Merhamet Bize En Büyük Miras

 

isediyani

Eğitimci ve yazar İbrahim Altun, Sediyani Haber için yazdı…

 

 

Merhamet Bize En Büyük Miras

İbrahim Altun

     Şöyle dönüp bakıyorum kocamış dünyamıza ve dünyayı kocatan, adı “insan” olan varlığa. Sanki her geçen gün biraz daha törpüleniyor, yozlaşıyor yüreklerimiz.

     Sanki artık rengi siyaha çalıyor hislerimizin ve kayıplar denizinde yüzüyor benliğimiz. Sanki her dem biraz daha kokusunu yitirdik, soldurduk güllerimizi.

     Sahi neden kopardık o rengârenk çiçeklerimizi dalından ve niye vurduk kuşlarımızı o hayat kokan kanatlarından?

     Niçin günden güne umarsızca soluklaştırdık, içimizde biriktirdiğimiz dünden kalan güzellikleri?

     “Desinler, bilsinler, sevsinler, övsünler” diye diye riyakârlığın zindanında çürüttük ihlâsımızı. Kaybettik damarlarımıza hayat pompalayan samimiyetimizi. Tüm şehvetimizle sarıldık menfaatlerimize.

     Neden sonra “ben, hep ben” diye diye egoların en dipsiz kuyularına attık benliğimizi ve bencilliğin karanlığına karışan yüreklerimizle yudumladık hırs dolu kadehlerimizi?

     Sonra… Nankörü olduk elimizdekilerin.

     Herşey olmak ve herşeyi alabilmek oldu derdimiz. Bir bir feda ettik birbirimizi ve en nihayetinde mirasyedi çocuklar misali harcadık tüm sermayemizi.

     “Güçlü olmalıyım” dedi, içimizdeki şeytan ve makam, mevki, şan, iktidar aşkı boyadı kalplerimizi. Sahipsiz kaldı sevgimiz, kimsesizdi artık düşlerimiz ve hepten unutuldu iyiliğe dair tüm dertlerimiz. “Kendimiz” oldu en büyük derdimiz. Ne istediğimiz o “her şey” olabildik ne de bu uğurda feda ettiklerimizi geriye getirebildik ve en sonunda donup kaldı rûhlarımız hiçliğin ayazında öylece yapayalnız.

     Kir ve kin kapladı her yanımızı. Nefretimizin en zifiri karasına boyadık göğün mavisini ve karanlık bulutların ardına hapsettik aydınlığımızı. Isıtmaz oldu yüreklerimizi güneş. Buz kesildi umutlarımız, git gide soğudu insanlığımız ve nefretin ninnisiyle büyüdü düşmanlığımız.

     Uyandığım her sabah yeni bir ah ekse de yüreğimdeki acıya ve her yeni gün odun taşısa da içimdeki ateşe, yine de Ahmedê Xanî gibi umudun ışığını taşıyorum yarınlarımıza ve O’nun diliyle sesleniyorum rûhlarımıza.

     “Ne kadar rahatsızsam hicran yüzünden,

     Ey yâr; o kadar çok ümitvarım senden.”

     Evet, ümitvarım ben hem de her birimizden lakin bir an önce kurtulmak gerek zehir kusan bu nefret dilinden. Eğer illâ da nefret edeceksek, ilk önce nefretimizden nefret etmeliyiz diyorum. Zira nefreti en çok hakkeden yine nefretin kendisi değil midir?

     Gelin, şöyle bir hafızâ yoklayalım ve kim olduğumuzu, ne olduğumuzu hatırlayalım. “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine sarılırsanız hidayete erersiniz” diye buyuran Merhamet Peygamberi tarafından övülen o hidayet yıldızlarına bakalım. O yıldızların asırlar öncesinden bize bıraktıkları kutlu mirası nasıl yakıp kül ettiğimizi anlayıp sinelerimizi pişmanlık ateşinin kızgınlığında dağlayalım.

     Hz. Ömer’in hilafeti dönemiydi. Hz. Ömer arkadaşlarıyla beraber bir mecliste oturmuş sohbet ediyordu. Derken karşıdan üç kişinin gelmekte olduğunu gördü. Bu gelen kimseler bir delikanlıyı yakalayıp ellerinden sıkıca tutmuşlardı, belli ki Halife’nin huzuruna çıkarmak üzere getiriyorlardı. Orada bulunanların dikkatli bakışları arasında bu üç kişi yakaladıkları gençle gelip Hz. Ömer’in huzurunda durdular. Hz. Ömer onlara sordu:

     – Söyleyin bakalım derdiniz nedir? Bu delikanlının ne suçu vardı da, böyle sıkıca tutup buraya getirdiniz?

     İçlerinden biri söz alıp meseleyi anlatmaya başladı:

     – Ya Ömer, bu genç babamızı öldürdü. Biz de bu katile işlediği suçun cezasını vermeniz için huzurunuza geldik. Şimdi bunun için ne yapmak lazım geliyorsa onun yapılmasını istiyoruz.

     Adalet güneşi Hz. Ömer o gence,

     – Bunların dediklerini duydun, söylenenler doğru mu? Eğer doğruysa senin söyleyeceklerin nelerdir?, diye sordu.

     O genç, bu söylenenlere itiraz etmedi. Anlatılanların doğru olduğunu ancak kendisinin de bazı söyleyecekleri olduğunu belirterek, söze başladı:

     – Yâ Emir’el- Mümînin! Ben ticaretle uğraşan biriyim. Ticaret yapmak üzere çıktığım yolda biraz dinlenmek istedim. Bir hurma ağacının dibinde dinlendiğim esnada atım nasıl olduysa bağını çözüp yakınında bulunan hurma bahçesine girip hurma dallarına zarar vermiş. Farkına varır varmaz buna mani olmak için derhal atımın olduğu yere doğru koştum. İşte o anda karşıdan yaşlı bir adam bana karşı bağırarak geldi. İyice yaklaştıktan sonra hiçbir şey sormadan, birşey söylememe fırsat vermeden, elindeki büyükçe taşı atıma hızla vurdu ve takdir-i ilahî atım oracıkta düşüp can verdi. Atımı çok ama çok severdim. Bana babamdan kalan tek yadırgârdı. Üstelik ondan başka binitim de yoktu ve o yaşlı adam gözünü kırpmadan atımı öldürmüştü. Buna dayanamadım, ben de onun ata vurduğu taşı alıp kendisine fırlattım. Fakat bir de baktım ki, takdir-i ilahî yine tecelli etti. Atımı öldüren o taş, adamcağızın başını yardı ve adam da oracıkta can verdi. Yalnız niyetim kesinlikle onu öldürmek değildi bir anlık öfkeyle bir adamın ölümüne sebep olmuştum. Hemen bu yaşlı adamın kim olduğunu araştırdım, ailesini buldum çocuklarına durumu uygun bir dille anlatmaya çalıştım. Tartaklandım ve huzurunuza getirildim. İşte durum bundan ibarettir. Yâ Ömer, ben şayet o anda kaçmak isteseydim, kolayca kaçardım; ama ben Allah’a ve âhiret gününe inanmış bir kimseyim. Cezam ne ise onu dünyada çekmeye razıyım. İlahî adalet ne ise tatbik edilsin ve hak yerini bulsun.

     Delikanlının anlattıkları ve bu tavrı, sahabe-i kiramı da etkilemişti; ama hüküm ne ise tatbik edilecekti. Babaları ölen gençler diyet almaya razı olmuyorlar, “kısasa kısas” deyip duruyorlardı.

     Nihayetinde karar verilmişti, kısas yapılacak ve genç idam edilecekti. Gencin bu hüküm karşısında itiraz hakkı olamazdı da. Ancak Hz Ömer’den bir isteği vardı. Buraya ticaret maksadıyla geldiği ve böyle bir şeyin de başına geleceğini bilemediği için mutlaka halletmesi gereken bir işi vardı ve dedi ki:

     – Bu hükme hiçbir itirazım yok; olamaz da… Şeriat’ın kestiği parmak acımaz Ben bu hükme razıyım. Fakat sizden bir ricam olacak, ister kabul eder ister etmezsiniz, bu sizin bileceğiniz bir şey. Ricam şu ki: Benim bakımıyla ilgilendiğim yetim kardeşlerim var. Onların bana teslim edilmiş altınlarını bahçeye gömdüm. Bu altınlar onların geleceği. Onların yerini de benden başka kimse bilmiyor. Eğer bana üç gün müsaade ederseniz, gider onların yerini o yetimlere bildiririm. Ayrıca ticaretle uğraşan biri olarak borçlu olduğum insanlar var, onlara borcumu ödememe müsaade edin. Böylece hem o yetimlerin hem de alacaklılarımın haklarını kendilerine teslim etmiş olurum. Ne olur izin verin efendim! Huzur-i Rahmân’a kul hakkıyla çıkmak istemiyorum.

     Hz. Ömer bunun üzerine:

     – Şu anda sana nasıl müsaade edebiliriz ki? Zira sen idamı elzem bir suçlusun. Cezan infaz edilecek. Hem ya kaçarsan?, diye sordu.

     Genç,

     – Efendim, kaçmayacağıma dair Allah adına hepinizin huzurunda yemin ederim. Zaten kaçmak isteseydim daha evvel rahat bir şekilde kaçabilirdim, dedi.

     – Seni serbest bırakmamıza imkân yok. Ancak yerine bir kefil bırakırsan serbest kalabilirsin, karşılığını aldı.

     Genç, o civarın yabancısıydı, bu civarda kimseyi tanımıyordu. Nasıl kefil bırakabilirdi ki? Son çare olarak etrafında toplanan kalabalığa baktı, tek tek süzmeye başladı, acaba kendisine kefil olan çıkar mıydı diye. Kalbinin sesine kulak verdi ve orada hazır bulunanlardan Ebû Zere el- Ğıfarî (ra)’yi göstererek,

     – Bu zât bana kefil olur, dedi.

     Hz. Ömer, Ebû Zerr hazretlerine döndü:

     – Ey Ebû Zerr! Bu gence kefil olur musun?

     Ebû Zerr, gencin gözlerine bakarak,

     – Evet, kefil oluyorum. Bu çocuğun üç güne kadar dönüp teslim olacağına inanıyorum, dedi.

     Bunun üzerine babaları öldürülen dâvâcı gençler Ebû Zerr’e seslendiler:

     – Ey Ebû Zerr! Sen Peygamber Efendimiz’in dostusun, emanetisin ancak bu kefilliğin babamızın katilinin kaçıp kurtulmasına sebep olursa vallahi dâvâmızdan vazgeçmeyiz, senin idamını isteriz, bilmiş olasın. Yol yakınken bu kararından dön.

     Söylenenlerin hiçbirine kulak asmayan Ebû Zerr, gence dönerek,

     – Haydi git, işlerini hallet. Ben sana kefilim, dedi ve oradan sessizce ayrıldı.

     Genç ise üç gün süre ile gönderildi.

     Üç gün dolmak üzereydi. Fakat genç gelmemişti. Ölen adamın çocukları, gencin gelmeyeceğini düşünüyorlardı. Ebû Zerr’e,

     – Ey Ebû Zerr! Kefil olduğun genç nerede?, diye sordular. Ebû Zerr,

     – Vakit dolmak üzere. Eğer o genç dönmezse, söz verdiğim gibi o gencin yerine ölmeye hazırım, dedi.

     Orada bulunanlardan bazıları,

     – Ey Ebû Zerr! Kefil olduğun adam gelmedi. Kim olduğunu bilmediğin bir kimseye, nasıl kefil oluyorsun? Adam bir kere ölümden kurtuldu, bir daha geri gelir mi?, diye Ebû Zerr’i sıkıştırıyorlardı.

     Bazıları, babası ölen gençlere diyet teklif ettiler:

     – Razı olursanız, babanızın yerine para verelim. Yeter ki Ebû Zerr idam edilmesin.

     Fakat onlar bu teklifi kabul etmiyor,

     – Biz Ebû Zerr’i uyarmıştık, kesinlikle babamızın intikamı alınmalı, deyip duruyorlardı.

     Tüm Medine halkı bu olayı duymuştu. Gencin yerine Ebû Zerr’in idam edileceği haber verildi. Şehir halkı çok sevdikleri, Peygamberimiz’in dostu olan Ebû Zerr’i kaybedecekleri endişesi içindeydi.

     Vakit tamam olmuştu. Ebû Zerr idam olacağı yere gitti. Herkes büyük bir üzüntüyle olayı izliyordu. Hz. Ömer idam emrini verdi:

     – İnfaz başlasın!

     Tam bu sırada ortalığı inleten bir ses duyuldu:

     – Durun, durun!

     İdamlık genç kan ter içinde koşarak Ebû Zerr hazretlerinin ellerine sarıldı. Nefesi tıkanıyor, gözyaşları içinde zor konuşuyordu. Üstü başı sırılsıklamdı. Yorgun ve bitkin olduğu her hâlinden belliydi.

     – Çok şükür, vaktinde yetişebildim. Ne olur, sizi zor durumda bıraktığım için hakkınızı helal edin, dedi.

     Genç, bu sözleri söyleyince yorgunluktan ve telaştan yere yığıldı. Kendine gelince idam edileceği yere geçti.

     Orada bulunanlar, kendisinden ümit kesildiği halde bir adamın koşa koşa ölüme gelmesine hayret ettiler. Hz. Ömer de aynı şaşkınlık içindeydi ve herkesin merak ettiği o soruyu sordu, ölümüne koşan o gence:

     – Şimdi söyle bakalım: Canını kurtarmış, yerine idam edilecek bir can bıraktığın halde niye kaçıp canını kurtarmayıp da ölüme koşup geldin?

     Genç,

     – Ben Allah’a ve âhiret gününe imân etmiş bir Müslüman’ım. Burada herkesin gözü önünde döneceğime dair bir söz verdim. Müslüman sözünden cayar demesinler diye geldim, dedi.

     Hz. Ömer’in gencin bu cevabı karşısında yüreği titremiş, içi ürpermişti. Lâkin koca halifenin sorması gereken bir sorusu daha vardı. Sorunun muhatabı, canını bir an bile tereddüt etmeden tanımadığı bir suçlu için ortaya atan ve ölüme kefil olan yalnız adam Ebû Zerr el- Ğifarî’den başkası değildi. Hz Ömer, buğulu gözlerle Ebû Zerr’e sordu:

     – Yâ Ebû Zerr! Neden tanımadığın birine kefil oldun? Mala kefil olanı çok gördüm ancak tanımadığı birinin canına kefil olanı ilk defa görüyorum. Niçin ölme pahasına kefil olmayı seçtin?

     Ebû Zerr her zamanki gibi vakur bir duruşla cevap verdi:

     – Yâ Emir’el- Mümînin! Bu genç kendisine inanmamı ve güvenmemi istedi. Müslüman Müslüman’a güvenmez demesinler diye kefil oldum

     Ebû Zerr’in cevabı, yürekleri dağlarcasına büyük bir anlam taşıyordu. Bütün Medine halkı ile beraber koca halife Ömer de ağlıyordu. Bu esnada idam edilecek gencin boynuna urgan geçirilmiş, infaz başlatılmıştı. İdam sehpasına tam vurulacakken babaları öldürülen gençlerin haykırışları duyuldu:

     – Durun, yapmayın! Biz dâvâmızdan vazgeçtik. Genci serbest bırakın!

     İdam durmuş, bu tablo karşısında bütün herkesin nutku tutulmuştu. Daha az önce Ebû Zerr idam edilirken bile kalpleri yumuşamayan ve yürekleri intikam ateşiyle yanan bu gençler ne olmuştu da dâvâlarından vazgeçmişlerdi?

     Babalarının katilini son anda affeden ve diyet parasından da vazgeçen gençlere neden böyle yaptıklarını sorunca Hz Ömer, gençler şöyle cevap verdiler:

     – Evet Yâ Ömer, yüreğimiz acıyla kavruluyor ve intikam ateşi içimizi dağılıyordu; ancak sözünün eri bu genci ve güven âbidesi Ebû Zerr’i görünce yüreğimiz yumuşadı ve Müslüman affetmez demesinler diye dâvâmızdan vazgeçtik.

     Böylelikle asırlar öncesinden bize miras olarak merhameti, sadakati ve ahde vefayı bırakıp gittiler.

     Şimdi burun kemiklerimizi sızlatan, iliklerimize kadar rûhumuzu titreten bu ibret levhasına bakınca ne görüyoruz acaba?

     Dün sözü uğruna can vermeye koşan gençlerdik, oysa bugün ufacık menfaatler uğruna yalanlar düzen, aldatan diller olduk. Dün Müslüman kardeşine canı pahasına güvenen Ebû Zerr’lerdik. Bugün birbirinden çöpünü bile gizleyen, 7 / 24 malını kameralarla izleyen ve “Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin” diyebilecek kadar ileri giden, birbirine güvensiz gönüller olduk.

     Dün yüreğindeki intikam ateşini merhamet ile söndüren ve baba katilini bile affettim diyebilen insanlık âbideleriydik, bugün en mâsum bedenlere bile ölüm ve zûlüm kusan zalimler olduk.

     Evet, unutunca kim ve ne olduğumuzu, kinimizin kirinde boğulduk.

     Hâlbuki biz, yaratılanı Yaratan’dan ötürü seven Yunus’lar değil miydik? “Gel ne olursan ol yine gel” diyen gönül eri Rumî’leri dinlemedik mi? İstanbul’u fethetmeden önce gönülleri fetheden Fatih’leri görmedik mi? Düşmanına insanlık ve merhamet dersi veren Selahaddîn’leri bilip yürekten sevmedik mi?

     Eskiden yüreğimiz insan kokardı ve bakışlarımız şefkat dağıtırdı, hem de yüreği çarpan her canlıya.

     Peki ya şimdi?

     Niye yüreğimiz kin, nefret ve şiddet kokuyor ve bakışlarımız niçin öfke ve adavet saçıyor değdiği her tarafa?

     Sahi ne oldu bize? Hangi ara bunca kötülük doldu içimize? Hangi ara kin, şiddet ve adavetle bu denli kirlendik ve birbirimize nefretle bilendik?

     Haydi gelin!

     Bu kokuşmuş yanlıştan dönelim, nefretlerimizi defedelim.

     Haydi gelin!

     Benliğimize o eski benliğimizi ekelim, kendimize, özümüze yönelelim.

     Haydi gelin!

     Söküp atarak içimizdeki adaveti; yüreğimize yeniden sevgiyi, muhabbeti davet edelim.

     Hem nübûvvetin son halkası Resul-i Kibriya efendimiz, “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz, birbirinize sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız” diye buyurmuyor muydu?

     Hem Rabbimiz; “İyilikle kötülük bir olmaz; sen kötülüğü iyilikle karşıla. O zaman aranda düşmanlık olan kişinin can dostun olduğunu görürsün” (Fussilet, 41) diye emir buyurarak bizi iyiliğe, sevgiye, muhabbete çağırmamış mıydı?

     “Ahmaklık, kavgada hayat aramaktır / Hayat, beraber kardeşçe yaşamaktır.”

     Gelin!

     Kavgada hayat arayan kin âbidesi, zûlüm çizmesi olarak yaşayan değil; hep birlikte hayatı kardeşçe yaşayan, kötülüklerle savaşan ve iyilikleri çoğaltmakla yarışan birer muhabbet fedaisi gönül erleri olalım.

     Gelin!

     Kin zincirlerimizi kıralım.

     Gelin!

     Özümüze, kendimize , bizi biz yapan değerlere sarılalım.

     Gelin!

     Leş kokan, öfke saçan önyargılarımızdan kurtulalım.

     Haydi gelin!

     Yine yeniden diyerek kardeş olalım.

     Aşk dolu, sevda dolu, hayat dolu, bahar kokulu yarınlara selam duralım.

     SEDİYANİ HABER

     22 HAZİRAN 2019

 

428 Total Views 2 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir