ın çocuğu Yakub’u da müjdelemektedir; aynı anda. Dolayısıyla İbrahim ve Sara, bebekleri İshak’ın Yakub adında bir oğlunun olacağını daha İshak doğmadan bilmektedirler. Bu da demektir ki, eğer kurban edilmesi istenen çocuk gerçekten İshak olsaydı, İbrahim ve Sara bu talebe inanmaz, bunun Şeytan’dan gelen bir vesvese veya sadece bir rüyâ olduğuna inanırlardı.

     Kurban kıssasında, İbrahim’in Allah’a bir kez bile olsun “Hani bu oğlumun da bir oğlu olacaktı, bize böyle müjdelemiştin. Öyleyse neden onu kurban etmemizi istiyorsun?” diye itiraz ettiklerine dair hiçbir kayıt yoktur. Çünkü kurban edilen bir çocuğun büyüyüp de evlenmesi, sonra Yakub adında bir oğlunun olması mümkün değildir. Oysa İbrahim ve Sara, o çocuğun da Yakub adında bir çocuğunun olacağını daha başından bilmektedirler. (502) Üstâd Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî de bu hususta aynı şeyleri söylemektedir. (503)

     Barnabas İncili’nde kurban kıssası şu şekilde anlatılmaktadır:

     “Tanrı İbrahim’le konuştu ve O’na dedi ki: ‘İbrahim, tüm dünya Tanrı’nın seni ne kadar sevdiğini biliyor; fakat senin Tanrı’ya olan sevgini dünya nasıl bilecek? Mutlaka Tanrı sevgisi için birşey yapman gerekiyor.’ İbrahim cevap verdi: “Bak, Tanrı’nın kulu Tanrı’nın dileyeceği herşeyi yapmaya hazırdır.’ Sonra Tanrı İbrahim’e şöyle seslendi: ‘Oğlunu, ilk doğan İsmail’i al ve dağa çıkıp O’nu kurban et.’” (504)

     Barnabas İncili’nin diğer bir âyetinde ise Allah, Hz. İsa (as)’ya şöyle seslenmektedir:

     “Ey Tanrı’nın kulu İsa! Kalk Tanrı’ın sözünü yerine getirmek için, Tanrı’ya bir tanecik oğlu İsmail’i kurban etmek isteyen İbrahim ve oğlunu hatırla ki, bıçak (çocuğu) kesmeyince, (O’na) bir koyun (ihsan ederek) kurban etmesini bildiren benim sözümü hatırla. Sen de böyle yapacaksın.” (505)

     Kur’ân-ı Kerîm’de kurban kıssası detaylı bir şekilde anlatılmakta, fakat çocuğun ismi zikredilmemektedir. Kur’ân’da İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmeye girişmesi olayı şöyle anlatılmaktadır:

     “İbrahim şöyle dedi: ‘Ben Rabbim’e (O’nun emrettiği yere) gideceğim. O bana yol gösterecektir.’ ‘Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla.’

     Biz de O’na uysal bir oğul müjdeledik.

     Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim O’na, ‘Yavrum, ben rüyâmda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?’ dedi. O da, ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.

     Nihayet her ikisi de (Allah’ın emrine) boyun eğip, İbrahim de O’nu (boğazlamak için) yüzüstü yere yatırınca O’na şöyle seslendik: ‘Ey İbrahim! Gördüğün rüyânın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz Biz iyilik yapanları böyle mükâfâtlandırırız. Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.’

     Biz (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek O’nu (İsmail’i) kurtardık.

     Sonradan gelenler arasında O’na güzel bir nam bıraktık. İbrahim’e selam olsun.” (506)

     Kur’ân’da kurban edilmeye çalışılan çocuğun hangisi olduğu isim verilerek belirtilmemiş olsa da, İslamî gelenek ve Müslümanlar’ın geneli, bunun İsmail olduğu inancındadır.

     Fakat ilginç bir bilgi notunu zikretmemiz gerekiyor: Kurban edilmeye çalışılan çocuğun İsmail değil İshak olduğuna inanan ve bunu söyleyen İslam öncüleri ve âlimleri de vardır. Ki bunlar arasında bizzat Hz. Muhammed’in sahabeleri de bulunuyor.

     Hz. İbrahim’in kurban etmeye çalıştığı çocuğun, aynen Tevrat’ta belirttiği gibi İshak olduğunu söyleyen İslam öncüleri şunlardır: İkinci halife ve sahabe Ömer ibn-i Xattab (581 – 644), sahabe ve muhaddis Abdullah ibn-i Mesud (594 – 653), sahabe Alqame bin Waqqas bin Mihsan el- Leysî el- Medenî (? – 705), aslen Yemenli bir Yahudî olup ikinci halife Ömer zamanında Müslüman olan Ka’b el- Ahbar (? – 652), aslen Mağribli bir Berberî olan müfessir İkrime bin Abdullah el- Berberî el- Medenî (? – 723), aslen Mazenderî olan tarihçi Taberî ya da tam adıyla Ebû Cafer Muhammed bin Cerîr bin Yezid el- Amulî et- Taberî (839 – 923), aslen Mısırlı olan muhaddis, müfessir ve filozof Süyutî ya da tam adıyla Ebû Fazl Abdurrahman ibn-i Ebû Bekr ibn-i Muhammed Celalaeddîn el- Xudeyrî el- Süyutî (1445 – 1505). (507)

     Bu saydığımız isimler, Allah’ın Hz. İbrahim’den kurban etmek istediği çocuğun Hz. İshak olduğunu rivayet etmişlerdir.

     Bunun dışında kararsızlar da vardır. Kurban edilmeye çalışılan çocuğun İsmail de İshak da olabileceğini söyleyen İslam öncüleri şunlardır: Hz. Muhammed (sav)’in damadı olan dördüncü halife Ali bin Ebû Talib (599 – 661), Hz. Muhammed’in amcasıoğlu olan sahabe Abdullah ibn-i Abbas (619 – 87), aslen Yemenli olan sahabe ve muhaddis Ebû Hureyre Abdurrahman bin Sehr ed- Dewsî (603 – 81), aslen Fars olan vaiz ve âlim Hasan Basrî ya da tam adıyla Ebû Said el- Hasan ibn-i Ebû Hasan el- Basrî (642 – 728), ikinci halife Ömer’in oğlu Abdullah ibn-i Ömer (612 – 93), muhaddis ve müfessir Mücahid ibn-i Cebr ebu’l- Haccac (645 – 722), muhaddis Said bin Cübeyr bin Hişam el- Esedî (665 – 714), müfessir Süddî ya da tam adıyla Ebû Muhammed İsmail bin Abdurrahman bin Ebû Kerime es- Süddî el- Kebir el- Kufî (? – 745), müfessir Qatade bin Diame es- Sadusî (? – 736). (508)

     Daha önce söylediğimiz gibi, kimi Tevrat tefsircilerine göre, İbrahim, oğlu İsmail ve annesi Hacer’i Be’er – Şeva çöllerine bıraktıktan sonra onları yalnız bırakmamış, sık sık ziyaret etmiştir. Bu düşünce, Müslümanlar’ın inancıyla da uyuşmaktadır.

     Tevrat’ta anlattığına göre, daha sonra İsmail “orada” büyür ve okçu olur. Sonra da annesi gibi Mısırlı olan bir kadınla evlenir.

     “Çocuk büyürken Tanrı O’nunlaydı. Çölde yaşadı ve okçu oldu. Paran Çölü’nde yaşarken annesi O’na Mısırlı bir kadın aldı.

     O sırada Avimelek’le ordusunun komutanı Fikol, İbrahim’e, ‘Yaptığın her şeyde Tanrı seninle’ dedi, ‘Onun için, Tanrı’nın önünde bana, oğluma ve soyuma haksız davranmayacağına ant iç. Bana ve konuk olarak yaşadığın bu ülkeye, benim sana yaptığım gibi iyi davran.’ İbrahim, ‘Ant içerim’ dedi.

     İbrahim Avimelek’e, bir kuyuyu zorla ele geçiren adamlarından yakındı. Avimelek, ‘Bunu kimin yaptığını bilmiyorum’ diye yanıtladı, ‘Sen de bana söylemedin, ilk kez duyuyorum.’

     Daha sonra İbrahim Avimelek’e davar ve sığır verdi. Böylece ikisi bir antlaşma yaptılar. İbrahim sürüsünden yedi dişi kuzu ayırdı. Avimelek, ‘Bunun anlamı ne, niçin bu yedi dişi kuzuyu ayırdın?’ diye sordu. İbrahim, ‘Bu yedi dişi kuzuyu benim elimden almalısın’ diye yanıtladı, ‘Kuyuyu benim açtığımın kanıtı olsun.’

     Bu yüzden oraya Be’er – Şeva adı verildi. Çünkü ikisi orada ant içmişlerdi.

     Be’er – Şeva’da yapılan bu antlaşmadan sonra Avimelek, ordusunun komutanı Fikol’la birlikte Filist yöresine geri döndü.

     İbrahim Be’er – Şeva’da bir ılgın ağacı dikti; orada Rabb’i, ölümsüz Tanrı’yı adıyla çağırdı. Filist yöresinde konuk olarak uzun süre yaşadı.” (509)

     Tevrat’taki bu âyetlerden, Hz. İsmail’in daha sonra Mısırlı bir kadınla evlendiğini öğreniyoruz. Bu ise hiç de şaşırtıcı olmamalı. Çünkü annesi Hz. Hacer aslen Mısırlı’dır ve demek ki oğlunu kendi memleketinden bir kızla evlendirmiştir.

     Bazı Tevrat müfessirleri ve İslam tarihçileri, İsmail’in evlendiği kızın ismini de vermektedirler. Buna göre Hz. İsmail, Arvot Moav’dan Adişa ya da Ayefa adlı bir kadınla evlenmiştir. Ancak daha sonra O’nu boşamış ve başka bir kadınla, Cürhüm kabilesinden Fatımâ adlı bir kadınla evlenmiştir. (510)

     İsmail’in ilk karısını niçin boşayıp başka bir kadınla evlendiği de kaynaklarda şöyle anlatılmaktadır:

     İbrahim, Hacer’le İsmail’i “oraya” (Tevrat’a göre Be’er – Şeva, Kur’ân yorumcularına göre Mekke) bıraktıktan 3 yıl sonra, oğlu İsmail’i ve annesi Hacer’i görmek istedi. Sara bu durumu kıskanacağı için, İbrahim Sara’ya, İsmail’in oturduğu yere vardığında devesinden inmeyeceğine dair yemin etti. Öğle vakti şehre ulaşan İbrahim, Hacer’le İsmail’in yaşadığı evi buldu ve kapıyı çaldı. Kapıyı, İsmail’in eşi Adişa (ya da Ayefa) açtı. İbrahim, gelinine, “İsmail nerede?” diye sordu. İsmail’in eşi, İsmail ve annesinin çöldeki ağaçlardan meyve toplamaya gittiklerini söyledi. İbrahim, “Çöl yolculuğundan bitkin düşen nefsim için biraz ekmek ve su ver” dedi. Eşi, “Ekmek ve su yok” diye cevap verdi. İbrahim, “İsmail eve döndüğünde, Kenan topraklarından kendisini yaşlı bir kimsenin görmeye geldiğini ve evinin eşiğini değiştirmesi gerektiğini söylemesini” istedi. İsmail eve döndüğünde eşi, İbrahim’in kendisine dediklerini bir bir anlattı. Daha sonra İsmail, eşinden boşandı ve annesi, babasının evinden Fatımâ isminde bir eş gönderdi ve İsmail O’nunla evlendi. Aradan 3 yıl daha geçtikten sonra İbrahim, bir daha oğlu İsmail’i ve annesi Hacer’i görmek istedi ve yine Sara’ya İsmail’in oturduğu yere vardığında devesinden inmeyeceğine dair yemin etti. Öğle vakti şehre ulaşan İbrahim, Hacer’le İsmail’in yaşadıkları evi buldu ve kapıyı çaldı. Kapıyı, İsmail’in yeni eşi Fatımâ açtı. İbrahim, gelinine, “İsmail nerede?” diye sordu. İsmail’in eşi, İsmail ve annesinin çöldeki meyve ağaçlarından toplamaya gittiklerini söyledi. İbrahim O’na, “Çöl yolculuğundan yorulan nefsim için biraz ekmek ve su ver” dedi. İsmail’in eşi ekmek ve su getirdi ve onları İbrahim’e verdi. İbrahim, “İsmail eve döndüğünde, Kenan topraklarından kendisini yaşlı bir kimsenin görmeye geldiğini ve evinin eşiğini asla değiştirmemesi gerektiğini söylemesini” istedi. İsmail eve döndüğünde eşi, İbrahim’in kendisine dediklerini bir bir anlattı. İsmail bu sözlerden, babasının gelinden razı olduğunu ve kendisine “karısının kıymetini bilmesini öğütlediğini” anladı. İsmail’in evi bereketle ve tüm güzel şeylerle doldu. (511)

     İsmail’in daha sonra bu mübarek kadından 12’si erkek, 1’i kız, tam 13 çocuğu olur. Hz. İsmail’in zürriyeti bu çocuklardan devam eder. (512)

     Tevrat’ta, İsmail’in 12 oğlunun isimleri doğum sırasına göre tek tek zikredilmiştir. Buna göre İsmail’in 12 oğlunun isimleri şöyledir: Nevayot, Kedar, Adbeel, Mivsam, Mişma, Duma, Massa, Hadat, Tema, Yetur, Nafiş ve Kedema. (513)

     İsmail’in kızının ismi ise Mahalat (514) veya Basemat (515) idi. Bu kız, amcası İshak’ın oğlu (Hz. Yakub’un ağabeyi) Esav ile evlenmiştir. (516)  Böylece İbrahim’in iki oğlu İsmail ile İshak, aynı zamanda dünür de olmuşlardır.

     Kaynaklarda anlatıldığına göre, Hz. İbrahim, Hacer’le İsmail’i “o uzak diyara” (Tevrat’a göre Be’er – Şeva, Kur’ân yorumcularına göre Mekke) bıraktıktan sonra, kendilerini gelip 3 defa ziyaret etmiştir. Birinci gelişinde İsmail’in evlendiğini görmüş, ikinci gelişinde Hacer’in vefat ettiğini öğrenmiş, üçüncü gelişinde de oğlu İsmail ile beraber Kâbe’nin yapımını gerçekleştirmiştir.

     Hz. Hacer (as) annemizin ölümü hakkında Tevrat’ta da Kur’ân’da da hiçbir bilgi bulunmuyor. Hacer’in vefatıyla ilgili elimizdeki bilgiler, siyer ve diğer kaynaklarda yer alan nakillerdir.

     İslam kaynaklarına göre Hacer, İsmail’in evlenmesinden sonra ve fakat Kâbe’nin yapımından evvel vefat etmiştir. Şimdiki “Hatim” denilen yere gömüldüğü kaydedilmektedir. Hacer, Hicr denilen yere defnedildi. Hayata gözlerini yumduğunda 90 yaşındaydı. (517)

     İsmail’in de aynı yere defnedildiği nakledilmektedir. İslamî kaynaklara göre İsmail 130 yaşındayken vefat etmiş ve annesinin yanına defnedilmiştir. (518)

     İsmail ile İshak, baba bir anneleri ayrı bu iki kardeş, henüz küçük çocuklar iken (biri 14 yaşında öbürü bebekken), annelerinin kıskançlıkları yüzünden birbirlerinden kopartıldıktan sonra, hayatları boyunca sadece bir kez biraraya gelebilmişlerdir: Babaları Hz. İbrahim’in cenazesinde.

     Hz. İbrahim, 175 yaşında vefat eder. İki oğlu, İsmail ile İshak tarafından Kiryat – Arba (Hebron) yakınlarındaki Maxpela Mağarası’na, Hz. Sara’nın yanına defnedilir. (519)

     Henüz küçük çocuklarken birbirlerinden kopartılan ancak birbirlerinden hep haberdar olarak yaşayan, hatta birbirleriyle dünür bile olan bu iki zavallı mâsum kardeşin, fizikî olarak tek yanyana gelişleridir bu.

     Dile kolay; 100 yıldan fazla zamandır birbirlerini görmeyen iki kardeş…

     Kimbilir; nasıl bir psikolojiyle birbirlerine bakıp sarılmışlardır ve hangi duygularla babalarını toprağın altına gömmüşlerdir?

     Onları doğuran iki kadın arasındaki kıskançlık ve çekememezliğin iki kardeşe yaşattığı trajedik hayatlardır bu.

     İnsanî veya kadınsı görülen bir duygunun, basit ve anlamsız gibi görülen bir davranışın, başka insanlara hayatı nasıl zehir ettiğinin öyküsür.

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(482): Tevrat, Tekvin, 21:20

(483): David Biale, Cultures of the Jews: A New History, s. 274, Schocken Books, New York 2002

(484): Kur’ân-ı Kerîm, Maide 27

(485): Tevrat, Tekvin, 22:6

(486): Kur’ân- Kerîm, Saffat 102 – 105

(487): Tevrat, Tekvin, 22:1 – 19

(488): İslam Ansiklopedisi, cilt 4, s. 1281 – 1283, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 1988

(489): Tevrat, Tekvin, 16:16

(490): Tevrat, Tekvin, 25:5

(491): Tevrat, Tekvin, 17:15 – 25

(492): Tevrat, Tekvin, 16:1 – 3

(493): Tevrat, Tekvin, 16:11

(494): Tevrat, Tekvin, 17:15 – 25

(495): Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî, Tefhîm’ul- Qur’ân, cilt 5, s. 31, İnsan Yayınları, İstanbul 1991

(496): Kur’ân-ı Kerîm, Saffat 101

(497): Kur’ân-ı Kerîm, Zariyat 28

(498): Kur’ân-ı Kerîm, Hicr 53

(499): Kur’ân-ı Kerîm, Saffat 101

(500): Kur’ân-ı Kerîm, İbrahim 39

(501): Kur’ân-ı Kerîm, Hûd 71

(502): Taberî, Tarih, cilt 1, s. 183

(503): Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî, Tefhîm’ul- Qur’ân, cilt 5, s. 32, İnsan Yayınları, İstanbul 1991

(504): Barnabas İncili, bölüm 44, s. 121

(505): Barnabas İncili, bölüm 13, s. 68

(506): Kur’ân-ı Kerîm, Saffat 99 – 109

(507): Salebî, Arais’ul- Mecalis, s. 91, Beyrut 1985 / Zurqanî, Şerh’ul- Mewalib, cilt 1, s. 117, Kahire 1854 / Reuven Firestone, Journey in Holy Lands, s. 170 – 178, State University of New York Press, Albany 1990

(508): age / age / age

(509): Tevrat, Tekvin, 21:20 – 34

(510): Targum Pseudo – Yonatan, Tekvin 21:21 tefsiri

(511): Buharî, Enbiya 12 / ayrıca bkz. David Biale, Cultures of the Jews: A New History, s. 274 – 275, Schocken Books, New York 2002

(512): Buharî, Enbiya 12

(513): Tevrat, Tekvin, 25:12 – 16 ve I. Tarihler, 1:29 – 31

(514): Tevrat, Tekvin, 28:9

(515): Tevrat, Tekvin, 36:2 – 3

(516): Tevrat, Tekvin, 28:9

(517): Kutub-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, cilt 6, s. 17, Akçağ Yayınları, Ankara 1992 / Ebû Welid Muhammed el- Ezraqî, Kabe ve Mekke Tarihi, s. 46, Çağrı Yayınları, İstanbul 1980 / İslam Ansiklopedisi, cilt 14, s. 433, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 1988

(518): İbn-i Hişam, Hz. Muhammed’in Hayatı, cilt 1, s. 3, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1992

(519): Tevrat, Tekvin, 25:9

     SEDİYANİ HABER

     16 AĞUSTOS 2019

Benim sütannem felsefedir
kırk gün değil, kırk yıl emzirdi beni
bir memesi İskenderiye Kütüphanesi
bir memesi Aristo Şerhleri
seveceksen böylece sev beni…
İsa ve Mehdi yetmez
hepsi geri gelmeli, hepsi
özellikle de Ashab-ı Kehf
dünyayı ancak o yedi genç kurtarabilir
İsa ve Mehdi değil…
Bıçağın altına yatmak için kavga ederken İshak ile İsmail
çoktan doğum yapmıştı aslında bakire Meryem
ben o sırada Mushafa Reş yazmakla meşguldüm
ırk mücadelesi verecektim çünkü yirmibirinci asırda
yeni bir Malcolm olacaktım reenkarnasyondan sonra
hayat bilgisini ilk Sokrates vermişti bana
“ya mutluluk ya felsefe” demişti
benim kaderimde ikincisi vardı
bakmayın aşk şiirleri yazdığıma, hiçbirinin muhatabı yok
hepsini “içi boş bir kalple” kaleme aldım
Hypatia’ya âşık oldum ama o Orestes’i seviyordu
ve ben doğmadan binaltıyüz yıl önce ölmüştü
taşlayarak öldürmüşlerdi
öyle olsun emretmişti dînlerin İlah’ı
karanlığı çok seviyordu
Sümer’e geri döndük, hep birden kurban ediliyoruz Tanrı’ya
önce İskenderiye düştü, sonra Yemen, sonra Horasan
Rohingya’nın yıkılışı daha büyük felâket bence Endülüs’ten
suskun bir çığlığın zifirisinde durmuştu zaman
Frizler asimile olunca bitmişti benim için imtihan.
 
(“Sütanne Elejisi” şiirinden, İbrahim Sediyani)
*
475 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

2 Cevap Kadın Peygamberler – 10

  1. Cemil Halis dedi ki:

    Yararlı bilgilerin yanısıra, bir de Yahudiler’in geleneğini takip edip onlara düşmanlık yapanlara da belki uyarı da olur…

  2. Denis Ojalvo (Şalom Gazetesi) dedi ki:

    Değerli İbrahim Bey,

    Saffat suresinde Hz. İsmail ismen zikredilmiyor. Halbuki 112 ve 113’te Hz. İshak ismen zikrediliyor. 112’nin Arapça okunuşu şöyle:

    “Ve beşşernâhu bi-İshâqa nebiyyen mines-sâlihîn(e)”

    Türkçe tercümesi:

    “O’na, iyilerden olan İshak’ı peygamber olarak müjdeledik.”

    Tercümesi bazı meallerde “İshak’ı da” şeklinde yazılı. Ki bu yanlış!

    Özetle, tercüme doğru alındığında kurbana konu olan İshak’ın peygamber olarak müjdelendiği çok açık.

    Selamlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir