2018’de Kürdistan’da Gerçekleştirilen Arkeolojik Keşifler

 

isediyani

Medeniyetlerin beşiği olan ve insanlık tarihinin başladığı Kürdistan topraklarında 2018 yılında gerçekleştirilen en önemli arkeolojik keşifler

 

     Medeniyetlerin beşiği olan ve insanlık tarihinin başladığı Kürdistan topraklarında 2018 yılında gerçekleştirilen en önemli arkeolojik keşifler

     Kürdistan’da Kayıp Antik Şehir Mardaman Günyüzüne Çıkarıldı

     (31 Mayıs 2018)

     Arkeologlar, tarihi 4 bin 800 yıl geriye dayanan kayıp Mardaman şehrini keşfetti. Şehir, Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan bölgesinde, Bassetki adı verilen kasabanın yakınlarında yer alıyor. Binlerce yıl iskân tutulmuş bu şehrin antik yerlileri tarafından bırakılan kalıntıları bir tepe şeklinde.

     Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nden bir ekip bölgede yıllardır kazı çalışmaları sürdürüyordu, fakat yalnızca geçtiğimiz yaz, bir sarayın kalıntıları arasında bulunan çömlek kabın içine saklanmış 92 adet çivi yazılı tablet bulunabilmişti. Daha yakın bir tarihte ise, yine Almanya’daki Heidelberg Üniversitesi’nden filolog Betina Faist, bazen Mardama olarak da adlandırılan bu antik şehrin ismini bulabilmek için tabletlerdeki metinleri deşifre etti.

     Tübingen Üniversitesi’nden Yakındoğu Arkeolojisi Profesörü Peter Pfälzner’in belirttiğine göre, Mardaman’ın günümüz Bassetki kasabasının yakınlarında yer alan kalıntıları, şehrin M. Ö. 2800 ilâ M. Ö. 2650 yılları arasında kurulduğunu, en canlı dönemine ise M. Ö. 1900 ilâ M. Ö. 1700 yılları arasında ulaştığını işaret ediyor. Şehrin, M. Ö. yaklaşık 911’den M. Ö. 612’ye kadar süren Neo-Asur döneminde de gelişmeye devam ettiği söyleniyor.

     Arkeologlar şehir üzerinde 2013’ten beri çalışıyor. Bölgede daha önce az sayıda da olsa keşifler yapılmıştı, ancak şehrin adı yalnızca bölgede bulunan 92 çivi yazılı tablet deşifre edildiğinde ortaya çıktı.

     Tabletler M. Ö. yaklaşık 1250’ye, şehrin Asur İmparatorluğu’nun bir parçası olduğu ve Aşurnasirpal adındaki Asur kralı tarafından yönetildiği döneme tarihlendiriliyor. Şehirde kazı çalışmaları yürüten Pfälzner’in belirttiğine göre çivi yazılı tabletlerde, Aşurnasirpal’in “Mardama halkıyla olan idarî ve ticarî ilişkileri”nden bahsediliyor.

     Daha önce diğer arkeolojik kazı alanlarında bulunan antik metinlere göre Mardaman bazı zamanlarda daha büyük imparatorlukların bir parçası olmuş, ayrıca bağımsız bir krallık olduğu dönemler de yaşanmıştı.

     Pfälzner ve ekibinin öğrendiğine göre, çivi yazılı tabletlerin bulunduğu saray M. Ö. 1200 civarlarında yok edilmiş, fakat şehir var olmaya devam etmişti. Gerçekte Mardaman, tarihindeki çeşitli noktalarda saldırıya uğramış, kısmen yıkılmış, daha sonra tekrar inşâ edilmiştir.

     Tabletlerin içinde bulunduğu çömlek kabın kalın bir kil tabakasıyla kaplı olduğu belirtiliyor, bu da şehir sakinlerinin bu tabletleri kasıtlı olarak koruduğunu işaret ediyor. Pfälzner, “Tabletler, çevreleyen yapının yıkılmasından kısa bir süre sonra bu şekilde saklanmış olabilir. Belki de tabletlerde yazan bilgiler gelecek nesiller için saklanmış ve korunmuştur” diyor.

     Mardaman’daki kazılar halen devam etmekte. Pfälzner’ın ifade ettiğine göre, bu antik şehrin Kürdistan bölgesinde olması ve dolayısıyla Irak’taki diğer arkeolojik kazı alanlarının yüzyüze olduğu yağmalanma probleminden uzak olması büyük bir şans. Pfälzner verdiği bir demeçte, “Mezopotamya, Anadolu ve Suriye arasındaki ticaret yolları üzerindeki konumunu temel alarak Mardaman’ın etkili bir şehir ve bölgesel bir krallık olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki şehir kimi zaman Mezopotamyalı büyük güçlerin muhalifi olmuştur” diyor.

     Tübingen Üniversitesi ekibi şehir üzerindeki çalışmalara 2013 yılında başlamıştı. İlk zamanlarda, şehrin adı bilinmiyordu. Kazı çalışmalarıyla birlikte şehirde yürütülen ilk büyük ölçekli bilimsel çalışmalar ortaya kondu. Geçmişte, bölgede düzensiz ve az sayıda kalıntı ele geçirilmişti; bunlar arasında 1960’larda keşfedilen ve çıplak bir kişiyi tasvir eden bir heykel de yer alıyor.

     Van Gölü Sularının Altında Yeni Kale Kalıntıları Bulundu

     (30 Haziran 2018)

     Kürdistan’ın en büyük gölü olan Van Gölü’nde, suyun içinde yeni kale kalıntıları bulundu.

     Bitlis (Zûlqarneyn) ilimizin Adilcevaz (El Cewaz) ilçesinde, Van Gölü’nde araştırma yapan TRT’nin “Mavi Tutku” belgeseli ekibi, önce drone ile havadan görüntülediği göle dalış yaptı. Burada bir süre inceleme yapan ekip, Adilcevaz Kalesi’nin uzantısı olduğu tahmin edilen yeni kale kalıntılarına ulaştı.

     Erzurum Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Işıklı, gazetecilere yaptığı açıklamada, kıyıya yakın alanda oldukça ilginç ve dikkat çekici mimarî yapılar keşfedildiğini söyledi. Bu yapıların kendilerini heyecanlandırdığını belirten Işıklı, “Van’ın karasal alanlarında çok güçlü arkeolojik ve kültürel yapılar olduğunu biliyoruz. Bunun suyun içinde de olması bizi çok heyecanlandırdı. Bir süredir göle dönük hedeflerimiz ve araştırma projelerimiz vardı. Bu belgesel çekimleriyle güzel sonuçlar elde edildi” dedi. Işıklı, yeni görüntüler üzerinde çalışma yapacaklarını ifade ederek, şöyle konuştu: “Sualtı görüntülerini izledik. Bu gördüklerimiz bizde hayranlık uyandırdı. Çok güçlü anıtsal bir mimarinin su altında devam ettiğini gördük. Adilcevaz Kalesi’nin devamı niteliğinde bir mimarî oluşum var. Bu aşamadan sonra biz arkeologlar ve sanat tarihçileri sualtı çalışmaları ile bu arkeolojik dokuyu analiz edip tarihi ve işlevinin ne olduğu konusunda bilgi edineceğiz. Bu yapıların Ortaçağ ağırlıklı olduğunu düşünüyoruz. Ama daha kapsamlı ve sistematik çalışmalar yapılması gerekiyor. Ortaçağ’da burası çok önemli bir merkez ve bir kapı konumunda.”

     Dalgıç Cumali Birol ise birkaç gündür belgesel ekibiyle yeni çalışmalar yaptıklarını anlattı. Van Gölü havzasında keşfedilmeyi bekleyen yeni yapılar bulunduğunu vurgulayan Birol, “Buradaki mikrobiyalitlerle ilgili gerek karadaki kısmı gerekse su altındaki kısmının turizme açılması konusunda çalışma yürütüyoruz” diye konuştu.

     Van Gölü’nde iki yıl önce de 4 km’lik alanı kaplayan ve “sualtı peribacaları” olarak bilinen yaklaşık 20 m uzunluğundaki dikitler (mikrobiyalit) görüntülenmişti. Geçen yıl da Van Gölü’nde suyun içinde Urartu Kürt Krallığı dönemine ait 3 bin yıllık kale bulunmuştu.

     Siirt’te 5000 Yıllık Çocuk Kurban Kanıtları Bulundu

     (3 Temmuz 2018)

     Siirt’te 5000 yıl önce Bronz Çağ’da ritüelistik olarak kurban edilmiş çocukların kalıntıları bulundu.

     Dr. Brenna Hassett tarafından yönetilen bir araştırma ekibi, Türkiye’deki bir Bronz Çağı mezarlığı olan Başur Höyük’te ölü gömme uygulamalarını inceledi. Bu mezarlıkta, M. Ö. 3100 ilâ M. Ö. 2800 arasında gömülmüş insanların kalıntıları yer alıyor. Bu mezarlık, Mezopotamya yöneticilerinin gömüldüğü lüks bir mezar yeri olan Ur’un ünlü Kraliyet Mezarlığı’ndan 500 yıl öncesine tarihleniyor.

     Başur Höyük kazılarında, çok sayıda insan kalıntısı içeren geniş, tabut benzeri bir taş mezar ortaya çıkarıldı. Bu mezarda, dönem ve bölge için görülmemiş sayıda yüksek statülü mezar hediyeleri vardı.

     Üç mezarda en az 11 kişinin kalıntıları ortaya çıkarıldı. Kadın ve erkeklerden kalıntılarından oluşan bu mezarlardakiler, 11 yaş ve üzerindeki genç yetişkinlerden oluşuyordu. Mezarın dışında, özenli süsler ve mezar hediyeleriyle birkaç kişi daha gömülmüştü. Dr. Hassett, “Bu mezarlar, gömülmüş olan bireylerin gençliği, gömülenlerin sayısı ve onlarla birlikte gömülen eşyaların zenginliğinden dolayı dikkat çekici. Mezopotamya’daki kadınlar ve çocuklar, nadiren mezar hediyeleriyle birlikte gömülmüştü, ama bu hediyeler normalde kişisel eşyalardı. Bu gençlerin kazara ya da doğal olarak ölmediklerini gösteren çok çeşitli kanıtlar var. Daha çok kurban edilmiş gibiler” açıklamasında bulundu.

     Antik Yakındoğu, kadim Kürdistan topraklarının yanısıra günümüz Irak, Türkiye, İran, Suriye ve Kuveyt bölgelerini de kapsayan bölgeden oluşuyordu. Tarihi yaklaşık M. Ö. 4.000’den başlıyor. Bu alanın büyük bir kısmı, yazı sistemleri ve tanrılar tarafından bağlanmış bir kültür koleksiyonu olan Mezopotamya’yı oluşturdu. Bu gibi birçok erken insan topluluğu, daha büyük ve karmaşık hale geldikçe insan kurbanlarını bir araç olarak kullandılar. Hassett, “Önceden, bu alandaki insan kurbanının bilinen en iyi örneği, yüzlerce mezarın kurban edilmiş olarak tanımlandığı, Ur’un Kraliyet Mezarlığı’ndaki anıtsal keşifti. İnsan kurban etme uygulanmasının, Mezopotamya’da ortaya çıkan karmaşık medeniyetlerin iktidarını pekiştirme biçimlerinden biri olduğu ileri sürüldü. Bu keşif, bu uygulamayı 500 yıl öncesine ve 800 km’den daha fazla kuzeye taşıyor” değerlendirmesinde bulundu.

     Mezarda iki çocuk yatar vaziyette gömülmüş, diğer sekiz genç de ayakları üstünde gömülmüştü. Dikkatli bir şekilde gömülmüşler ve değerli mallar ve özenli bir dekorasyonla, toplumsal değerin kasıtlı bir görüntüsüyle süslenmişlerdi. Araştırmacılar bu insanların nasıl öldüğünü tam olarak doğrulayamasalar da, mezarın dışında bulunan en az iki kişi, doğal olmayan ölümlere işaret eder şekilde, keskin bir aletle yaralanma ve bıçaklanma gibi travma kanıtları gösteriyordu. Özellikle genç yetişkin erkeklerden birinin kalçasında ve kafasında travma vardı ve şiddetli bir şekilde acı çekmiş gibi görünüyordu. Belki de kalçasına ve kafatasına keskin bir aletle vurulmuştu. Kafa yaraları, Ur Kraliyet Mezarlığı’ndaki kurban mezarlarında görülen kafatası travmalarına benziyordu. Hassett, “Bu çocukların ve gençlerin katliâm veya çatışmada öldürülmüş olması olası değil. Vücûdun dikkatli bir şekilde yerleştirilmesi ve şiddetli ölüm kanıtları, bu kalıntıların diğer bölgelerde görülen aynı insan kurbanı modeline uyduğunu gösteriyor” dedi.

     Mezar, Ur Kraliyet Mezarlığı’ndaki detaylı mezarlarla paralellik gösteriyor. Mezarlar, bu dönemde, Güneybatı Asya’da ilk devletler kurulduğunda, büyük siyasî ve sosyal ayaklanmaların kanıtlarını gösteriyor.

     İnsanları ritüel amaçlar için öldürme eylemi olan insan kurbanı, genellikle hiyerarşik merkezileşmiş toplumlarla ilişkilidir. Çeşitli ruhsal, politik, askerî veya ekonomik hedeflere ulaşmak için yapılabilir. Mezopotamya’da bu dönemki politik karışıklık, istikrarsızlık ve kriz dönemi olduğu için, bunun gibi kurban etme işlemleri, bir kenti veya devletin nüfûsunu kontrol etmenin bir yolu idi.

     En kuzeyde, Üst Dicle Nehri vadilerinde, Başur Höyük’te bulunan kanıtlar, insanların güçlerini göstermek için yeni yollar geliştirdiğini gösteriyor. Başur Höyük, günümüz Kürdistan coğrafyasında, metal işleyen kültürler ile Mezopotamya olarak bilinen bölge arasında önemli bir kavşakta yer alıyordu. Hassett, “Bu heyecan verici keşif, dünyanın ilk devletlerinin gelişimine bakışımızı değiştirecek” yorumunu yaptı.

     Buna ek olarak, kazılarda, aynı anda gömülmüş en az elli kişinin bulunduğu bir toplu ölüm çukuru da dahil olmak üzere, gizemli bir mezar serisi de ortaya çıktı.

     İnanılmaz Gerçek!.. Göbeklitepe’de Henüz Keşfedilmemiş 15 Tapınak ve 200’den Fazla Dikilitaş Daha Var

     (14 Temmuz 2018)

     “Dînlerin beşiği” olarak kabul edilen Kürdistan’daki Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’de henüz ortaya çıkartılmamış 15 tane daha tapınak ve 200’den fazla dikilitaş bulunuyor. Tarih yeniden yazılmalı. Başta da Dînler Tarihi olmak üzere.

     İnsanlık tarihi hakkında bildiklerimizi yeniden düşünmemizi sağlayacak, yerleşik tarih anlayışını ve bilgilerini değiştirip sorgulatacak, arkeolojik çalışma 1995 yılından beri Kürdistan’ın Şanlıurfa (Riha) ili topraklarındaki Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’de devam ediyor.

     Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Urfa Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Önal, Göbeklitepe’nin dünyanın en önemli yerleşim birimlerinin başında geldiğini vurguladı. Bunun coğrafî konum itibariyle insanlık tarihine ışık tuttuğunu belirten Önal, Göbeklitepe’deki kazıların yaklaşık 150 yıl sürmesinin öngörüldüğünü belirtti.

     Urfa’nın merkez Haliliye ilçesinin, kent merkezine 18 km mesafedeki Örencik mahallesi yakınlarında bulunan ve ilk kez 1963’te İstanbul ve Chicago üniversitelerinden araştırmacıların yüzey çalışmaları sırasında farkedilen ören yerindeki kazılar yıllardır devam ediyor. Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Urfa Müzesi’nce 1995’ten beri ortaklaşa yürütülen çalışmalarda, Neolitik döneme ait boyları 3 – 6 m, ağırlıkları da 40 – 60 ton olan, yabanî hayvan figürlü T biçimli dikilitaşlar bulundu. Kazılarda aynı zamanda 8 – 30 m çapında dairesel ve dikdörtgen şekilli dünyanın en eski tapınak kalıntıları ve yaklaşık 12 bin yıl öncesine ait olduğu belirtilen 65 cm uzunluğunda insan heykeli gibi çeşitli tarihî eserler de günyüzüne çıkarıldı.

     Göbeklitepe, yaklaşık 6 yıl önce “UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi”ne alınmış, 1 Temmuz 2018’de düzenlenen 42. Dünya Miras Komitesi Toplantısı’nda ise “Dünya Miras Listesi”ne dahil edilmişti.

     Hasankeyf’te 5 Katlı Yüzlerce Yeni Mağara Bulundu | Onlar da Sular Altında Kalacak

     (26 Temmuz 2018)

     İnsanlık ve medeniyet tarihinin en kadim ve önemli miraslarından biri olan Kürdistan’ın Batman (Élîh) ilindeki Hasankeyf (Hesenkehf)’te 5 katlı yüzlerce yeni mağara bulundu.

     İnşaatı süren Ilısu Barajı ile sular altında bırakılacak ve yok edilecek olan Hasankeyf’te yapılan kazı çalışmalarında, asırlardır bostan olarak kullanılan toprağın altında 5 katlı yüzlerce yeni mağara bulundu. Baraj, henüz bulunan bu tarihî kalıntıları da yok edecek.

     Kıyısında bulunduğu Dicle Nehri üzerine inşâ edilen ve sadece 50 yıllık bir ömrü olan Ilısu Barajı nedeniyle gün gün yok edilen 12 bin yıllık geçmişe sahip Hasankeyf’te yürütülen kazı çalışmaları sırasında yüzlerce yeni mağara açığa çıkarıldı. Saha Mahallesi’nde yer alan ve asırlardır bostan olarak kullanılan bölgede yapılan kazı ve moloz temizleme çalışmalarında sayısı 100’ün üzerinde 5 katlı yeni mağaralar günyüzüne çıkarıldı.

     Keşfedilen yeni mağaralara dair fotoğraflar, kimi kent sakinleri tarafından sosyal medyada paylaşıldı.

     Binlerce yıldır toprak altında olan bu mağaralar da sürdürülen baraj çalışmaları nedeniyle tıpkı diğer tarihî kalıntılar gibi sular altında kalacak.

     Van’da Urartulu Bir Kız Çocuğunun Ayak İzi Bulundu

     (14 Ağustos 2018)

     Urartu Kürt Krallığı’nın başkenti Tuşpa’nın merkezi olan Van Kalesi, yaklaşık 3000 yıldır bütün görkemiyle ayakta kalmaya devam ederken, etrafındaki tarih de araştırılıyor. Van Kalesi civarında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün izniyle İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Merkezi Müdürü Doç. Dr. Erkan Konyar başkanlığında sürdürülen kazı çalışmaları bu yıl da başladı.

     Türkiye’nin birçok üniversitesinden, alanında uzman kişilerce yapılan eski Van şehri, kalesi ve höyüğü kazı çalışmalarında bu yıl bilim insanlarını heyecanlandıran bir gelişme yaşandı. Kazı başkan yardımcılığını yürüten Mardin Artuklu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Bülent Genç, İstanbul Üniversitesi ile birlikte yürüttükleri kazı çalışmalarında Urartular’a ait olduğu düşünülen yeni bir bulguyla karşılaştıklarını söyledi.

     Tarihî Van Kalesi civarında yürütülen kazı çalışmalarında, 13 – 15 yaşlarında Urartulu bir kız çocuğuna ait ayak izi bulundu. Van Kalesi civarında yürütülen kazı çalışmalarında Urartular’ın ayak izine rastlandı.

     Dr. Bülent Genç, “Urartu evleri taş temel üzerine kerpiçle örülü duvarlardan oluşuyor ve yakın zamana kadar Anadolu’da karşılaştığımız durumla hemen hemen aynı. Mimarideki sürekliliği burada da görüyoruz. Muhtemelen bir Urartu evinin inşâsı sırasında ıslak kerpice basılı ayak izine rastladık. Tahminen 13 – 15 yaşlarında bir çocuğa ait olduğunu düşündüğümüz bir ayak izi. Bu çok büyük bir titiz çalışma sonunda ortaya çıkarıldı” dedi. İlk defa karşılaştıkları bu durumun kendilerini çok heyecanlandırdığını ve sevindirdiğini belirten Dr. Genç, Urartular’a ait olduğu düşünülen ayak izinin tespitinin ardından restoratörler tarafından çeşitli işlemlerden geçirildiğini belirtti. Dr. Genç, “Ayak izi tespitinin ardından sağlamlaştırılarak korumaya alındı. Ve kalıbını alıp dökümünü çıkarttık” dedi.

     Maraş’ta Göbeklitepe’nin İzleri Bulundu

     (25 Ağustos 2018)

     Kürdistan’ın Şanlıurfa (Riha) ilinde bulunan ve “Dînlerin Beşiği” kabul edilen Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’nin izleri Kahramanmaraş (Gırgûmm) ilimizde de bulundu. Maraş’ta yer alan Domuztepe Höyüğü’nde, Göbeklitepe’deki dikilitaşları anımsatan “T” biçimli 5 cm’lik taştan yapılmış amulet bulundu.

     Pazarcık (Bazarcixa Nûh) ilçesine bağlı Kelibişler mahallesindeki höyükte, Hacettepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. Halil Tekin tarafından 2013’te başlatılan kazı çalışmaları devam ediyor. Höyükte 1996 yılında Britanyalı – ABD’li ortak projesi olarak başlanan, 2013’ten itibaren Türkiyeli bilim insanlarınca devam ettirilen çalışmalarda bulunan “T” biçimli ve stilize edilmiş insan görünümlü 5 cm’lik taştan yapılmış amulet, “UNESCO Dünya Miras Listesi”nde yer alan Urfa’daki Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’deki dikilitaşları anımsatıyor.

     Doç. Dr. Halil Tekin, Domuztepe’deki 2018 kazılarında dikkat çeken eserler bulunduğunu, bunlardan en önemlisinin, arkeolojide “amulet” diye tanımladıkları ve tılsımlı olduğuna inanılan nesneler olduğunu belirtti. Bulunan nesnenin, serpantinden (yılan taşı) yapılmış “T” biçimli, Göbeklitepe’den de çok iyi bildikleri simge olduğuna vurgu yapan Tekin, şöyle devam etti: “Göbeklitepe ile Domuztepe arasında zamansal olarak yaklaşık 1500 yıl fark var ancak T biçimli stilize insan görünümlü bu tür amuletlerin Domuztepe’de bulunuyor olması, daha önceki teorilerimizi destekler nitelikte karşımıza çıkıyor. Bu teorilerimiz, Toros Dağları’nın güneyindeki ilk yerleşik topluluklar olarak tanımlanan Göbeklitepe ve çağdaşı diğer yerleşim yerlerinin, kendisinden 1500 – 2000 yıl sonraki topluluklarla arasında kültürel bütünlük ve devamlılık olduğudur. Bunu da çıkan buluntulara baktığımızda anlıyoruz.”

     “Göbeklitepe ve çağdaşı olan diğer yerleşim yerleri, günümüzden yaklaşık 10000 yıl önce yerleşimlerini terkettiklerinde nereye gittiler?” sorusunun yavaş yavaş cevap bulduğunu anlatan Tekin, “Fazla bir yere gitmediler, yine bu coğrafyadaydılar. Sadece yeni koşullara kendilerini adapte ettiler, yeni yaşam biçimlerine kendilerini adapte ettiler ancak geçmişe dair hafızâlarındaki önemli unsurları da unutmadıklarını anlıyoruz. İşte Domuztepe, bu tür buluntuları bize sunan önemli yerleşimlerden bir tanesidir” dedi. Tekin, insan biçimli yaklaşık 5 cm’lik buluntunun sıradan bir amulet olmadığına dikkat çekerek, “Belki Göbeklitepe sakinlerinin bin yıllar önce yaşadıkları o mimarî unsurlar ki bunlar yaklaşık 5 m uzunluğunda ve 7 – 8 ton ağırlığında olan nesneler ama böyle ince taştan yapılmış nesneler aslında o hafızânın devamını gösteriyor. Göbeklitepe’den bazı izleri biz Domuztepe’de buluyoruz. Bulunan nesnenin boyna takılmış bir kolye olduğunu düşünüyoruz” dedi.

     İl Kültür ve Turizm Müdürü Seydihan Küçükdağlı da Domuztepe’nin, Anadolu ve Mezopotamya’nın “Halaf” kültürünü taşıyan en büyük höyüğü kabul edildiğini, çalışmalarda ortaya çıkacak eserlerin kent turizmini canlandıracağına inandığını söyledi.

     Kürdistanlı Mavi Gözlü Göçmenler, 6500 Yıl Önce İsrail’i Değiştirdi

     (29 Ağustos 2018)

     Binlerce yıl önce, kuzeyden ve doğudan, diğer bir deyişle günümüz Kürdistan’ından büyük bir göç dalgası bugünkü Kuzey İsrail’e ulaştı. Bu Kürt göçmen akımı derin bir etki yaratarak, doğuş sürecindeki kültürde bir dönüşüme yol açtı.

     Yeni yapılan bir araştırmaya göre göçmenler bölgeye yeni kültürel pratikler getirmekle kalmamış, mavi gözlü olmaya yol açan mutasyon gibi daha önce bu coğrafî alanda bilinmeyen yeni genleri de beraberlerinde getirmişti.

     Arkeologlar bu tarihî popülâsyon değişimini geçtiğimiz tarihlerde, İsrail’deki bir mağarada korunagelmiş iskeletlerden aldıkları DNA’yı analiz ederek keşfetti. Bilim insanlarının bildirdiğine göre bu küçük ülkenin kuzeyinde yer alan kazı alanında düzinelerce gömüt ve yaklaşık 6 bin 500 yıl öncesine tarihlendirilen 600’den fazla ceset bulunuyor.

     DNA analizi, mağarada korunagelmiş iskeletlerin genetik olarak tarih boyunca bu bölgede yaşamış insanlardan farklı olduğunu gösterdi. Araştırmada, genetik farklılıklardan bazılarının komşu toprak Kürdistan’da, kadim Kürdistan ülkesinin tam göğsünde yer alan Zağros Dağları’nda yaşamış Kürtler’le uyuştuğu saptandı.

     O dönemde Celile olarak adlandırılan Antik İsrail, bugünün Doğu Akdeniz ülkelerini kapsayan daha geniş bir bölge olan Levant’ın bir parçası sayılan Güney Levant bölgesine aitti. Güney Levant, yaklaşık olarak M. Ö. 4500’den M. Ö. 3800’e kadar olan dönemi kapsayan Geç Kalkolitik Çağ sırasında önemli bir kültürel değişim geçirdi. Yerleşimler yoğunlaştı, daha fazla ritüel alenen uygulanır hale geldi ve cenaze hazırlıklarında ölünün kalıntılarının konduğu kapların kullanımında bir artış oldu.

     Bazı uzmanlar daha önce, kültürel dönüşümün Güney Levant yerlilerince yönlendirildiğini iddiâ etmiş olsa da yapılan bu yeni araştırmanın yazarları, değişimlerin insan göçü dalgalarıyla açıklanabileceği görüşünde. Bilim insanları, akıllardaki sorulara güvenilir cevaplar bulmak için İsrail’de yer alan Peki’in Mağarası’ndaki bir gömüt alanına yöneldi.

     Peki’in, yaklaşık 17 m uzunluğunda ve 5 – 8 m genişliğinde doğal bir mağara. Mağaranın içerisinde yüzlerce iskeletin yanısıra bezemeli kaplar ve cenaze sunuları bulunuyor. Tüm bunlar, bu bölgenin çevrede yaşayan Kalkolitik insanlar için bir tür morg görevi üstlendiğinin göstergesi.

     Ancak İsrail’deki Kinneret Colloge Celile Arkeolojisi Enstitüsü’nden arkeolog ve araştırma eşyazarı Dina Şalem’in belirttiğine göre, mağaranın içindekilerin hepsi yerel kökenlere sahip değil. Şalem, “Mağarada ele geçirilen bulgulardan bazıları bölgeye özgü özellikler gösteriyor, ancak diğerleri uzak bölgelerle kültürel bir alışveriş olduğunu işaret ediyor” diyor. Harvard Üniversitesi Organizmik ve Evrimsel Biyoloji Bölümü’nden doktora adayı Eadaoin Harney, mağaradaki eserlerin sanatsal üsluplarının Yakındoğu’nun daha kuzeyde yer alan bölgelerindeki yaygın üslûplara yakından benzerlik gösterdiğini söylüyor.

     48 iskelet kalıntısından elde edilen kemik tozundan DNA örnekleri alan bilim insanları, mağarada kalıntıları bulunmuş 22 bireyin genomlarını yeniden oluşturmayı başardı. Araştırmacıların bildirdiğine göre bu, Yakındoğu’daki antik DNA’lara dair en geniş çaplı genetik çalışmalar arasında. Bilim insanları, bu bireylerin kuzeydeki Kürt insanlarıyla ortak genetik özellikler taşıdığını ve bu benzer genlerin daha önce Güney Levant’ta yaşamış çiftçilerde olmadığını ortaya çıkardı. Örneğin, mavi gözlü olmaya yol açan alel (bir genin iki veya daha fazla alternatif formundan biri) örneklenmiş kalıntıların % 49’u ile ilişkilendirildi, bu da mavi gözün Yukarı Celile’de yaşayan insanlar arasında yaygın hale geldiğini gösteriyor. Araştırma yazarlarının belirttiğine göre, diğer bir alel ise açık tenin yerel popülâsyonda da yaygın olabileceğini işaret ediyor. Harney durumu, “Hem göz hem de ten rengi, hepsi değil ama birçoğu tanımlanmış birden fazla alel arasındaki karmaşık etkileşimler tarafından kontrol edilen özellikler” diyerek açıklıyor. Ve ekliyor: “Çalışmamızda üzerinde durduğumuz iki alelin açık göz ve ten rengiyle yakından ilişkilendirildiği biliniyor ve bunlar antik DNA araştırmalarında çeşitli insan popülasyonlarının görünümünü üzerinde tahminde bulunmak için sıklıkla kullanılıyor.”

     Ancak birçok diğer alelin de insanlardaki göz ve ten rengini etkileyebileceğini belirtmekte fayda var. Dolayısıyla bilim insanlarının bir bireydeki pigmentasyona dair söyledikleri bir tahmin olmaktan öteye gidemiyor. Yukarıda bahsedilenlere ek olarak, bilim insanları gruplar içerisindeki genetik çeşitliliğin zaman içerisinde arttığını, gruplar arasındaki genetik farklılıklarınsa azaldığını keşfetti. Araştırmacılara göre bu, bir insan göçü dönemi sonrasında popülasyonlarda tipik olarak ortaya çıkan bir durum. Illinois’teki Wheaton Koleji’nden arkeoloji profesörü Daniel Master, uzak geçmişten DNA’ları taşıyan bu bulguların dinamik antik dünyaya ve onu iskân eden çeşitlilikli insan popülasyonlarına dair yeni ve heyecan verici bilgiler sunduğunu söylüyor. Çalışmaya dahil olmayan Master, “En kilit sorulardan biri, Celile’deki grupların Beer – Şeva Vadisi’ndeki, Ürdün Vadisi’ndeki veya Golan Yaylaları’ndaki gruplarla ne derece bağıntılı olduğuydu. Peki’in’de ele geçirilen eserlerin yayımlanması, bu bölgeler arasında birçok kültürel bağlantı olduğunu gösterdi. Gelecekte ise, bu bağlantıların aynı zamanda genetik olup olmadığını görmek ilginç olacak” diyor.

     Şalem, araştırmacıların elde ettiği sonuçların Kalkolitik Çağ insanlarının eşsiz kültürünün gidişatını değiştiren esas etkenin ne olduğu hakkında uzun süredir devam etmekte olan bir tartışmaya da nokta koyduğunu belirtiyor ve “Artık bu etkenin göç olduğunu biliyoruz” diyor.

     Harput Kalesi’nde Urartu Kürt Krallğı’na Ait 2700 Yıllık Taş Mühür Bulundu

     (11 Eylül 2018)

     Elazığ (Mezire) ilimizdeki tarihî Harput Kalesi’nde yürütülen kazı çalışmaları sırasında Urartu Kürt Krallığı’na ait 2 bin 700 yıllık taş mühür bulundu.

     Tarihî kaynaklara göre M. Ö. 8. yy’da Urartu Kürt Krallığı tarafından kurulan ve tarihe ışık tutan Harput Kalesi’nde, kazı çalışmaları Kültür ve Turizm Bakanlığı, Elazığ Valiliği, Elazığ Belediyesi ile Fırat Üniversitesi işbirliğinde aralıksız devam ediyor. Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Aytaç’ın başkanlığını yaptığı kazı çalışmalarında 45 kişilik ekip görev alıyor. Bu yıl 800 m²’lik alanda başlayan kazı çalışmalarında M. Ö. 7. yy’a ait 2 bin 700 yıllık silindir mühür bulundu. Üzerinde mitolojik kanatlı bir hayvan bulunan mühür ile Urartu Kürt Krallığı’nın Harput Kalesi’ndeki varlığı kesin olarak kanıtlandı.

     Harput Kalesi Kazı Ekibi Başkanı Prof. Dr. İsmail Aytaç, yaptığı açıklamada, Harput Kalesi ve çevresinde birçok medeniyete ait izlerin bulunduğunu ve yürütülen kazı çalışmalarında bu izlerin ortaya çıkarıldığını söyledi. Kalenin Sarayönü bölümündeki kazıda buradaki Urartu varlığını çok net bir şekilde ortaya koyan baskı ve silindir mühür olarak kullanılan taş mühür bulduklarını aktaran Aytaç, sözlerine şunları ekledi: “Bulduğumuz bu baskı ve silindir mührü, M. Ö. 7. yy’a tarihledik. Bu mührü, özellikle Urartu Krallığı döneminde önemli kişilerin yetkilerini ve özel mülkiyet anlayışını gösteriyor. Anladığımız kadarıyla Urartu Krallığı ile Urartu Kalesi olarak başlayan Harput Kalesi önemli bir yönetim merkezi olmuş. Nitekim şehir bu özelliğini yüzyıllarca korumuştur. Bugüne kadar Harput Kalesi’nde Urartu dönemine ait kalıntılar bulduk ama yazılı en net belgelerden biri, elimizde bulunan bu mühürdür. Tarihte mühür geleneği M. Ö. 6 binli yıllardan itibaren başlıyor. Mühürler kişiye ya da yetkisine ait bir imza niteliği taşıyor.”

     Aytaç, ilk mühürlerin pişmiş topraktan olduğunu, sonrasında taş ve metal mühürler yapılmaya başlandığını ifade etti. Kaledeki kazılarda farklı mühürler de bulunduğunu kaydeden Aytaç, şöyle devam etti: “Mührün baş kısmına kanatlı keçi figürü, yanlara da kanatlı at figürünü işlemiş. Bu mührün Sarayönü denilen kısımda çıkması, Sarayönü’nden kalenin güneyine kadar bir Urartu yerleşmesi olduğunu gösteriyor. Kaledeki kazılarda farklı mühürler de elde etmiştik. Ama bunların içerisinde en eski olanı Urartu dönemine ait olan bu taş mühürdür. Bizim için önemli bir belgedir.”

     Kürdistan’daki Şanidar Mağarası’nda Yeni Neandertal Bireyler Bulundu

     (18 Eylül 2018)

     Arkeologlar, Güney Kürdistan’da yer alan Şanidar Mağarası’nda, 1950’den beri bulunan neandertal kemiklerinden sonra, bu kez de iki farklı yetişkine ait kemikler buldu.

     Bundan beş yıl önce, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Britanya’daki Cambridge Üniversitesi ile, başkent Erbil (Hewlêr)’in Barzan bölgesindeki Bradost Dağı’nda bulunan neandertal kemiklerini araştırmak ve kazmak için bir grup arkeolog getirmek üzere bir anlaşma imzaladı. Geçmişte, arkeologlar Şanidar Mağarası’nda 10 neandertal bireye ait kemikler bulmuştu ve bu sayı, yeni bulunanlarla beraber toplam 12 bireye çıktı.

     Paleoantropolog Dr. Emma Pomeroy, “Burada yetişkin bir neandertale ait bir kafatası bulduk. Taşlar ve üstündeki toprak tarafından oldukça kötü bir şekilde ezilmişti, fakat açıkçası oldukça tüm halde sayılır. Alt çeneyi, üst çeneyi, dişleri ve göz yuvalarını görebiliyoruz. Yani umarım kazıyı tamamladığımızda bu bireyi yeniden canlandırabiliriz (rekonstrüksiyon). Yani bir birey üstte ve diğeri onun altında gömülmüş ve kasıtlı olarak bu mezarların üstüne bir taş konmuş gibi duruyor” dedi.

     Pomeroy, merak ettikleri sorulardan birinin de, neandertallerin aynı zamanda mı gömüldükleri yoksa ölülerini gömmek için bölgeye geri mi döndükleri olduğunu söyledi. Ekibin çeşitli açılardan, çeşitli kurumlardan ve daha başka alanlarda uzmanlardan oluşan bir dizi kullanarak konuya yaklaştığını söyleyen Pomeroy,  “Sonuç olarak yaklaşık 12 kişiyiz ve hepimiz farklı özelliklere sahibiz. Bazılarımız toprak üzerine uzmanlaşmışken, ben ise neandertal kemiklerinde uzmanlaştım. Bazıları da çevreyi veya kullandıkları aletleri, burada yedikleri hayvanları öğrenmeye odaklandılar. Bu yüzden burada nasıl yaşadıkları, hayatlarının neye benzediği ve grup üyeleri öldüğünde yaptıkları şey hakkında güçlü bir resim oluşturmayı umuyoruz” açıklamasında bulundu.

     Daha önce, arkeologlar 35 bin ilâ 65 bin yıl öncesine dayanan mağarada on farklı neandertal kalıntısı buldular. 60 yıl önce arkeolog Ralph Solecki, ilk olarak 1951 – 60 yılları arasında kazı yapan ekibiyle birlikte Şanidar Mağarası’ndaki dokuz neandertal’in kalıntılarını keşfetti.

     Şu anda kazıda çalışan bir başka arkeolog olan Chris Hunt, “Şanidar Mağarası, gezegendeki arkeoloji için en önemli yerlerden biri. Onyıllar önce bulunan neandertal kemiklerinin çoğu çok kırıktı, fakat Solecki işini yaptığı zaman, arkeolojik bilim çok az gelişmişti. Çok sevindik çünkü yeni iskelet kanıtlarımız ve özellikle yeni bir kafatasımız var. Bu çok heyecan verici. Bu konuda yapılması gereken pek çok bilimsel analiz var. Fakat bunu yapabilmemiz için, çok dikkatli bir şekilde, mağaradan çıkarmamız gerekiyor” dedi. Hunt, bu keşfin arkeoloji için muazzam bir hazine olduğuna inanıyor: “Bu bir bilgi hazinesidir. Altın yok, yakut yok, ama bilgi var. Ve paha biçilemez.”

     Van’da Urartu Kürtleri’ne Ait 2700 Yıllık Ezgi Taşı Bulundu

     (20 Eylül 2018)

     Van (Tuşba) ilimizin Gürpınar (Xawa Sor) ilçesindeki Çavuştepe (Aspeşîn) köyünde bulunan Çavuştepe (Aspeşîn) Kalesi’nde yapılan kazı çalışmalarında Urartu Kürtleri’nin tahıl ürünlerini öğütmede kullandığı ezgi taşı günyüzüne çıkarıldı.

     Kürt Urartu Kralı II. Sardur tarafından inşâ edilen surlar, su sarnıçları, tapınaklar ve saray yapılarıyla günümüze kadar ihtişamını koruyan kalede 2014 yılında başlatılan kazı çalışmalarının bu yılki etabı tamamlandı. M. Ö. 750 yılında yaptırılan kale ve kuzey kısmındaki nekropolde bu yıl yürütülen kazı çalışmalarında her yıl Urartular dönemine ait yeni bilgi ve bulgular ortaya çıkıyor.

     Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Rafet Çavuşoğlu başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarında buğday, arpa, nohut, mısır gibi tahılların öğütülmesinde kullanılan 2 bin 700 yıl öncesine ait ezgi taşı bulundu. YYÜ Edebiyat Fakültesi laboratuarında incelenen ezgi taşının neolotik dönemden beri kullanıldığı tespit edildi.

     Çavuşoğlu, kazı çalışmalarında günyüzüne çıkarılan eserlerin belgelenmesi işlemlerini yürüttüklerini söyledi. Bu yıl hem kalede hem de nekropol alanında çalışma sürdürdüklerini anlatan Prof. Dr. Çavuşoğlu, aşağı kaledeki depo binalarının kuzey duvarını yeniden ayağa kaldırdıklarını anımsattı. Nekropol alanında da “urne” denilen çok sayıda ölü gömme adetleriyle ilgili bulgulara rastladıklarını ifade eden Rafet Çavuşoğlu, şöyle dedi: “Kalede çıkardığım taş, alt ezgi taşıdır. Bazalttan bir malzemedir. 54 cm uzunluğunda ve 30 cm genişliğinde dikdörtgen şeklindedir. İnsanların yerleşik hayata geçtikten sonraki aşamada arpa, buğday gibi tahılları burada öğütmek için kullanılan bir taştır. Bu taş çok uzun yıllar boyunca kullanılmış ve kültür haline getirilmiş.”

     Rafet Çavuoğlu, Urartular döneminde de ezgi taşının tahıl öğütme aracı olarak yoğun şekilde kullanıldığını belirterek, kazılarda dört ezgi taşı çıkardıklarını aktardı. Üst taşın alt ezgi taşına sürtünmesiyle yapılan işlem sonucu tahılların öğütüldüğünü aktaran Çavuşoğlu, şunları söyledi: “İki parçadan oluşuyor. Üst taş sürtünmede, alt taş da gözenekli olarak kullanılıyor. İki taşın sürtünmesiyle içindeki buğday ufalanıp, un haline geliyor. Birinci binyılda bu çok yaygın olarak kullanılmış. İnsanoğlu, alıştığı, kültür haline getirdiği bazalt taşın bu öğütme özelliğini bildiğinden dolayı teknolojisi sadece gelişiyor. Neolotik dönemde bazalt taşında çok fazla bir değişiklik olmuyor. Bundan yaklaşık 30 – 40 yıl öncesine kadar el değirmenlerimiz vardı. Onlar biraz daha yuvarlaktı ama bazalttan oluşuyordu. Yaklaşık 10 bin yıllık bir geçmişe sahip olan taşın aynı cinsi kullanmış. İnsanoğlu bunu değiştirmiyor sadece teknolojisini geliştiriyor.”

     Kazı çalışmalarında ezgi taşlarını hem mekân içinde hem de yüzey kısımda bulabildiklerini anlatan Çavuoğlu, şöyle devam etti: “İncelendiği zaman bunların çok büyük bir işleve sahip olduğunu, insanoğlunun beslenmesindeki en önemli araçlardan bir tanesi olduğunu anlıyoruz. Bu taşın uzun süre kullanılmış olması, aşınmış olması bize bunu gösteriyor. Bir diğer önemli husus ise kalede yaşayan insanların ekmek ihtiyacını karşılamak için buğdaya ihtiyaçları var. Gürpınar Ovası da buğday ekimi için çok önemli bir yer.”

     Rafet Çavuşoğlu, kalede günyüzüne çıkarılan 120’ye yakın küpün kışı geçirmek için kullanıldığını anlatarak, “İhtiyaç duyulduğunda bu küplerin içerisindeki tahıl alınıp hızlı bir şekilde öğütülüyordu. Bu taşın mutfakta daha çok yer alması gerekiyordu. Burada taş, cinsiyle ilgili de önemli ipuçları veriliyor. Hangi taş ne işe yarar, bunu öğrenebiliyoruz. İnsanların dîni, ırkları, toplum yapıları değişse bile bu kültür geleneksel olarak devam etmiş. Urartular’da da sıkça kullanıldığı görülüyor” dedi.

     Kirmanşâh’ta 6 Neolitik Yerleşim Alanı Bulundu

     (24 Eylül 2018)

     İran Kürdistanı’nın Kirmanşâh (Kirmaşan, Kirmaşar) eyaletindeki Rızaver Vadisi’nde yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarında 6 yeni neolitik alan keşfedildi.

     İranlı ve Danimarkalı arkeologların ortaklaşa yürüttüğü arkeolojik araştırmalarda, arkeoloji ekibinin lideri Şûkuh Xusrevî, yaptığı açıklamada, Orta Zağros Dağları’nın kuzey vadilerindeki araştırmalar sırasında Rızaver Vadisi’nde Epipaleolitik ve Neolitik dönemlerin kalıntılarını barındıran yerler keşfedildiğini açıkladı. İran Kültürel Miras ve Turizm Araştırma Enstitüsü Halkla İlişkiler Ofisi arkeologlarından Şûkuh Xusrevî, araştırmalarda İranlı arkeologlara Kopenhag Üniversitesi’nden Danimarkalı arkeologların eşlik ettiğini söyledi.

     Orta Zağros bölgesinin kuzey vadilerinde arkeolojik bilgi eksikliğini gidermek amacıyla geliştirilen proje kapsamında gerçekleşen keşif sonrası saptanan neolitik alanlarda yapılan sondajlarda, taştan yapılmış çanak çömlekler ve taş aletler bulunduğu belirtildi.

     İnsan Kaç Yaşında?.. Van’da 400.000 Yıllık İnsan Yapımı Çadır Şeklinde Yapılar ve El Baltaları Bulundu

     (26 Eylül 2018)

     Kürdistan’da Van (Tuşba) ilimizin Erciş (Erdîş) ilçesinde yürütülen kazı çalışmalarında, ağaçlardan yapılmış 400 bin (400.000) yıllık çadır şeklinde bir yapının kalıntıları bulundu. 2014 yılından beri Meydan Dağı bölgesinde yürütülen çalışmalarda, Alt Paleolitik, Orta Paleolitik ve Kalkolitik dönemlere ait buluntu alanı tespit edildi.

     Dört yıldır Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle Van Müze Müdürlüğü öncülüğünde, kazı başkanlığını Van Müze Müdürü Erol Uslu’nun, bilimsel danışmanlığını Yüzüncü Yıl Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden Doç. Dr. İsmail Baykara’nın yürüttüğü Meydan Dağı bölgesindeki yüzey araştırmaları ve kazı çalışmaları sırasında önemli bulgular elde edildi. 15 kişilik ekiple yapılan yüzey araştırmaları ve kazılarda, ağaçlardan yapılan çadır tipindeki barınaklarla, Alt Paleolitik, Orta Paleolitik ve Kalkolitik dönemlerde kullanılan el baltaları ve kesici aletler tespit edildi.

     Yürütülen çalışmalar hakkında bilgi veren Doç. Dr. İsmail Baykara, bölgede obsidyen yataklarının olduğunu bildikleri için yüzey araştırmalarını burada sürdürdüklerini belirtti ve çalışmalar sonucunda obsidyenden yapılan birçok yontma taş alet endüstrilerini tespit ettiklerini söyledi. Baykara, alet endüstrileri içinde Alt Paleolitik, Orta Paleolitik ve Kalkolitik dönemlere ait buluntuların yer aldığını söyledi. Doç. Dr. Baykara şunları dedi: “Devam eden projemiz kapsamında 76 lokalite belirlemiş durumdayız. 2017’den bu yana da potansiyeli güçlü olan bir alanda kazı çalışmalarına başladık. 2 yıldır bu alanda kazı yapıyoruz. Kazılarımız çok önemli. Dünyaca önemli olabilecek bir buluntu alanı tespit etmiş durumdayız. Bunlardan birincisi çadır şeklinde bir yapı. Bu yapının 350 – 400 bin yıl öncesine ait olduğunu tahmin ediyoruz. Bu alan şu anlamda önemli: Dünyada 3 tane var. İkisi Afrika’da, biri Fransa’da yer alıyor. Dördüncüsü de Van’da bulunuyor. Bu anlamda çok önemli bir yeri keşfetmiş durumdayız. Bunun dışında çadır alanı içinde ve dışında ve yüzeyde yontma taş dönemine ait bir sürü buluntu tespit ettik.”

     Amerika’dan birçok bilim adamının da bu alana ilgi duyduğunu ve gelecek dönem çalışmalara katılmak istediklerini aktaran Baykara, Türkiye’de Paleolitik Dönem araştırmalarıyla ilgili çalışmaların çok fazla olmadığını söyledi. Bölgede çok fazla araştırmanın yapılmadığını, o nedenle büyük bir açığı da kapattıklarını anlatan Baykara, belirledikleri bölgenin bu anlamda da büyük bir öneme sahip olduğunu ifade etti. Baykara, “Paleolitik Dönem’in en önemli konularından biri, insanların göç yollarının ortaya çıkarılması. Bu göç yollarında çoğunlukla Afrika’dan kuzeye doğru yönelim vardı ama bunun nerede olduğu, nasıl olduğu sürekli bir tartışma konusuydu. Biz bu konuya da açıklık getirmiş durumdayız.”

     İsmail Baykara, Van şehrinin, insanların Paleolitik Dönem’de durak noktası, yaşadıkları, özellikle yaz dönemlerinde uzunca süre kaldıkları, çadır alanı dedikleri yerde kamp kurdukları ve yaz ayı boyunca sürekli toplandıkları yer olduğunu belirtti. Baykara, Alt Paleolitik Dönem denilen dönemin, geç aşölyen endüstrisinin bölgede bulunduğunu belirterek şöyle devam etti: “Bunun içinde el baltaları, iri kesici aletler, iri yongalar, çekirdek kalıntısı, düzeltili aletler gibi bir sürü çeşidi yer alıyor. Bu yönden çok önemli ve çok sayıda buluntu veriyor. Bu anlamda ülkemizde bilinen en iyi lokalitelerden biri. Biz burada 3 çadır alanını net olarak belirledik ve potansiyeli en yüksek olan alanda da kazı çalışması yaptık. Bazalt kökenli kayaçlar daire şeklinde dizilmiş, etrafına o dönemde buralar ormanlık alanlar olduğu için oradan koparılan parçalarla büyük bir çadır alanı yaratılmış durumda. Kazı çalışmalarına destek bekliyoruz. Burada doğal açık hava müzesi yapılabilir, böylelikle turizme kazandırılmış olur. Yürüyüş alanları oluşturulabilir. Bu yürüyüş yolu içine birçok Paleolitik buluntu yerleri var. İnsanlar gelerek burada taşları görebilirler. Sonuçta Van’da 2 bin 200 m yükseklikte bulunan buluntu alanı. Yürüyüş yolunun devamında Meydan Dağı Krater Gölü var. Oraya çıkılabilir. Turizme kazandırılan güzel bir yürüyüş yolu olabilir.”

     Türkiye’de birçok alanda çalışma yaptıklarını ve her yerde farklı parçalar bulduklarını sözlerine ekleyen Baykara, Van’daki alanda hepsinin bir arada olduğunu, hiç görmedikleri parçalarla karşılaştıklarını, bunun da kendilerini mutlu ettiğini söyledi.

     İnanç Merkezi Urfa’da Eşi Benzeri Görülmemiş Tapınak Bulundu

     (28 Eylül 2018)

     Tarihin sıfır noktası ve dînlerin beşiği Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’yi bağrında taşıyan Şanlıurfa (Riha) topraklarında eşsiz bir tarihî kalıntıya daha rastlandı.

     En büyük Sin Tapınağı’nın Harran’da olduğu varsayılıyor ancak Harran’da henüz o tapınak bulunmamışken arkeologlar Sin Tapınağı’nın izine Siverek’te rastladı. Duvarlarda tanrıların resmedildiği görülen tapınağın ülkemizde eşi ve benzeri yok…

     Urfa, arkeoloji dünyasının yine gözde kentlerinden biri olmak için önemli bir sırrını gün yüzüne çıkardı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü izinleri doğrultusunda 2018 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında, Göbeklitepe, Urfa Kalesi, Soğmatar Antik Kenti, Harbetsuvan ve Siverek’teki Başbuk köyü kazı çalışmalarına başlandı.

     Siverek ilçesinin Başbuk köyünde yürütülen kazı çalışmalarında, Yeni Asur dönemine tarihlenen, ana kayaya kazılmış oval bir girişe sahip merdivenlerle inilen bir tapınak yapısına rastlandığı öğrenildi. Yapının giriş kısmının sağ tarafında ana kaya üzerinde koyu renkli boya ile; Ay Tanrısı Sin, Yıldız Tanrısı İştar, Güneş Tanrısı Samaş, kanatlı disk halinde Asur olmak üzere 7 adet resim betimlemesi yer alıyor.

     Tanrıların en başında Güneş Tanrısı Şamaş’ın elinde şimşek demeti ile kuzeye bakar şekilde resmedildiği görülüyor. Tanrı Şamaş’ın diğer elinde de bereketi simgeleyen başak bulunuyor. Diğer tanrıların hepsi ise kuzeye bakar şekilde ve tapınağa girenleri karşılar vaziyette resmedilmiş.

     Bunlardan yola çıkan arkeologlar, buranın bir Sin Tapınağı olabileceğini düşünürken, bir açıklamada bulunan Şanlıurfa Müze Müdürü Celal Uludağ, tapınağın benzerine ülkemizde daha önce rastlanmadığına dikkat çekerek, “Resimlerin önünde bir seki, ana kayaya oyulmuş. Muhtemelen hediyelerini bu alana bırakmışlardır. Tünel şeklindeki basamaklı yapının içinde bulunan resimlerin bir benzerine şu ana kadar ülkemizde rastlanılmamıştır. Ülkemize en yakın örnekler Irak’ın Maltai kentinde, Suriye’nin Til- Barsip şehirlerinde rastlanılmaktadır” dedi. Uludağ, “Arkeolojik anlamda çok zengin bir potansiyele sahip ilimizde, Şanlıurfa Müze Müdürlüğünce yürütülen kazılarla Şanlıurfa’da bulunan kültür varlıklarını ortaya çıkararak, bu kültür varlıklarını turizme kazandırmak hedeflenmektedir” ifadelerini kullandı.

     Antik çağdan günümüze tarihi şekillendiren yaşamsal döngünün içerisindeki en önemli şehirlerden biri olarak kabul edilen Şanlıurfa’da, Ay tapınımı ilgili bir verinin daha ortaya çıkmasıyla, arkeoloji dünyasının gözünü bir kez daha kente çevirmesi bekleniyor. Eski Urfa’daki paganların en başta Ay Tanrısı Sin olmak üzere çeşitli tanrısal varlıklara taptığı biliniyor. Sin’in güneyde Ur’da “Yüce Işığın Evi”, kuzeyde Harran’da ise “Zevklerin Evi” olarak iki ana tapınağı olduğu varsayılıyor. Harran’da, çivi yazılı tabletlerde de sözü edilen Sin (Ay) Tapınağı henüz bulunamadı. Siverek’teki bu keşif ise, bölgede Sin kültünün bir kez daha ispatı oldu.

     Kahta’da Baraj Suları Çekilince Taş Devri Resimleri Ortaya Çıktı

     (12 Ekim 2018)

     Birçok tarihî mekâna ve yapıta evsahipliği yapan Adıyaman (Semsur) ilimizin Kahta (Kolik) ilçesinde balıkçılar sayesinde onbinlerce yıllık olduğu sanılan kaya resimleri keşfedildi. Balıkçılar, suları çekilen Atatürk Barajı kıyısında kaya resimleri olduğunu farketti. Barajın su seviyesi 10 – 15 m düşünce bugüne kadar hiç görülmemiş Paleolitik Dönem (Taş Devri)’e ait duvar resimleri bulundu.

     Paleolitik Çağ’a ait olan ve kazıma tekniği ile yapılan stilize figürler ile av sahnesinin resmedildiği ana kayada, sunum çukurları yer alıyor. Sunum çukurlarının da yer aldığı tarihî alanın dînî bir mekân olduğu tahmin ediliyor. Yamaç yerleşkesi olduğu tahmin edilen ana kaya üzerindeki çizgisel motiflerin yer aldığı sahnede insan ve çeşitli hayvan figürleri bulunuyor. İnsan, dağ keçisi, at, kurt, tilki, leylek gibi çeşitli hayvan figürleri ve değişik şekiller yer alıyor. Resmedilen sahnenin uzunluğunun 8 m, genişliğinin ise yaklaşık 70 cm olduğu öğrenildi.

     Adıyaman Müze Müdürü ve gazeteciler olay yerine koşarak elbiselerle suya dalıp Paleolitik Dönem’e ait olduğu tahmin edilen petroglifleri inceledi. Paleolitik Çağ’a ait bu kadar fazla çizimin yer alması, bilim insanlarını da heyecanlandırdı. Tarihe ışık tutacak olan figürler ilk günkü canlılığını korurken, dînsel alan içerisinde sunum çukurları olan ilk yer olduğu kaydedildi.

     Kaya resimlerini bulan Kahtalı balıkçı Mustafa Asiltürk, haftasonları hobi amaçlı balıkçılık yaptığını ve bölgeye çok sık geldiğini belirtti. Bölgede arkadaşıyla balık avladığı sırada kaya resimlerini farkettiklerini dile getiren Mustafa Asiltürk, “İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne gördüğümüz alandaki kaya resimlerini bildirmeyi kendimize görev bildik. Onlar da gerekli incelemeyi yaptılar. Diğer arkadaşlar da böyle durumlarla karşılaştıkları zaman ilgili mercilere bildirmelerini tavsiye ediyoruz” dedi.

     Adıyaman’ın Kahta ilçesinde suları çekilen Atatürk Barajı kıyısında balıkçılar tarafından kaya resimleri bulunduğunu haber alan Adıyaman Müze Müdürü Mehmet Alkan, kıyafetleriyle suya girerek ortaya çıkan kaya resimlerini incelerken, gazeteciler de kıyafetlerle suya dalarak onu görüntülediler. Bölgede incelemelerde bulunan Mehmet Alkan, gazetecilere yaptığı açıklamada, balıkçılar tarafından tespit edilen alanda kaya üzerine kazıma tekniğiyle yapılan insan ve hayvan figürleri yer aldığını söyledi. Kaya üzerinde yaban keçisi avı sahnesi ile at üzerinde süvariyi andıran tasvirlerinin bulunduğunu dile getiren Alkan, resimlerin bulunduğu alanın 8 m uzunluğunda ve 70 cm genişliğinde olduğunu anlattı. Alkan, kaya resimlerinin Paleolitik Çağ ve daha geç bir döneme tarihlendirilebileceğini aktararak, “Bundan sonra detaylı çalışmalar yapılacak. Eğer önceden tespitli değilse tescil işlemini başlatacağız. Bu alan baraj sularının yaklaşık 10 – 15 m çekilmesiyle ortaya çıkmış. Baraj suyu çok az tahribata yol açmış. Bu da sanatın iyi olduğunu göstermektedir” ifadelerini kullandı.

     Resimlerin ilk inceleme sonucu Yontma Taş Devri olarak adlandırılan Paleolitik Çağ’a ait olduğu tahmin edildi. Ancak resimlerde yer alan atlı süvari benzeri bir figür kafa karıştırdı. Çünkü Paleolitik Çağ yaklaşık olarak 2 milyon yıl önce başlıyor ve M. Ö. 10.000 yıllarında sona eriyor. Atın evcilleştirilmesi ise yaklaşık 6 bin yıl önceye denk geliyor. Yani arada en azından 4 bin yıllık bir fark bulunuyor.

     Bu durumda 3 ihtimal sözkonusu: Adıyaman’da bulunan ve Paleolitik Çağ’a ait olduğu tahmin edilen resimlerdeki “atlı süvari” ya bir yanılgıdan ibaret, ya (en azından bu resim) daha geç bir döneme ait ya da en zayıf olasılıkla insanlar sanılandan çok daha önce atları (benzeri hayvanları) binek olarak kullanıyorlardı. Ancak sözkonusu resmin atlı bir süvariye ait olduğu da tartışmalı, çünkü resimde binicinin ayakları yer almıyor. Binici gibi görünen insan arkada ayakta duruyor olma ihtimalinde söz edilebilir ama bu da zayıf bir olasılık, çünkü figürün bel hizasından aşağısı yok. Ayakları görünmüyor.

     Adıyaman Müze Müdürü Mehmet Alkan, kaya resimlerinin yerinde korunacağını, suların yeniden yükselmesi halinde ise yapabilecekleri birşey olmadığını sözlerine ekledi.

     Adıyaman’ın Kahta ilçesi Atatürk Barajı kıyısındaki kayalıklarda görülen Paleolitik Dönem’in izleri bugüne kadar Anadolu’da sadece Karain Mağarası, Kars Kağızman Kaya Mezarları ve yine Adıyaman’da bulunan Palanlı Mağarası’nda görülürken, dünyada ise Paleolitik Dönem’e ait tarihlenen toplam 6 adet yer bulunduğu ifade ediliyor.

     Kaynaklarda tam 21 medeniyete evsahipliği yaptığı belirlenen Adıyaman (Semsur) toprakları, 300’ün üzerinde tarihî ve turistik yapısıyla “açık hava müzesi” olarak adlandırılıyor. Birçok tarihî mekâna evsahipliği yapan Adıyaman’da her geçen gün yeni eserler çıkmaya devam ediyor.

     Elazığ’da Sular Çekilince Hazar Gölü’nün Altındaki “Batık Şehir” Ortaya Çıktı

     (18 Ekim 2018)

     Elazığ (Mezire) ilimizin Sivrice (Gûla Hazar) ilçesinde bulunan Hazar Gölü’nün suları çekilince, suyun altındaki “Batık Şehir” ortaya çıktı. Hazar Gölü’nde bulunan ve halk arasında “Batık Şehir” adıyla bilinen yerleşim alanında, kale ve 1500 m uzunluğunda sur günyüzüne çıktı.

     Elazığ Valiliği koordinesinde, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile Elazığ Fırat Üniversitesi işbirliğinde havadan yapılan çalışmada, Hazar Gölü’nün altında kale ve sur kalıntıları görüntülendi. Gölün altında görüntülenen 1500 m’lik sur duvarının ve kalenin 11. yy’a ait olduğu düşünülüyor. Ancak “Batık Şehir”de 4000 yıllık arkeolojik izler de mevcut.

     Elazığ Valisi Çetin Oktay Kaldırım, yaptığı açıklamada, gölün altında keşfedilen kale, sur ve diğer kalıntıların günyüzüne çıkarılması ve bölgenin dalış turizmine kazandırılması için arkeolojik çalışma başlatıldığını söyledi. Hazar Gölü’nün hem doğal güzellikleriyle hem de mavi örtüsünün altında bulunan ve “Batık Şehir” olarak adlandırılan tarihî kalıntılarıyla turizm açısından önemli bir potansiyele sahip olacağını belirten Kaldırım, “Batık Şehir”in bugüne kadar yapılan kısıtlı sualtı araştırmalarında 4000 yıl öncesine ait izler barındırdığının tahmin edildiğini söyledi. Kaldırım şöyle konuştu: “Üniversitemiz ile yapılan çalışmada, burada bir sur varlığı ve bir kale olduğunu tespit ettik. Bu kale surlarının tespit edilen uzunluğu 1500 m’yi aşıyor. Ama bunun burada var olan şehri çevrelediğini düşünüyoruz. Bu tespit, ilimiz için çok önemli bir bulgu ve keşif oldu. Burayı hem turizmin hizmetine sunmak hem de tarihseverler ile dalış turizmine ilgi gösteren insanları buraya çekmek açısından çok önemli bir tespit oldu.” “Batık Şehir”in çok önemli tarihî bir zenginliği barındırdığını anlatan Vali Kaldırım, sözkonusu kent tarihinin aydınlatılması için paydaş kurumlarla arkeolojik çalışma başlatacaklarını dile getirdi. “Batık Şehir”in “Dünya Mirası Geçici Listesi”ne kabulü için geçen yıl UNESCO’ya yapılan başvuru sürecinin de devam ettiğini anımsatan Kaldırım, şunları kaydetti: “Dünyada dalış turizmi açısından bu tür yerler sayılı yerler. Özellikle birçok ülkede dalış turizmi için yapay yerler oluşturuluyor. Gemiler, uçaklar ve değişik materyaller batırılarak dalış turizmi geliştirilmeye çalışıyor. Bu tür mekânlar hem sayıca az hem de çok kıymetli. Bunun için bu varlığı önemli bir kültür potansiyeli olarak değerlendiriyoruz.”

     “Batık Şehir”, Elazığ’ın Sivrice (Gûla Hazar) ilçesinde 1830’lu yıllardan itibaren suda yükselme meydana gelmesi sonucu göl suları altında kalmıştı.

     Malatya’da Bulunan 3200 Yıllık Fildişi Tablet, Hitit – Asur İlişkilerini Gösteriyor

     (19 Ekim 2018)

     Malatya (Meledî) ilimizde bulunan Arslantepe Höyüğü’nde 2018 yılı arkeoloji kazıları sona ererken, alanda iki yıl önce bulunan 3200 yıllık fildişinden yapılmış keçi kabartmalı tabletin, Asur ve Hitit uygarlıkları arasındaki bağı ortaya çıkardığı açıklandı.

     “UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi”nde yer alan Malatya’daki Arslantepe Höyüğü’nde yürütülen bu yılki arkeoloji kazı çalışmalarında Geç Kalkolitik Dönem’den Demir Çağı’na kadar geçen tarihsel sürecin buluntularına rastlandı. Alanda iki yıl önceki kazılarda bulunan ve Geç Hitit Dönemi’ne ait yaklaşık 3 bin 200 yıllık fildişi tablet, iki komşu medeniyet olan Hititler ile Asurlular arasındaki kültürel ve ticarî ilişkileri günyüzüne çıkardı.

     M. Ö. 1200’lü yıllara ait olduğu düşünülen tablet, dikdörtgen çerçeveye sahip. Çerçeve içerisine, orta kısma bir palmet ve palmetin her iki yanında birer dağ keçisi figürü ve üst köşelerde birer lotus çiçeği işlenmiş. Yüksekliği 4, 3 cm, eni de 8, 1 cm olan tabletin kalınlığı ise 0, 8 cm.

     İtalya’daki Roma La Sapienza Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan kazı başkanı Prof. Dr. Marcelle Frangipane, yaptığı açıklamada, höyükte ünik (tek, eşi olmayan) bir eser bulduklarını belirterek, eserle ilgili bilimsel çalışmaların tamamlandığını dile getirdi. İki yıl önce höyüğün kuzeydoğusunda yaptıkları arkeoloji kazıları sırasında tableti bulduklarını ve aynı alanda bu yılda kazı çalışması yaptıklarını dile getiren Frangipane, şöyle devam etti: “Fildişi tablet çok önemli bir buluntu. Bir mobilyanın dekorasyonu olabilir. Güzel bir sanat eseri ama höyüğün tarihi açısından önemli. Tabletteki süsleme sitili güneyden geliyor, Suriye ve Irak ile buranın belki bağlantısı vardı. Suriye, Irak ve Nemrut’taki motiflerle aynı, belki aralarında ticaret bağlantısı vardı. Tam olarak aralarındaki bağı bilmiyoruz. İlk defa buradaki toplulukla güney (Asur) arasındaki bağı gösteren birşey bulduk. Bu tür eserler Suriye ve Mezopotamya’da var ama burası için ünik bir eser. Burada ilk defa böyle bir eser bulduğumuz için tablet önemli.” Bulunan tabletin Arslantepe’de daha önce bulunan eserlerden faklı olduğuna işaret eden arkeolog Frangipane, şu bilgileri aktardı: “Tabletin üzerinde 2 keçi figürü ile bunların ortasında ağaç gibi bir bitki var. Tabletin etrafında dekorasyon motifleri var. Çok güzel bir parça. Bu motifleri daha çok Asurlular Suriye’de kullanıyor. Tablet belki Asur’dan geldi, belki de burada yapıldı. Bu konudaki araştırmamız devam ediyor. Ancak iki topluluk arasında bir bağlantı olduğu belli.”

     Malatya il merkezine 7 km uzaklıkta bulunan 4 hektar büyüklüğünde ve 30 m yüksekliğindeki arkeolojik höyük, 2014 yılında “UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi”ne kaydedilmişti. M. Ö. 5000 yılı Geç Kalkolitik Dönem ve Demir Çağ gibi dönemleri barındıran Arslantepe, Hitit, Roma ve Bizans gibi birçok medeniyete evsahipliği yapmıştı.

     Geçtiğimiz yıllarda kazılar, aslan heykelleri ve bir kral heykelinin yanısıra, yağmur drenaj hattı gibi altyapısı bulunan kerpiçten saray ve 2000’den fazla mühürle, Kürdistan’da “ilk şehir devletlerinden biri”nin izleri ortaya çıkarıldı.

     Batman’da Piramitler mi Var?

     (27 Ekim 2018)

     Batman’da piramitler mi var?.. Batman il merkezine bağlı Güvercin (Emso) köyünde yaşayan Numan Baktaş ve Muazzez Baktaş kardeşler ile gazeteci İbrahim Sediyani tarafından piramit benzeri yapılar, bu yapıların içine giren insan yapımı tüneller ve piramitlerin içinde çok sayıda antik eserler bulundu. Piramitlerin sayısı 7 – 8 adet. İçinde bulunan eserlerin Antik Çağ’a ait ev eşyaları ve tarım aletleri olduğu tahmin ediliyor.

     Resmî kurumları ve Türkiye’deki arkeologları bölgeye gelip inceleme ve araştırma yapmaya davet eden Baktaş ve Sediyani, “Burada bugüne dek hiç keşfedilmemiş bir tarih keşfettik. Uzmanları ve bilim dünyasını inceleme yapmak için bölgeye davet ediyoruz” dediler. Türkiye ve Dünya kamuoyuna ilk kez Sediyani Haber’in duyurduğu bu keşif şayet bilimsel olarak doğrulanırsa, tarih yeniden yazılacak. Ülkemizde piramitlerin varlığının ortaya çıkması, en az Göbeklitepe’nin keşfi kadar önemli. Bu keşif ayrıca Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri arasında yakın bir bağ olduğu teorilerini de kesin olarak doğrulayacak nitelikte.

     Batman yakınlarında bulunan 247 nüfûslu Güvercin (Emso) köyünde piramitlerin bulunduğu alan, köylülerden Numan Baktaş’ın özel arazisi. Burada bulunan garip şekilli 7 – 8 adet tepe, yüzyıllar boyunca dağ veya doğal tepeler sanılıyordu. Özel mülkiyete haiz bir arazi olduğu için kimse de yakınına gelip inceleme yapmıyordu. Çok uzun zaman önce bu tepelerde ve civarında “hazine avcıları” kol geziyordu ve birkaç kez altın buldukları da rivayet ediliyor.

     Geçtiğimiz hafta köylerindeki bu arazilerinde gezinti yapan Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunu Numan Baktaş ile kızkardeşi araştırmacı – yazar Muazzez Baktaş, tepelerin gizli birer girişinin olduğunu farkettiler. Tepelerin içine uzanan bu gizemli tüneller, tamamen insan yapımıydı. Tünelden içeri giren Baktaş kardeşler, içeride Antik Dönem’e ait gerçek anlamda bir “tarih hazinesi” buldular.

     Buldukları eserlerin fotoğraflarını çeken Baktaş kardeşler, Almanya’da yaşayan fakat o günlerde yıllık iznini kullanmak üzere memleketi Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde bulunan ve arkeoloji alanında yaptığı haberlerle bilinen gazeteci – yazar İbrahim Sediyani’ye telefon açarak olayı anlattılar. Çektikleri fotoğrafları da kendisiyle paylaştılar.

     Sadece bulunan antik eserleri değil, bu eserlerin bulunduğu garip şekilli tepeleri de yakından inceleyen İbrahim Sediyani, Muazzez Baktaş ve Numan Baktaş, bunların kesinlikle doğal oluşmuş tepeler olmadıkları ve insan yapımı oldukları kanısına vardılar. Daha yakından incelediklerinde, bunların piramit olduklarını, üstlerinin yüzyıllar hatta binyıllar boyunca toprak ve bitkiyle kaplanmış olmasından dolayı bunun farkedilmemiş olduğunu anladılar.

     Daha sonra Batman Kültür Müdürlüğü’ne gidip olayı haber verdiler. Kültür Müdürlüğü’nden bir heyet köye giderek bölgeyi ve bölgedeki kaya mezarlarını koruma altına alacağını söyledi. Ancak o gün çok yağmur yağdığı için vadiye inemediler. Fakat Muazzez Baktaş’ın Sediyani Haber’e bildirdiğine göre, yağan şiddetli yağmur surların bir bölümünü daha ortaya çıkarmış ve o tepelerin insan yapımı piramitler olduğu gerçeğini daha berrak hale getirmiş durumda. Kaya mezarlarının olduğu bölüm de çok önemli, zirâ burada Hristiyanlar tarafından büyük öneme sahip “Kayıp Kent Nasıra”nın saklı olduğundan şüphe ediliyor.

     Diğer bir ilginç ayrıntı da, piramit olma ihtimali yüksek olan bu tepelerin öteden beridir halk arasındaki isimlerinin çok garip bir biçimde “Gırên Teyyare” olması. Kürtçe’de “Teyyare Tepeleri” ya da “Uçan Nesne Tepeleri” anlamına geliyor. Oysa burada ne bir havaalanı var ne de uçak geçiyor. Hatta pek fazla kuş bile yok. Bu durum da Mısır’daki piramitler ile ilgili olarak yüzyıllardır ortaya atılan ama doğruluğu hiçbir zaman kanıtlanmamış “Piramitleri uzaylılar mı yaptı?”, “Başka gezegenden uçan nesnelerle Dünya’ya gelen başka varlıklar mı piramitleri inşâ etti?” şeklindeki “komplo teorileri”ni ve bu yöndeki şüpheleri akla getiriyor.

     Kesin olan birşey var ki, Numan Baktaş, Muazzez Baktaş ve İbrahim Sediyani’nin gerçekleştirdiği ve ilk kez Sediyani Haber’in duyurduğu bu arkeolojik keşif şayet uzmanlarca yapılan incelemeden sonra bilimsel olarak kanıtlanırsa, bu olay, tarihin yeniden yazımını zorunlu kılacak. Ülkemizde piramitlerin var olduğunun ortaya çıkması, Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri arasındaki bağın somut biçimde kanıtlanması ve dînler tarihinin en gizemli konularından biri olan “Kayıp Kent Nasıra”nın keşfi, en az Urfa’daki Göbeklitepe kadar önemli bir gelişme.

     Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, Türkiye’deki kıymetli arkeologlarımızın, bilim insanları ve uzmanların bölgeye acilen gidip vakit kaybetmeden inceleme başlatması gerekiyor. Keşfin piramitler kısmı doğru çıkmasa bile, sadece içinde bulunan antik eserler dahi tarihî öneme sahip keşifler durumunda.

     Piramit olasılığı yüksek tepelerin ve bu tepeler içinde bulunan antik eserlerin yer aldığı arazinin sahibi olan Numan Baktaş, Sediyani Haber’e yaptığı açıklamada, şimdiki Batman şehir merkezinin kurulduğu ovanın “muhtemelen” hep tarım ve hayvancılık için “bakir” bir alan olarak değerlendirildiğini belirterek, “Batman Çayı ve etrafı da yine bu amaçla kullanılmıştır. Fakat ovanın Silvan, Beşiri, Bismil, Kozluk taraflarına gidildikçe hep bölük pörçük harabeler ve höyüklerle karşılaşılmaktadır. Kaya mezarları, etrafa dağılmış höyükler (özellikle Bismil’dekilerin tarihi M. Ö 12. yy’a kadar eskiye gitmektedir) ve kalıntılar bulunmaktadır. Mardin tarafında ise zaten Hasankeyf ve Midyat bulunmaktadır. Buradaki tarihî mirası anlatmaya gerek yok. Kozluk ve Sason’da kaleler, Bismil’de höyükler, Hasankeyf’te mağara yerleşimleri, Silvan’da antik yerleşimler bulunmaktadır. Fakat halkanın en önemli yeri olan bu antik kent şimdiye kadar bulunamamıştır. Deyim yerindeyse, şimdiye dek bulunan yerler hep ‘antik kentin varoşları’dır” dedi.

     “Kaleler varsa oralarda antik yerleşimler de bulunmalıdır” diyen Baktaş, “Ortada M. Ö. 12. yy’a kadar uzanan bir medeniyetin eserleri bulunmakta ama bu medeniyetin başkenti bir türlü bulunmamaktadır. İşte o kent şimdi bulundu. Kentin tamamı toprak altındadır. Fakat çok derinlerde değildir, yarım metre kazıyınca hemen kalıntılara ulaşılmaktadır. Küpler, bina kalıntıları, surlar, kiliseler, kaya mezarları vb. hep ‘hazine avcıları’ ve köylüler tarafından sürekli ortaya çıkarılmaktadır” değerlendirmesinde bulundu. Kentin vadi boyunca uzanan üç köy olan Emso, Tayyare ve Sıkesteke ile iki kanatta bulunan Mozgelane ve Bazorke köylerinin arasında yaklaşık 5 km’lik bir alanda bulunduğunu belirterek açıklamalarını sürdüren Numan Baktaş, “Ortalama 10 bin ile 12 bin dönüm alandan bahsetmekteyiz. Yerleşimin % 70’lik kısmı Emso köyünün sınırları içerisinde bulunmaktadır. Ve bu köy bizim köyümüzdür. Ben 18 yaşına kadar bu köyde kaldım, dolayısıyla araziye ve köyün ‘mistik’ yönüne yaşayarak şahit oldum” şeklinde konuştu.

     Sıleka köyünün küçük ve dik bir vadiden oluştuğunu, burada köylülerin “ferş” dedikleri çok sayıda kayalar bulunduğunu kaydeden Baktaş, “Burada bütün köylülerin insan yapımı olduğuna inandıkları bir PİRAMİT bulunmaktadır ve piramidin üst kısmı bu ferşlerden oluşan şapkayı andırmaktadır. Rivayet odur ki bu kumlar ve ferşler yani kayalar buraya başka yerlerden getirilmiştir” dedi. Gidip oradaki antik mezarları da incelediğini sözlerine ekleyen Baktaş, “Gidip mezarı gördüm. Ortalama yarım metre derinlikte bulunan mezar bir kaya mezarıdır. Mezarın etrafında ortaya atılmış kemikleri topladım (bir tane de azı dişi buldum) ve Batman Kültür Müdürlüğü’ne götürdüm. Kültür Müdürlüğü’nde çalışan bir arkeolog kemiklerin insana ait olduğunu ve muhtemelen Geç Roma Dönemi kaya mezarı olduğunu söyledi bana” dedi. Kaya mezarında hiçbir “simge” bulunmadığını ve kayaların “işlenmemiş” durumda olduğunu söyleyen Numan Baktaş, ilginç açıklamalarını şöyle sürdürdü: “Gırê Tırbe bölgesinde yüzlerce kaya mezarı bulunmaktadır. Hepsi de yerin yarım metre altındadır. Köylüler eskiden sırtları ağrıdığında bu mezarlığa yanlarına ‘ekmek ve soğan’ alarak gidip uzanmaktaydılar. Onlara göre böyle yapınca ağrıları geçmekteydi. Bu ekmek ve soğandan sonra ‘Kayıp Kent Nasıra’ya geleceğiz. Çünkü bu Hz. İsa (as) ile alakalı bir durumdur. Tabiî işin içinde Kürtler olunca kutsal olan ‘ekmek ve şarap’ yerini ‘ekmek ve soğan’a bırakmıştır muhtemelen. Bu tepenin hemen arkasında oldukça ilginç bir ‘çekim merkezi’ bulunmaktadır. Küçüklüğümde ben de defalarca bu duruma şahit oldum. Ortalama 2 m’lik bir alana girdiğinizde büyük bir ‘KIYAMET’ kopmaktadır. İnsan sesleri ve değişik seslerden oluşan bir uğultunun ortasında bulunuyorsunuz. Burada köy görünmediği için ben defalarca köyde çok büyük kavgalar çıktı diye koşarak (o zamanlar köyde sürekli arazi kavgaları olmaktaydı) köye geldiğimi hatırlıyorum. Köye geldiğimde ortalık hep sütlimandı ve o sesler nereden geliyor hâlâ bilmiyorum. Köylülere göre tam o noktada cinler birbirleriyle kavga etmekteydiler.”

     Piramitler hakkında çok net bilgiler aktararak açıklamalarını sürdüren arazinin sahibi Numan Baktaş, “Vadi boyunca benim gördüğüm kadarıyla 7 veya 8 tane PİRAMİT bulunmaktadır. Burası bir nevi ‘Krallar Vadisi’ gibi M. Ö.’ye ait bir yerleşim yeri olmalıdır. Ben geçtiğimiz hafta bu tepenin üstüne kadar tırmanıp çıktım. Tepeden bakınca bunların piramit olduklarını daha iyi anlıyorsunuz. Görünümü tamamen piramide benzemektedir. Köylüler burada 20 – 30 sene önce sürekli kazılar yapmışlar ve daima küpler ve diğer tarihî eserler bulmuşlardır. Dağın çevresinde bu kadar çok tarihî eserin çıkması, buranın piramit olma ihtimalini güçlendirmektedir” dedi. Çok önemli bir ayrıntıya dikkat çekmeden de geçmeyen Baktaş, “Yaptığım gözlemlerden çıkarttığım sonuç şudur ki, burada yer alan piramitler Mısır Piramitleri gibi kayalardan yapılmamıştır. Bizim coğrafyamızın asıl inşaat malzemesi olan toprak kullanılmıştır. Bu piramitler büyük ihtimalle toprağın değişik bir teknikle sıklaştırılması ile inşâ edilmişlerdir. Onun için arkeologların araştırmalarını tepelerin üstüne değil altına yapmaları gerekmektedir” tespitinde bulundu.

     Batman’daki piramitlerin M. Ö. 5000 yıllarından bile daha eski olabileceğini tahmin ettiğini söyleyen Numan Baktaş, “Yani Mısır, Amerika ve diğer yerlerdeki piramitlerden çok daha eski bir tarihte yapılmışlardır. Bu teze burun kıvıracak olanlara ‘Göbeklitepe’ye tekrar bakın’ derim” iddiâsında bulundu. “Piramitler, eğer bu tepeler köylülerin dediği gibi yapay tepeler ise, bunlar o zaman piramittirler” diyen Baktaş, “Ve eğer bu tepeler piramit ise o zaman tıpkı Göbeklitepe gibi tarih yeniden yazılmalıdır. Ve gördüğüm kadarıyla bu piramitler kayalardan değil de topraktan yapılmışlarsa eğer, o zaman Mısır Piramitleri’nin kökenini rahatlıkla burada yaşayanlara bağlayabiliriz. Buradakiler gidip Mısır Uygarlığı’nı oluşturmuşlardır” görüşünü savundu.

     Keşfi yaptıkları aynı günün akşamı gazeteci ve yazar İbrahim Sediyani’yi arayıp haber verdiklerini söyleyerek açıklamalarını sürdüren Numan Baktaş, “Benim çok sevdiğim bir yazardır, İbrahim Sediyani. Yazılarını, kitaplarını severek takip ediyorum. Aynı zamanda kendisi de yazar olan kızkardeşim Muazzez’in yakın arkadaşıdır, kardeş gibidirler. Dolayısıyla bizim kardeşimiz sayılır. Sediyani’nin memlekette olduğunu biliyorduk, sosyal medyada paylaşıyordu tatil fotoğraflarını, takip ediyorduk. Telefonda Sediyani’ye anlatınca, heyecandan çığlık attı. Zaten O’nun arkeolojiye merakını bildiğimiz için, bu olaya yakın ilgi göstereceğini tahmin ediyorduk. Öyle de oldu” dedi.

     Mezopotamya’nın her yerinde insanlığa ait sayısız tarihî yer ve kalıntı bulunduğunu belirten araştırmacı – yazar Muazzez Baktaş ise, yaptığı açıklamada, “Yerin altındakiler muhtemelen yerin üstündekilerden daha da çoktur. İşte bunlardan bir tanesini ve belki de dünya arkeoloji ve kültür tarihini değiştirecek ve yeniden tarih yazımına katkıda bulunacak olan piramitleri de ben ve abim Numan hem de çok uzak olmayan bir yerde, yanıbaşımızda, kendi köyümüzde keşfettik” dedi. Ankara’dan gelen ağabeyi Numan Baktaş’ın kalıntıların olduğu vadiye bakar bakmaz “Bunlar piramit!” diyerek sevinç narası attığını kaydeden Muazzez Baktaş, “Adını şimdilik kendimizce ‘Krallar Vadisi’ olarak koyduğumuz bu vadide ortalama olarak 7 veya 8 tane piramit bulunmaktadır” açıklamasında bulundu.

     “Köylülerle yaptığımız sohbetlerde gayet rahat bir şekilde şu yorumları herkesten duyduk: ‘Bu tepeler yapay tepelerdir ve biz bunu zaten biliyorduk’… Bu vadi boyunca uzanan surlar, kaya mezarları, tüneller, küp parçaları her yerde tarlalar sürülürken ortaya çıkmaktadır” sözleriyle konuşmasını sürdüren Baktaş, “Bir bölgedeki bir yerde oldukça geniş bir alana yayılan çok yüksek miktarda kap ve küp parçaları oluşu bize o döneme ait o topluluğun ortak ambarı olma ihtimalini güçlendiriyor. Tıpkı Göbeklitepe gibi. Bunların hepsi yapılacak arkeolojik araştırmalar sonucu netleşecek tabi” tespitinde bulundu.

     Piramitlerin yanısıra bu kalıntıların “Kayıp Kent Nasıra”ya ait olma ihtimalinin de son derece yüksek olduğunu kaydeden Muazzez Baktaş, “Bu piramitler tıpkı Göbeklitepe gibi tarihi yeniden yazdıracağı gibi, ‘Kayıp Kent Nasıra’ da Hristiyanlık tarihinin yeniden yazılmasına yol açacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

     Almanya’da yaşayan ancak keşif sırasında bölgede bulunan gazeteci – yazar İbrahim Sediyani ise, yaptığı açıklamada, Baktaş kardeşlerin kendisini telefonla arayarak haber verdiği gün yaşadığı heyecanın tarif edilemez olduğunu söyleyerek, “Beni arayıp olayı anlattılar, sonra da çektikleri fotoğrafları paylaştılar. O günün gecesi heyecandan uyuyamadım, sabaha kadar çay ve sigara içip düşündüm ve fotoğraflara baktım” dedi. Keşfin tarihî önemde olduğunu kaydeden Sediyani, “Ülkemizde piramitlerin varlığının ortaya çıkması, en az Göbeklitepe’nin keşfi kadar önemli. Bu keşif ayrıca Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri arasında yakın bir bağ olduğu teorilerini de kesin olarak doğrulayacak nitelikte” değerlendirmesinde bulundu.

     Başta Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ve bilim dünyası olmak üzere tüm yetkilileri, uzmanları ve arkeologları bölgeye gidip keşfi incelemeye davet eden İbrahim Sediyani, “Biz bu tepeleri uzun uzun inceledik ve kesinlikle doğal olmadığını, insan yapımı yani piramitler olduğunu düşünüyoruz. Doğa birçok şey yapabilir, ama asla böyle yapılar ve giriş tünelleri yapmaz. Fakat bir şeyin kesin olarak doğrulanması, ancak bilimsel inceleme ve somut kanıtla mümkündür. İnanmak, düşünmek başka şeydir, bilmek başka şey. Ben bilim adamı değilim, arkeolog değilim, tarihçi değilim, konunun uzmanı değilim. Ben sadece bir gazeteciyim ve kitapları olan bir yazarım. İşim sadece olayı duyurmak ve kamuoyunu bilgilendirmek, bu görevimi de Allah nasip etti ve yaptım. Gerisi konunun uzmanlarına, kıymetli bilim insanlarımıza, ülkemizin saygıdeğer arkeologlarına kalmış. Bunu yapacak onlardır. Hepsine çağrıda bulunuyorum: Lütfen acil olarak bölgeye gitsinler ve keşifleri hemen incelemeye başlasınlar” çağrısında bulundu.

     Adıyaman’da Bir Mağaranın İçinde 1500 Yıllık Kilise Bulundu

     (2 Kasım 2018)

     Adıyaman (Semsur) ilimizin Gerger (Aldûş) ilçesine bağlı Köklüce (Olbîş) köyünde bir mağaranın içinde Doğu Roma dönemine ait 1500 yıllık kilise bulundu. Dînî âyinlerde kullanıldığı tahmin edilen kilisede Malta haçları, ayak izi ve sunum çukuru yer alıyor.

     1992 yılında Atatürk Barajı’nın yapılmasıyla birlikte su altında kalan Gerger (Aldûş) ilçesinin Köklüce (Olbîş) köyü sınırlarındaki Fırat Nehri kıyısındaki mağaranın girişinde 2 Malta haçı, ağ bezemesi içerisinde 1 haç, 1 ayak izi ve sunum çukuru bulunduğu bildirildi. Hristıyanlar’ın âyin yaptığı ve 1500 yıllık olduğu tahmin edilen kilisenin Doğu Roma döneminde yapıldığı belirlendi. 5 m yüksekliğinde ve 12 m uzunluğundaki mağaranın keşfedilmesi sevinçle karşılanırken, yetkililer bölgenin turizme kazandırılması için çalışma başlattı.

     Mağarayı köylülerin ihbarı üzerine keşfettiklerini belirten Adıyaman Müze Müdür Vekili Mehmet Alkan, mağaranın 5 m yüksekliğinde ve 12 m uzunluğunda olduğunu belirterek, “Bu mağara kireç taşından yapılmış olup doğal bir mağaradır. Mağaranın kuzey girişinde ise kırmızı boyama tekniği ile yapılmış olan daire içerisinde ve ağ bezemesi içerisinde Malta haçı bulunmaktadır. Bu Malta haçlarının Doğu Roma dönemine ait olduğu düşünülmektedir. Malta haçlarından yola çıkarak bu alanın Hristiyanlar’ın âyin yaptığı alan olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Hemen içerisinde sunum çukurları bulunmaktadır” dedi. Alkan, mağaranın tescil edilmesi için çalışmalara başladıklarını da sözlerine ekledi.

     Bingöl’de Urartular’a Ait Yaşam İzleri Keşfedildi

     (9 Kasım 2018)

     Bingöl (Çêwlîk) ilimizin Yayladere (Xorhol) ilçesinde bulunan Perga Sor Şelâlesi’nin yer aldığı ve bölge halkı tarafından “Kayıp şehir” olarak adlandırılan yerde inceleme yapan arkeologlar, Urartular Dönemi’ne ait izlere rastladı.

     Özlüce Barajı yakınlarında bulunan bölgede yer alan Perga Sor Şelâlesi ilgi odağı oldu. Şelâlenin bulunduğu yerle ilgili Kültür ve Turizm Bakanlığı’yla irtibata geçen Bingöl İl Kültür Müdürlüğü, Elazığ Müze Müdürlüğü’nden bölgeye ekip gönderilmesini sağladı.

     İnceleme yapan arkeologlardan Ergün Demir, şelalenin doğal yollarla oluştuğunu ancak yaşam alanının 2 bin 500 yıl öncesine dayandığının izleri olduğunu aktardı. Kesin sonuçların yapılacak detaylı incelemelerin ardından ortaya çıkacağına dikkat çeken Demir, yaşam alanındaki çizimlerin Urartular’a ait işçiliklere benzediğini de kaydetti. Ergün Demir, çeşitli izlere rastladıklarını ifade ederek, sözlerine şöyle devam etti: “Kayalar oyularak yerleşim alanları açılmış. O dönemin kış ayları gözönüne alınarak bölgenin en sıcak alanını tercih etmişler ve buraya yerleşim yeri inşâ etmişler. Arazi yapısı kayayı işlemek için uygun. Volkanik tüf yapısına benzer kayaç yapısından dolayı, kayalar çok kolay şekil almış. Tek ve iki gözlü odalardan oluşan yaşam alanları yapılmış.” Yapının tescillenmesi için çalışama başlatacaklarını belirten Demir, “Önce yapının korunması için tescilleme çalışması yapılacak ve ardından turizme kazandırılması için tanıtımlar yapılacak. Burada kesinlikle yaşam izleri var” dedi.

     Diyerbekir’in Kalbinde 5000 Yıllık Su Kanalı ve Tünel Bulundu

     (12 Kasım 2018)

     “Diyarbekir’in kalbi” olarak nitelendirilen tarihî Sur ilçesindeki 5 bin yıllık Amida Höyük’teki kazı çalışmasında höyüğün içinden geçen, yüzyıllardır su akan kanal ve kanala ulaşan tünel tespit edildi.

     Hurriler, Mitanniler, Urartular, Persler, Romalılar, Emevîler, Abbasîler, Mervanîler, Selçuklular ve Artuklular’ın da aralarında yer aldığı birçok medeniyete evsahipliği yapan Amida Höyük’te başta Artuklu Sarayı olmak üzere tüm değerlerin ortaya çıkarılması için Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İrfan Yıldız başkanlığında başlatılan kazı çalışmaları sürüyor. Prof. Dr. Yıldız, yaptığı açıklamada, höyükte 1962 yılında yapılan ilk arkeolojik kazıda Artuklu Hükümdarı Melik Salih Nasıreddîn Mahmud (1200 – 22) dönemine ait sarayın temelleri ile renkli taş ve cam küplerden oluşan mozaik süslemelerin ortaya çıkarıldığını anımsattı.

     Bölgenin askerî alanda yer alması ve mülkiyetinin belediyeye ait olması dolayısıyla höyükte o tarihten bu yana kazı yapılamadığını aktaran Yıldız, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kararıyla yaklaşık iki ay önce kazıya başladıklarını hatırlattı. Çalışmalar sırasında İçkale girişinin kuzeybatı tarafında höyüğün içinden geçen bir su kanalı ve kanala ulaşan tünel tespit ettiklerini ifade eden Yıldız, varlığı bilinen bu tünelin önünün kapalı olması dolayısıyla farkedilmediğini dile getirdi.

     Kaynaklarda ve seyyahların notlarında İçkale’de büyük bir su kaynağının varlığından bahsedildiğine işaret eden Yıldız, bu suyun Artuklular döneminde muhtemelen Kürt İslam âlimi El- Cezerî’nin yaptığı suyu yukarı çıkaran sistemle Artuklu Sarayı’na ulaştırıldığını tahmin ettiklerini aktardı. Yıldız, sarayın eyvanında bulunan selsebil, havuz ve doğudaki hamam kalıntısı ile kazıdan çıkan su künklerinin Artuklu Sarayı’na su çıkarıldığının kanıtı olduğunu vurguladı.

     İçkale’deki Hz. Süleyman Camii ile çevredeki birkaç mahalleye de buradan su verildiğini anlatan Yıldız, şöyle konuştu: “Tünelin uzunluğu yaklaşık 30 m ama su kanalının uzunluğunun ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Çalışmalarda kanalın özelliği detaylı olarak ortaya çıkarılır. Şu anki kazı daha çok Artuklu Sarayı çalışmalarını kapsadığı için kanalda ve tünelde sadece tespit çalışması yaptık.”

     Artuklular döneminde bilim ve kültür merkezi olarak kullanılan sarayda ünlü Kürt İslam âlimi El- Cezerî, bugünkü otomasyon sistemleri, sibernetik ve robot biliminin öncü çalışmalarını gerçekleştirmişti.

     Höyüğün içerisinde yer aldığı İçkale, Kürdistan’da Müslümanlık’ın başladığı ilk yerlerden biri ve kentin fethi sırasında 27 sahabe şehîd düştü.

     Yıldız, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kazıya büyük önem verdiğini vurgulayarak, çalışmalara destek veren Diyarbakır Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür etti.

     Harput’ta Efsanevî “Ejderha Taşı” Günyüzüne Çıkarıldı

     (13 Kasım 2018)

     Elazığ (Mezire) ilimizin tarihî Harput (Xarpıt) kentinde “Ejderha Taşı” olarak bilinen ve efsaneye konu olan dev kaya bloğu, günyüzüne çıkarıldı. “Ejderha Taşı”, turizme açılacak.

     Harput’a 2 km uzaklıkta bulunan, görünümüyle bir ejderhaya benzetildiği için “Ejderha Taşı” olarak adlandırılan 520 m²’lik alanı kaplayan kaya bloğu, Elazığ Belediyesi Koruma Uygulama ve Denetim Bürosu (KUDEB) tarafından koruma altına alındı. Yöre insanı tarafından hakkında anlatılan efsane, kitaplara da konu olan taşın, yapılacak çalışmanın ardından turizme kazandırılması hedefleniyor.

     KUDEB sorumlusu ve sanat tarihi uzmanı Kadir Atıcı, yaptığı açıklamada, antik çağlardan itibaren Harput’un onlarca medeniyete evsahipliği yaptığını belirtti. Bu yönüyle Harput’un asırlar öncesinden bugüne uzanan tarihî dokusunun yanında çok zengin yazılı ve sözlü kültürel bir mirasa da sahip olduğunu ifade eden Atıcı, tarihî mahalledeki “Ejderha Taşı” ve buna dair efsanenin bu durumun bir yansıması olduğunu kaydetti. Yöre halkı tarafından bir efsaneye konu edilen taşın zamanla tahrip olması ve üzerinin toprakla örtülmesi üzerine çevresini temizleyerek koruma altına aldıklarını ifade eden Atıcı, şöyle konuştu: “Ejderha Taşı doğal kaya olması sebebiyle yıllardır yerinde mevcut duruyordu fakat üzerinde çok ciddi bir şekilde toprağın yığılması ve bugüne kadar koruma altına alınmaması sebebiyle yok olmaya yüz tutmuştu. Elazığ Belediyesi olarak unutulan sözlü kültürümüzden bir nebze de olsa istifade edebilmemiz için hemen çevresinde bir düzenleme çalışması yaptık. Üzerindeki dolgu toprağı tamamen aldık, Ejderha Taşı’nı görünür hale getirdik.” Atıcı, “Ejderha Taşı” ve bununla ilgili efsanenin yöre halkı tarafından hâlâ anlatıldığını aktardı. Efsanenin farklı yazarlar tarafından kaleme de alındığını vurgulayan Atıcı, taşın, M. S. 12. – 13. yy’lardan başlayarak efsaneleştiğini ve günümüze kadar gelen hikâyenin bir uzantısı olduğunu anlattı. Kadir Atıcı, şunları söyledi: “Efsaneye göre, bir ejderha ve yavrularının Harput’a doğru geldiği ve buradaki insanları yiyip yutacağı hikâyesi anlatılıyor. Yöre insanı da bu durumdan muzdarip olarak Fethi Ahmet Baba’ya gidiyorlar. Fethi Ahmet Baba dönemin ileri gelen âlimlerinden biri. O dönemin insanları Fethi Ahmet Baba’dan Allah’a dua etmesini ve dua sonucunda da bunun üzerlerinden bertaraf olmasını isterler. Fethi Ahmet Baba da günlerce ejderha ve yavrularının gitmesi için dua eder. Fethi Ahmet Baba’’nın duası kabul olur ve ejderha ile yavruları Harput’a 2 km mesafede taş olur. Tabiî bu Harput’un sözlü kültürel bir efsanesidir.” Atıcı, Elazığ Belediyesi olarak koruma altına aldıkları “Ejderha Taşı”nı, çevresinde yapacakları kapsamlı bir çalışmanın ardından Ağustos 2019 gibi turizme açmayı planladıklarını belirtti. Efsaneyi unutturmamak ve gelecek nesillere aktarmak için “Ejderha Taşı”nı koruma altına aldıklarını belirten Atıcı, “Üzeri toprakla kapalı olan Ejderha Taşı unutulmaya yüz tutmuşken, belediye olarak buna el atarak 800 yıllık unutulan efsanevî taşı tekrardan günyüzüne çıkarttık. 800 yıllık Ejderha Taşı efsanesini tekrar Harput’ta yaşatarak ziyaretçilerine sunmayı düşünüyoruz” diye konuştu.

      Göbeklitepe’deki Resimler Aslında Uzay Haritası mı?

     (29 Kasım 2018)

     Şanlıurfa (Riha) ilimizin 22 km kuzeydoğusunda bulunan Göbeklitepe (Xrabe Reşk)’deki resimler aslında “uzay haritası” mı? Yapılan yeni araştırma, dünyadaki bilinen en eski mağara resimlerinin, astronominin eski temsilleri olduğunu gösteriyor.

     İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi ve Kent Üniversitesi araştırmacıları, Türkiye, İspanya, Fransa ve Almanya’daki çeşitli hayvan sembolleri olan mağaralarda çizimlerin detaylarını inceledi. Araştırmacılar, resimlerin onbinlerce yıl içinde çeşitli zamanlarda çizilmiş olmasına rağmen, hepsinin sofistike astronomi kullanarak zamanı aynı şekilde tutmaya yaradığını iddiâ ediyor. Martin Sweatman, “Erken dönem mağara sanatı, insanların Son Buzul Çağ’da gece gökyüzü hakkında bilgi sahibi olduğunu gösteriyor. Entelektüel olarak, bugün bizden neredeyse hiç farklı değillerdi. Bu bulgular, insanî gelişme süreci boyunca çok sayıda kuyruklu yıldız etkisi teorisini destekliyor ve muhtemelen tarih öncesi toplumların nasıl görüldüğü konusunda devrim yaratacak” diyor.

     Arkeologlar ilk kez mağara sanatının astronomi ile bağlantılı olabileceğini öne sürmüyor. Araştırmacılar daha önce, Göbeklitepe’deki taş kazımaların, M. Ö. 11.000 civarında Mini Buz Çağı’nı başlatan bir kuyrukluyıldız çarpmasına anıt olarak dikilmiş olabileceğini söylemişlerdi. Ancak bu son derece tartışmalı bir iddiâ olarak görülmüş ve başta Göbeklitepe ekibi olmak üzere bilim çevresinde tepkilere neden olmuştu.

     Bu çalışma için araştırmacılar, mağara sanatının birçok örneğini tarihlendirmek için kullanılan boyaların kimyasal tarihini kullandılar ve daha sonra onları eski zamanlarda yıldızların pozisyonlarıyla karşılaştırdılar. Araştırmacılar, hayvan resimlerinin; takımyıldızları temsil etmek için ve kuyruklu yıldız çarpması ve önemli tarihler gibi olayları kaydetmek için kullanılmış olabileceğini keşfetti.

     Eğer bu sonuçlar doğruysa, bu resimler aynı zamanda eski insanların, daha önce eski Yunanlar’a atfedilen bir keşif olan, “yörüngesel salınım” olarak adlandırılan Dünya’nın dönme ekseninin kademeli olarak kaymasından kaynaklanan bir etkiyi anladıklarını da kanıtlıyor. Astronomik bilgi, bu tarih öncesi insanlara, okyanus yolculuğunda gezinmelerine ve insanların dünya çapında nasıl göç ettiğine dair anlayışımızı değiştirmelerine yardımcı olabilir.

     İbrahim Sediyani

     SEDİYANİ HABER

     31 ARALIK 2018

 

78 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir