Kadın Peygamberler – 4

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

 

 

– geçen bölümden devam –

     Gelelim en “can alıcı” konuya: Sara, kocası İbrahim’in gerçekte akrabalık yönünden nesi olurdu?

     Bu konu oldukça hassas ve bir o kadar da “can sıkıcı”dır. Hz. Sara, Müslümanlar’ın inandığı gibi Hz. İbrahim’in amcasıkızı mıydı, yoksa gerçekte yeğeni veya kızkardeşi miydi? Yani “semavî dînlerin atası” olan Hz. İbrahim Peygamber, gerçekte kendi öz bacısıyla mı evliydi?

     Bu konuda söze başlamadan önce, “araştırmacı” ve “yazar” kimliğimizden daha önemli olan “inançlı” ve “muvahhid” kimliğimizle şunu ifade etmek isteriz: Bizler Müslümanlar olarak elbette ki Hz. İbrahim ile Hz. Sara’nın amcaçocukları olduğuna inanıyoruz ve bu hususta en ufak bir şüphemiz dahi yoktur. Sara’nın İbrahim’in yeğeni olduğu veya kızkardeşi olduğu yönündeki “mide bulandırıcı” iddiâları mesnetsiz ve çirkin buluyoruz. İbrahim ve Sara gibi yüce şahsiyetlere, Allah’a tertemiz bir imânla bağlı olan, o dönemin şartlarında yaygın olan şirk ve tuğyan kirliliğine bulaşmamış, birbirlerine âşık olup seven ve mutlu bir hayat yaşamaktan başka da amacı olmayan bu güzel insanlara aklın alamayacağı bu tür ithamları yakıştıranların ne gayeyle bunları yaptıklarını da bilmiyoruz. Bir kere ne onların döneminde, ne de onlardan önceki dönemlerde, hiçbir insan topluluğunda, “bir erkeğin kendi kızkardeşiyle evlenmesi” gibi fıtrata aykırı bir gelenek asla var olmamıştır. Böyle bir gelenek ne Mezopotamya’da, ne Anadolu’da, ne Ortadoğu’da, ne Afrika’da ne de Avrupa’da, tarihin hiçbir döneminde hiçbir insan toplumunda var olmamıştır. İbrahim ile Sara’nın “bir istisna olarak” böyle yaptıklarını varsaysak bile, onlar yaptıkları bu utanç verici şeyden dolayı bir kere başta kendi toplumları olmak üzere, gittikleri her memlekette oranın toplumları tarafından kınanır, ayıplanır, lanetlenirdi. Ama İbrahim ile Sara gittikleri ve yaşadıkları hiçbir yerde, oraların insanları tarafından “Vay siz nasıl oldu da kardeş kardeşe evlendiniz?” diye saldırıya uğramamışlardır. Böyle bir kaynak hiçbir yerde yoktur. Bilakis onlar başta kendi toplumları olmak üzere, gittkleri her yerde, uğradıkları her memlekette, oraların müşrik toplumları tarafından sadece inançlarından ve düşüncelerinden dolayı kınanmış, saldırıya uğramışlardır. Ancak Sara’nın İbrahim’in yeğeni olduğu veya kızkardeşi olduğu yönündeki iddiâlar, öyle kıyıda köşede değil, en güçlü dînî metinlerde ve hatta bizzat Tevrat’ın kendisinde yer aldığı için, bunları görmezden / duymazdan gelemezdik ve dolayısıyla bu konuyu da burada okurlarımız huzurunda işlememiz gerekiyor.

     İslam kaynaklarında İbrahim ile Sara’nın şecereleri verilmekte ve bunların amcaçocukları olduğu açık bir biçimde belirtilmektedir. Ünlü tarihçiler İbn-i Esir ve Taberî’nin naklettikleri üzere, İbrahim Tarah’ın oğludur, Sara da Batvil’in kızıdır. (169) Kardeş olan Tarah ile Batvil’in babaları da Nahor’dur. Yani İbrahim’le Sara’nın babaları aynı değil, dedeleri aynıdır. Babaları kardeştir. İbrahim ile Sara, amcaçocuklarıdırlar. Üstâd Mevdudî de bu konuda aynı görüştedir ve İbrahim’le Sara’nın amcaçocukları olduklarını belirtmiştir. (170)

     Tevrat’ın söylediğine göre, oğlu Tarah (İbrahim’in babası) doğduktan sonra da Nahor, 119 yıl daha yaşamıştır. Ve Nahor’un başka oğullarının ve kızlarının (İbrahim’in amcaları ve halaları) olduğu da beyan edilmektedir. (171)

     İslam kaynaklarında Sara’nın annesi hakkında da bilgiler bulabilmekteyiz. Ünlü İslam tarihçisi Kürt tarihçi İbn-i Esir, Sara’nın, Harran Kürt Kralı Batvil’in kızı olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla Sara’nın annesi, Harran’ın kraliçesidir. İbn-i Esir, “Sara, Harran hükümdarının kızıydı” demektedir. (172) Ünlü İslam tarihçisi Mazenderî tarihçi Taberî de aynı bilgileri nakletmekte, hatta Hz. Sara’nın annesinin ismini dahi vermektedir. Taberî’ye göre, Sara’nın annesinin ismi Havza’dır. (173)

     Peki, hem şecereleri hem de anne ve babalarının isimleri belli olan ve amcaçocukları oldukları çok net biçimde ortada olan Hz. İbrahim ile Hz. Sara’nın – hâşâ – “kardeş – bacı” olduklarına veya “amca – yeğen” olduklarına dair iddiâların çıkış noktası nedir?

     Önce “yeğen” meselesinin çıkış noktasına bakalım:

     Bu konuda kafaları karıştıran ve bu kafa karışıklığı neticesinde Yahudî dîn bilginlerine ve tarihçilerine de yalan yanlış “bilgi”ler yazdırmış olan saik, yaşadıkları Harran Krallığı’nın prensesi olduğu için Sara’nın orada “Harran’ın kızı” (Harran ülkesinin kızı) ünvânına sahip olması, ve fakat tamamen bir tesadüf sonucu, Hz. İbrahim’in bir kardeşinin (Sara’nın kaynı) de isminin Harran olmasıdır. Sara’dan kimi çok eski anlatılarda “Harran’ın kızı” diye bahsedilmesi, Sara’nın, Hz. İbrahim’in kardeşi Harran’ın (Hz. Lut Peygamber’in babası) kızı ve dolayısıyla Hz. Lut’un ablası olduğu yanlış kanaatini doğurmuştur.

     Oysa, evet doğrudur, Hz. İbrahim (as), Hz. Lut (as)’un amcasıdır, ve lakin, ne Hz. Lut’un Sara isminde bir ablası vardır, ne de Hz. Sara’nın babasının adı Harran’dır. Sara’nın babasının adı Batvil’dir.

     Harran şehrinde yaşayan bu ailedeki bir ferdin adı da Harran’dır. Olay budur. Kafaları karıştırmış olan da budur. Hz. İbrahim’in kardeşi Harran, hem kendi ismi Harran’dır, hem de yaşadığı şehrin ismi Harran’dır. Muhtemeldir ki babası Tarah, kendi memleketini çok sevmiş ve doğan üç oğlundan birine memleketinin ismini vermiştir. Olamaz mı?

     Bir aile, doğan çocuklarına yaşadıkları şehrin ismini veremez mi? Örneğin, Diyarbakır’da yaşayan bir aile pekâlâ doğan oğullarına “Diyar Bekir” ismini verebilir ve Diyar Bekir isimli bu çocuk, Diyarbekir şehrinde yaşamını sürdürebilir. Aynı şekilde, Antalya’da yaşayan bir aile pekâlâ doğan kızlarına “Antalya” ismini verebilir ve Antalya isimli bu kız, Antalya şehrinde yaşamını sürdürebilir.

     Bunları yazarken aklıma geldi: Bizim ortaokul ve lise öğrencisi olduğumuz 80’li ve 90’lı yıllarda, İzmir şehrimizin güzide futbol kulüplerinden olan Altay takımında oynayan bir futbolcu vardı. Çocuğun ismi de Altay’dı. Bu futbolcunun hem kendi ismi Altay’dı, hem de oynadığı takımın ismi.

     Eski uygarlıklarda ve halen dahi çeşitli devletlerde, o ülkenin prensesleri “o ülkenin kızı” sıfatıyla anılırlar. Örneğin Hitit Uygarlığı’nın prensesleri “Hitit’in kızı” olarak, Urartu prensesleri de “Urartu’nun kızı” olarak anılırdı. Dolayısıyla Harran Krallığı’nın prensesi olan Sara’nın da “Harran’ın kızı” sıfatıyla anılması gayet doğaldı.

     Bu hususta, İbrahim ile Sara’nın “amca – yeğen” olduklarına dair bu yanlış ve sakat inancın yalnızca nereden kaynaklandığını değil, bu konuda “kafası ilk karışan”, yani Yahudî dünyasında bu sakat fikri ilk ortaya atan kişinin kim olduğunu da açıklayacağım: Şahıs isimleri üzerinden giderek Hz. Sara’nın Hz. İbrahim’in yeğeni olduğu zannına kapılan ve bu yanlış düşüncesini de kaleme alarak pekçok Yahudî’nin böyle yanlış bilgilenmesine sebep olan kişi, 11. yy’da yaşamış, Tevrat, Zebur ve Talmud’un ilk kapsamlı tefsirlerinin yazarı olan Raşi ya da tam adıyla Rabbi Şlomo Yarçi ben Yitzak (1040 – 1105)’tır. (174)

     Raşi’yi bu hatalı düşünceye iten saik ise, en yukarılarda bahsettiğimiz üzere, Sara’nın bir sıfatının “bakmak, görmek” anlamına gelen Yiska olması, ama aynı şekilde Hz. Lut’un bir kızkardeşinin de isminin Yiska olmasıdır. (175) Raşi ikisini karıştırmıştır. Oysa birinin çok güzel bir kız olduğu için lakabı böyleyken, öbürünün ismi böyledir.

     Raşi’ye kadar, yani 11. yy sonlarına kadar, hiç kimse kalkıp da Sara’nın İbrahim’in yeğeni olduğunu iddiâ etmemiş, böyle birşey söylememiştir. Bunu ilk ortaya atan, Yahudî dîn bilgini Raşi’dir.

     Tevrat’ta Hz. İbrahim’in babası Tarah’ın üç oğlunun olduğu belirtiliyor. Bunlar; İbrahim, Nahor ve Harran’dır. İbrahim ile Nahor, bu iki kardeş, aynı gün evlendiler. İbrahim’in evlendiği kızın ismi Sara, Nahor’un evlendiği kızın ismi Milka idi. (176)

     Açık ortada olan bir gerçektir ki, İbrahim ile Sara evlendiklerinde, İbrahim’in küçük kardeşi Harran henüz bekârdır. Sara nasıl olur da O’nun kızı olabilir? Çocuk daha evlenecek yaşa bile gelmemiş. Harran henüz genç bir delikanlıdır ve Sara’nın bırakın Harran’ın kızı olmasını, Sara yaşça Harran’dan büyüktür bile. Bir insan yaşça babasından büyük olabilir mi? Eğer olabileceğine inanıyorsanız, Sara’nın da Harran’ın kızı olduğuna ve dolayısıyla İbrahim’in yeğeniyle evlendiğine inanabilirsiniz tabi.

     Ancak Sara ile İbrahim’in “kardeş” oldukları iddiâsı, “yeğenlik” iddiâsı kadar basitsenecek bir iddiâ değil. Zirâ bu, öyle kıyıdan köşeden ortaya atılmış veya falan tarihte yaşamış herhangi bir Yahudî bilginin yanlış anlaması sonucu oluşmuş değil, bizzat ana kaynak olan Tevrat kaynaklı bir iddiâdır.

     Bu konuda kafaları karıştıran, bizzat Tevrat’ın kendisidir, Tevrat’taki birbirleriyle çelişen ifadelerdir. Zirâ Tevrat’ın birçok yerinde İbrahim ile Sara’nın amcaçocukları oldukları hakikati belirtilirken, başka bir yerinde de Sara’nın İbrahim’in kızkardeşi olduğu yazılıyor.

     Tevrat’ın bir yerinde Sara’nın İbrahim’in “kızkardeşi” olduğu yazılırken (177), başka bir yerinde de Sara’nın İbrahim’in “yarı kızkardeşi”, yani babaları aynı ama anneleri farklı bacısı olduğu söylenir (178).

     Oysa bunu aklen de vicdanen de kabul etmemiz mümkün değildir. Tarihî gerçeklerle de bağdaşmamaktadır. İbrahim ile Sara’nın şecereleri bellidir ve ve amcaçocukları oldukları çok net biçimde ortadadır.

     Tevrat’ta, garip bir biçimde, üç ayrı “kardeş evliliği” vurgulanır. Tevrat’ı baz alırsak, sadece Hz. İbrahim değil, kendi karısını “kızkardeşi” (veya yarı-kızkardeşi, yani anne ve babasından sadece biri ortak olan kardeşi) olarak tanıtan iki tane peygamber vardır. Bunlardan birincisi Hz. İbrahim’in hanımı Hz. Sara’yı Mısır Firavunu’na “kızkardeşim” diyerek tanıtması (179), ikincisi yine Hz. İbrahim’in hanımı Hz. Sara’yı Gerar Kralı Avimelek’e “kızkardeşim” diyerek tanıtması (180), üçüncüsü de Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın hanımı Rebekka’yı yine aynı şekilde Gerar Kralı Avimelek’e “kızkardeşim” diyerek tanıtmasıdır (181). Dördüncü bir “kardeş evliliği” daha vardır ki, o biraz farklıdır. Tevrat’a göre Hz. İbrahim’in torunu ve Hz. İshak’ın oğlu olan Hz. Yakub, önce Laban’ın kızı Lea ile evlenmiş, daha sonra da Lea’nın küçük kızkardeşi Rahel (Raxel, Raçel, Rachel) ile evlenmiştir. (182) Böylece iki kızkardeş ile birden evlilik gerçekleştirmiştir. Daha ilginç olan ise, bu kızların babası olan Laban’ın, Hz. Yakub’un annesi Rebekka’nın kardeşi olmasıdır. Yani Hz. Yakub, dayısının kızlarıyla evlenmiştir, hem de iki kızkardeş ile. (Rahel, Hz. Yusuf’un annesidir.)

     Anladığımız kadarıyla, kendilerine Allah tarafından verilmiş bir söz olarak “sülale boyu peygamberlik” bahşedilen (183) bu aile, hep çok yakın akrabalarla evlilik yapmışlardır. Ve bunu da, daha önce açıkladığımız üzere, Allah’ın emri gereği yerine getirmişlerdir:

     “İshak Yakub’u çağırdı, onu kutsayarak, ‘Sakın Kenanlı kızlarla evlenme’ dedi, ‘Hemen Paddan Aram’a (Harran’a), annenin babası Betuel’in evine git, orada dayın Laban’ın kızlarından biriyle evlen’ diye buyurdu.” (184)

     Bunun sebebi de, bu peygamberlerin kesinlikle ve kesinlikle Kenanlılar ile aynı etnik kökenden olmayışlardır. Yahudîler ile onlara gönderilen peygamberlerin aynı etnik kökenden olmadıkları, bizzat Tevrat âyetleri dikkatli bir biçimde okunduğunda da anlaşılacaktır. Böyle olduğu için, onlar özellikle yakın akrabalarla evlenme yoluna gitmişlerdir. Ancak bu yakın akraba ile evlilik, “kendi kızkardeşi veya kendi yeğeni ile evliliğe” kadar gidiyor mu? Doğrusu insan burada apışıp kalıyor ve böyle bir ihtimale inanmak dahi istemiyor. Tevrat yorumcularının böyle bir vurguyu Tevrat’a niçin yerleştirdiklerini anlamak, anlamlandırabilmek de oldukça güç. Bazı kutsal insanların biyografisine “gizem katmak” gayesiyle yapılan çabalar, çoğu kez böyle menfi sonuçların ortaya çıkmasına da sebebiyet verebiliyor.

     Şimdi Tevrat’taki bu olaya, yani Hz. İbrahim’in hanımı Hz. Sara’yı “kızkardeşi” olarak tanıtması olayına bir bakalım:

     Sözkonusu olayla ilgili birbirinden farklı hatta çelişkili olan iki anlatının Tevrat’ta yer aldığını görüyoruz. Bunların ilkinde Hz. İbrahim’in Hz. Sara’yı kızkardeşi olarak tanıtmakla yalan söylediği, ikincisinde ise gerçekten Sara’nın kendi kızkardeşi olduğu söylenmektedir. Bu da Tevrat’ın aynı hadiseyi anlatırken bile kendi içinde nasıl bir çelişkiye düştüğünü göstermekte. Şimdi her iki anlatış şeklini de aktarmak istiyoruz.

     Birincisi, Hz. İbrahim’in Hz. Sara’yı kızkardeşi olarak tanıtmakla yalan söylediğini bildiren âyetler:

     “Ülkedeki şiddetli kıtlık yüzünden İbrahim geçici bir süre için Mısır’a gitti. Mısır’a yaklaştıklarında karısı Sara’ya, ‘Güzel bir kadın olduğunu biliyorum’ dedi, ‘Olur ki Mısırlılar seni görüp, ‘Bu O’nun karısı’ diyerek beni öldürür, seni sağ bırakırlar. Lütfen, ‘O’nun kızkardeşiyim’ de ki, senin hatrın için bana iyi davransınlar, canıma dokunmasınlar.’ İbrahim Mısır’a girince, Mısırlılar karısının çok güzel olduğunu farkettiler. Kadını gören Fıravun’un adamları, güzelliğini Firavun’a övdüler. Kadın saraya alındı. O’nun hatırı için Fıravun İbrahim’e iyi davrandı. İbrahim davar, sığır, erkek ve dişi eşek, erkek ve kadın köle, deve sahibi oldu. Rab İbrahim’in karısı Sara yüzünden Fıravun’la ev halkının başına korkunç felâketler getirdi. Firavun İbrahim’i çağırtarak, ‘Nedir bana bu yaptığın?’ dedi, ‘Neden Sara’nın karın olduğunu söylemedin? Niçin ‘Sara kızkardeşimdir’ diyerek O’nunla evlenmeme izin verdin? Al karını git.’ Firavun O’nun için adamlarına buyruk verdi. Böylece İbrahim’le karısını sahip olduğu her şeyle birlikte gönderdiler.” (185)

     İkincisi, Hz. Sara’nın gerçekten de Hz. İbrahim’in kızkardeşi olduğunu bildiren âyetler:

     “İbrahim Mamre’den Negev’e göçerek Kadeş ve Sur kentlerinin arasına yerleşti. Sonra geçici bir süre Gerar’da kaldı. Karısı Sara için, ‘Bu kadın kızkardeşimdir’ dedi. Bunun üzerine Gerar Kralı Avimelek adam gönderip Sara’yı getirtti. Ama Tanrı gece düşünde Avimelek’e görünerek, ‘Bu kadını aldığın için öleceksin’ dedi, ‘Çünkü O evli bir kadın.’ Avimelek henüz Sara’ya dokunmamıştı. ‘Ya Rab’ dedi, ‘Suçsuz bir ulusu mu yok edeceksin? İbrahim’in kendisi bana, ‘Bu kadın kızkardeşimdir’ demedi mi? Kadın da İbrahim için, ‘O kardeşimdir’ dedi. Ben temiz vicdanla, suçsuz ellerimle yaptım bunu.’ Tanrı, düşünde O’na, ‘Bunu temiz vicdanla yaptığını biliyorum’ diye yanıtladı, ‘Ben de seni bu yüzden bana karşı günâh işlemekten alıkoydum, kadına dokunmana izin vermedim. Şimdi kadını kocasına geri ver. Çünkü O bir peygamberdir. Senin için dûâ eder, ölmezsin. Ama kadını geri vermezsen, sen de sana ait olan herkes de ölecek, bilesin.’ Avimelek sabah erkenden kalktı, bütün adamlarını çağırarak olup biteni anlattı. Adamlar dehşete düştüler. Avimelek İbrahim’i çağırtarak, ‘Ne yaptın bize?’ dedi, ‘Sana ne haksızlık ettim ki, beni ve krallığımı bu büyük günâha sürükledin? Bana bu yaptığın yapılacak iş değil.’ Sonra, ‘Amacın neydi, niçin yaptın bunu?’ diye sordu. İbrahim, ‘Çünkü burada hiç Tanrı korkusu yok’ diye yanıtladı, ‘Karım yüzünden beni öldürebilirler diye düşündüm. Üstelik, Sara gerçekten kızkardeşimdir. Babamız bir, annemiz ayrıdır. O’nunla evlendim. Tanrı beni babamın evinden gurbete gönderdiği zaman karıma, ‘Bana sevgini şöyle göstereceksin: Gideceğimiz her yerde kardeşin olduğumu söyle’ dedim.’ Avimelek İbrahim’e karısı Sara’yı geri verdi. Bunun yanısıra O’na davar, sığır, köleler, cariyeler de verdi. İbrahim’e, ‘İşte ülkem önünde, nereye istersen oraya yerleş’ dedi.” (186)

     İnsan bazen ne diyeceğini bilemiyor…

     Tevrat’taki bu âyetleri hiçbir mantığa, hiçbir ölçüye sığdırabilmek mümkün değil. Bir taraftan “Halilullah” (Allah’ın dostu) sıfatına nail olmuş (187), tüm semavî dînlerin atası kabul edilen ve en çok da Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere tüm kutsal kitaplarda övülüp yüceltilmiş bir yüce şahsiyet olan İbrahim, bir taraftan da, bu hikâyede karşımıza çıkan, kendi öz kızkardeşiyle evlenen, yetmedi bu kadını başkalarına peşkeş çekebilen, yalan söyleyen, Allah’tan zerre kadar korkmayan ve utanmayan bir kişilik olarak İbrahim…

     Tevrat’taki bu âyetleri dînî itikadın kendi mantığına sığdırabilmek dahi mümkün değil. İnandırıcılıktan uzak, kendi içinde onlarca çelişki barındıran iddiâlar, abuk sabuk diyaloglar…

     Bu hikâye, nasıl bir hayâl dünyasına ve ne tür fantezilere sahip Yahudî dîn bilginleri tarafından Tevrat’a dahil edilmiştir bilmiyoruz, ancak kendi içinde pekçok çelişki barındırdığı için, inandırıcılıktan uzaktır.

     Şimdi hikâyedeki tutarsızlıklara ve mantıksızlığa bakalım:

     1 – Bir kere İbrahim ile Sara Mısır’a gittiklerinde, yine Tevrat’ın kendi anlatımına göre, İbrahim o esnada 75 yaşında, Sara ise 65 yaşındadır. (188) Yani Sara yaşlı bir kadındır artık. İbrahim, hanımı Sara’dan 13 yaş büyüktür. Başka bir âyete göre de İbrahim Sara’dan 10 yaş büyüktür. (189)

     Bu durumda 65 yaşındaki bir kadının, güzelliğinden dolayı bu derece hayatî tehlikelere sebep olabilecek potansiyeli olabilir mi, bunu güzellik uzmanlarına sormak lazım.

     Ben adına “Dünya” dedikleri bu gezegende tam 31 ülke gezdim ve gittiğim yerlerde birçok güzel kadın gördüm. Özellikle de Almanya, Mısır, Arnavutluk, İran, Bangladeş, Türkmenistan, Danimarka, Norveç ve Arjantin gibi ülkelerde öyle güzel kadınlar gördüm ki, anlatabilecek kelime yoktur. Hem de 65 değil, 20’li, 30’lu ve 40’lı yaşlarda kadınlar. Fakat hiçbiri yüzünden hayatî tehlike yaşamadım, kimsenin de hayatı tehlikeye girmedi.

     İkinci hadise ise, yani İbrahim’in Gerar Kralı Avimelek’e aynı şeyi söylemesi ise, düşünün ki Mısır Firavunu’na aynı şeyi söylemesinden tam 20 sene sonradır. (190) Yani ikinci olayda Sara 85 yaşında ihtiyar bir kadındır.

     2 – İbrahim güyâ, Mısırlılar’ın Sara’yı O’nun elinden alacaklarından korktuğu için bu yalana başvurmuş. Yani karısı Sara’yı kızkardeşi olarak tanıtmış ki, Mısırlılar O’nu kendisinden almasın (!). Burada çok bariz bir mantıksızlık var. Zirâ eğer İbrahim gerçekten de Mısırlılar’ın Sara’yı elinden alabileceğinden korkuyorduysa, böyle bir endişesi vardıysa, Sara’yı karısı olarak tanıtması yani doğruyu söylemesi daha mantıklı ve akıllıca olurdu.

     Siz, yanınızda çok güzel bir kadınla, yabancı bir memlekete gitseniz ve yanınızdaki kadın çok güzel olduğu için oradaki insanların ve yöneticilerin o kadını elinizinden alacağından korkuyorsanız, yanınızdaki kadını eşiniz olarak tanıtmanız mı daha akıllıca olur, yoksa bacınız olarak tanıtmanız mı? Elbette ki eşiniz olarak tanıtmanız daha akıllıca olur. Zirâ “bu benim karımdır” dediğinizde, o kadının evli olduğunu belirtmiş olursunuz ve evli bir kadına kimse talip olmaya çalışmaz veya kocasından çalmaya kalkmaz. Ama “bu benim kızkardeşimdir” derseniz, o kadının bekâr olduğunu belirtmiş olursunuz (bekâr bir kadının da kocası olmadığı için zaten ya babasıyla ya abisiyle gezer) ve bekâr bir kıza, hele hele bu kadar güzel olan bekâr bir kıza o insanların talip olması, elde etmeye çalışması gayet doğaldır.

     Uygar ve çağdaş bir toplumda bile insanların böyle davranmaları gayet normal karşılanır. İnsan fıtratında vardır bu, erkek olmanın fıtratında vardır. Çok güzel bir kadın görürsem ve hiç tanımadığım, kim olduğunu bilmediğim bu kadından hoşlanırsam, ilk yapacağım şey ne olur? Elbette ilk olarak onun evli mi bekâr mı olduğunu öğrenmeye çalışırım. Eğer evliyse şansıma küser ve “Allah sahibine bağışlasın” der geçerim. Ama bekârsa, bekâr olduğunu öğrenirsem, işte o zaman kendisine niyetlenir ve adım atmaya çalışırım.

     Zaten Mısırlılar’ın evli bir kadına sarkıntı olmayacak ve bir kadını kocasının elinden almaya çalışmayacak kadar edepli ve namuslu bir toplum olduğu, hikâyenin anlatıldığı Tevrat âyetleri okunduğunda rahatlıkla anlaşılacaktır. Sara’nın evli bir kadın olduğu anlaşılınca başta Firavun olmak üzere Mısırlılar’ın nasıl pişmanlık ve endişe içinde kıvrandıklarını, nasıl ah vah ettiklerini, hatta Tanrı’dan nasıl af ve merhamet dilendiklerini Tevrat’taki âyetlerde açıkça görüyoruz. Demek ki Mısırlılar hakikaten ahlak ve namus nedir bilen bir toplum. Evli bir kadını kocasının elinden almaya çalışmak bir yana, böyle bir davranışı çok çirkin ve ahlaksızca buluyorlar.

     Yani aslında İbrahim doğruyu söylese, Sara için “bu benim karımdır” dese, bütün bu olaylar hiç başlarına gelmeyecek. Ama O, böyle bir korkusu olduğu halde “bu benim kızkardeşimdir” diyor ve Sara’yı iyice tehlikeye atıyor.

     Görüldüğü üzere, Tevrat’ta anlatılan bu hikâyede bariz bir mantıksızlık vardır. İbrahim hem Mısırlılar’ın Sara’yı elinden alacaklarından korkuyor, hem de “Bu benim kızkardeşimdir” diye yalan söyleyerek kendisini ve Sara’yı aslında iyice tehlikeye atıyor.

     3 – Yukarıda da belirttiğimiz üzere, Tevrat’taki bu âyetleri dînî itikadın kendi mantığına sığdırabilmek dahi mümkün değil. Zirâ âyetlerde Firavun ve adamları Allah’tan korkan, imân ve takva sahibi, edepli, ahlaklı, namuslu, hatta adaletli, kimsenin malına ve ırzına göz koymayan dürüst insanlar olarak resmedilmişken, bir peygamber olan İbrahim ise tam tersi yalancı, kişisel çıkarı için her tür çirkinliği yapabilecek potansiyele sahip, maddî veya siyasî nüfûz elde etmek için kendi karısını saraya, bir hükümdara rahatlıkla peşkeş çekebilen, hatta Allah’tan korkmayan ve kuldan utanmayan bir insan olarak resmedilmiştir.

     Hatta düşünün ki, Tanrı Firavun’la direk konuşuyor, sohbet ediyor. Kendi seçtiği peygamberlerle bile direk olarak konuşmayan, onlara melek gönderip melek aracılığıyla mesajını ileten Tanrı, nedense Firavun’a mesajını iletirken araya melek dahi koymayıp direk muhatap oluyor. O Firavun ki, başta Kur’ân olmak üzere ve Tevrat da dahil olmak üzere bütün kutsal kitaplarda “kötü, Tanrı’ya isyan eden, zalim, müşrik, ilahlık taslayan, tağut” olarak tanıtıldığı halde.

     Sara’nın evli bir kadın olduğu anlaşılınca Firavun ve adamlarının nasıl pişmanlık ve endişe içinde kıvrandıklarına, nasıl ah vah ettiklerine, hatta Tanrı’dan nasıl af ve merhamet dilendiklerine bakın, bir de bütün bunlara rağmen, kendisine “Neden bize yalan söyledin? Bizi böyle bir günâh işlemeye neden ittin?” diye soran Firavun ve adamlarına İbrahim’in halen dahi nasıl pişkince cevaplar verdiklerine bakın.

     Tevrat’ta bu hikâyenin anlatıldığı yukarıdaki âyetlerin, bırakın “tanrısal” olmasını yani Tanrı tarafından gönderilmiş âyetler olmasını, bunların dîndar bir Yahudî tarafından Tevrat’a sokulduğuna inanmak dahi güçtür. Olsa olsa dîne ve peygamberlere karşı garezi olan bir insan tarafından yazılabilir.

     Siz Tevrat’taki bu âyetleri, örneğin dîne meraklı ve öğrenmek isteyen ancak kutsal kitaplar ve peygamberler hakkında hiçbir bilgisi olmayan birine okutsanız, o kişi bu âyetleri okuduğunda ne anlayacaktır? Eminim ki o kişi Tevrat’taki bu âyetleri okuyunca, Firavun’u “peygamber”, İbrahim’i de “cahiliye içinde debelenen bir müşrik” zannedecektir. Zirâ âyetlerin verdiği imaj bu.

     4 – Tevrat’tan aktardığımız ilk kısım âyetlerde (Tekvin, 12:10 – 20), Hz. İbrahim’in Hz. Sara’yı kızkardeşi olarak tanıtmakla yalan söylediği bildirilmektedir. Oysa bu da dînî itikadın kendi mantığına terstir. Çünkü dînî itikada göre peygamberlerin belli başlı özellikleri vardır ve bu özelliklerden biri hatta birincisi, yalan söylememeleridir. (191)

     Bir peygamber yalan söyleyemez. Söylerse, o peygamber değildir.

     5 – Tevrat’tan aktardığımız ikinci kısım âyetlerde (Tekvin, 20:1 – 15), Hz. Sara’nın gerçekten de Hz. İbrahim’in kızkardeşi olduğu bildirilmektedir. Hem de bizzat İbrahim’in kendi ağzından.

     Tevrat’ın orijinal İbranice metninde, Hz. İbrahim’in ağzından bu ifade şu şekildedir: אחתי בת אבי הוא(O benim kızkardeşimdir, babamın kızıdır.) / אך לא בת אמי (Fakat annemin kızı değildir.) (192)

     Ancak Tevrat’taki bu ifadeler, tarihî gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Hatta Tevrat’ın diğer kendi anlatımlarıyla da bağdaşmamakta.

     Şayet Tevrat’taki bu âyetleri doğru kabul edersek, yani gerçekten de Hz. İbrahim, “Sara benim kızkardeşimdir, babamız bir ama annemiz ayrıdır” demişse ve bu da bir gerçek ise, bu durumda tıpkı İbrahim gibi Sara da Tarah’ın kızıdır. İbrahim de Tarah’ın hem oğlu hem damadı oluyor.

     Ancak Tevrat’ta Sara’dan bahsedilirken, “Tarah’ın gelini” denilmektedir. (193) Tevrat’ın hiçbir yerinde, Sara’dan bahsedilirken “Tarah’ın kızı” denilmiyor. Aynı Tevrat, İbrahim’den her bahsedişinde ise “Tarah’ın oğlu” demektedir ve İbrahim için hiçbir yerde “Tarah’ın damadı” denilmiyor.

     Eğer Sara gerçekten Tarah’ın kızıysa, Tevrat Sara’dan bahsederken “Tarah’ın kızı” demek yerine niye “Tarah’ın gelini” desin ki? Doğuştan itibaren gelen daha yakın bir akrabalık varken, sonradan edinilmiş bir akrabalık üzerinden anma yoluna niçin gitsin ki? Bir adamın öz kızı olduğunuzda mı ona daha yakın bir akraba olursunuz, yoksa gelini olduğunuzda mı?

     Eğer hakikaten de İbrahim ve Sara, bu ikisi Tarah’ın hem oğlu / kızı ve hem de damadı / gelini iseler, Tevrat niçin İbrahim’den her bahsedişinde “Tarah’ın oğlu” desin ve bir kez bile olsun “Tarah’ın damadı” demesin, Sara’dan bahsederken de “Tarah’ın gelini” desin ve bir kez bile olsun “Tarah’ın kızı” demesin? Sonuçta Tarah ikisinin de hem öz babası, hem de kayınbabası, öyle değil mi?

     Kaldı ki, İbrahim ile Sara evlendiklerinde, Sara koskoca Harran Krallığı’nın prensesidir. İbrahim ise sıradan bir kişidir. Yani aslında İbrahim’le evlenmekle Sara herhangi bir statü kazanmıyor, bilakis Sara’yla evlenmekle İbrahim büyük bir statü kazanıyor. Madem ki bu ikisi hem karı – koca hem kardeştirler, Sara’dan “Tarah’ın gelini” diye bahsetmek yerine İbrahim’den “Tarah’ın damadı” diye bahsetmek daha mantıklı olmaz mı? Çünkü bu evlilik ile statü kazanan İbrahim’dir, Sara değil.

     6 – Tevrat’taki bu hikâye, bizzat Tevrat’ın kendi emirlerine ve Musevîlik inancının esaslarına da aykırıdır. Zirâ Musevîlik dîni “kardeş evliliği”ni yasaklamakta ve haram saymaktadır:

     “Annenden ya da babandan olan, ister seninle aynı evde doğmuş olsun ister olmasın, üvey kızkardeşlerinden biriyle cinsel ilişki kurmayacaksın.” (194)

     Tevrat’ta böyle açık bir âyet varken, İbrahim’in kendi kızkardeşiyle evlendiğine ve ikisinin cinsel ilişkiye girdiklerine nasıl inanılabilir?

     İlk başlarda “yeğenlik” iddiâsını ele alırken bahsini ettiğimiz, Sara’nın Tarah’ın oğlu (İbrahim’in kardeşi) Harran’ın kızı olduğunu, yani Sara’nın Hz. Lut’un ablası olduğunu, dolayısıyla İbrahim ile Sara’nın “amca – yeğen” olduklarını ilk iddiâ eden kişi olan 11. yy Tevrat, Zebur ve Talmud müfessiri Raşi ya da tam adıyla Rabbi Şlomo Yarçi ben Yitzak, o dönemde insanların dedelerine de “baba” dediklerini, dolayısıyla İbrahim’in Sara için “Babamın kızıdır” derken aslında “Babamın kız torunudur” demek istediğini ileri sürmüş (yeğenlik iddiâsını kanıtlayacak ya), âyetleri bu şekilde tefsir etmiştir. (195)

     Tevrat’taki bu ilginç hikâye ve bir hayli “can sıkıcı” olan bu olay, Hz. İbrahim’in hayatının ve başına gelenlerinin oldukça detaylı bir biçimde işlendiği Kur’ân-ı Kerîm’in hiçbir yerinde geçmez. Kur’ân’da bu olay yoktur. Bu da hikâyenin doğruluğunu şüpheli hale sokmaktadır. Eğer bu olay doğru olsaydı, bir şekilde Kur’ân’da da bahsi geçerdi. Zirâ İbrahim’in hayatı, mücadelesi, başına gelen musibetler, zorluklar, Kur’an’da oldukça detaylı bir şekilde anlatılmaktadır, lakin Kur’ân’ın hiçbir yerinde böyle bir olaydan bahsedilmez.

     Ancak ne hikmetse İslam’dan ve Kur’ân’dan daha çok Yahudîlik’ten beslenen hadis kitaplarında bu hikâye kendine yer bulmuştur. Örneğin Sünnî İslam dünyasının tartışmasız “sahih” kabul ettiği “Müslim”de bu hikâye şu şekilde anlatılmaktadır:

     “Hz. İbrahim, yanında Sara olduğu halde zalim bir kralın ülkesine gelmişti. Sara kadınların en güzeli idi. Bu nedenle Hz. İbrahim O’na, ‘Eğer bu zalim senin benim hanımım olduğunu bilirse, seni benden alır. Bunun için senin kim olduğunu sorarsa, kızkardeşim olduğunu söyle. Çünkü sen, İslam’da benim kardeşimsin ve yeryüzünde ikimizden başka Müslüman bilmiyorum’ dedi. Zalim kralın memleketine girdikleri zaman, kralın bir adamı Sara’yı gördü ve krala gelerek, ‘Senin memleketine, senden başkasına layık olmayan bir kadın geldi’ dedi. Bunun üzerine kral adam göndererek Sara’yı getirtti. Hz. İbrahim ise bu sırada namaza kalktı. Sara kralın yanına girdiğinde, kral O’nu taciz etmekten kendini alamadı. Ancak kralın eli tutuldu. Kral Sara’ya, ‘Allah’a dûâ et de ellerimi serbest bıraksın, sana zarar vermeyeceğim’ dedi. Sara da dûâ etti ve elleri normal hale geldi, ancak kral tekrar Sara’yı taciz etti. Bunun üzerine kralın elleri, ilkinden daha şiddetli bir şekilde tutuldu. Kral ilkindeki gibi Sara’nın yine dûâ etmesini istedi, Sara da dûâ etti ve elleri normal hale geldi. Fakat kral tekrar Sara’yı taciz etti. Bu sefer kralın elleri, ilk ikisinden daha şiddetli bir şekilde tutuldu. Kral da yine Sara’ya, ‘Allah’a dûâ et de ellerimi serbest bıraksın. Allah şahîd olsun ki sana bir zarar vermeyeceğim’ dedi. Sara da tekrar dûâ etti ve kralın elleri normal hale geldi. Bunun üzerine kral hemen Sara’yı getiren adamı çağırarak, ‘Sen bana bir insan değil, bir şeytan getirmişsin. Bunu hemen memleketimden çıkar ve Hacer’i de O’na ver’ dedi.” (196)

     “Sahih-i Müslim”de bu olay anlatılırken, dikkat edilirse İslamî terminolojiyle bezendirilerek anlatılmış ve insan okurken ister istemez gülüyor. Güyâ İbrahim karısı Sara’ya “Sen İslam’da benim kardeşimsin” demiş. Bunlar herhalde evde birbirleriyle konuşurken, karı – koca birbirlerine “muhterem dîn kardeşim” diyerek hitap ediyorlar. Eskiden ben de arada sırada böyle hitap ediyordum ama mizah olsun diye tabiî ki, birlikte olduğum kadını güldürmek için yapıyordum bunu. Sözün devamında İbrahim Sara’ya, “Yeryüzünde ikimizden başka Müslüman bilmiyorum” demiş güyâ, Müslim’e göre. Halbuki Mısır’a gittiklerinde hemen yanlarında yeğenleri Hz. Lut da var ve İslam’a göre Lut da Müslüman hatta bir peygamber. Bir de hiiiç ama hiçbir kaynakta geçmediği halde, kralın adamları Sara’yı alıp götürünce İbrahim’in hemen kalkıp namaz kıldığını söylüyor, Hz. Müslim. Düşünün; adamlar gelip senin karını kaçırıyorlar, senin buna karşılık ilk reaksiyonun kalkıp namaz kılmak… Çizgi film gibi hakikaten! Bir de Sayın Müslim Bey, kendisinden 3000 yıl önceki bir olayı anlatırken ve hiçbir kaynakta öyle birşey geçmediği halde İbrahim’in o esnada kalkıp namaz kıldığını o kadar emin bir şekilde anlatıyor ki, sanırsınız bütün bu olaylar yaşanırken Müslim de oradaydı, hemen yanlarındaydı.

     Ancak “Müslim”deki anlatımda, sadece Hz. İbrahim’in hanımı Sara’ya tavsiyesi sözkonusu olup, kendisinin kralın huzurunda “Sara’nın kendi kızkardeşi olduğunu” söylediğine dair bir bilgi verilmemektedir. Ve fakat yine Sünnî İslam dünyasının tartışmasız “sahih” kabul ettiği “Buharî”, “Tirmizî”, “Ebû Davud” ve “Ahmed ibn-i Hanbel”de, İbrahim’in krala “Sara benim kızkardeşimdir” dediği aynen Tevrat’taki gibi açık biçimde belirtilir. (197)

     Üstâd Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî, kendisi de bir Sünnî olduğu halde ve bu olay Sünnîlik mezhebinin en temel ve “sahih” hadis kitaplarında yer aldığı halde, yine de bunu inandırıcı bulmamış ve reddetmiştir. Mewdudî’ye göre bu hadis, ravîleri güvenilir olsa da, metin itibariyle sahih kabul edilemez. (198)

     Tevrat’taki hikâyede, Mısır Firavunu’nun Sara’yı sarayından çıkarıp İbrahim’e geri verirken ve ikisini memleketinden geri gönderirken, onlara davarlar, sığırlar, köleler ve cariyeler de vererek, İbrahim’le Sara’yı bu hediyelerle birlikte gönderiyorlar. Yahudî, Hristiyan ve Müslüman âlimlerin ve tarihçilerin tam bir ittifak halinde ortak olarak naklettiklerine göre, işte bu cariyelerden biri de Hz. Hacer’dir. (199)

     Esasında biz Müslümanlar, her ne kadar Hz. İbrahim ile eşi Hz. Sara’nın amcaçocukları olduklarına kesin bir biçimde inanıyorsak da (200), bu konuda farklı şeyler söyleyen, hatta bir kısım Yahudî kaynakları gibi bunların “amca – yeğen” olduklarını söyleyen İslam âlimleri ve tarihçileri de olmuştur. Evet, çok şaşırdınız belki ama en güvenilir kabul ettiğimiz İslamî kaynaklarda dahi bu oldukça “can sıkıcı” hatta “mide bulandırıcı” iddiâlar yadsınmamaktadır. Fakat İbrahim ile Sara’nın “kardeş – bacı” olduklarını hiçbir İslam âlimi ve tarihçisi söylememiştir ve böyle bir iddiâ hiçbir İslamî kaynakta da yer bulmamıştır.

     İslam âlimleri ve tarihçileri, Hz. İbrahim ile hanımı Hz. Sara’nın “amcaoğlu – amcakızı” (Kürtçe ifadeyle, “pısmam – dotmam”) oldukları konusunda neredeyse tam bir fikirbirliği içindedirler. İbrahim ile Sara’nın amcaçocukları olduklarını belirten kaynakları aşağıda dipnot olarak sunuyorum. (201)

     Öte yandan, Sara’nın İbrahim’in “dayısının kızı” olduğunu iddiâ eden İslam âlimleri ve tarihçileri de olmuştur. (202)

     Ancak çok gariptir ki, 11. yy Tevrat, Zebur ve Talmud müfessiri olan ünlü Yahudî dîn bilgini Raşi ile aynı fikirde olup, İbrahim ile Sara’nın “amca – yeğen” olduklarını dile getiren İslam âlimleri ve tarihçileri de olmuştur. İbrahim’in karısı Sara’nın amcası olduğunu ve Sara’nın Hz. Lut’un ablası olduğunu söyleyen kaynakları aşağıda dipnot olarak sunuyorum. (203)

     Kur’ân’da bahsedilmeyen ancak Tevrat’ta ve İslamî hadis kitaplarında detaylı bir şekilde anlatılan Mısır’daki bu olay, gerçekten yaşanmış mıdır yoksa bir kısım Yahudî dîn bilgininin hayâl ürünü Tevrat’a eklenmiş bir hikâye midir, bilmiyoruz. Bilmemiz de mümkün değildir. Ancak dediğimiz gibi, olayın doğruluğuna inanmak hakikaten çok zor. Ve yaşananlar oldukça “can sıkıcı”.

     Bir peygamber, hatta bırakın peygamberi, sıradan herhangi bir erkek bile, “öldürülme korkusu”ndan dolayı veya birtakım maddî çıkar yahut siyasî nüfûz elde etmek için, bizzat kendi karısını nasıl olur da bir ülkenin hükümdarına, sarayına takdim edebilir?

     Tevrat’ta bu olayın bu kadar ayrıntılı bir şekilde ve üstelik iki ayrı yerde anlatılması bir yana, Tevrat, bu olayın gerçekleştiği günün tarihini dahi net biçimde belirtiyor. Tevrat’a göre, Mısır’daki bu olay, yani İbrahim’in Firavun’a karısı Sara’yı “kızkardeşi” olarak tanıtması ve Sara’nın saraya sunulması, Yahudî takvimine göre tam olarak M. Ö. 14 Nisan 1943 tarihinde yaşanıyor. Böylece Mısır’da yaşamış olan İsrailoğulları’nın gurbette geçirdikleri süre 430 yıl oluyor. Tam 430 yılın sonunda, aynı gün, Yehova’nın bütün orduları Mısır diyarından çıkıyorlar. (204)

     Olayın Hristiyan yorumu ise büyük ölçüde değişmiştir. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da Eski Ahit ile Yeni Ahit arasında temel farklılıklar olduğunu görüyoruz. Kimi Hristiyan dîn bilginleri, onları, belki de Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un “sarhoş olmaları” ve Hz. Davud’un “zina etmesi” olaylarında olduğu gibi, aynı şekilde “dik yaşamlar yaşayanların hayatlarındaki üzücü istisnalar” olarak görmüşlerdir. Öte yandan, kimi Hristiyan yorumcular da, ataerkil bireylerin gerçekte yalan söylemediklerini, sadece “gerçeğin bir kısmını gizlediklerini” dile getirmişlerdir. (205)

     Kimbilir, belki de bu hikâye, Yahudî örf ve geleneğindeki “bir insanın soyunun babaya değil anneye dayanması” anlayışını pekiştirmek amaçlı olarak Yahudî hahamlar tarafından uydurulmuş ve kasıtlı biçimde Tevrat’a sokulmuştur.

     Mâlumunuz olduğu üzere, Yahudîler’de soy babaya değil, anneye dayanır. Yani Müslümanlar’daki ve hatta dünya genelindeki anlayışın tam tersi. Nasıl ki İslam Şeriâtı’na göre “Bir Müslüman erkek Yahudî veya Hristiyan bir kadınla evlenebilir ama bir Müslüman kadın Yahudî veya Hristiyan bir erkekle evlenemez”, Yahudî Şeriâtı’nda tam tersi, “Bir Yahudî kadın Hristiyan veya Müslüman bir erkekle evlenebilir ama bir Yahudî erkek Hristiyan veya Müslüman bir kadınla evlenemez”. Çünkü soyu belirleyen annedir ve doğan çocuklar annelerinin dîni üzeredirler. Bir kişinin annesi Yahudî’yse o kişi de Yahudî kabul edilir, velev ki babası başka bir dînden olsun. Ama bir kişinin annesi Yahudî değilse, babası Yahudî olsa dahi o kişi Yahudî kabul edilmez.

     Belki de Tevrat’taki bu hikâye, sırf bu inancı pekiştirmek amaçlı üretilmiş bir hikâyedir. Bunu da kimsenin itiraz edemeyeceği Hz. İbrahim ve Hz. Sara üzerinden yapmışlardır. İbrahim ile Sara’nın “babaları bir ama anneleri farklı” olmasından yola çıkarak, “İşte bakın, demek ki neseb konusunda baba önemli değil, önemli olan annedir” düşüncesini yerleştirmek amaçlı üretilmiş bir hikâye olabilir.

     Tabiî bu son söylediklerim, sadece olayla ilgili kişisel tahminim. Somut bir bilgiye ve belgeye dayanarak söylemiş olduğum sözler değil.

     Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     Bütün buraya kadar anlattığımız konulardan, Hz. İbrahim ile Hz. Sara’nın çarpıcı yaşam öykülerini anlatırken tekrardan yer yer değineceğiz.

     Şimdi gelelim, yaşamları tüm insanlığın yaşamını etkilemiş ve kendilerinden sonraki milyarlarca insanın yaşamını şekillendirmiş olan İbrahim ile Sara’nın çarpıcı yaşam öyküsüne…

– devam edecek –

     DİPNOTLAR:

(169): İbn-i Esir, El- Kâmil fi’t- Tarih, cilt 1, s. 86, 92 ve 94 / Taberî, Tarih’er- Rusûl we’l- Mulûk, cilt 1, s. 205 ve 428, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1991

(170): Ebû-l- Âlâ el- Mewdudî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, cilt 1, s. 37, Pınar Yayınları, İstanbul 1983

(171): Tevrat, Tekvin, 11:25

(172): İbn-i Esir, El- Kâmil fi’t- Tarih, cilt 1, s. 92

(173): Taberî, Tarih’er- Rusûl we’l- Mulûk, cilt 1, s. 205, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1991

(174): Hyam Maccobi, The Philosophy of the Talmud, s. 98, Routledge Publishing, Londra & New York 2002 / Barry L. Eichler – Mordechai Cogan – Jeffrey H. Tigay, Tehillah le- Moshe, s. 30, Eisenbrauns Publishing, Winona Lake 1997 / The Cambridge History of The Bible, cilt 1, s. 219, Cambridge University Press, Cambridge 1970 / Sean Maddox, When Time and Eternity Kiss, Balboa Press, Bloomington 2016

(175): Rashi, Targum Yonathan, Josephus, Antiquities 1:6:5

(176): Tevrat, Tekvin, 11:29

(177): Tevrat, Tekvin, 12:10 – 13:1

(178): Tevrat, Tekvin, 20:1 – 7

(179): Tevrat, Tekvin, 12:10 – 20

(180): Tevrat, Tekvin, 20:1 – 15

(181): Tevrat, Tekvin, 26:1 – 33

(182): Tevrat, Tekvin, 29:1 – 30

(183): Tevrat, Tekvin, 12:1 – 3; 13:16 – 17; 15:7; 17:1 – 15; 18:18; ayrıca bkz. Kur’ân-ı Kerîm, Baqara 124 – 128; Âl-i İmran 33 – 34; Nisa 54; En’am 83 – 84; Meryem 58; Ankebut 27

(184): Tevrat, Tekvin, 28:1 – 2

(185): Tevrat, Tekvin, 12:10 – 20

(186): Tevrat, Tekvin, 20:1 – 15

(187): Kur’ân-ı Kerîm, Nisa 125; ayrıca bkz. Tirmizî, hadis no 3616; Darimî, hadis no 4 ve 8

(188): Tevrat, Tekvin, 12:4

(189): Tevrat, Tekvin, 17:17

(190): Tevrat, Tekvin, 20:1 – 16

(191): Kur’ân-ı Kerîm, Meryem 41 ve 50

(192): Tevrat, Tekvin, 20:12

(193): Tevrat, Tekvin, 11:31

(194): Tevrat, Levililer, 18:9

(195): Rashi Tefsiri, Tevrat, Tekvin, 20:12, https://www.sefaria.org/Genesis.20.12?lang=bi&aliyot=0&p2=Rashi_on_Genesis.20.12&lang2=bi

(196): Müslim, Fedail 154

(197): Buharî, Enbiyâ 8 / Tirmizî, Tefsir 22 / Ebû Davud, Talaq 16 / Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, cilt 2, s. 403

(198): Ebû’l- Âlâ el- Mewdudî, Tefhîm’u Qur’ân, cilt 3, s. 286, İnsan Yayınları, İstanbul 1986

(199): Genesis Rabbah; 45:2 / İncil, Galatyalılar, 4:22 – 26, 28 ve 31 / Buharî, Büyü 100, Hibe 26 ve 28 / Müslim, Fedail 154

(200): Shaykh Rizwan Arastu, God’s Emissaries – Adam to Jesus, s. 227, Imam Mahdi Association of Marjaeya Publishing, Dearborn 2014

(201): İbn-i Esir, El- Kâmil fi’t- Tarih, cilt 1, s. 86 / Taberî, Tarih’er- Rusûl we’l- Mulûk, cilt 1, s. 428, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1991 / Taberî, Tarih’ul- Umem we’l- Mulûk, cilt 1, s. 142, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye, Beyrut 1407 / Mesudî, Muruc’uz- Zeheb, cilt 1, s. 45 / İbn-i Hişam, Siret’un- Nebewiye, Taras’ul- İslam, cilt 1, s. 2 – 3 / İbn-i Sa’d, Tabakat’ul- Kubra, cilt 1, s. 54, Dar Sadr Neşriyat, Beyrut / En- Neccar, Qasas’ul- Enbiyâ, s. 106, Dar’ul- Kutub’il- İlmiyye Neşriyat, Beyrut 1986 / Yakubî, Tarih, cilt 1, s. 24 / Muhammed bin Abdullah el- Kisaî, Qısas’ul- Enbiyâ, s. 141, Leiden 1922 / Salebî, Arais’ul- Mecalis, s. 79, Kahire 1955

(202): Ali bin İbrahim el- Qumî, Tefsîr’ul- Qumî, cilt 1, s. 333, Qum 1426

(203): İbn-i Kuteybe, El- Maarif, s. 31 / İbn-i Kesir, Qasas’ul- Enbiyâ, cilt 1, s. 192, Beyrut 1996

(204): Tevrat, Çıkış, 12:40 – 41

(205): Allan Turner, Is It Ever Right To Lie?, http://allanturner.com/lying.html

     SEDİYANİ HABER

     21 MAYIS 2019

Benim sütannem dîndir
kırk gün değil, kırk yıl emzirdi beni
bir memesi Tevrat
bir memesi Kur’an
seveceksen böylece sev beni…
 
“İnsana secde etmek, Tevhîd’e aykırı” dedim diye
beni evlatlıktan reddettiler Adem’le Havva
sonra öğrendim ki beni Lilith doğurmuş
adımı ilk sorduğumda İbrahim dediler
oysa Musa gibi beşiğe konulup Peri Çayı’na bırakıldım sanıyordum
“Oku” emrini duyduğum gün başladım okumaya
o günden beri hep okudum, hep okudum
gençlik çağına gelince elime kalem aldım ve yazmaya başladım
ömrümün en verimli yıllarında çok yalnızlık çektim
hep yalnız yaşadım, hep yalnız yaşadım
yanımda ne Varaka vardı ne de Selman
bir gün Tur Dağı’na çıkmak istiyordum, heves işte
önderlik etmek istedim İsrailoğulları’na
onları alıp geri götürmek istedim Babil’e
peygamber Hulda’ya âşık oldum ama kadın evliydi
ve çoktan ölmüştü, ben dünyaya geldiğimde
suskun bir çığlığın zifirisinde durmuştu zaman
Sara saraya sunulunca bitmişti benim için imtihan.
 
(“Sütanne Elejisi” şiirinden, İbrahim Sediyani)
*
1288 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir