Kadın Peygamberler – 9

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

– geçen bölümden devam –

     Yahudî kaynakları ile İslamî kaynaklar arasında Hz. Hacer (as) ile Hz. İsmail (as)’in Hz. İbrahim (as) tarafından Hz. İshak (as) doğduktan sonra Hz. Sara (as)’nın isteği üzerine evden çıkartılıp “uzak bir diyara” bırakılması hadisesindeki birinci çelişki / farklılık üzerinde durmak bile abestir. Çünkü olayın İsmail’den 14 yaş küçük olan kardeşi İshak doğduktan sonra vuku bulduğu ve İsmail’in o sırada bebek değil 14 yaşında bir delikanlı olduğu kesindir. Dolayısıyla Tevrat’taki ve Yahudî kaynaklarındaki anlatım doğrudur. Kimi İslamî kaynaklarda yer alan, o sırada İsmail’in henüz bir bebek olduğu (dolayısıyla İshak henüz doğmamış, çünkü İshak İsmail’den 14 yaş küçüktür) şeklindeki anlatımlar gerçeği yansıtmamaktadır.

     Esasında olayın sebebi İsmail’in İshak’la dalga geçmesidir zaten. (398) İshak henüz doğmamış olsa, çöl bir bölgeye bırakılıp terkedilen Hacer çaresizce su ararken oğlu İsmail gerçekten o sırada henüz bebek olsa, bir kere böyle bir olay hiç yaşanmayacaktı. Siz bu olayı – nerdeyse bütün Müslüman tarihçilerin yaptığı gibi – İsmail henüz bir bebekmiş ve ağlayıp emeklerken ayağını yere vurunca zemzem suyu fışkırmış şeklinde anlatırsanız, olayın bizatihi yaşanma sebebini ortadan kaldırmış olursunuz. Bu durumda, hadi yalan demiyelim de, yanlış aktarmış olursunuz. Çünkü bu olayın bizatihi yaşanma sebebi, yani İbrahim’in Hacer’le İsmail’i evden çıkartıp “uzak bir diyardaki çöl bir bölgeye bırakması ve geri dönmesi” hadisesinin sebebi, İshak doğduktan sonra İsmail’in onunla alay etmesi, İshak’a gülmesi, hayatı boyunca çile çekmiş bir kadın olan Sara’nın 80 yıldır özlemini çektiği ve beklediği oğluyla alay edilmesine dayanamayarak, İbrahim’e “Bu cariyeyi ve oğlunu dışarı at, kov buradan; çünkü bu cariyenin oğlu benim oğlumla, İshak’la beraber mirasçı olmayacaktır” (399) demesidir.

     Olayın yaşanma sebebi budur zaten.

     Peki İslamî kaynaklar böyle bir hatayı niçin yapmış olabilirler? Muhtemeldir ki, İslamî kaynaklar, Hacer’in evden birinci ayrılışı ile ikinci ayrılışını birbirine karıştırmışlar ya da 14 yıl arayla yaşanan bu iki ayrı çıkışı “tek bir olay” zannetmişlerdir.

     Daha önce anlattığımız üzere, Mısır dönüşünden 10 yıl sonra Hacer hamile kalıyor (400) ve bir yıl sonra İsmail’i doğuruyor. (401) İbrahim ile Sara arasına, hayatları boyunca ilk kez soğukluk giriyor. Çünkü Hacer’den çocuk sahibi olunca, İbrahim Hacer’e, yani çocuğunun annesine karşı duygusal bir yakınlık gösterir, hatta gönlü kayar gibi olur. Bunda Hacer’in tavırları da etkili olmuştur; İbrahim’e çocuk verdi diye kendisini Sara ile eşit görmüş hatta yer yer O’na karşı üstünlük taslamıştır. Bu durum ise Sara ile İbrahim arasındaki iplerin kopmasına sebep olur, doğal olarak. (402)

     Sara, Hacer’in çocuk doğurması üzerine İbrahim’in ilgisinin Hacer’e kaymasına tahammül edemeyerek, kocası İbrahim’e çok sert çıkışır:

     “Sara İbrahim’e, ‘Bu haksızlık senin yüzünden başıma geldi’ dedi, ‘Cariyemi koynuna soktum. Hamile olduğunu anlayınca beni küçük görmeye başladı. İkimiz arasında Rab karar versin.’ İbrahim’e, ‘Bu cariyeyle oğlunu kov’ dedi.” (403)

     İbrahim’in Sara’ya verdiği cevap ve sonrasında yaşananlar şudur:

     “İbrahim Sara’ya, ‘Cariyen senin elinde’ dedi, ‘Neyi uygun görürsen yap.’ Böylece Sara, cariyesi Hacer’e sert davranmaya başladı. Hacer bu eziyetlere dayanamayarak O’nun yanından kaçtı.” (404)

     Allah, daha önce İbrahim’e ve Sara’ya gönderdiği gibi, Hacer’e de Cebrail’i gönderir. Çünkü her üçü de peygamberdir. (405)

     Tanrı’nın gönderdiği Cebrail meleği, Hacer’e şunları vahyeder:

     “Rabb’in meleği (Hacer’e), ‘Hanımına (Sara’ya) dön ve O’na boyun eğ’ dedi. Çünkü Rabb sıkıntı içindeki yakarışını işitti.” (406)

     Bu olayda kısa bir süre sonra Hacer eve geri dönüyor. Ve hadise kapanıyor! İsmail o sırada henüz yeni doğmuştur ve ortada İshak diye bir çocuk yoktur.

     Fakat 14 yıl sonra, ne zamanki İshak doğar, iki kadın arasındaki bu kıskançlık ve çekememezlik yeniden nüksetmeye başlar.

    İshak sütten kesildikten sonra evde bunun kutlamasını yaparlar. Bu kutlama esnasında İsmail kardeşi İshak’la dalga geçer ve onunla alay eder. Sara o kadar üzülür ki, üzüntüden gözyaşlarını tutamaz. Çok sinirlenir bu duruma ve İsmail’in asla İshak’ın mirasını paylaşamayacağını söyleyerek bu konuda kocası İbrahim’e kesin biçimde tavır koyar. (407)

     “Çocuk (İshak) büyüdü. Sütten kesildiği gün İbrahim büyük bir şölen verdi. Ne var ki Sara, Mısırlı Hacer’in İbrahim’den olma oğlu İsmail’in İshak’la alay ettiğini görünce, İbrahim’e, ‘Bu cariyeyi ve oğlunu dışarı at, kov buradan; çünkü bu cariyenin oğlu benim oğlumla, İshak’la beraber mirasçı olmayacaktır’ dedi.” (408)

     “Bu durum İbrahim’i çok üzdü, çünkü İsmail de öz oğluydu. Ancak Tanrı İbrahim’e, ‘Oğlunla cariyen için üzülme’ dedi, ‘Sara ne derse, onu yap. Çünkü senin soyun İshak’la sürecektir. Cariyenin oğlundan da bir ulus yaratacağım, çünkü o da senin soyun.” (409)

     Fakat yukarıdaki âyette Hacer’in soyundan doğacak ulusu yücelten Tanrı, aynı Tanrı, başka bir âyette Hacer’in doğuracağı çocuğu (Hz. İsmail’i) hem de Hacer’in yüzüne karşı şu şekilde aşağılamaktadır:

     “Oğlun yaban eşeğine benzer bir adam olacak. O herkese, herkes de ona karşı çıkacak. Kardeşlerinin hepsiyle çekişme içinde yaşayacak.” (410)

     Hacer ile Sara arasında bu olumsuzluk başgösterdikten sonra, Hacer, oğlu İsmail ile beraber evden kovulur. Hemen her konuda olduğu gibi, burada da yine Sara’yı haklı bulan ve destekleyen Allah, meleği Cebrail vasıtasıyla İbrahim’e vahyederek, Hacer’i ve oğlunu evden uzaklaştırmasını emreder. İbrahim, içi kan ağlayarak da olsa, sabahleyin erken kalkar ve ekmekle bir su tulumu alıp omuzunun üstüne koyarak eşi Hacer’i ve çocuğu İsmail’i alıp uzak bir diyara, çöl bir bölgeye bırakıp geri döner.

     “İbrahim sabahleyin erken kalktı, ekmekle bir su tulumu aldı ve omzunun üzerine koyarak Hacer’e verdi, çocuğu da verip O’nu gönderdi.” (411)

     İslamî kaynaklar bu hadiseyi anlatırken, Hacer’in evden birinci ayrılışı ile ikinci ayrılışını birbirine karıştırmakta ya da aralarında 14 yıl gibi bir zaman olan bu iki farklı olayı tek bir olay zannetmektedirler. Halbuki iki olay arasında temel bir farklılık bulunuyor: Birinci ayrılış bir “kaçış”tır; Sara’nın eziyetlerine dayanamayan Hacer kendisi evden kaçmaktadır. İkinci ayrılış ise bir “kovulma”dır; oğlu İshak’la alay edilmesine dayanamayan Sara buna kızarak Hacer’le oğlunu evden kovmaktadır.

     Önceki peygamberlerin hayatlarını ve onlarla ilgili bilgileri hep Yahudî kaynaklarından iktibas ederek anlatan İslamî kaynaklar ve Müslüman âlimler, işi kaynağından okuyup iyice araştırarak değil de daha çok kulaktan duyma bilgilerle, etraflarındaki Yahudî bilginlerden duyduklarıyla hareket ettikleri için, konuyu tam bilmeden ve öğrenmeden kaleme aldıkları “siyer”, “tarih” gibi eserlerde böyle hatalar yapabiliyorlar. Esasında sadece İbrahim – Hacer meselesinde değil, İslamî kaynaklarda diğer peygamberlerin ve şahsiyetlerin (Asiye, Musa, Harun, Meryem, Süleyman, Davud, diğer Meryem, İsa) hayatları anlatılırken de pekçok yanlış bilginin hatta “bilmemezliğin” bulunduğunu müşahade etmekteyiz. Bunlara ileriki bölümlerde de yer yer değineceğiz.

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     Yahudî kaynakları ile İslamî kaynaklar arasında Hacer ile İsmail’in İbrahim tarafından İshak doğduktan sonra Sara’nın isteği üzerine evden çıkartılıp “uzak bir diyara” bırakılması hadisesindeki ikinci çelişki / farklılık, birincisine nazaran çok çok daha önemli bir mevzûdur.

     Tevrat’a göre, İbrahim’in Hacer’le İsmail’i götürüp bıraktığı yer, İsrail’in güneyindeki Negev Çölü’nde, bugünkü Be’er – Şeva şehrinin kurulu olduğu yerdir. (412) İncil’de de buranın Sina Dağı olduğu belirtilmiştir ve o da aynı şekilde Be’er – Şeva’yı işaret eder. (413) Kur’an’a göre (daha doğrusu Kur’an yorumcularına göre) ise, İbrahim’in Hacer’le İsmail’i götürüp bıraktığı yer, Arabistan’ın batısındaki kurak bir mıntıkada, bugünkü Mekke şehrinin kurulu olduğu yerdir. (414)

     Bu konu hayatî derecede önemlidir. Çünkü Tevrat’ta ve İncil’de, İbrahim’in Hacer’le İsmail’i götürüp bıraktığı yerin, Sina Dağı eteklerinde, İsrail’in güneyindeki Negev Çölü’nde Be’er – Şeva şehrinin bulunduğu yer olduğu açıkça ve yer ismi zikredilerek belirtilir. Tevrat’ta olsun, İncil’de olsun, İslam’den önceki diğer dînî ve tarihî metinlerde olsun, İbrahim’in Arabistan’daki Hicaz’a ve Mekke topraklarına ayak bastığına dair bir tane bile kayıt, belge ve buluntu yoktur. Zaten öyle olsa, Mekke ve buradaki Kâbe’nin Yahudîler ve Hristiyanlar indinde de bir önemi olurdu. İbrahim’in bastığı her yer, İbrahim’in yaptığı her mabed, Yahudîler ve Hristiyanlar nezdinde “kutsal mekân”dır ve onlar orayı ele geçirmek ve sahip olmak için var güçleriyle çalışırlar. Ama Yahudîler ve Hristiyanlar indinde ne Mekke’nin herhangi bir önemi vardır, ne de onlar “Kâbe bizimdir” deyip Kâbe’yi Müslümanlar’dan almaya çalışırlar. Hz. İbrahim’den 2900 yıl sonra ortaya çıkan İslam dîni ise, aksine, kendi itikadî temelini, Hacer ile İsmail’in Mekke’ye bırakıldığı ve İbrahim’in sonra buraya gelip burada Kâbe’nin temellerini attığı inancı üzerine kurmuştur. Bu konu, İslam’da bahsedilen herhangi bir konu değil, İslam dîninin bizatihi temelidir.

     Bu konuyu irdeleyip incelemeden önce, bir hususu beyan etmemiz gerekiyor: Bizim amacımız, ele aldığımız ve üzerinde çalıştığımız konuda Yahudî, Hristiyan ve İslamî kaynakları tarayıp sizlerle paylaşmak ve bunlar üzerinde tahlil ve tefekkür ederek nesnel bir yapıt ortaya koymaktır. Yani amacımız tamamen “bilimsellik”tir; “doğru bilgi”dir, “gerçek”tir. Arayışımız budur. Bu yoldaki kaynaklarımız, rehberlerimiz ise kutsal kitaplar (Tevrat, İncil, Kur’ân) ve bilim dalları (Tarih, Coğrafya, Arkeoloji) olup, bu iki ışık kaynağıyla yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Dînler ve inançlar hakkında ne herhangi bir yorumda bulunuyoruz, ne de amacımız bunların mensuplarını güç durumda bırakmaktır. İsteyen istediği şeye inanır, herkes özgürdür. Bizi ilgilendiren tek şey, Yahudî, Hristiyan ve Müslüman kaynaklarında neler yazılı olduğudur ve bu yazılmışları okurlarımızla paylaşıyoruz. Ama paylaştığımız bu yazılmışları, yani Musevî, Hristiyan ve İslamî kaynaklarda yazılı olan şeyleri bizler kaleme almış değiliz. Onları biz yazmadık, onlar yazılı halde binlerce yıldır duruyor ve bizim yaptığımız tek şey onları paylaşmak, üzerinde tefekkür etmektir. Sağlıklı bir akla sahip her birey kendi yorumunu ve değerlendirmesini kendi içinde yapabilir.

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     İmdi; önce Yahudî kaynaklarında, sonra Hristiyan kaynaklarında, sonra İslamî kaynaklarda bu konuda neler anlatıldığına bir bakalım…

     Tevrat’ta Hacer’le ilgili bilgiler iki ayrı yerde nakledilmekte (415) ve bu iki anlatımda ortak noktalar bulunmakta. Her iki metinde de Hacer’in evden kovulması (416), Allah’ın Cebrail’i kendisine göndererek vahyetmesi (417) ve bir su kaynağının ortaya çıkışı (418) sözkonusudur.

     Tevrat’ın bildirdiğine göre, Sara’nın Hacer’le oğlu İsmail’i evden kovmasının ardından, İbrahim, ana ve oğlunu alıp uzak bir diyara, Sina Dağı yamaçlarındaki Negev Çölü’nde bir mıntıkaya, bugün İsrail’in güneyindeki Be’er – Şeva şehrinin kurulu olduğu yere bırakıp geri döner.

     “İbrahim sabahleyin erken kalktı, ekmekle bir su tulumu aldı ve omzunun üzerine koyarak Hacer’e verdi, çocuğu da verip O’nu gönderdi. Hacer, Be’er – Şeva çölüne gitti, orada bir süre dolaştı.” (419)

     Be’er – Şeva, eski bir Kenan kentidir ve İsrail’in güney sınırını belirler. Kuzey sınırında da Dan şehri vardı. İncil’de, İsrail’i belirtmek için kullanılan “Be’er – Şeva da Dan” (Be’er – Şeva’dan Dan’a kadar) deyimi buradan gelir. (420)

     “Ve bütün İsrailoğulları çıktılar ve Gilead ülkesi ile Dan’dan Be’er – Şeva’ya kadar topluluk bir adammış gibi Mitspa’da, Rabbin önüne toplandılar.” (421)

     Mısır – İsrail – Ürdün arasında yer alan Negev Çölü’nin ismi ise İbranice’de “Kuru” anlamına gelmekteyse de, Tevrat’ta aynı şekilde “Güney” anlamına gelecek şekilde kullanılmıştır. Çölün İbranice adı “Negev”, Arapça adı ise “En- Naqb” şeklindedir. Kuzeyinde – dünyanın en alçak noktası olan – Lût Gölü, güneyinde ise Akabe Körfezi bulunuyor. Negev Çölü, 12 bin km²’lik büyüklüğüyle günümüzde bütün İsrail’in % 60’lık bir kesimini oluşturur. (422)

     Arapça adı “Bîr’us- Sebâ”, İbranice adı ise “Be’er – Şeva” olan şehir, günümüzde İsrail’in “Mehoz HaDarom” (Güney) ilinin merkezi durumundadır ve 207 bin 551 kişilik bir nüfûsa sahip. (423) Kentin adı “Yedi Çeşme” ya da “Yedi Kuyu” anlamına gelmekte. Negev Çölü üzerindeki en büyük şehirdir. Günümüzde şehirde yaşayan Yahudîler ekseri Etiyopya ve eski SSCB’den getirtilen Yahudîler’dir. Ben Gurion Üniversitesi bu şehirdedir. (424) 2010 yılında Antalya’dan yola çıkıp Gazze’ye insanî yardım götüren Mavi Marmara gemisindeki gönüllülerin İsrail askerleri tarafından esir alınıp cezaevine konulduğu yer bu şehirdir, Be’er – Şeva’dır. (425)

     Hz. İbrahim tarafından Be’er – Şeva çöllerine bırakılan Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail, çaresizce etraflarına bakıp dolanırlar. Suları tamamen tükenene kadar amaçsızca dolaşırlar. Tulumlarındaki su tükenince, su ararlar. Bir umutsuzluk anında, Hacer gözyaşlarına boğulur. Tevrat, devamında yaşananları şöyle anlatmaktadır:

     “Tulumdaki su tükenince, oğlunu bir çalının altına bıraktı. Yaklaşık bir ok atımı uzaklaşıp, ‘Oğlumun ölümünü görmeyeyim’ diyerek onun karşısına oturup hıçkıra hıçkıra ağladı.” (426)

     Allah, seçtiği kadın peygamberlerden biri olan Hacer’e meleği Cebrail’i gönderir ve vahiy yoluyla kendisini yalnız bırakmadığını bildirir. Burada asıl ilginç olan, risalet meleği Cebrail’in Hacer’e bir arkadaşına seslenir gibi ismiyle hitap etmesidir. Bu durum, Cebrail’in – daha bilmediğimiz – pekçok kereler Hacer’e vahiy getirdiğini ve ikisi arasında bir âşinalık olduğunu göstermektedir.

     “Tanrı çocuğun sesini duydu. Tanrı’nın meleği göklerden Hacer’e, ‘Neyin var, Hacer?’ diye seslendi, ‘Korkma, çünkü Tanrı çocuğun sesini duydu. Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım.’ Sonra Tanrı Hacer’in gözlerini açtı. Hacer bir kuyu gördü. Gidip tulumunu doldurdu, oğluna içirdi.” (427)

     Hacer’in öyküsü, en zor şartlarda bile hayatta kalmanın mümkün olduğunu göstermektedir. (428)

     Kitab-ı Mukaddes’le ilgili tenkit çalışmalarında, Tevrat’ta Hacer’in anlatıldığı bölümlerden Tekvin 16:1b – 2 ve 16:4 – 14’ün Yahvist; Tekvin 16:1a, 16:3 ve 16: 15 – 16’nın Rûhban ve Tekvin 21:8 – 21’in Elohist metin olduğu, Tekvin 16:9’un ise her iki anlatımı birbirine bağlayıp uzlaştırmayı amaçlayan, daha sonraki dönemlere ait bir redaksiyon ürünü olduğu ileri sürülmektedir. (429)

     Tevrat’ta anlattığına göre, daha sonra İsmail orada büyür ve okçu olur.

     “Çocuk büyürken Tanrı O’nunlaydı. Çölde yaşadı ve okçu oldu.” (430)

     Bu yerin isminin “Yedi Kuyu” veya “Yedi Çeşme” anlamında “Be’er – Şeva” olmasının sebebi işte bu hadise nedeniyledir. İbrahim kuyuyu kazdığına tanıklık etmesi için Gerar Kralı Avimelek’e yedi dişi kuzu armağan etti. Bu nedenle yerin adını “Yediler Kuyusu” anlamını taşıyan “Be’er – Şeva” koydu. (431)

     “İbrahim Be’er – Şeva’da bir ılgın ağacı dikti ve orada Rabb’in, Sonsuz Tanrı’nın adını çağırdı.” (432)

     İshak, babası İbrahim’in günlerinde kazdıkları su kuyularını tekrar kazdı; çünkü Filistiler onları kapamışlardı. Ve babasının onlara koyduğu adlara göre onlara ad koydu. İshak’ın köleleri geldi ve kazdıkları kuyu hakkında O’na bildirdiler ve kendisine “Su bulduk” dediler. Ve onun adını “Şiba” koydu; bunun için kentin adı bugüne kadar “Be’er – Şeva”dır. (433)

     “Şiba”, İbranice’de “Yediler” anlamındadır. İshak babasının verdiği adı yeniden vermiş oldu.

     Hz. Yakup Mısır’a Hz. Yusuf’un yanına giderken Be’er – Şeva’ya gelip, babası İshak’ın Tanrısı’na kurbanlar kesti. (434)

     İncil’de ve Hristiyan kaynaklarında da olayla ilgili anlatılanlar Tevrat’ta ve Yahudî kaynaklarında anlatılanlar ile paraleldir. İncil’de de Hacer’le İsmail’in bırakılıp kendi başlarına terkedildikleri yerin Sina Dağı olduğu belirtilmiştir ve o da aynı şekilde Be’er – Şeva’yı işaret eder. (435)

     Oniki soya miras verilince, Şimeonoğullarına ayrıldı. (436) Kentin “Şeba” olarak tanındığına değinilir. (437) Peygamber Amos, yalancı tanrılar tapıcılığını kınayan Tanrı sözünü bildirirken, başka yalancı tanrı merkezleri arasında Be’er – Şeva’yı da kınar. (438)

     Kutsal kitap İncil, Sara’nın Hacer’le İsmail’i evden kovuşunu aynı şekilde anlatmaktadır, ancak anlatırken Hacer’i aşağılayan ırkçı / sınıfçı bir dil kullanmaktadır:

     “Ama Kutsal Yazı ne diyor? ‘Köle kadını ve O’nun oğlunu dışarı at. Çünkü köle kadının oğlu, özgür kadının oğlu ile birlikte mirasçı olmasın.’ İşte böyle, kardeşler, biz köle kadının çocukları değiliz, özgür kadının çocuklarıyız.” (439)

     Bir kutsal kitaba, Tanrı sözüne hiç yakışmayacak bu ifadeler, ne yazık ki İncil’de yer almakta ve üstelik Hacer gibi mübarek bir kadın hakkında sarfedilmektedir.

     İncil’de, Tarsuslu havari Pavlus (5 – 67), Hacer’in yaşadığı tecrübeyi “yasa” ve “zarafet” arasındaki farkı betimlemek amacıyla bir alegori olarak kullanır. Pavlus, Sina Dağı’nda verilen Tevrat yasalarını İsrail halkının esaretine bağlar ve bu, Hacer ile bağdaşlık kurularak ifade edilirken, “özgür” cennetteki Kudüs (Yeruşalayim), Sara ve çocuğu İshak üzerinden betimlenir. (440)

     Bu alegoriye göre; Sina Dağı Hacer’i ve köleliği, Kudüs ise Sara’yı ve özgürlüğü sembolize etmektedir. Örneğin 5. yy’ın başlarında Hippolu Aziz Augustin (354 – 430) tarafından Latince olarak yazılmış “De Civitate Dei” (Tanrı’nın Şehri) kitabına göre, Hacer, “dünyevî bir şehri” veya “günahkâr bir insanlık durumunu” sembolize ediyordu:

     “Dünyevî şehirde (Hacer tarafından sembolize edilmiştir) iki şeyi bulduk: Kendine özgü varlığı ve cennetsel şehrin sembolik varlığı. Yeni vatandaşlar, günâhın doğduğu doğa ile dünyevî şehre, doğayı günâhtan arındırarak Cennet’teki şehre kavuşurlar.” (441)

     Bu görüş, Aquinolu keşiş ve filozof Azîz Thomas (1225 – 74) ve İngiliz skolastik filozofu John Wycliffe (1320 – 84) gibi Ortaçağ ilahiyatçıları tarafından açıklanmıştı: Bu garip mantığa göre; Sara’nın çocukları “kurtuluşa erenler”, Hacer’in çocukları da “kurtarılmayanlar” oluyor. Doğası gereği Sara’nın soyu daima saadet içinde yaşarken, Hacer’in soyu da hep sürgünler ile karşılaşacaktı. (442)

     İncil’deki Sina Dağı da muhtemelen “Hagar” (Hacer) ismine ithafen “Agar” olarak anılmıştır. (443)

     İncil bu konuyu şu şekilde işlemektedir:

     “Şunu demek istiyorum: Mirasçı her şeyin sahibiyse de, çocuk olduğu sürece köleden farksızdır. Babasının belirlediği zamana dek vasilerin, vekillerin gözetimi altındadır. Bunun gibi, biz de rûhsal yönden çocukken, dünyanın temel ilkelerine bağlı yaşayan kölelerdik. Ama zaman dolunca Tanrı, Yasa altında olanları özgürlüğe kavuşturmak için kadından doğan, Yasa altında doğan öz oğlunu gönderdi. Öyle ki, bizler oğulluk hakkını alalım. Oğullar olduğunuz için Tanrı öz oğlunun ‘Abba! Baba!’ diye seslenen rûhunu yüreklerinize gönderdi. Bu nedenle artık köle değil, oğullarsınız. Oğullar olduğunuz için de Tanrı sizi aynı zamanda mirasçı yaptı.

     Ne var ki, eskiden Tanrı’yı tanımadığınız zamanlarda, gerçek olmayan tanrılara kölelik ettiniz. Şimdiyse Tanrı’yı tanıdınız, daha doğrusu Tanrı tarafından tanındınız. Öyleyse nasıl oluyor da bu değersiz, etkisiz ilkelere dönüyorsunuz? Yeniden onların kölesi mi olmak istiyorsunuz? Özel günler, aylar, mevsimler, yıllar kutluyorsunuz. Sizin için korkuyorum. Yoksa uğrunuza boş yere mi emek verdim?

     Kardeşler, size yalvarıyorum, benim gibi olun. Çünkü ben de sizin gibi oldum. Bana hiç haksızlık etmediniz. Bildiğiniz gibi, Müjde’yi size ilk kez bedensel hastalığım nedeniyle bildirmiştim. Bedensel durumum sizin için çetin bir deneme olduğu halde beni ne hor gördünüz ne de reddettiniz. Tanrı’nın bir meleğini, hatta Mesih İsa’yı kabul eder gibi kabul ettiniz beni. Şimdi o sevincinize ne oldu? Sizin için tanıklık ederim ki, elinizden gelse gözlerinizi oyar bana verirdiniz. Peki, size gerçeği söylediğim için düşmanınız mı oldum? Başkaları sizi kazanmaya gayret ediyor, ama niyetleri iyi değil. Kendileri için gayret edesiniz diye sizi bizden ayırmak istiyorlar. Niyet iyiyse, yalnız aranızda olduğum zaman değil, her zaman gayretli olmak iyidir. Çocuklarım! Mesih sizde biçimleninceye dek sizin için yine doğum ağrısı çekiyorum. Şimdi yanınızda bulunmayı ve sesimin tonunu değiştirmeyi isterdim. Bu halinize şaşıyorum!

     Kutsal Yasa altında yaşamak isteyen sizler, söyleyin bana, Yasa’nın ne dediğini bilmiyor musunuz? İbrahim’in biri köle, biri de özgür kadından iki oğlu olduğu yazılıdır. Köle kadından olan olağan yoldan, özgür kadından olansa vaat sonucu doğdu. Burada bir benzetme vardır. Bu kadınlar iki antlaşmayı simgelemektedir. Biri Sina Dağı’ndandır, köle olacak çocuklar doğurur. Bu Hacer’dir. Hacer, Arabistan’daki Sina Dağı’nı simgeler. Şimdiki Yeruşalim’in karşılığıdır. Çünkü çocuklarıyla birlikte kölelik etmektedir. Oysa göksel Yeruşalim özgürdür, annemiz odur. Nitekim şöyle yazılmıştır:

     ‘Sevin, çocuk doğurmayan ey kısır kadın! Doğum ağrısı nedir bilmeyen sen, yükselt sesini, haykır! Çünkü terkedilmiş kadının,  kocası olandan daha çok çocuğu var.’

     Kardeşler, İshak gibi sizler de vaat çocuklarısınız. Olağan yoldan doğan, Kutsal Rûh’a göre doğana o zaman nasıl zûlmettiyse, şimdi de öyle oluyor.  Ama Kutsal Yazı ne diyor?

     ‘Köle kadınla oğlunu kov. Çünkü köle kadının oğlu, özgür kadının oğluyla birlikte asla mirasa ortak olmayacaktır.’

     İşte böyle, kardeşler, bizler köle kadının değil, özgür kadının çocuklarıyız.” (444)

     Tevrat ve Yahudî kaynaklar ile İncil ve Hristiyan kaynaklar, Hacer ile İsmail’in İbrahim tarafından İshak doğduktan sonra Sara’nın isteği üzerine evden çıkartılıp “uzak bir diyara” bırakılması hadisesini bu şekilde anlatmaktadırlar.

     Kur’ân-ı Kerim ve İslamî kaynaklarda ise bunlara yakın ve fakat kimi boyutlarıyla bunlardan tamamen farklı bir anlatım karşımıza çıkmaktadır.

     İslam geleneği, bu hadiseyi, Yahudî ve Hristiyan geleneğinden şu boyutlarıyla tamamen farklı bir hüviyete büründürür:

     – Hacer’le İsmail’i Be’er – Şeva’ya değil, alıp çok uzak bir yerdeki Mekke’ye getirir. (445)

     – O sırada 14 yaşında bir çocuk olan İsmail’i küçük bir bebek yapar. (446)

     – İbrahim’in daha sonra Mekke’ye gelerek Kâbe’yi inşâ ettiğini söyler. (447) Hatta bununla kalmaz, Kâbe’nin ilk yaratılan insan olan Hz. Adem tarafından inşâ edildiğini belirtir. (448) İbrahim, harabe durumdaki Kâbe’yi yeniden inşâ eder.

     – Hacer ile oğlu İsmail’in su ararken, buldukları suyun zemzem suyu olduğunu söyler. (449)

     – Bir peygamber olan (450) ve Tevrat’taki anlatımlarda Cebrail’in defalarca vahiy getirdiği (451) Hacer’in elinden peygamberlik vasfını alır. Buna karşılık, Tevrat ve İncil’e göre peygamber olmayan oğlu İsmail’i peygamber yapar. (452) Gerçi her ne kadar Hacer’e peygamberlik ünvânını vermese de, Hacer’e, hiçbir insana nasip olmayan üstün bir ünvân kazandırır: “Allah’ın komşusu olmak, Allah’ın Evi’ne komşu tek insan olmak.” (453) İlk insandan kıyamete kadar, insanlık tarihi boyunca – peygamberler de dahil olmak üzere – hiçbir insana nasip olmayan bu üstün paye, İslam’da sadece ve sadece Hacer’e bahşedilmiştir.

     – Kürt bir baba (454) ile Habeşli bir anneden (455) doğma İsmail’i “Araplar’ın atası” (456) yapar. Hatta İsmail’i, son peygamber Hz. Muhammed’in biyolojik olarak gerçek atası yapar. (457)

     Daha önce Tevrat’tan aktarımlarla anlattığımız, yaşlılıklarında üç yaşlı bilge kılığındaki üç meleğin İbrahim’la Sara’nın evine misafir olması ve onlara Sara’nın hamile kalacağını müjdelemesi hadisesi, aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’de de yer almıştır. Kur’ân bu olayı üç ayrı sûrede şu şekilde anlatır:

     “İbrahim’in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani onlar, İbrahim’in yanına varmışlar ve ‘Selam olsun sana’ demişlerdi. O da ‘Size de selam olsun’ demiş, ‘Bunlar tanınmamış (yabancı) kimseler’ (diye düşünmüştü). Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi. Onu önlerine koydu, ‘Yemez misiniz?’ dedi. (Yemediklerini görünce) Onlardan İbrahim’in içine bir korku düştü. Onlar, ‘Korkma’ dediler ve O’nu bilgin bir oğul ile müjdelediler. Bunun üzerine karısı (Sara) bir çığlık kopararak yönelip elini yüzüne vurdu, ‘Ben kısır bir kocakarıyım (nasıl çocuğum olabilir?)’ dedi. Onlar dediler ki: ‘Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.’ İbrahim, onlara, ‘O halde asıl işiniz nedir ey elçiler?’ dedi. Onlar şöyle dediler: ‘Biz suçlu bir kavme (Lût’un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabb’in katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik.’ Orada (Lût’un yöresinde) bulunan mü’mînleri çıkardık. Zaten orada bir ev halkından başka Müslüman bulamadık. Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.” (458)

     “Andolsun ki, elçilerimiz (melekler) İbrahim’e müjde ile gelip, ‘Selam’ dediler. O da ‘Selam’ dedi ve eğlenmeden gidip kızartılmış bir buzağı getirdi. Onların ellerinin buna uzanmadığını görünce hoşlanmadı ve kalbine bir korku geldi. Onlar, ‘Korkma! Biz Lût kavmine gönderildik’ dediler. İbrahim’in ayakta duran zevcesi (Sara) güldü. Biz de O’na İshak’ı ardından da torunu Yakub’u müjdeledik. Kadın, ‘Vay, kendim koca bir karı, şu zevcim de bir ihtiyar iken ben mi doğuracakmışım? Bu doğrusu pek şaşılacak bir iş’ dedi. Melekler, ‘Ey evin hanımı! Allah’ın râhmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah’ın işine şaşacaksın? O Hamid ve Mecid’dir’ dediler.” (459)

     “Onlara İbrahim’in misafirlerinden de haber ver. Hani misafirler İbrahim’in yanına girmiş ve ‘Selam’ demişlerdi. O da, ‘Gerçekten biz sizden korkuyoruz’ demişti. Onlar, ‘Korkma, biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz’ dediler. İbrahim, ‘Bana yaşlılık gelip çatmış iken beni mi müjdeliyorsunuz? Bana neyi müjdeliyorsunuz?’ dedi. ‘Biz sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizlerden olma’ dediler. Dedi ki: ‘Rabb’in râhmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?’” (460)

     Kur’ân’da her üç sûrede de bu kıssa anlatılırken konu aniden kapanır ve hemen başka bir tarihte yaşanmış başka bir hadise anlatılmaya başlanır. Bu, Kur’ân’ın tarihî hadiseleri anlatırken sıklıkla rastladığımız kendine özgü anlatım tarzıdır. Olayın devamı anlatılmaz, aniden başka bir olay anlatılmaya başlanır. Burada da, insan kılığına girmiş üç meleğin İbrahim’in evine misafir olması ve onlara Sara’nın yakında hamile kalacağı ve bir yıl sonra da çocuk doğuracağı müjdesini vermeleri olayı anlatılırken, ilk aktardığımız “Zariyat” sûresinde hemen konuyu kesip Hz. Musa (as) kıssasına geçerek Musa’nın Firavun’un karşısına nasıl çıkıp susturduğunu anlatır (461); ikinci aktardığımız “Hûd” sûresinde de aynı şekilde hemen konuyu kesip Hz. Şuayb (as) kıssasına geçerek Medyen halkıyla aralarında neler geçtiğini anlatır (462).

     Kur’ân’da geçmiş peygamberlerin yaşamları veya başka tarihî hadiseler anlatılırken kronolojik bir sıra takip edilmediği için, esasında Kur’ân bunları “tarih bilgimiz artsın” diye değil, “anlayıp, özünü kavrayıp ibret alalım” diye anlattığı için, buna riayet etmez. Daha çok vereceği mesaja odaklanmış bir anlatım sözkonusudur. Bu durum “Müslüman tebliğcilerin” işini kolaylaştırsa da “Müslüman tarihçilerin” işini bir hayli zorlaştırmaktadır.

     Böyle olduğu için, konunun başında da belirtiğimiz gibi, Müslüman tarihçiler ve İslamî kaynaklar, Hacer’in evden birinci ayrılışı ile ikinci ayrılışını birbirine karıştırmışlar ya da 14 yıl arayla yaşanan bu iki ayrı çıkışı “tek bir olay” zannetmişlerdir. Bu hataya düştükleri için, Müslüman tarihçiler, bu hadiseyi anlatırken, İsmail henüz bir bebekmiş ve ağlayıp emeklerken ayağını yere vurunca zemzem suyu fışkırmış şeklinde anlatırlar.

     İsmail’in dünyaya gelişi ve annesi Hacer ile birlikte evden uzaklaştırılmasına dair İslamî kaynaklarda yer alan bilgiler Tevrat’takilerle aynıdır, ancak diğer konulardaki bilgilerde farklılıklar bulunmaktadır. (463)

     Bir de Tevrat’taki anlatımların aksine Kur’an, Hacer ile İsmail’in İbrahim tarafından evden uzaklaştırılıp uzak bir yere götürülmesi ve oraya bırakılması hadisesini şuurlu bir hicret olarak, Allah’ın yönlendirmesi ile gerçekleşen bir hadise şeklinde anlatmaktadır:

     “Rabbimiz! Gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım). Böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler.” (464)

     Tevrat’ta anlatılan hicret (inanışa göre Be’er – Şeva’ya yapılıyor), bir “evden kovma” olarak tavsif edilirken, Kur’an’daki ve İslam kaynaklarındaki hicret (inanışa göre Mekke’ye yapılıyor), Allah’ın emri ile gerçekleştirilen “bilinçli bir eylem” olarak yansıtılmaktadır. Bu hicretten sonra “orada” (inanışa göre Mekke’de) İsmail’in soyundan yeni bir nesil üremiş, bu nesilden son peygamber çıkmış ve böylece yeni bir medeniyet doğmuştur.

     Esasında bu hususta da İslamî kaynaklarda kafa karışıklığının olduğunu görmekteyiz. İslamî kaynakların kendi aralarında dahi bu konuda çelişkiler bulunmakta. Örneğin Abdullah ibn-i Abbas (619 – 87) ve Ebû Haccac Mücahid bin Cebr el- Mekkî el- Mahzumî (642 – 721)’den yapılan aktarımlarda, İbrahim’in Hacer ile henüz emzirmekte olduğu oğlu İsmail’i, aynen Tevrat’ta anlatıldığı gibi Sara’nın kötülüğünden korumak için Mekke’ye götürdüğü nakledilirken, Hz. Ali (as) (599 – 661)’nin rivayetine göre ise bu olay İbrahim’in Allah’tan Kâbe’nin inşâsı emrini alması üzerine gerçekleşmiştir. (465)

     Mücahid’den rivayet olunduğuna göre; İbrahim Kâbe’nin yeri hazırlandığı vakit, Şam (Dîmeşk)’dan oraya gelmek için yola çıktı. Oğlu İsmail ve annesi Hacer de beraberinde bulunuyorlardı. İsmail o zaman memede bir çocuktu. (466)

     İslam tarihinin en büyük tarihçilerinden Mazenderî tarihçi Taberî ya da tam adıyla Ebû Cafer Muhammed bin Cerîr bin Yezid el- Amulî et- Taberî (839 – 923) ise bu görüşün aksine, İsmail’in Kâbe yapımında çalışacak kadar büyük bir yaşta Mekke’ye geldiğini kaydetmektedir: “İbrahim’e, Kâbe’yi bina etmesi emredildikten sonra O, yanında oğlu İsmail’le eşi Hacer olduğu halde yola çıktı. Mekke’ye geldiğinde…” (467)

     Kur’an dışındaki İslamî kaynaklara göre, İbrahim, Hacer’i iki yaşındaki oğlu İsmail ile beraber Cebrail’in refakatinde burakla Mekke’ye götürmüş, Kâbe’nin bulunduğu yere bırakmış, onları koruması için Allah’a dûâ ederek oradan ayrılmıştır. Önce Cürhümîler’in Mekke’ye yerleştiği görüşüne karşı rivayetlerin ekserisine göre o tarihte Mekke’de hiç kimse oturmadığı gibi içecek su da yoktu. Hacer su ve erzakın tükenmesi üzerine çaresiz kalmış, nihayet mucizevî bir şekilde kaynayan zemzem suyunu bulunca rahatlayıp Allah’a şükretmiştir. (468)

     Hadis külliyatında da hadise bu şekilde nakledilmektedir. “Sahih-i Buharî”de uzunca aktarılan kıssanın özü şudur: Hz. İbrahim, eşi Hacer ile oğlu İsmail’i Allah’ın emri gereği Mekke’de bırakır. Hacer yanlarındaki azığı ve suyu tüketince yardım bulmak amacıyla koşuşturmaya başlar. Hatta çaresizce Safa ile Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelmiştir. Sonunda Allah’ın râhmeti ulaşır ve meleği aracılığıyla yerden zemzem suyu fışkırtılır. (469)

     İbn-i Abbas’a göre, İsmail’in Hacer’den doğumu, kendisi ve hâlâ kısır olan Sara arasında çekişmeye neden oldu. Hacer İsmail’i doğurduktan sonra Sara bunu kıskandı, bu yüzden İbrahim’den onları göndermesini istedi. (470) İbrahim, Hacer’i ve oğlunu Paran-aram adında bir bölgeye getirip bıraktı. (471) Bu yolculuğun amacı Hacer’i “kovmak” yerine “yeniden yerleştirmek” idi. (472) Allah, İbrahim’e, Hacer’i ve bebek İsmail’i alıp Mekke’ye götürmesi gerektiğini emretti. (473) İbrahim, Hacer’i ve İsmail’i bir ağacın altına bıraktı ve onlara su sağladı. (474) Hacer, Tanrı’nın İbrahim’e onları Paran çölünde bırakmasını emrettiğini öğrenen kararına saygı duyuyordu. (475) Kimi İslamî kaynaklara göre de Hacer, ilk başta İbrahim’in bu yaptığına isyan etti ve “Bizi bu terkedilmiş vadide bırakıp nereye gidiyorsun? Niçin yapıyorsun bize bunu?” diye sordu. Fakat İbrahim onları terketmek üzere bıraktı. Hacer, “Bunu yapmanı sana Allah mı emretti?” diye sordu. İbrahim “Evet” dedi. O zaman Hacer, “O zaman Allah kaybolmamıza sebep olmayacak” dedi. (476) Onları bıraktıktan sonra, İbrahim, evine, Kenan topraklarına geri döndü. Müslüman inancı, Tanrı’nın bu görevi emrederek İbrahim’i imtihan ettiği yönündedir. (477)

     Hacer’in tulumundaki su kısa sürede tükendi ve o zamanlar bir bebek olan İsmail susuzluktan (veya açlıktan) ağlamaya başladı. Hacer paniğe kapıldı ve yakınlardaki Safa ve Merve adlı iki tepe arasında tekrar tekrar su aramaya koyuldu. Yedinci koşusundan sonra, zemzem suyunun bulunduğu yerin üzerinde bir melek belirdi ve daha sonra topuğuyla (veya kanadıyla) yere çarptı ve yerden mucizevî bir şekilde su çıkmasına neden oldu. Buna “Zemzem Kuyusu” denir ve Mekke’deki Kâbe’ye birkaç metre uzaklıktadır. (478)

     Bu olayda Hacer’in analık içgüdüsü ile oğlunu yaşatma gayreti, gösterdiği insanüstü çaba, O’nun sadece mükemmel bir kadın değil, aynı zamanda hakikaten mübarek bir anne olduğunu göstermektedir. 20. yy’da İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük düşünürlerden biri olan İranlı dünyaca ünlü sosyolog, yazar ve öğretmen Dr. Ali Şeriatî (1933 – 77), bu durumu şöyle tasvir eder: “Ama O (Hacer) âbidler ve zahidler gibi yapmaz. Mucize bekleyerek çocuğun yanında oturup durmaz. Görünmez yerlerden bir elin uzanıp birşeyler yapmasını, gökten zembil inmesini, Cennet’ten bir ırmağın akmasını beklemez. Tevekkülün ihtiyacı gidereceğini düşünmez. Çocuğu ‘aşk’a emanet eder. Kendisi ise hiç duraklamadan ‘sa’y’e, koşmaya başlar, ‘kendi iradesi’ni gösteren ayaklarıyla ve ‘kendi gücü’nü gösteren elleriyle arayışa koyulur.” (479)

     İslamî kaynaklardan öğrendiğimize göre, Hacer, ıssız Mekke vadisinde İbrahim’in bırakmış olduğu az miktardaki su ve erzakın tükenmesi üzerine İsmail’in susuzluktan ölmesinden korkarak telaşlanmış, çaresizlikten Safa ile Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelmiş, bu sırada oğlunun bulunduğu yerden zemzem suyunun çıktığını görmüş ve bu vadide kendisine su ihsan eden Allah’a şükretmiştir.

     İslam peygamberi Hz. Muhammed (sav) bu hususta şöyle buyurmuştur: “Allah İsmail’in annesine râhmet etsin. Eğer suyun önünü kapamasaydı zemzem akıp giden bir ırmak olurdu.” (480)

     Su demek hayat demektir. Yaşamın kaynağı olan su ile beraber, akabinde gelip geçen Cürhümîler’e ait kervanın su ihtiyacı dolayısı ile uğrak yeri haline gelen Mekke, zemzem suyu sayesinde yerleşim için mümbit bir araziye dönüşür. Güney Arabistan’ın (Kahtanî) Cürhüm kabilesine mensup bedevî ailelerin zamanla oraya yerleşmesini teşvik eden, belki de bu su kaynağı olmuştur. (481)

     Evet… Konuyla ve yaşanan hadiseyle ilgili Yahudî, Hristiyan ve İslamî kaynaklarda yazılı olanlar bunlar. Büyüleyici, insanı etki altına alıcı ve bir o kadar da kafa karıştırıcı.

     Gördüğünüz gibi, bu hadisenin aktarımında, farklı dînlere ait kaynakların anlatımlarında çelişkiler olduğu gibi, aynı dîne mensup kaynakların anlatımları da birbiriyle çelişmektedir.

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     Esasında “hayat” dediğimiz şey de, “çelişkiler” üzerine bina edilmiş bir “hakikat” değil midir? Çelişkiye düşmeden “gerçeğe” ulaşma şansı var mıdır?

     Bir insanın yaşadığı hayatla çelişmeden “kendini bulması” ve kendisiyle çelişmeden “hayatı tanıması” mümkün müdür?

     “Aşk” dediğimiz şey de, “derdin dermanının bizzat derdin kendisi olması” değil midir?

     Bizi yaratmış olan Yaratıcı’nın bu imtihan hayatında bizden beklediği şey de “kendimizi yeniden yaratmamız” değil midir?

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(398): Tevrat, Tekvin, 21:9 – 13

(399): Tevrat, Tekvin, 21:8 – 10

(400): Tevrat, Tekvin, 16:3 – 4

(401): Tevrat, Tekvin, 16:16

(402): Tevrat, Tekvin, 16:4 – 6

(403): Tevrat, Tekvin, 21:10

(404): Tevrat, Tekvin, 16:5 – 6

(405): Ebû Abbas Zeynuddîn Ahmed bin Ahmed ez- Zebidî, Tecrîd-i Sarih Terceme ve Şerhi, cilt 9, s. 150

(406): Tevrat, Tekvin, 16:6 – 11

(407): Tevrat, Tekvin, 21:9 – 13

(408): Tevrat, Tekvin, 21:8 – 10

(409): Tevrat, Tekvin, 21:11 – 13

(410): Tevrat, Tekvin, 21:14

(411): Tevrat, Tekvin, 21:14

(412): Tevrat, Tekvin, 21:14 – 34

(413): İncil, Galatyalılar, 4:24 – 25

(414): Kur’ân- Kerîm, Âl-i İmran 96; İbrahim 37; Hacc 26 – 27; Baqara 127 – 129

(415): Tevrat, Tekvin, 16:1 – 16 ve 21:1 – 21

(416): Tevrat, Tekvin, 16:6 ve 21:14

(417): Tevrat, Tekvin, 16:7 – 12 ve 21:17 – 18

(418): Tevrat, Tekvin, 16:14 ve 21:19

(419): Tevrat, Tekvin, 21:14

(420): İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 141, Özedönüş Yayınevi, İstanbul 2009

(421): İncil, Hakimler, 20:1

(422): Mariam Shahin, Palestine: A Guide, Interlink Books, Gloucestershire 2005

(423): 2017 sayımı

(424): Catholic Encyclopedia, “Beersheba” maddesi

(425): Ceyda Karan, “Mavi Marmara’da İhaneti Gördük”, İbrahim Sediyani ile Ropörtaj, Cumhuriyet Gazetesi, 3 Temmuz 2016

(426): Tevrat, Tekvin, 21:15 – 16

(427): Tevrat, Tekvin, 21:17 – 19

(428): Susanne Scholz, Gender, Class and Androcentric Compliance in the Rapes of Enslaved Women in the Hebrew Bible, Lectio Difficilior, European Electronic Journal for Feminist Exegisis, 1 / 2004, http://www.lectio.unibe.ch/04_1/Scholz.Enslaved.htm

(429): Encyclopaedia Judaica, cilt 7, s. 1075, Kudüs 1978

(430): Tevrat, Tekvin, 21:20

(431): Tevrat, Tekvin, 21:28 – 31

(432): Tevrat, Tekvin, 21:33

(433): Tevrat, Tekvin, 26:18 ve 32 – 33

(434): Tevrat, Tekvin, 46:1

(435): İncil, Galatyalılar, 4:24 – 25

(436): İncil, Yeşu, 19:2

(437): Rod Harbottle, Kutsal Kitap Yerler Sözlüğü, “Beer – Şeba” maddesi, 2005, file:///C:/Users/Ibrahim/Downloads/kutsal_kitap_yerler_sozlugu_website_edition.pdf

(438): İncil, Amos, 5:5 ve 8:14

(439): İncil, Galatyalılar, 4:28 – 31

(440): İncil, Galatyalılar, 4:21 – 31

(441): Aziz Augustin, De Civitate Dei, 15: 2

(442): David Lyle Jeffrey, A Dictionary of Biblical Tradition in English Literature, s. 326, B. Eerdmans Publishing, Grand Rapids 1992

(443): Charles Forster, The Historical Geography of Arabia, s. 182, Duncan and Malcolm Publishing, 1844

(444): İncil, Galatyalılar, 4:1 – 31

(445): Kur’ân- Kerîm, Âl-i İmran 96; İbrahim 37; Hacc 26 – 27; Baqara 127 – 129

(446): Ebû Welid Muhammed el- Ezraqî, Kabe ve Mekke Tarihi, s. 43, Çağrı Yayınları, İstanbul 1980

(447): Kur’ân- Kerîm, Baqara 125 – 127; Hacc 26; İbrahim 37

(448): Kur’ân- Kerîm, Âl-i İmran 96

(449): Buharî, Enbiya 9 ve Müsakat 10 / Müsned, cilt 1, s. 347 ve cilt 5, s. 121 / Taberî, Tarih, cilt 1, s. 256 / Faqihî, Axbar’ul- Mekke, cilt 2, s. 7 – 9, Mekke 1987 / Mutahhar bin Tahir el- Maqdisî, El- Bed we’t- Tarih, cilt 1, s. 240 / Cevad Ali, El- Mufaşşal fî Tarih’il- Arab Qabl’el- İslam, cilt 6, s. 396, Beyrut 1980

(450): Ebû Abbas Zeynuddîn Ahmed bin Ahmed ez- Zebidî, Tecrîd-i Sarih Terceme ve Şerhi, cilt 9, s. 150

(451): Tevrat, Tekvin, 16:6 – 11

(452): Kur’ân- Kerîm, Baqara 136; Âl-i İmran 84; Nisa 163

(453): Ali Şeriatî, Hacc, Özgün Yayıncılık, İstanbul 1999

(454): Dawid McDowall, A Modern History of the Kurds, s. 4, I. B. Tauris Publishing, Londra & New York 2007 / Jaffer Sheyholislami, Kurdish Identity, Discourse and New Media, s. 48, Palgrave Macmillan Publishers, New York 2011 / Ferdinand Hennerbichler, Die Herkunft der Kurden, s. 75 – 76, Peter Lang Verlag, Frankfurt am Main 2010 / Gina Lennox, Was Abraham a Kurd?, Jerusalem Post, 22 Temmuz 2004 / Hamma Mirwaisi, Who is Abraham? The Man Known as the Forefather of Jews, Ekurd Daily, 28 Temmuz 2010, https://ekurd.net/mismas/articles/misc2010/7/state4071.htm / Abraham was a Kurd, American in Kurdistan, 5 Ağustos 2015, https://americaninkurdistan.wordpress.com/2015/08/05/abraham-was-a-kurd/

(455): İbn-i Hişam, Siret’un- Nebewiye, cilt 1, s. 40, Kahraman Yayınları, İstanbul 1985 / Ebû-l- Âlâ el- Mewdudî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, cilt 1, s. 39, Pınar Yayınları, İstanbul 1983 / Hester Thomsen, Hagar: God’s Beloved Stranger, s. 195, Herald Publishing Association, Hagerstown 2003

(456): Buharî, Enbiya 12; Menaqıb 4; Cihad 78 / Müslim, Fazail 1 / Tirmizî, Menaqıb 1 / Müsned, cilt 2, s. 107 / İslam Ansiklopedisi, cilt 20, s. 59, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 1988

(457): Hakim, El- Müstedrek, cilt 2, s. 604 / Aclunî, Keşf’ul- Hafa, cilt 1, s. 230 / Firuzabadî, Beşair, cilt 6, s. 39, El- Mekbeb’ul- İlmiyye Neşriyat, Beyrut

(458): Kur’ân- Kerîm, Zariyat 24 – 37

(459): Kur’ân- Kerîm, Hûd 69 – 73

(460): Kur’ân- Kerîm, Hicr 51 – 56

(461): Kur’ân- Kerîm, Zariyat 38 – 40

(462): Kur’ân- Kerîm, Hûd 84 – 95

(463): Salebî, Arais’ul- Mecalis, s. 81 – 82, Beyrut 1985

(464): Kur’ân- Kerîm, İbrahim 37

(465): Taberî, Tarih, cilt 1, s. 252 – 253

(466): Ebû Welid Muhammed el- Ezraqî, Kabe ve Mekke Tarihi, s. 43, Çağrı Yayınları, İstanbul 1980

(467): Taberî, Tarih, cilt 1, s. 341

(468): İslam Ansiklopedisi, cilt 20, s. 59, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 1988

(469): Kutub-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, cilt 14, s. 222, Akçağ Yayınları, Ankara 1992 / Taberî, Tarih’ul- Umem we’l- Mulûk, cilt 1, s. 349, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye, Beyrut 1407

(470): Muhammad Saed Abdul-Rahman, Islam: Questions and Answers, cilt 1, bölüm 1, s. 305, MSA Publication Limited, Londra 2003

(471): Reuven Firestone, İbrahim, Studia Islamica, sayı 76, s. 15 – 18, 1992

(472): The Qur’an: An Encyclopedia, Afnan H. Fatani, “Hajar”, s. 234 – 236, Routeledge Publishing, Londra 2006

(473): Muhammad Saed Abdul-Rahman, Islam: Questions and Answers, cilt 1, bölüm 1, s. 305, MSA Publication Limited, Londra 2003

(474): Reuven Firestone, İbrahim, Studia Islamica, sayı 76, s. 15 – 18, 1992

(475): Aishah Abd al-Rahman – Anthony Calderbank, Islam and the New Woman, Alif: Journal of Comparative Poetics, sayı 19, s. 200, 1999

(476): Muhammad Saed Abdul-Rahman, Islam: Questions and Answers, cilt 1, bölüm 1, s. 305, MSA Publication Limited, Londra 2003

(477): Aviva Schussman, The Legitimacy and Nature of Mawid al-Nabī (Analysis of a Fatwā), Islamic Law and Society, cilt 2, bölüm 5, s. 218, Brill Publishing, Köln & Leiden & Boston 1998

(478): Muhammed Martin Lings, The House of God, cilt 1, Suhail Academy Publishing / Reuven Firestone, İbrahim, Studia Islamica, sayı 76, s. 15 – 18, 1992 / Carol Delaney, The Hajj: Sacred and Secular, American Ethnologist, sayı 17, s. 515, Ağustos 1990

(479): Ali Şeriatî, Hacc, s. 75, Özgün Yayıncılık, İstanbul 1999

(480): Buharî, Enbiya 9 / Müsned, cilt 1, s. 347

(481): Ebû-l- Âlâ el- Mewdudî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, cilt 1, s. 44, Pınar Yayınları, İstanbul 1983 / Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, cilt 1, s. 35, İşaret Yayınları, İstanbul 1999

     SEDİYANİ HABER

     11 AĞUSTOS 2019

Kalk bir kahve yap, melek soylum
kahve yeşili gözlerinde süzerek
bir fincanını Hypatia içsin
bir fincanını Hannah Arendt
Şu aşk var ya kalbimdeki,
Allah’tan gelme,
Cennet’ten indi oracığa,
henüz hayat başlamamıştı yeryüzünde…
Aşk, Allah’ın 100. sıfatıdır
kadındır, yeryüzündeki halifesi
doğuran, çoğaltan, bereketlendiren, üreten herşey dişidir çünkü
Asiye emzirmezse,
Tanrı kime gönderecekti Kutsal Kitap?
Meryem doğurmazsa,
nasıl dirilecektik biz öldükten sonra?
Hacer olmazsa,
Tanrı’ya nasıl komşu olacaktık şâhdamarımızdan daha yakın?
Hatice örtmeseydi Muhammed’in üstünü,
hiç iner miydi Müdessir?
Fatımâ’nın evi olmasa,
ilmin kapısı olabilir miydi Ali?
Zeynep olmazsa,
bir mektep doğar mıydı Kerbelâ kıyamından?
melek soylum
sevdiceğim
hani diyorsun ya, kavuşmak
hani çağırıyorsun ya beni
İbrahim varmazsa Merve’ye,
hiç olur mu Hacc?
kahve yeşili
hani Qazî Muhammed’in bir talebesi vardı
üstü başı pasaklıydı
tembeldi, haylazdı
diğer öğrenciler sınıfta pürdikkat dinlerken Qazî’nin dersini
o tırnaklarıyla önündeki sıraya haritalar çizerdi
o bendim işte
yeniden dünyaya geldim reenkarnasyon yaşayarak.
 
(“Kahve Yeşili” şiirinden, İbrahim Sediyani)
**
219 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir