Anadolu Halen Çok Az Bilinen Bir Coğrafya

 

isediyani

Manyas Gölü yakınlarındaki arkeolojik araştırmada, 300 bin yıllık buluntulara ulaşıldı. Araştırma ekibinden Doç. Dr. Eylem Özdoğan, Gazete Duvar’dan Nuray Pehlivan’a konuştu…

     Balıkesir (Balakhisar-ı Karesî) ilimizdeki Manyas Gölü yakınlarında 300 bin yıllık olabileceği düşünülen buluntulara ulaşıldı. İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi Tarihöncesi Arkeolojisi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Eylem Özdoğan ve ekibinin yaptıkları yüzey araştırması, arkeolojik açıdan önemli veriler ortaya koydu. Manyas Gölü çevresinde ele geçen buluntular bugüne kadar bilinen bilimsel verilerin tersine Neolitik Dönem öncesinde bu alana farklı grupların geldiğini göstermesi açısından önemli bir keşif.

     Neolitik toplulukların batıya gelmesi ne ifade ediyor? Bu dönemin kalıntılarına ulaşmak neden önemli?

     Sözkonusu bölgede 10 kişilik bir ekiple araştırma yapan Doç. Dr. Eylem Özdoğan, konuyla ilgili olarak Gazete Duvar’dan Nuray Pehlivan’a konuştu…

     * * *

     – Anadolu, yerleşik yaşam ve uygarlıkların çıkış noktası olarak görülen kadim bir coğrafya, yeni araştırmalar bilinenlere ne kattı ya da bunları değiştirebilecek sonuçlar alındı mı?

     Mezopotamya, Levant, Güneydoğu Toroslar ve Orta Anadolu’yu içeren coğrafya, yerleşik yaşamın başlangıcı, sırasıyla besin üretimi ve köy toplumları, akabinde artı ürün ve kentleşme gibi birtakım kırılmalarla bugünün dünyasını hazırlayan değerlerin çıkış noktasını oluşturuyor. Fakat bu coğrafyayı tek düze ve monoton görmemek, ayrıca bütün bu gelişmelerin daima eşzamanlı yaşandığını düşünmemek lazım. Eşzamanlı olarak benzer bir yaşam biçiminin hâkim olduğu dönemlerde bile, gözlenebilir yerel farklılıklar bulunuyor.

     Hem bu farklılıkları netleştirmek hem de esasında çoğu zaman birbirinden uzak az sayıda yerleşimden gelen verilerle çizilmiş olan resmi netleştirmek için daha çok araştırma yapmak gerekiyor. Özellikle Anadolu, halen çok az bilinen bir bölge. Tarihöncesi dönem araştırma ve kazılarının sayısı çok çok az.

     – Sizin araştırmalarınız nerede yoğunlaşıyor ve hangi döneme odaklanıyorsunuz?

     Kuzeybatı Anadolu ve Trakya bölgelerinde, yerleşik yaşama geçiş ve bunu takip eden gelişim sürecine odaklanan çalışmalar yapıyoruz. Anadolu’nun batısı genel olarak çok daha az bilinen bir yer. Fakat ilginç sorularla dolu bir coğrafya. Tam yerleşik ve besin üretimine dayalı bir geçim modeli, yukarıda sıraladığımız bölgelerden yaklaşık bir 3 bin yıl sonra, M. Ö. 7 binlerde ortaya çıkıyor.

     Batı Anadolu’daki 7’nci bin yıl yerleşmelerine baktığınızda, daha doğuda yaşanan sürecin tekrarını göremiyorsunuz. Besin üretiminden, konut mimarisine ve kullanılan diğer araç gereçlerin birçoğu keşif ve gelişim sürecini tamamlamış olarak karşımıza çıkıyor. Neolitik Dönem ile birlikte ortaya çıkan, yerleşik yaşamın öncesi, yani Mezolitik Dönem’in yarı yerleşik ve uzman avcı topluluklarına ilişkin veriler de eksik.

     Bu tablo içinde Batı Anadolu’da yerleşik yaşamın başlangıcı hem göç hem de kültürel olarak Yakındoğu’daki sistemin etkisinde kalan bir bölge olarak görülüyor. Burası aynı zamanda, Güneybatı Avrupa’nın yerleşik toplumlarca iskân edilmesinin de ana güzergâhlarından biri olarak düşünülüyor.

     – Eğer bir insan göçünden söz ediyorsanız, bunun genetik kanıtlarını izlemek mümkün değil mi?

     Tabiî, bununla ilgili genetik çalışmalar da mevcut. Kuzeybatı Anadolu’da Barcın Höyüğü’ndeki iskeletlere yapılan DNA analizleri, Yunanistan ve Balkanlar’dakilerle benzer sonuçları verdi. Zaten Batı Anadolu, Yunanistan ve Balkanlar’da yerleşik yaşamla birlikte bir nüfûs artışından sözetmek mümkün. İnsan göçü ve hareketini gözardı etmek mümkün değil. Kültürel etki için de aynı durum sözkonusu. Gerek Anadolu’nun batısı gerekse Güneydoğu Avrupa’daki ilk yerleşik toplumlara ait materyal kültür, Yakındoğu ve Anadolu’daki öğelerin neredeyse tekrarı gibidir.

     Daha da önemlisi, yerel oluşuma dair kanıtlar eksik. Bu nedenle her iki bölgede de yerleşik ve besin üretimine dayalı Neolitik yaşam biçimine geçişte, Yakındoğu ve Anadolu’nun etkisini yadsımak güç. Fakat genetik araştırmalar henüz oldukça az veriye dayalı olarak yorumlanıyor. Ayrıca her iki bölgede de Neolitik öncesi yerel Mezolitik toplumların izleri mevcut. Dolayısıyla süreci basit bir şekilde insan göçü ya da kültürel etki olarak yorumlamanız güç. Mutlaka başka dinamikleri de gözönüne almanız gerekiyor.

     – Mezolitik toplulukların gen havuzuna yaptığı katkı takip edilemiyor mu?

     Edilebilir tabiî. Ancak Anadolu’nun genelinde Mezolitik topluklara ilişkin araştırmalar çok eksik. Bu nedenle DNA çalışmalarında kullanılabilecek materyali bulmak güç.

     Ayrıca, M. Ö. 7’nci bin yıla tarihlenen ilk yerleşik köyler ile Mezolitik arasında yer alan 3 bin yıllık bilinmeyen bir dönem daha var. Neolitik’in ilk aşaması sayılabilecek bu dönem, Anadolu’da şimdilik yalnızca Orta ve Güneydoğu Anadolu’dan bilinen bir süreç ve Güneydoğu Anadolu özellikle Yakındoğu’nun diğer bölgeleriyle yoğun etkileşim içinde. Batı Anadolu’da Neolitik’in bu ilk aşamasının, yani yaşam biçimini oluşturan temel dinamiklerin şekillendiği ilk dönemin sonuna tarihlenen yerler sözkonusu, ancak veriler bununla sınırlı, süreci izlemek olası değil.

     – Sizin çalışma alanınızda bilinmeyen bu döneme ilişkin veriler mi sözkonusu?

     Evet, esasında bu döneme tarihlenen birkaç yer uzun süredir biliniyordu. Çok iyi koruna gelmemiş olmasına rağmen Eskişehir yakınlarındaki Keçiçayırı yerleşimi kazı yöntemi ile de araştırıldı. Diğer ikisi Marmara Denizi’nin güneyinde Çan yakınlarında Çalca ve Bandırma’da Musluçeşme. Biz bunlardan birini, içinde bulunduğu bölgeyle birlikte, daha ayrıntılı bir şekilde yeniden çalışmayı amaçladık. Kezâ hem geçen sürede tahrip edilip edilmediğini görmek, hem de 90’lardan sonra Batı Anadolu’da artan Neolitik araştırmalarla birlikte arkeolojik malzemeyi yeniden değerlendirmek istedik.

     – Nasıl sonuçlar aldınız?

     Manyas Gölü’nün hemen doğu yakasında, bir tatlı su kaynağının yakınında yer alan Musluçeşme’yi yeniden tespit ettik. Yerleşme halen duruyor. Fakat Anadolu’dan alışık olduğumuz, aynı yerde üst üste katmanlaşan bir höyükleşme geleneğinin aksine, farklı zamanlarda alanın farklı kesimlerinin kullanıldığını ve yatay bir tabakalamanın sözkonusu olduğunu gördük. Özellikle günümüzde kullanılan makineli tarım yöntemleri alanı ciddi bir biçimde tahrip etmekte. Bir ya da birkaç tabakalık yerleşim katları alanın geneline yayılarak, tahribattan eşit oranda nasibini alıyor.

     Fakat buradaki arkeolojik buluntular oldukça ilginç ve önceki çalışmayı doğrulayacak nitelikte, Neolitik Dönem’in Batı Anadolu’da çok bilinmeyen ilk evrelerini yansıtıyor. Belki Neolitik öncesi Mezolitik topluluklara ait yerleşimlerden sözetmek de mümkün. Esasında aynı alan, kısa mesafelerde yer değiştirerek sürekli kullanılmış, bu nedenle alanın farklı kesimlerinde olasılıkla aynı dönemin farklı evrelerini yansıtan buluntu yoğunlukları sözkonusu. Bugün Manyas Gölü’nün hemen kıyısında yer alan bu yerleşimlerin M. Ö. 11 – 9 bin yıl ile 7’inci bin yıl arasında bir aralığa tarihlendiğini söyleyebiliriz, fakat kesin tarihler ancak kazı çalışmaları sonucunda verilebilir.

     – Peki, burası bölgenin Neolitikleşme süreci bakımından ne ifade ediyor? Yerleşik yaşamın yayılımı ile ilgili bilinen görüşleri değiştir mi? Daha cılız da olsa farklı zamanlarda farklı göçlerin olduğunu söyleyebilir miyiz?

     Bu görüşleri bütünüyle değiştirdiğini söylemek güç, ancak yeni bir boyut kazandıracağı açık. Neolitik yaşam biçiminin batıya yayılımı ya da açılımı diyelim M. Ö. 7’nci bin yılla birlikte belirgin bir ivme kazanıyor ve yaşam biçiminin benimsendiği coğrafyada çok ciddi bir genişleme sözkonusu. Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’ın daha önce birçok kez ileri sürdüğü gibi, bu durum Neolitik toplumların kendi yaşam alanları dışındaki bir coğrafyayı iyi bildiklerinin belki de en öncelikli kanıtı. Dolayısıyla M. Ö. 7 bin öncesinde toplumlar arası etkileşimin, ilk çiftçi gruplarının keşif ve insan hareketlerinin sözkonusu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Araştırmaların sayısı arttıkça buna ilişkin kanıtlar da çoğalacaktır.

     Musluçeşme’den gelen veriler Neolitik yaşam biçimini temsil eden ve bu dönem için çok tipik olabilecek bazı keşiflerin, örneğin cilalı taş teknolojisini gösteren taş baltaların, taş kapların, daha yerel bir yontma taş alet geleneği ile harmanlanmış olduğunu ortaya koydu. Bu durum, buradaki yerel toplumların yapısını anlamamızı sağlamanın ötesinde belki de bölgeye dışarıdan gelen ilk çiftçilerle temasının bir göstergesi olabilir. O zaman Batı Anadolu’da gelişkin çiftçi bir toplum olarak karşımıza çıkan yerleşimlerin öncesindeki süreci gösterecek bir kapıyı da aralamış olacağız. Belki de Neolitik yaşam biçiminin Anadolu’nun batısına nasıl uyarlandığını, bu süreçte yerel dinamiklerin ne gibi bir rol oynamış olduğu hakkında da daha somut kanıtlar bulabileceğiz.

     – Yüzey araştırmalarınız sırasında yeni başka bulgularla karşılaştınız mı?

     Bu yılın en ilginç keşiflerinden biri, Orta Paleolitik Çağ’a kabaca M. Ö. 200 – 40 bin yıl öncesine tarihlenen bir buluntu alanının saptanması. Buradaki bazı buluntular Orta Paleolitik öncesini yani 300 binlere kadar inen bir süreci işaret ediyor. Yine Manyas Gölü yakınlarında, fakat gölün kıyısında değil de kuzeyindeki sırtlarda çok yoğun yontma taş buluntularıyla karşılaştık. Genişçe bir alana yayılıyorlar. Malzemenin yoğunluğu ve öngördüğümüz kadarıyla alanda bu denli ikincil bir birikimin taşınacağı bir yükseltinin olmayışı, malzemenin taşınmamış ve yerinde ancak harmanlanmış olarak korunduğunu düşündürüyor.

     Uzun süreli yerleşimlerin sözkonusu olmadığı bir dönemde bu alanın, eğer arkeolojik malzeme henüz anlamadığımız bir şekilde buraya birikerek taşınmamış ise, bir işlik alanı ya da tekrar tekrar kullanılmış bir kamp yeri olabileceğini düşündürüyor. Anadolu, Orta Paleolitik Çağ açısından zengin bulgulara sahip. Fakat taşımamış, yerinde korunmuş buluntu alanları çok ender bir durum. Malzemenin yoğunluğu burayı şimdilik pekçok çağdaş buluntu yerinden farklı kılıyor. Fakat daha kapsamlı değerlendirmeler için malzemenin ve alanın daha ayrıntılı bir şekilde incelenmesi gerekiyor.

     – Kentleşme ve sanayileşmenin çok hızlı olduğu, tahribata çok açık bir alanda yerelden destek alarak önemli bir araştırma yapıyorsunuz. Ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

     Günümüzde yaygın olarak kullanılan makineli tarımın, tarihöncesi döneme tarihlenen, tespit edilmesi zor, dolgu kalınlıkları az ve mimaride kullanılan yapı malzemesi dolayısıyla korunması güç yerleşimleri ne denli tahrip ettiğini bir kez daha gördük. Bu çok üzücü. Musluçeşme örneği gibi dışarıdan algılanması zor olan yerleşimlerin belki onlarca belki de daha fazlasını muhtemelen hiç belgelemeden kaybettik. Bu nedenle bilinen yerlerin korunması ve daha ayrıntılı olarak araştırılması büyük önem taşıyor.

     2017 yılında başladığımız çalışmalar geçen yıl Bandırma Belediyesi’nin desteğiyle gerçekleşti ve bu yıl da aynı desteği almaya devam ettik. Biraz da onların katkıları sayesinde çalışmamızı sürdürebildiğimizi söyleyebilirim. Kültür Bakanlığı ve özellikle Bandırma Müzesi de çalışmalarımıza gereken tüm kolaylığı sağlıyor.

     Bandırma halkının en azından ilişki kurabildiğimiz kesimi çalışmaya ilgi gösteriyor, bu da bizim için motive edici bir durum. Ancak çalışmalarımızın farklı bir boyuta taşınması, Musluçeşme yerleşiminin yalnızca yüzey bulgularıyla değil kapsamlı kazı çalışmalarıyla, daha somut kanıtları ortaya koyacak şekilde araştırılması gerekiyor. Bunun bürokratik zeminini hazırlamak şu anda bizi bekleyen en büyük zorlukların başında.

     Söyleşi: Nuray Pehlivan

     GAZETE DUVAR

     4 EKİM 2018

 

173 Total Views 1 Views Today
Twitter'da Paylaş     Facebookta Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir