Aralık 2018 İnstagram Paylaşımları

 

isediyani

Kişisel Twitter, Facebook ve İnstagram hesaplarında birbirinden ilginç ve güzel fotoğraflar paylaşan yazar İbrahim Sediyani’nin İnstagram’da Aralık ayında paylaştığı fotoğraflar…

 

 

     Kendisine ait kişisel Twitter, Facebook ve İnstagram hesaplarında birbirinden ilginç ve güzel fotoğraflar paylaşıp altına düşündüren sözler yazan yazar İbrahim Sediyani’nin bu yılın Aralık ayında İnstagram’da paylaştığı fotoğrafları sitemiz takipçilerinin ilgisine sunuyoruz.

     İşte Sediyani’nin Aralık ayı boyunca paylaştığı birbirinden ilginç ve güzel doğa, hayvan, insan, toplum, çocuk ve kadın, aile, kırsal yaşam ve san’ât fotoğrafları ve onların altına yazdığı düşündüren, anlamlı ve güzel sözler…

     * * *

Bir makaleye benzermiş aşk. Son noktası yokmuş ve bittiği yerde hep yeniden başlarmış. Başlayan her yeni cümle, yeni bir tanım getirmeliymiş, daha fazla aşk için daha yeni hayat için. Aşk, rûhun olgunlaşması demekmiş. Olgunlaşması rûhun, güzel bakmayı, güzeli görmeyi, sadece sevmenin yeteceğini öğrenmesiymiş. Aslında bildiğini bedenli hayatta deneyimlemesi demekmiş. İşte bundan âşık insan mutlu hissedermiş, bulutların üzerinde hissedermiş kendini. İşte bundan aşk, insanın aklını başından alır, ayaklarını yerden kesermiş; özüne döndürdüğü için kendini. Aşk olmadan hayatın tadı eksik kalırmış. Yaşamak için aşk gerekirmiş ve bunu bir gün mutlaka öğretirmiş.

Bir kelebeğe benzermiş aşk. Sadece bir günlük ömrü varmış, ölür ama sanki Allah onu her gün yeniden yaratırmış. Yeniden doğuşun sırrı aşka varmaktaymış. Bunu öğretirmiş aşk.

Dokunamayınca tenine, daha sıkı sarıyormuşsun bedenini. Uzaktaki teninde bitiren aşkmış. Yakını uzak kılan, uzağı yakın kılan tendeki canmış. Bunu öğretirmiş aşk.

“Ben”den vazgeçip “sen”de bitmek ve nihayetinde “biz” olmakmış hayatın anlamı. Bunu öğretirmiş aşk.

Âşık olunca insan kendi dışına çıkarmış, kendi benliğini terk edip bir başkasının içinde erimek istermiş. Erimek, yeni bir bedende canlanmak demekmiş. “Yaşamak istiyorsan kendini öldürmelisin” diyen ses aslında yeni bir dünya vaadedermiş. Ölmeden önce ölürsen, ölmeden önce bir yaşam daha hak edermişsin. Dünyanın içine yeni dünya, hayatın içine yeni hayat açan aşkmış. Bunu öğretirmiş aşk.

Gerçek dünyadan uzak olup ama aynı zamanda o gerçekliğin içinde başkasına doğru akmak demekmiş. Bunu öğretirmiş aşk.

Doğrusu senin doğrun, onun güzeli senin güzelin olurmuş. Kendi gerçeklerini, seni tanımlayan herşeyi umursamaz olur, hatta kendini reddedermişsin. Kendine yabancılaştıkça yeni bir hayatın içine doğarmışsın. Bunu öğretirmiş aşk.

Karşındakinde ne görüyorsan kendi verdiğinin yansımasıymış o. Onun yaptığı ayna tutmakmış sadece. Kendini de bir kere daha tanıtırmış insana. Bunu öğretirmiş aşk.

Her acı geçermiş, her acı yeni bir insan demekmiş. Aşk önce acı demekmiş zaten mutlu olduğunda bile yürekte bir sızı demekmiş. Bunu öğretirmiş aşk.

“Gözler öyle kelimelerle konuşur ki, dil onları telaffuz edemez.”

(Kızılderili atasözü, Çerokê boyu)

Elini uzatırsan, tutabilirim. Bakarsan gözlerimin içine, okuyabilirim söyleyemediğin sözcükleri. Sevinç ve hüznünü paylaşırsan benimle, dokunabilirim içindeki her bir sırra tek tek.

Açarsan içindekilerini bana, kapatabilirim zaaflarını. Gösterirsen sakladığın ne varsa, dışarı çıkartabilirim senin de bilmediğin sendeki cevheri.

Engelim olma.

Uzaktan geçen bir tren gördüğümde benim aklıma da kaybettiklerim gelir. Vapur sesini duyduğumda ben de sevdiklerime kavuşacakmışım gibi heyecanlanırım.

Yere düşen sarı bir yaprak gördüğümde benim de aklıma hüzünlü bir şiirin mısrâları gelir. Çiçekli bir yolda yürüdüğümde ben de çocukluğumda öğrendiğim neşeli şarkıları mırıldanırım.

Engelim olma.

Ben de bazen çocuk olurum, bazen insanlara yol gösteren bilge biri. Bazen çok kızarım da kızgınlığımı belli ettirmemek için tebessüm ederim, bazen de öylesine mutlu olurum ki sevinçten hüngür hüngür ağlarım.

Bazen kalabalıklara karışmak isterim, bazen de yalnız kalmak, kendimle olmak. Bazen kalabalıkların içinde bile kendimi yalnız hissederim, bazen de yapayalnız kalsam da aslında hiç yalnız olmadığımı bilirim.

Engelim olma.

Ben de senin gibi sevebilirim, sevdâya tutulabilirim. Bazen öyle anlar olur ki, dünyayı ayağımın altına serseler tınmam bile. Bazen de olur ki, bir dost gülüşü, içten bir tebessüm, sıcak bir selam, sevgi dolu bir bakış, dünyalara bedeldir benim için.

Öğrendiğin her şeyi ben de öğrenebilirim. Bazen öğrendiklerimi zaman geçtikçe unuturum, bazen de en büyük hakikati unuttuklarım öğretir bana.

Engelim olma.

Bazen bir güvercin olup uçmak isterim ama, toprağın altına gömdüğüm sırlarımı bırakıp gidemem işte. Bazen de suyun derinliklerine dalıp bir daha da çıkmak istemem ama, gökyüzüne yükselttiğim hayâllerimi terk edemem kolay kolay.

Bazen tıpkı senin gibi öyle bir çekilmez olurum ki, ne yapıp edip kurtulmak istersin benden. Bazen de öyle savunmasız ve yapayalnız hissedersin ki kendini, en çok da beni arzu edersin yanında. Bazen ağzımdan çıkan bir söze bile tahammül etmezsin, bazen de içimdeki tüm sırları sana açmamı istersin.

Engelim olma.

(İbrahim Sediyani, Engelim Olma, http://www.sediyani.com/?p=4661)

Masumiyet kalbi temiz tutar, mahcubiyetse sevgiyi güçlü kılar.

Doğa Ana’nın çocukları. Her birinde ayrı bir güzellik, ayrı bir albeni.

Bakmaya bile kıyamazken, kokusu sindi üzerime.

Tabiat Ana, en güzel elbisesini giymiş bugün. Ana, çok güzelsin be Ana…

Çiçeğe mi âşık olayım böceğe mi, karar veremedim…

Kar, sevdâsından sararmıştı. Çiçek ise, mutluluktan yüzü aklanmıştı.

Her doğum yeni bir hayattır doğada, her hayat yeni bir doğum.

Her yaşayan, kendi birikimini sunar.

Sordum: “Doğa Ana! Çocuklarına asla yapmamam gereken şey nedir?”

Dedi: “Çiçeği ilgisizlikle, yağmuru sadakatsizlikle imtihan etme.”

Tanrı sanatçı, o ise bir sanat idi sadece. Beni kendisine âşık edince, o da sanatçı idi artık.

Çocukken ezberlediğim şarkıları söyleyerek akıyordu gümüş ırmaklar / alfabedeki tüm sessiz harfleri okuyabiliyordu ormandaki yaşlı ağaç / coğrafyalar bağrına sakladı gecenin karanlığıyla paylaştığım sırlarımı / çocukların iki memesi arasında yaprak açtılar toprağa diktiğim fidanlar / bir meyvâ kopardım kader ağacının henüz olgunlaşmamış dalından / kalabalıklar gösteri yapıyordu geceleri üşüdüğüm şehirlerin meydanlarında / altı aylık bir bebeği öptüm çenesi ile alt dudağı arasındaki en tatlı yerinden / bütün dînlerin tapınaklarını besliyordu abdest aldığım çeşmenin suyu / melekler ekmek bıraktılar her öğün tek başıma oturduğum sofraya / büyük bir ateş yakıldı okyanusun altında onbinlerce yıldır üşüyen kayıp kıtada.

Derdê dila pir girane, keçê, ez nikarim êşa hezkirin barbikim,
Min got mervo tu helbesta evînê, ez jî kaxeza dara tûyanim,
Bila erd û ezman bihîste, mamosta, ez şev û roj bo eşqa te dinalim,
Min got mervo tu ava Behra Wanê, ez jî berfa Çiyayê Suphanim.
 
Ew dibistana ku tu dersan didî zarokan, xweskana ez vir hademe bûma,
Kîngê min te naskir, mamostetî qey ba Xweda pîroze, niha dizanim çima,
Ger ez bibim xwendewanê te, baver bike kû ez cem te dibim alim,
Min got mervo tu mamosta welatê, ez jî seyyahek bêkes û bêmalim.
 
Qêrîn û hawar dikim li ser berbanga dîrok, bila binivsîne çîroka me,
Nizanim heya kîngê domî dike wa hesret û tenêtî geroka me,
Jiyana wundayî û salên ku badilhewa derbaz bûn, bi destên te dimalim,
Min got mervo tu gula baxça gulistan, ez jî strana bulbulanim.
 
Çend salin min rojek ronî nedî, bûm her dem birîndar û belengaz,
Hêvî û gûmana min jî tunnebû, ne armancek ma ne jî alaz,
Ez aşiqê bejna teme keçê, heyrana ew ruyê bedew û porên qeytanim,
Min got mervo tu silûeta Mehabad û Ûrmiya, ez jî nevalên Botanim.
 
Agirê dilê min gellek har bû, ew şewat ruh û canê min pir diêşîne,
Tenê tuyi dermana min, çavên te hêşîn dikane jiyana min dîsa bihêşîne,
Eşqa te hat ziman û deng da, ji bo te peyva helbest û nivîsanim,
Min got mervo tu strana dengbêjan, ez jî billûra şivananim.
 
Min got mervo tu wêje û huner, ez jî îlim û îrfanim,
Min got tu namûsa axa Kurdistan, ez jî şerefa Ala Rengîn,
Tu newiya Zozan Sahabe, ez jî kurê Selahaddîn,
Tu hingiva Bêdlîsê, ez jî rîçala Mêrdîn,
Tu sêva Dara Hênê, ez jî zembîlfroşa Farqîn,
Tu xezala Cizîrê, ez jî pezkuviya Nusêybîn,
Tu li Hezexê berfîn, ez jî li Şemzînanê guldexwîn,
Min got û got mervo tu keça Mervanî, ez jî xortê Şeddadiyanim.
 
(İbrahim Sêdiyanî, “Ez û Tu”)
 
 
Doğa’nın 3’lük atışı.
 
 
Orta Asya’nın Guldexwîn’leri
 
 
Doğubeyazıt’ın güzelliği.
 
 
Bir hasta ki, gülüşü ilaçtır.
 
 
Bahara, toprağa, gökyüzüne, bir yüreğe rengini veren tek şey sevgi’dir, Sevginin rengi mi? Bir çift gözle ilk defa karşılaşınca kızaran elmacıkların rengi veyahut bir çift gözden uzak kalınca solan tendeki serinlik…
 
 
Yıllık bir bitki olan domatesin (solanum lycopersicum) anavatanı, Latin Amerika ülkesi olan Peru’dur. İlk bulunan türleri kırmızı değil, sarı renkteydi. Kızılderililer’in bulduğu domates, Kızılderili Kıt’âsı’nın işgalinden (1492) sonra Avrupa’ya gemilerle taşındı. Önceleri zehirli olduğuna inanıldığı için yenilmeyen domatesi insanlar ancak 19. yy’da yemeye cesaret edebildiler. Zehirli olmadığı anlaşıldıktan sonra mutfaklarda bolca kullanılmaya başlanan domates, 1893 yılında bir mahkeme kararıyla “sebze” statüsü kazandı.
 
Peru ve Bolivya’da keşfedilip Meksika’da yetiştirilen domates, insanlık tarihinin en uğursuz tarihi olan 1492 yılından sonra Avrupa’ya taşındı. Avrupa’ya ilk girdiğinde zehirli olduğuna inanıldığı için yenilmeyen domates, Avrupa toplumlarında erkeklerin, sevdikleri kıza hediye olarak verdikleri bir çiçekti. Domatesin rengi kırmızı ve şekli de kalbe benzediği için, “aşk çiçeği”ydi. Tıpkı gül gibi. Domates “sebze” değil, “çiçek” olarak görülüyordu.
 
Erkekler kızlara sevgilerini ve aşklarını ifade edebilmek için domates hediye ederlerdi. Domates aşk demekti, sevgi demekti, tutku, bağlılık ve muhabbet demekti.
 
Bu domatesler senin için, mervoste.
 
 
Dost dediğin, sıkıştığında yanında olandır.
 
 
Dost sohbeti dediğin, böyle bir ortamda olur.
 
 
Sevgi, en büyük güçtür. Karşılık bekleyerek seversen, sen de aynısını görürsün. Karşılık beklemeden seversen, sen iki misli fazlasını görürsün.
 
 
Durian, kokusu çok pis ama kalori açısından oldukça yüksek değere sahip meyvedir / Güneydoğu Asya.
 
 
İstikametin, attığın adımları belirlemez. Attığın adımlar, istikametini belirler.
 
 
Cennet’ten gelen bir meyve varsa, o da duttur. Hurma falan değil, sizi kandırıyorlar. Boşu boşuna Araplar’ın, Yahudîler’in yediği şeylere kutsallık atfetmeyin. Kutsal olan meyve, duttur. Dut, kutsal bir meyve olduğu için, Tanrı onu kutsal topraklara, Kürdistan’a bahşetti.
 
 
Aşk, beraber dut yemektir.
 
 
Dut’mayın beni…
 
     INSTAGRAM
 
     31 ARALIK 2018
91 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir